Magnolia Krallığı’nın batı bölgesindeki bir dağın yamacında, terk edilmiş bir madenin yakınlarında devasa bir canavar belirdi.
Bu canavar bir wyvern’di. İki devasa kanadı hafif bir hışırtıyla çırpınırken sessizce yere doğru süzüldü. Yere indiğinde, üzerindeki süvarinin inmesini kolaylaştırmak için gövdesini büküp alçaldı.
Sırtından bir karartı aşağı atladı.
“Öf… Uzun zamandır havadan seyahat etmemiştim. Pestilim çıktı valla. Hem böyle kasvetli bir yerde toplanmak da neyin nesi? Sırf bu kadar perişan bir yere gelmek için yolumuzu bu kadar uzatmanın hiçbir anlamı yok.”
Yere inen kişi uzun boylu bir adamdı. Çoğunlukla siyah olan ama diğer renklerin de karmaşık bir şekilde karıştığı tuhaf kıyafeti; kaslı vücudunu ve bronz tenini cüretkarca gözler önüne serecek şekilde açık duruyordu. Ancak kafasının üzerinde, alışılbadık kıyafetinden bile daha fazla dikkat çekecek bir özellik vardı: Siyah boynuzlar.
Kafasının her iki yanından çıkan boynuzlar spiraller çizerek kıvrılıyor ve sivri kavislerle dışarıya doğru uzanıyordu. Bir hayvanın boynuzlarına benziyor olabilirlerdi ama yaydıkları o ezici kötücül aura, sıradan hiçbir insanın böyle bir şeye sahip olamayacağını açıkça ortaya koyuyordu.
Bu adam insan değildi. Bir zamanlar dünyaya hükmetmeye çalışmış olan iblisler olarak bilinen ırka mensuptu.
Çıt, çıt.
Uzun boylu iblis, boynunu kütleterek öne doğru yürümeye başladı. Wyvern arkada kaldı. İblis tek başına dağ yolundan aşağıya doğru ilerledi.
Yaklaşık ten dakika yürüdükten sonra bir mağaranın girişini buldu. İçeriden hem erkek hem de kadınlara ait cılız sesler yükseliyordu.
Hepsini tanıyordu.
“Görünüşe göre birkaçı çoktan gelmiş,” diye mırıldandı, tereddüt etmeden mağaraya adım atarken bir yandan da esneyerek.
Beklediği gibi, mağaranın daha derinlerinde üç karartı bekliyordu. İki erkek ve bir kadın, rahatça kayalara oturmuş veya yaslanmış sohbet ediyorlardı. Tıpkı uzun boylu adam gibi onların her biri de birer iblisti.
Mağarada yeni gelen kişiyi fark eden gözlüklü, nazik görünüşlü bir adam onu hafif bir tebessümle karşıladı.
“Vay vay… Hepimizin böyle bir araya gelmesinin üzerinden kaç yüzyıl geçti, Alloces?”
Alloces adama sinirli bir bakış fırlattı. Kendi kıvrık boynuzlarının aksine, diğer adamın tek boynuzu ne eğrilmiş ne de spiral çizmişti; dimdik yukarı doğru uzanıyordu. Bunun onun kişiliğini mi yansıttığı yoksa sadece bir tesadüf mü olduğu bilinmezdi.
“Ben ne bileyim? Daha düne kadar mühürlüydüm. Daha da önemlisi, o gözlükler de neyin nesi? Sen ne zamandan beri gözlük takıyorsun, Seere?”
“A, bunlar mı?” Seere parmağıyla gözlüğünün köprüsünü yukarı kaldırdı. “Bir insandan ödünç aldım. Bayağı şık, değil mi? Anlaşılan böyle şeylere ‘moda’ deniyormuş. Dış görünüşüme özen gösterdiğimi söyleyebilirsin.”
Gururla burnundan soludu. Yüzündeki bu ifade Alloces’i gıcık etti.
“Bırak bu işleri. Hepimizi buraya sırf gözlüklerinle övünmek için mi çağırdın?”
“Hiç de fena olmazdı aslında,” dedi Seere. “Aslına bakarsan senin gelmeni beklerken diğerlerine de gözlükler hakkında ne düşündüklerini sordum. Pek etkilenmediler ama.”
Seere’in karşısında oturan bir kadın derin bir iç çekerek omuz silkti. Arkasından uzanan siyah kuyruğunun ucu neredeyse kalp şeklindeydi. Hareket ettikçe huzursuzca sallanıyordu.
“Sen geç kaldığın için beklerken bir sürü zaman kaybettik, Alloces,” diye çıkıştı. “Geri ver zamanımı!”
“Hırsını benden çıkarma, Lilith. Mühürlendiğim yer cehennemin dibindeydi. Geldiğime şükretmelisin.”
“Evet, evet,” diye iç geçirdi kadın. “Son zamanlarda sayımız epey azaldı, değil mi? Her zamankinden daha çok kenetlenmeliyiz, yoksa insanlar bir dahakine kökümüzü tamamen kazıyabilir.”
“Ne iğrenç bir düşünce. İnsanlara hükmetmesi gereken taraf biz iblisleriz.”
Alloces tiksintisini göstermek için yere tükürdü.
O sırada, şimdiye kadar sessiz kalan tombul bir adam ellerini birbirine vurdu. Elleri koyu yeşil, pulsu bir deriyle kaplıydı.
“Ah ha ha! Haklısın, haklısın! Tam da Lilith’in dediği gibi, hepimizin düzgünce geçinmesi lazım! Ah ha ha!”
“Kapa çeneni, Furcas!” diye hırladı Alloces. “Sesin her zaman kahretsin ki çok çıkıyor. Biri sana bir şey sormadığı sürece çeneni kapalı tut!”
“Ah ha ha! Alloces bana bağırdı! Ah ha ha!”
“Sana çeneni kapamanı söylemiştim…”
Sürüngenimsi iblisin sesi mağaranın içinde kulak tırmalayıcı bir şekilde yankılandı. Diğer iki iblis sesi engellemek için kulaklarını bile tıkadı. Etkilenmeyen tek kişi Furcas’ın kendisiydi. Hem fiziksel olarak hem de her anlamda çok yer kaplayan bir iblisti.
“Kavga etmeyi bırakın,” dedi Seere sakince. “Bugün buraya tartışmak için toplanmadık. Anlamlı bir görüşme yapmak için buradayız. Değil mi, Alloces?”
Gözlüğünün köprüsünü yine düzelterek daha uzun olan iblise baktı. Alloces de buraya kavga çıkarmak için gelmemişti. Mağaranın duvarına yaslandı ve başını salladı.
“Evet. Herkesi bir araya çağırdıysan konu İblis Kral’la ilgili olmalı. Aksi takdirde beni buraya kadar çağırmazdın.”
“Kesinlikle. Doğrudan sadede geldiğin için teşekkürler.” Kısa bir duraksamanın ardından Seere nihayet asıl konuya geçti. “Öncelikle, bugün çağrıma icabet ettiğiniz için hepinize teşekkür ederim. Biz dördümüz geçmişte defalarca birlikte çalıştık. Tüm iblisler arasında gerçekten güvendiğim tek kişiler siz üçünüzsünüz. Bu yüzden buraya sizinle önemli bir konuyu görüşmeye geldim… tabiri caizse, bir teklif sunmaya.”
“Bir teklif mi?” Lilith başını yana eğdi. “Seni tanıdığıma göre Seere, öyle küçük bir şey olamaz. Ama şu saatten sonra elimizden ne gelebilir ki? İnsanlara körü körüne saldırırsak, sadece onların misillemesini üstümüze çekeriz.”
“Bu doğru,” diye yanıtladı Seere tebessüm ederek. “Biz iblisler, insanların ne kadar korkutucu olabileceğini herkesten iyi biliriz. Ivır zıvır sebepler yüzünden onları öldürmek gibi bir niyetim yok.”
“O zaman gözlük için öldürmek helal mi yani?” Alloces burnundan soludu.
“Bir şey mi dedin, Alloces?”
“Yok. Bir şey demedim. Lütfen devam et.”
Alloces acemi bir ıslık çalarak başını başka yöne çevirdi. Seere omuz silkip konuşmasına devam etti.
“Bazen gerçekten çekilmez oluyorsun, Alloces,” diye belirtti. “Her neyse, asıl konumuza dönelim. Teklifim insanlara saldırmak üzerine değil… Şey, aslında öyle demek isterdim ama bazı fedakarlıklar kaçınılmaz olacak. Bu süreçte muhtemelen birkaç kişi ölecektir.”
“Ah ha ha! Seere, az önce böyle dememiştin! Ah ha ha!” Furcas bir kez daha yeri göğü inletecek şekilde göbeğini ata ata kahkaha attı.
“Bu tamamen farklı bir durum, Furcas. Lilith’in kastettiği şey bütün ulusları veya şehirleri yok etmekti. Ve evet, bu çok fazla dikkat çekerdi. Ama birkaç insanı öldürmek mi? Bunun için bizi yok etmeye çalışıp bütün güçlerini tüketmezler. Ne de olsa insanlar yerdeki toz taneleri kadar bol—”
“Lafı dolandırıp duruyorsun,” dedi Lilith. “Bizden tam olarak ne yapmamızı istiyorsun?”
Lilith’in sorusu konuşmanın nirengi noktasına vurmuştu. Yanıt olarak Seere’in gözlük camları hafifçe parıldadı.
Kısık bir sesle konuştu ama sesi mağaranın her yerine yayıldı. “Amacım basit. İblis ırkının kadim arzusu—Ekselansları İblis Kral’ın dirilişi.”
Üç iblis şaşkınlıktan dona kaldı.
“E-Ekselanslarını diriltmek mi?” diye bağırdı Alloces. “Sen… Bunu nasıl yapacağını biliyor musun?!”
“Emin değilim,” diye yanıtladı Seere sakince. “Sadece bir teorim var.”
“Anlat bize! Ne yapmamız gerekiyor?!” diye çığlık attı Lilith.
Hem Alloces hem de Lilith seslerini yükselterek onu sıkıştırmaya başladı. Gereksiz yere naz yapıp vakit kaybetmek istemeyen Seere, hemen yanıtını verdi.
“Onu mühürleyenlerin gücünü toplayacağız. İblis Kral’ı diriltmenin anahtarı bu olacak.”
“Onu mühürleyenlerin gücü mü…” Alloces tekrar etti.
“Ah ha ha! Kutsal emanetleri kastediyorsun! Ah ha ha!”
“Doğru, Furcas.”
Kutsal emanetler, ilahlar tarafından fani dünyaya indirildiği söylenen nesnelerdi. Bir kadeh, bir kılıç, bir kalkan, bir kolye… Kutsal emanetler çeşitli şekillerde olabilirdi ama hepsinin ortak bir özelliği vardı: Muazzam bir güç.
İlahi kökenlerine yakışır şekilde, tek bir emanet bile sahibine muazzam lütuflar bağışlayabilirdi.
Zamanında iblisleri mühürleyen bariyerler, sırf bu kutsal emanetler onları zayıflattığı için kurulabilmişti. İnsanlardan katbekat üstün varlıklar olan iblisler bile bu kutsal eserlerle güçleri kırıldıktan sonra boyun eğdirilmişti.
“Ama kutsal emanetler Ekselanslarını nasıl diriltebilir ki?” diye sordu Lilith.
“Güzel bir soru,” diye yanıtladı Seere. “Bu sadece benim yorumum ama… insanların kullandığı kutsal büyü, her türlü enerji biçimini arındırma gücüne sahiptir. Buna diğer büyü türleri de dahildir. Sadece iblisler ve canavarlar üzerinde değil, insanlar üzerinde de işe yarar.”
“Peki bütün bu bilgilerin İblis Kral’ı geri getirmemize nasıl bir faydası olacak?!” Alloces’in bağırışı mağarada yankılandı. Diğer ikisi de merakla Seere’in cevabını bekliyordu.
“Tam dediğim gibi,” dedi Seere onlara. “İblis Kral’ın üzerindeki mührü kaldırmak için kutsal büyüyle aynı ilahi enerjiyle bezenmiş kutsal emanetleri kullanacağız. Ya da daha doğrusu… mühür büyüsünün kendisini arındırmak için.”
“Mühür büyüsünü… arındırmak mı?”
“Hepimizin maruz kaldığı o mühürleme büyüsü—sıradan kutsal büyüden farklı gibi görünüyor,” dedi Seere. “Emin olamam ama eğer kutsal büyü değilse, kutsal büyü onu arındırabilmelidir. Denemeye değer. Gerçek bir kutsal büyücü kullanmak da işe yarardı ama birini ‘anahtar’ olarak hazırlamak çok zahmetli olurdu, bu yüzden şimdilik o seçeneği görmezden gelelim.”
“Anladım,” diye söze girdi Lilith, Seere konuşmasını bitirir bitirmez. “Seere’in önerisini destekliyorum.”
Furcas hemen ardından katıldı. “Evet! Evet! Katılıyorum! İblis Kral dönerse, bu sefer insanlığın kökünü tamamen kazıyabiliriz! Ah ha ha!”
“İkinize de teşekkür ederim,” dedi Seere. “Alloces, peki ya sen? Tahminimce İblis Kral’ın üzerindeki mühür son derece güçlü. Ne de olsa ilahlar tarafından gönderilen bir elçi tarafından yapıldı. Dünyaya dağılmış her bir kutsal emaneti toplamak bile yeterli olmayabilir. Yine de… bize yardım edecek misin?”
Alloces, Seere’in kendini beğenmiş gülümsemesine karşı burnundan soludu. “Ha. Aptal mısın sen Seere?”
“Ha?”
“En ufak bir şans bile varsa tabii ki varım,” dedi Alloces. “İblis Kral’ı diriltmek bizim en büyük arzumuz değil mi zaten? Bunu kendin söyledin.”
“Heh,” diye kıkırdadı Seere. “Böyle diyeceğini biliyordum. Hepinize teşekkür ederim.”
“Yanlış anlama. Bunu senin için yapmıyorum,” dedi Lilith ona. “İblis Kral için yapıyorum.”
“Ah ha ha! Elimizden gelenin en iyisini yapalım! Elimizden gelenin en iyisini yapalım! Ah ha ha!” diye kükredi Furcas.
“Sana çeneni kapamanı söylemiştim, Furcas!” diye hırladı Alloces.
Karar oy birliğiyle alınmıştı. Dört iblis de anında kabul etmişti.
Ve böylece iblis standartlarında bile kadim dost olan bu dördü, elçi tarafından mühürlenen İblis Kral’ı diriltmek için bir ittifak kurdu. Sadece dört kişiydiler—ama yine de dört iblistiler.
İblisler korkunç derecede güçlüydü. Yakında dünyanın her köşesinde dişlerini göstereceklerdi.
“Eee?” diye sordu Alloces. “Tam olarak ne yapmamız gerekiyor?”
“Kutsal emanetleri toplamak tabii ki,” diye yanıtladı Seere. “Ama önce her birimizin nerede arama yapacağına karar vermeliyiz.”
“Eskiden takıldığım yerlerde birkaç tane vardı,” dedi Lilith. “Çalabileceğim kadar çok çalacağım.”
“Ah ha ha! O zaman ben sana yardım edeyim! Sana yardım edeyim! Ah ha ha!”
“Ha? Teşekkürler Furcas. Elim ayağım olursun artık.” Lilith sinsice sırıttı.
“O zaman ben İmparatorluk bölgesini alıyorum,” dedi Seere. “Orayı öteden beri merak etmişimdir. Emanetleri diğer tüm uluslardan daha sıkı korunuyor, bu yüzden yavaş yavaş ilerleyeceğim.”
“Bana da Krallık kalıyor yani, ha?” dedi Alloces durum değerlendirmesi yaparak.
“Kesinlikle. Hazır konusu açılmışken Alloces—sana verecek ilgi çekici bir bilgim var.”
“Bilgi mi?” Alloces kafası karışmış bir halde Seere’e dik dik baktı.
“Bu madenin doğusunda Sennion adında küçük bir kasaba var,” dedi Seere ona. “Orada bir kutsal emanet bulunabilir. O çok sevdiğin wyvern’in seni oraya yeterince hızlı götürecektir.”
“Ha öyle mi? Bu bayağı işime yarar aslında. Rastgele şehirleri aramak zaten eziyet olurdu. Şu Sennion kasabasından başlayayım öyleyse.”
“Bence gayet akıllıca. O halde bugünlük bu kadar diyelim. Bir şey çıkarsa sizinle tekrar iletişime geçerim. Oralarda dikkatli olun, tamam mı? İnsanlar her zamankinden daha güçlü. Onları hafife almak ölümcül bir hata olur.”
İblisler mağara girişine doğru yürümeye başladılar. Dışarıda ayrılıp kendi hedeflerine doğru yola koyuldular. Gözlerinde tutku yanıyordu—İblis Kral’ın dirilişini gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa yapma azmi.
“Pekala…” diye mırıldandı Alloces kendi kendine. “Yol üstünde belki birkaç canavar yakalayıp güçlerimi toplarım.”
En son ayrılan o oldu; wyvern’ine atlayıp doğuya doğru yöneldi. Hedefi: Sennion, tam da ilahi lütufla kutsanmış genç bir adamın yaşadığı kasaba—Merlin adındaki genç bir adamın.
