Kısım 1
Kazuma-san’ın çocuklarını doğurmak istiyorum.
Bu tutkulu sözleri duyduğumda vücudum kaskatı kesildi ve dudaklarımın kenarından çay sızmaya başladı.
Yüzü kızaran Yunyun’un yumrukları titriyordu.
Kaskatı kesilen tek kişi ben değilim.
Herkes de şoke olmuştu.
Bu çok doğaldı, madem ki Yunyun birdenbire bunu ağzından kaçırmıştı…
“Hey Megumin, biraz durup hamle yapmasan olmaz mı? Eğer hamlemi geri almama izin verirsen, Alcanretia’daki bir kaplıcada bulduğum bu tuhaf şekilli kayayı sana vereceğim.”
Hayır, ortamın havasını hiçe sayan biri tam burada duruyordu.
O da elinde bir satranç taşıyla Megumin’in karşısında oturan kafası karışık Aqua’dan başkası değildi.
Kendimi toparlayıp ağzımdaki çayı sildim. Darkness ise çay bardağı eğik bir şekilde öylece kalmıştı; çayı halının üzerine dökülüyordu.
Bardağımı masaya koyup Yunyun’a ciddi bir şekilde sordum.
“… Ne dedin sen?”
“B-Ben, ‘Kazuma-san’ın çocuklarını doğurmak istiyorum’ dedim!”
Yunyun, sorduğum soruya kıpkırmızı bir yüzle bağırdı.
Görünüşe göre yanlış duymamıştım.
“… İlk çocuğun kız olmasını istiyorum.”
“Hayır, hayır, olmaz, ilk doğan kesinlikle erkek olmalı!”
Onu içe dönük bir kız sanırdım ama iş böyle şeyler olunca dimdik durmasını biliyordu.
Ama ben de altta kalamazdım. Bütün erkekler kızlarının kendilerine ‘baba’ diye seslenmesini ister…!
“Durun bakalım siz ikiniz, neden erkekten kızdan bahsediyorsunuz? Sohbet nasıl bu hale geldi? Hem Yunyun, neden böyle saçmalıyorsun? Ne dediğinin farkında mısın?”
Megumin kendine gelip yerinden sıçradı.
“B-Ben Megumin’e katılıyorum. Yunyun kafayı mı yedin? Seninle Kazuma arasında ne geçti bilmiyorum ama sakın acele etme! Bu pisliğin nasıl biri olduğunu biliyor musun?”
Darkness hoş olmayan bir şey söyledi.
“Hmm? Lütfen bir dakika bekleyin! Evet, işte bu! Normalde işe yaramaz Şövalyeyi buraya yerleştirirsem…?”
Aqua yaşanan kargaşadan tamamen bihaber, elinde bir satranç taşıyla kendi kendine mırıldanıyordu.
Rakibi Megumin ise Yunyun’un omuzlarından tutup onu şiddetle sarsıyordu.
“Kendine gel! Daha doğrusu, çok acele edersen olayın bütünü gözünden kaçar! Lütfen tam olarak neler olduğunu bana detaylıca anlat!”
“Çünkü–! Eğer Kazuma’nın çocuklarına sahip olmazsam, dünya–! Şeytan Kral…”
Yunyun burnunu çekerek bağırdı.
“Öyle demek, dünyanın kaderi buna bağlı demek… Endişelenme Yunyun, daha fazla şey söylemene gerek yok. Dünyayı ve Şeytan Kral’ı bana bırak. Seninle bir bebek yapacağız, Şeytan Kral’ı yeneceğiz ve böylece dünya kurtulacak, değil mi? Yardıma ihtiyacı olan birinin rızasını nasıl geri çevirebilirim?”
“Bak bak! Senden görev almanı istediğimde kaçmak için bir taraflarını yırtarsın ama!”
“Kesinlikle! Normalde asla başkalarını dinlemezsin, peki şimdi neden bu kadar heveslisin? Ve bu ani olaylar karşısında neden hiç şüphe duymuyorsun?”
Sözümü kesen ikiliye şöyle dedim:
“Kesin sesinizi! Bu ikimiz arasındaki bir mesele. İşiniz yoksa çenenizi kapatın! İlk defa bu kadar popüler olduyorum o yüzden yoluma çıkmayın!”
“Bu adam gerçekleri çarpıtıp suçu bize atıyor! Hem ben nasıl işin içinde değilim, arkadaşım ucube bir herif tarafından kaçırılmak üzere, tabii ki sesimi çıkaracağım!”
Israrcı Megumin’in çenesini kapatmak için konuşmaya devam ettim:
“Bu dünyaya geldiğimden beri birbirinden güzel kızlar ve muazzam kadınlarla buluşup duruyorum! Hiç mi bir gelişme olmaz, bu çok garip! Biz Şeytan Kral ordusunun birkaç generalini devirmiş kahramanlar değil miyiz? Bir sürü olayı çözüme kavuşturmadık mı? Bana hayran olan güzel kızların ya da imzamı almak isteyen maceracıların ortaya çıkması hiç de tuhaf olmazdı!! Hey Darkness, sen az çok bir soylusun, bari hak ettiğim başarıların anısına bana bir madalya ver!”
“S-Seni! Öyle hissetsen bile bunu yüksek sesle söyleme! Böyle ulu orta söylersen o büyük emekle kazandığın tüm başarılar mahvolur!”
Biz didişirken Yunyun olanları izliyordu.
“Lütfen, lütfen sakin olun! Özür dilerim, tamamen benim suçum, lütfen sakin olun!”
Çekingen bir şekilde aramıza girmeye çalıştı ama…
“Duydum ki bu ülkede insanlar genelde on altı ile yirmi yaş arasında evleniyormuş ama on dörtten itibaren de evlenmek serbestmiş! Yunyun ile Megumin sınıf arkadaşı, demek ki o da on dört yaşında, değil mi? O zaman hiçbir sorun yok! Harika, tek kelimeyle harika! Kanunlarla kısıtlanmamış mesut bir hayat! Pedofili de sayılmıyorum. Bu dünya ilk defa hoşuma gitti!! Hem sizin derdiniz ne? Hepiniz bana karşı bir şeyler mi hissediyorsunuz yoksa? Yunyun’la çıkacağım diye kıskançlıktan çatlıyor musunuz? O zaman dökün içinizi, sizi tsundere sürüsü!”
“Bu herif! Darkness, dalalım şuna! Bir kez daha ölümün tadını alsın!”
“Evet, sadece çene çalmaktan başka bir şey bilmeyen bu işe yaramaz serseriyi nasıl pataklıyorum izle!”
“Öyle mi? Öyle mi? Ne o, kavga mı etmek istiyorsunuz? Siz kızlar hiç akıllanmıyorsunuz ha! Enerjinizi çekerek saldırabilirim ve bedeninize dokunmam tamamen meşru müdafa sayılır! Neresinden tutarsam tutayım, taciz sayılamaz!”
Megumin kaşlarını yavaşça yukarı kaldırırken, gözünü korkutmak için ellerimi hızla açıp kapattım.
O sırada, her an üzerime atlamaya hazır olan Megumin’in pelerininden biri çekiştirdi.
“Hey, sıra sende Megumin. Buraya bak, bu güvendiğim bir hamle. Çabuk ol!”
“Patlama!”
“Vaaayyy be!!”
Megumin ‘Patlama’ diye bağırdı ve tahtaya bile bakmadan satranç tahtasını devirdi.
“Şey… Şey… Patlama kuralını yasaklamalıydım…”
Megumin asasını bana doğrulturken, halının üzerine saçılan satranç taşlarını burnunu çekerek toplayan Aqua’ya bir göz attım.
“Dışarıdan zayıf gözüksemde, en güçlü büyücü olma hedefiyle her gün çalışıyorum. Kazuma gibi ezik bir pisliği, büyü bile kullanmama gerek kalmadan kolayca devirebilirim”
“Hey, buna ben bile alınırım. Beni tehlikeli yapan şey, düşük statlarıma rağmen onca güçlü düşmanı nasıl devirdiğimdir. Sadece tek bir büyü kullanabilen aptal bir patlama büyücüsüne asla yenilmem. Şu kaslı Şövalyeden bahsetmiyorum bile.”
“Kaslı Şövalye mi?”
Kavganın eşiğindeki bu gergin atmosferin ortasında Yunyun gözyaşları içinde birden bağırdı:
“Megumin, beni dinle! Kızıl Şeytanların yuvası… Kızıl Şeytan köyü yok olmak üzere!!”
Kısım 2
“Kötü çay ve misafirperverliğimiz için kusura bakma.”
“Yok, önemli değil, çok teşekkür ederim.”
Yunyun buyur edildiği kanepeye oturdu, Aqua’nın uzattığı çayı kabul etti ve sonunda sakinleşti.
“… Şimdi anlat bakalım, neler oluyor? Kızıl İblis köyünün yok olması da nereden çıktı?”
Megumin’in sözleri üzerine Yunyun sessizce ona bir mektup uzattı.
Megumin mektubu alıp içinden iki parça kâğıt çıkardı.
“… Bu mektubu Yunyun’un babası, yani köy şefi göndermiş.”
‘Bu mektubu size ulaştığında ben çoktan ölmüş olacağım’…
Megumin mektubun içeriğini okudukça yüz ifadesi giderek ciddileşti.

Mektubun içeriğini okuduktan sonra Yunyun’un kafasının karışması gayet anlaşılabilirdi.
Görünüşe göre Kızıl Şeytan köyünün yakınlarında Şeytan Kral’ın generallerinden biri ortaya çıkmış ve çok sayıda astıyla birlikte bir askeri üs inşa ediyormuş. Ve generalin sihir direnci yüksekmiş.
Üstelik şu anda o askeri üssü yok edemiyorlardı…
Mektupta, köy şefinin Kızıl İblislerin gururunu ortaya koyduğu ve Şeytan Kral’ın Generali ile birlikte ölmeye kararlı olduğu vurgulanıyordu.
Ve son olarak…
‘Köy şefliği görevini sana devrediyorum… Kızıl İblislerin sonuncusu olarak, soyumuzun yok olmasına izin verme…’
“Dur bir dakika, burada başka bir Kızıl İblis daha yok mu?”
“Şimdilik bunu boş ver, arkasına bak! Başka bir sayfa daha var!”
Heyecanlanan Megumin, Yunyun’un bunu söylediğini duyunca diğer mektubu okumaya başladı.
‘– Köydeki kâhin, Şeytan Kral ordusunun saldırısını ve Kızıl İblis köyü için bir umutsuzluk vizyonunu önceden görmüştü. Ama aynı kâhin bir umut ışığı da görmüştü. Köyün tek sağ kalan üyesi olan Yunyun…’
“Dedim ya, Yunyun neden tek sağ kalan oluyor? Bana ne oldu peki?”
“Hayır, şimdilik bunu boş ver! Okumaya devam et!”
“… Köyün tek sağ kalan üyesi olan Yunyun, tüm hüznü kalbine gömdü ve eğitime odaklandı. Bir süre sonra, başlangıç şehrinde belli bir adamla tanışacak. Güvenilmez ve güçsüz olan o adam, gelecekteki eşi olacak.”
“… Neden bana bakıyorsunuz? Güvenilmez ve güçsüz adam derken beni mi kastediyor yoksa? Ve Yunyun, buraya sırf bu yüzden mi geldin?”
Bunu duyan Yunyun gözlerini kaçırdı.
“Okumaya devam ediyorum, tamam mı?”
‘Zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitti. Yunyun’un ve o adamın çocuğu artık gençlik çağındaydı. Tıpkı babası gibi o da bir maceracı oldu ve bir yolculuğa çıktı. Ama o genç, akrabalarının intikamını alacak ve nefret edilen düşmanı –Şeytan Kral’ı yenecek kişinin kendisi olacağını hâlâ bilmiyordu…’
“?”
Bunu duyunca sadece ben değil, Darkness ve Aqua bile soluğu kesti.
“Bizim, bizim çocuğumuz… Şeytan Kral’ı mı yenecek?”
“Bekleyin, bekleyin! Bu saçmalık da ne oluyor? Hey Kazuma, senin gibi paranoyak biri kehanet gibi belirsiz bir şeye inanmaz, değil mi?”
“Hey, bu sıkıntı yaratır! Bu benim için büyük sıkıntı yaratır!!”
Kaderimin ağır yükü karşısında şaşkına dönerken, Darkness ve Aqua paniğe kapılmaya başladı.
Hım? Yoksa, kıskanmışlar mıydı? Ah, ha, gerçekten mi? Ne kadar gençlik dolu bir senaryo, bu gerçekten de–
“Bu kadar zahmetli olmasını istemiyorum, o yüzden çabucak Şeytan Kral’ı yenemez misin? Kazuma’nın çocuğunun büyümesi çok uzun sürer! Hey, bir insan kaç yaşında genç sayılır? Üç yıl yeter mi? Olmuyorsa, kehanetin hiç var olmadığını varsayalım!”
Hiç de bile. Hem ‘üç yıl’ da ne demek, yeni yürümeye başlayan bir bebeğin Şeytan Kral’ı yenmesini mi istiyorsun?
“Kızıl İblis köyünün güçlü kehanetleri vardır! Bu da kehanetin… kesin olduğu anlamına gelir!”
“Anladım, bana bırakın. Bu dünya için, elden bir şey gelmez.”
“Sen var ya… Her zaman kararsızsın, peki neden bugün bu kadar kararlı olmaya karar verdin?”

Darkness yakama yapışıp yüzünü benimkine yaklaştırdı. O sırada okumayı bitiren Megumin yumuşak bir sesle konuştu:
“… Bu sayfada en sonda şöyle yazıyor: ‘Kızıl İblis Kahramanı Efsanesi, Bölüm 1, Yazar: Arue’.”
“?”
Megumin bunu söyleyince Darkness, Yunyun ve ben hepimiz başımızı aynı anda ona çevirdik.
Aqua öne doğru eğilip mektubu okudu.
“Bırakın da göreyim. Ooo, el yazısı birinci sayfadakinden farklı. Birinci sayfayı Yunyun’un babası yazmış. İkincinin altında ise şu not var: ‘posta ücreti çok pahalı, bu yüzden köy şefinden bunu onunkiyle birlikte göndermesini rica ettim. Bitirdiğimde 2. bölümü de göndereceğim’…”
“Ahhh–!”
Yunyun mektubu kapıp buruşturdu ve fırlatıp attı.
“Bu kadarı da fazla ama! Arue, seni aptal kız, ahhh!!”
Halının üzerine diz çökmüş hıçkıra hıçkıra ağlayan Yunyun’a kafam karışmış halde sordum: “Hey, bana neler olduğunu anlat! Bu Arue de kim? Çocuklarımız ne olacak peki? Ne yapmalıyım şimdi? Elbiselerimi burada mı çıkarayım yoksa yatak odasında mı?”
“Gidip yıkanabilir, odana çekilip uyuyabilirsin… Arue, Kızıl İblis köyünden sınıf arkadaşım. Nasıl desem; yazar olmayı kafaya koymuş tuhaf bir kız…?”
Megumin’in söylediklerini duyan Darkness rahatlamış bir ifade takındı.
“Aa, meğerse sadece bir hikayeden ibaretmiş… Hım? Dur bakıyım, peki ya ilk mektup?”
“Bunun içeriği doğru olmalı. Kızıl İblisler uzun süredir Şeytan Kral ordusunun gözüne batıp duruyordu. Bugün zaten er ya da geç gelecekti. Muhtemelen Kızıl İblis köyüne saldırma konusunda gerçekten ciddileştiler.”
“Hey, dur bir dakika, ya benim hassas kalbim? Benle dalga geçmeyin! Pantolonumu indirmeye hazırdım şimdi bana bunu mu söylüyorsun? Ya Yunyun? Ben ve Yunyun tatlı sevgililer olacağız, değil mi?”
“Öyle bir şey olmayacak. Sen ayak bağı oluyorsun, çekil kenara da Aqua’yla oyna… Bu arada Megumin, neden bu kadar sakinsin? Ailen ve sınıf arkadaşların için endişelenmiyor musun? Memleketin tehlikede, değil mi?”
Darkness’ın sözleri üzerine az önce ağlamakta olan Yunyun aniden başını kaldırdı.
“ Ağlama zamanı değil şimdi! Hey Megumin, ne yapacağız biz? Köyümüzün saldırıya uğradığı doğru sanırım! Ne yapacağız şimdi?”
Darkness ile Yunyun’u dinledikten sonra Megumin şöyle dedi: “Şeytan Kral’ın bile korktuğu Kızıl İblisleriz biz, değil mi? Köydekilerin öylece kaderlerini bekleyip eli kolu bağlı oturacağını sanmıyorum. Hem köy şefinin kızı Yunyun buradaysa, köyün başına ne gelirse gelsin Kızıl İblislerin soyu tükenmez. Bu yüzden bence olaya şöyle yaklaşmak daha iyi olur – köydeki herkes kalbimizde yaşamaya devam edecek–”
“Megumin, seni kalpsiz kız! Neden her seferinde böyle acımasız davranıyorsun?”
Yunyun gözlerinde yaşlar ve kıpkırmızı yanaklarla bana doğru baktı.
“Şey… Durduk yere öyle tuhaf bir şey söylediğim için üzgünüm. Nasıl, nasıl söylemeli… Kazuma-san tanıdığım tek erkek…”
“Aha, doğru. Sorun değil. Her neyse, ne yapmayı düşünüyorsun? Memleketin tehlikede değil mi?”
Yunyun gözünün kenarındaki yaşları silip konuştu: “Evet, hemen Kızıl İblis köyüne gitmek için hazırlanacağım. Sonuçta orası benim memleketim; a-a-arkadaşlarım orada.”
Muhtemelen arkadaş olup olmadıklarından emin bile değildi.
“Şey o zaman, sizi rahatsız ettiğim için kusura bakmayın millet! Şey, sen de Megumin. Hoşça kalın…”
Yunyun’un boynu bükük bir şekilde uzaklaşmasını izledik.
“… Kazuma, o kızı öylece tek başına göndermek iyi olacak mı? Şehvetine yenik düşüp ‘seninle ben de geleceğim’ diyerek havalı davranmaya çalışacağını sanıyordum.”
“Şeytan Kral ordusundan bir generalin saldırdığını söylemedi mi? Beraber gitsem bile sadece ayağa bağ olurdum. Hem tehlikeli, hem korkunç, üstelik yorgunum… Ama Megumin, eğer o çocuk için endişeleniyorsan, sen de onunla birlikte gidebilirsin biliyorsun değil mi?”
“Bu-bu herif; demin Şeytan Kral’ın generallerini haklayan bir kahraman olduğunla övünüp duruyordun ya! Hem ben neden Yunyun için endişelenecek mişim? O benim rakibim, anladın mı? Benim için adeta bir düşman gibi bir şey.”
Megumin bu iddialı sözleri sarf ederken, Darkness’la ben ona sinsice gülümsedik.
“Bak hele, lafta öyle diyor ama bu zamana kadar hiç mi hiç rahat durmadı sanki?”
“Bu kadar zalim olma, Kazuma… Ama Megumin’in dürüst olmadığını biliyorum. Neden ona bu durumdan sıyrılması için bir çıkış yolu vermiyorsun?”
Megumin keyifli keyifli sohbet eden ikimize dik dik baktı.
“Hey Aqua, bir şeyler söylesene… Ah…”
Başımı Aqua’ya doğru çevirdim.
“Huu…”
Ve Aqua’nın kanepede deliksiz bir şekilde uyuduğunu gördüm.
Anlaşılan o ki az önceki tartışma onun kafasını karıştırmak için fazlasıyla ağırdı.
Sonunda Megumin ikinci kattaki odasına çekilip küstü.
Benimle birlikte oturma odasında bulunan Darkness şunları söyledi: “Hey Kazuma, onu bu şekilde yalnız bırakmak gerçekten doğru mu? Şey, şu Yunyun denen kız Megumin’in arkadaşı değil miydi? Güçlü olduğunu duymuştum… Yine de…”
“Sorun olmaz. O gerçek bir Kızıl İblis ve üst düzey büyü kullanabiliyor. Hatta bizim peşine takılmamız yerine tek başına gitmesi onun için daha güvenli olur. Ne de olsa ekibimizde ölümsüzlerin yoğun ilgisini çeken biri var.”
Kaneepede kıvrılmış bir şekilde salyalarını akıtan Aqua’ya doğru bakarak söyledim bunu.
Hem şu an inat etse de, birazdan Megumin…
O gece.
Akşam yemeğinden sonra odamda vakit öldürürken kapıya hafifçe vurulduğunu duydum.
“Lütfen girin.”
Yanıtım üzerine içeri giren kişi tabii ki…
“… Kazuma, müsait misin? Seninle konuşmam gereken bir şey var.”
Pijama giymiş olan Megumin konuşmaya pek istekli görünmüyordu.
“Gecenin bu saatinde burada ne arıyorsun? Yunyun’un sözleri rekabet ruhunu mu tetikledi, yoksa buraya bir gece baskını için mi geldin?”
“Dikkat et, seni uçururum! On dördüme bastığımdan beri yaptığın sözlü cinsel tacizler de iyice kontrolden çıktı ha!”
Yatakta bağdaş kurup oturmuş, öfkeyle yüzü kızarmış olan Megumin’e devam etmesi için göz kırptım.
Her ne kadar ne söyleyeceğini az çok tahmin edebilsem de…
Megumin kuru bir öksürükle söze girdi:
“Şey, biliyorsun işte. Yunyun’un başına ne geldiği umurumda değil ama aslında evde benden çok küçük bir kız kardeşim var da.”
……
“İşte bu yüzden, Yunyun’la hiçbir alakam olmasa bile yine de kardeşçiğim için endişeleniyorum… N-Neden öyle hain hain gülüyorsun?”
Böyle bir tsundere konuşması yapan Megumin’e karşı kurnazca bir gülümseme attım.
Kısım 3
Ertesi sabah.
Maceracılar Loncası’ndan Kızıl İblis Köyü çevresini gösteren detaylı bir harita aldıktan sonra herkese dönüp şöyle dedim:
“Her neyse, durumlar böyle. Bu tsundere memleketine dönmek istediğini söylüyor, ben de Kızıl İblis Köyü’ne gitmenin fena bir fikir olmadığını düşünüyorum.”
“Kimmiş tsundere? Küçük kız kardeşim için endişelendiğimi söylememiş miydim ben…?”
Israr edip duran Megumin’in başını okşayarak sözünü kestim.
“Görünüşe göre köy Şeytan Kral’ın Ordusu ile savaş halinde, o yüzden önce köyün durumunu uzaktan gözlemleyeceğiz. Eğer mektupta bahsedildiği kadar tehlikeliyse hemen geri döneriz. Şeytan Kral’ın Ordusu birliklerinden herhangi biriyle karşılaşırsak da hemen geri döneriz. Canavarlarla dövüşmekten kaçınmak için elimizden geleni yapmalıyız!”
“Ne kadar da onursuz savaş planı, Kazuma’dan da bu beklenirdi doğrusu! Ama sorun değil. Her ne kadar daha yeni bir seyahatten dönmüş olsak da… Gücümü Megumin’in memleketindeki insanları kurtarmak için kullanacağım!”
Şeytan Kral’ın Ordusu generallerinden birini alt ettikten sonra özgüveni tavan yapmış olan Aqua, yumruğunu sıkarak konuştu.
“Kızıl İblis Köyü mü? Orası güçlü canavarların sığınağıdır. Üstelik Şeytan Kral’ın Ordusu kuvvetleri de akın akın saldıryordur…! Ah, ya sayılarına yenik düşer de esir olursak? Hey Kazuma, eğer öyle bir şey olursa sakın beni düşünmeyin, sadece kendi başınızın çaresine bakın!”
“Merak etme, seni orada bırakmaktan büyük mutluluk duyarım. Lütfen bir daha geri dönme.”
Zırvalayıp duran Darkness’a bu net cevabı verdikten sonra, henüz bile açmadığım çantamı kaptım ve üçüyle birlikte malikâneden ayrıldım.
Normalde şehirlerarası otobüslerle seyahat etmemiz gerekirdi ama benim daha iyi bir fikrim vardı.
“Hey Kazuma, nereye gidiyoruz? Şu Yunyun adlı çocukla birlikte Kızıl İblis Köyü’ne gitmiyor muyuz?”
“Yunyun dün öğleden sonra bir arabayla yola çıktı. Şimdi gitsek bile yetişemeyiz. Hem otobüsle seyahat etmekten gına geldi. Ayrıca gitmek istediğim başka bir yer var.”
Aqua ile sohbet ede ede varış noktasına ulaştık.
“… Ih. Demek gitmek istediğin yer burası… Şey, ben Eris-sama’ya ibadet eden bir Şövalye’yim, bu yüzden buralarda pek bulunmak istemiyorum… Ne de olsa burada–”
“Hoş geldiniz! Seviye atlaması kolay olan bir mesleğe sahip olmasına rağmen seviyesi pek yükselmeyen o adam; ailesinin soyadının gücüne güvenmek dışında pek bir işe yaramayan o küçük kız; sinir bozucu bir ışık saçan sapık rahibe; ve işe yaramaz bir büyünün ustası olan o işe yaramaz Kızıl İblis! Tam vaktinde geldiniz!”
“Bu herif de…”
“İşe-, işe yaramaz Kızıl İblis mi…?”
Üzerinde garip bir maskeyle dükkânı temizlemekte olan dükkân çalışanının bu selamından sonra Darkness ve Megumin hınçla homurdandılar.
Buraya Vanir’le olan anlaşmamı sonuçlandırmak için gelmiştim, ayrıca bu iblisle bazı işlerim de vardı. Ancak, …
Yumruklarını sallayarak ona gözdağı vermeye çalışan Aqua’yı umursamayan Vanir, arkama geçip “Lütfen, buyurun,” diyerek beni dükkânın içine doğru itti.
Dükkânda Wiz’den eser yoktu.
Onun yerine dükkânın derinliklerinden gelen hıçkırık sesleri duyuluyordu.
Beni iterken şüpheli çalışana seslendim:
“Ne demek ‘tam vaktinde geldiniz’? Yine tuhaf mallar mı ithal ettin? Şimdiden söyleyeyim, bu dükkândan hiçbir şey satın almayacağım.”
“Öyle söyleme! Ben her seferinde zevzeklik peşinde koşan biri değilim, bu kesinlikle senin zevkine hitap edecek.”
Tam zamanını seçen Vanir, dükkâna adımımızı atar atmaz kapağı açık küçük bir kutu göstererek ürününün tanıtımına başladı.
“…? Bu da ne?”
“Bu, ölümsüzleri def etmek için kullanılan sihirli bir eşya. Sadece kapağını açarak ölümsüzleri uzak tutacak kutsal havayı sürekli olarak yayar ve bu etki yarım gün sürer. Şöyle ki, ölümsüzleri çeken tuhaf bir ekip üyeniz var değil mi? Bu yüzden önceki seyahatinizde epey bir çektiniz, değil mi? Bu sayede dışarıda kamp kurduğunuzda bile huzurla uyuyabileceksiniz!”
“Hey, o ‘tuhaf ekip üyesi’ derken beni kastetmiyorsun galiba?”
Ölümsüzleri def etmek ha?
Sadece kulağa gelen haliyle bile epey pratik görünüyordu…
“Peki, bunun dezavantajları neler? Kesinlikle bir kusuru vardır, değil mi?”
“Hiç yok. Bununla ilgili kötü olan tek şey yüksek fiyatı ve tek kullanımlık olması.” Ama etkisi gerçekten çok büyük! Öyle ki, dikkatsiz dükkân sahibi kutuyu kazara açtıktan sonra dükkândan dışarı çıkamadı ve o zamandan beri durmaksızın ağlıyor.”
“Hayır, kutuyu kapat ve burayı havalandır! Demek o gürültü Wiz’in ağlama sesleriydi? Hem Wiz, sen neden bunu satın aldın ki sanki…?” “Ama gerçekten de çok pratikmiş, o yüzden bana da bir tane ver. Nasıl olsa yakında ihtiyacım olacak.”
Cüzdanımı açarken dışarıda kamp kurma gerekliliğini düşündüm…
“Bu bir milyon eris eder! Desteğin için teşekkür ederiz deştekçimiz!”
“Bu kadar pahalı mı?! Bu fiyata zombilerle savaşmayı tercih ederim!”
Vanir protestomu görmezden gelerek ustaca yeni bir kutuyu çantaya yerleştirdi.
“Ah, lafı bile olmaz sevgili müşterim. Ne de olsa müşteri bey, yakında çok zengin bir adam olacaksın! Şu ana kadar sahip olduğun tüm fikri mülkiyet hakları üç yüz milyon eris karşılığında bana satılacak! Bu sözleşme yeterli mi?”
Bunları söyleyerek bir sözleşme çıkardı ortaya.
“Üç yüz milyon eris mi…? Bu adama böyle devasa bir miktar verirseniz, gerçekten de bütün gün aylaklık eden bir serseriye döner! Yine de, kulağa fena da gelmiyor hani…”
Darkness kendi kendine garip şeyler mırıldandı.
Aqua ve Megumin yüzlerinde sırıtmalarla iki yanımdan kollarımı çekiştirdiler.
“Kazuma-san, Kazuma-san. Malikânede bir havuz istiyorum.”
“Mana yenilenme hızını artırdığı söylenen bir mana tazeleyici istiyorum.”
“Sizi para kokusunu alan aç zombiler sizi. Havuz da mana tazeleyici de kulağa pahalı şeyler olarak geliyor, o yüzden şu an bunu düşünmeyeceğim bile. Bundan ziyade, bu yolculukta bize lazım olabilecek birkaç eşya seçmeye gidin.”
Bunu Aqua ve Megumin’e söyledikten sonra neşeyle dükkândaki eşyalara göz atmaya başladılar.
Geliştirdiğim tüm ürünlerin haklarını tek seferde Vanir’e satmayı seçmiştim.
Sürekli belalı işlerin içine çekilip duruyordum.
Bu yüzden, gerekirse parayı kapıp hemen türemenin en iyisi olacağını düşünüyordum.
Ne de olsa bu kasaba, bir yıldan kısa sürede biri Şeytan Kral’ın Ordusu, diğeri ise Mobil Kale Destroyer tarafından olmak üzere iki kez saldırıya uğramış ve her iki seferde de yok olma tehlikesi atlatmıştı. Ekstra temkinli olmak en mantıklı olanıydı.
“– Pekâlâ, o zaman bu ölümsüz kovucu sihirli eşyanın ücretini üç yüz milyon eristen düşersin. Üç yüz milyonu denkleştirmen biraz zaman alacak, değil mi?”
“Evet. Ben de özür dilerim; sonuçta gereksiz zevzeklikler ithal eden o beceriksiz dükkân sahibi masraflarımızı artırdı. Ondan önce de zaten bütçemiz kısıtlıydı. Ancak gelecek hafta yüklü miktarda para temin edeceğim. Bu kasabadan yatırımcılar topladım.”
Gelecek hafta mı? Demek gelecek hafta bu kasabanın zenginlerinden biri olacağım!
“Bu arada, Wiz’le bazı işlerim var. Onu bana çağırabilir misin?”
Talebimi duyan Vanir, acıyan bir ifadeyle beyaz sis yayan kutuyu kapattı.
Odayı havalandırmak için pencereleri açtıktan sonra Wiz nihayet dışarı çıktı.
Yorucu bir yolculuktan yeni çıkan ve dün neredeyse cennete yükselen Wiz, her zamankinden çok daha solgun görünüyordu. Bizi bir gülümsemeyle karşıladı.
“Naber Wiz, iyi misin? Bugün yine seni rahatsız ettiğim için üzgünüm. Buraya bir şeyler satın almaya değil, senden yardım istemeye geldim.”
“…? Benden yardım mı istemeye?”
Kafasını hafifçe yana eğen Wiz’e başımla onay verdim.
Megumin’in memleketindeki durumu ve talebimin ne olduğunu ona açıkladım.
“– Anlıyorum. Demek herkesi ışınlanma ile Alcanretia’ya göndermemi istiyorsun, öyle mi?”
Kızıl İblis Köyü’ne seyahat etmek için önce Alcanretia’ya gitmemiz ve oradan devam etmemiz gerekiyordu.
Ölümsüz bir lich olmasına rağmen banyo yapmayı çok seven bu hanım, son seyahatimizde uğradığımız kaplıcayı çok sevmiş ve Alcanretia’yı ışınlanma noktası olarak kaydetmişti.
Ben Wiz’le konuşurken, diğerleri dükkândaki ürünleri inceliyordu.
“Şey, hey Vanir, bu canavarları çeken iksir ne kadar etkili? Buna bulanırsan ne olur?”
“Bu içilmek için tasarlanmıştır. Bunu içtikten sonra sadece canavarlar değil, kasabadakiler, ailen ve yoldaşların bile senden nefret edip sana saldıracaktır. Çarpık fetişini mükemmel bir şekilde tamamlayan harika bir ürün. Bir tane ister misin?”
“… Ailem ve arkadaşlarım bile mi…? Ih, sürekli benden nefret etmeleri sorun yaratır ama etkisi geçiciyse satın almayı düşünebilirim…”
“… Şey, belirli bir büyünün etkililiğini geçici olarak artıran iksirler var mı? Patlama Büyüsü’nün gücünü artıracak herhangi bir iksir var mı acaba?”
“Şu anda stoklarımızda yalnızca Lanet Büyüsü ve Bataklık Büyüsü için büyü güçlendirici iksirler mevcut. Lanet Büyüsü iksiri büyünün etki alanını genişletir, dolayısıyla bunu bir düşmana karşı kullanırsan sen de hareket edemez hale gelirsin. Bataklık Büyüsü de aynı şekilde, etki alanını genişletir ve büyücüyü de bataklığın içine çeker.”
“İşe yaramaz ürünler… Ya bu kadar güçlü bir aura yayan bu oyuncak bebek nedir?”
“Bunlar Vanir bebekleridir, benim maskemin parçaları gömülerek yapılırlar. Kötü ruhları, benden duydukları korkuyla uzak tutan harika bir üründür. Aynı zamanda bu dükkânda en çok satan tek üründür. Gecenin bir yarısı kahkaha atar ama etkileri muazzamdır. Sizin malikânede kötü ruh yok ama orada başka bir ruh var ya… Bir tane edinmeye ne dersin?”
“Gecenin bir yarısı kahkaha atması, malikânede kötü ruh olmasıyla aynı kapıya çıkıyor. Hem malikânede herhangi bir ruh varsa bizim Aqua onun icabına zaten bakar.”
“Hey, dur bakalım, Megumin hala söylediklerime inanmıyor mu? Malikânede yaşayan soylu bir kızın ruhundan bahsetmemiş miydim ben? Yazık zavallı bir çocuk olduğu için onu arındırmayıp serbest dolaşmasına izin verdim!”
“Hadi ya. O ruh ara sıra Aqua’nın şarabını içiyor, değil mi? Anladım, anladım.”
“Darkness bile mi? İnanın bana aşiretler!”
Ne, ne kadar gürültülü…
Arkamdaki seslerle dikkatim dağılmışken, Wiz nostaljik bir ifadeyle söze girdi:
“Fakat, Kızıl İblis Köyü… Geçmişte o köyden malzeme satın almaya gitmiştim. O zamanlar Hyoizaburo adında ünlü bir sihirli eşya zanaatkârını ziyaret etmeye gitmiştim ama ne yazık ki evde yoktu…”
Yanıma gelen Megumin hafifçe nefesini tuttu.
“Lütfen, lütfen bir dakika bekleyin. Hyoizaburo mu dediniz?… Şey, Kızıl İblis Köyü’nü tam olarak ne zaman ziyaret etmiştiniz?”
“Yaklaşık iki yıl önce mi ziyaret etmiştim? Doğru ya, zanaatkârın evini ziyaret ettiğimde beni Megumin-san’a çok benzeyen sevimli bir kız karşılamıştı…”
Bunu duyan Megumin başını ellerinin arasına alıp çömeldi.
“Ne oldu ki? Ters bir durum mu var?”
“Hayır, hiçbir şey yok… Sadece gereksiz yargılarım iş seyahatinizi sekteye uğrattı da…”
Megumin garip şeyler mırıldanırken, arkasından bir kavga gürültüsü yükseldi.
“Ona dokunma, seni veba tanrıçası! Dokunduğun her iksir suya dönüşüyor!”

“Bu da nasıl bir tavır böyle? Müşteriler tanrıça değil midir? Üstelik ben gerçek bir tanrıçayım! Bir tanrıçaya yakışır saygıyı göster!”
“Mallarımı mahvettikten sonra bunu söyleyecek kadar yüzsüz müsün seni sefalet tanrıçası? Hey Wiz, ne dediğini duydum! Bu sürüyü dışarı atıyorsun değil mi? Dükkandaki bütün malları yok etmeden hemen yap şunu!!”
Vanir’in bağırdıklarını duyan Wiz acı bir gülümsemeyle büyüsünü hazırladı.
“Hey ufaklık!”
Vanir kulağıma fısıldadı:
“Madem pahalı bir mal satın aldın, sana bu tavsiyeyi hediye edeceğim. Kehanet şeytanı uyarıyor… Yolculuğunun varış noktasında, yoldaşının şüphelerini paylaşacağı ve senden tavsiye isteyeceği bir zaman gelecek. O yoldaş senin sözlerine göre yolunu değiştirecek. Bunu dikkatlice düşünmeli ve pişman olmayacağın bir tavsiye vermelisin.”
Oldukça derin anlamlı bir şey söyledi.
Her ne kadar bu herifin tavsiyeleri her zaman şüpheli olsa da.
Hâlâ söylenmeye devam eden Aqua’yı susturduktan sonra dördümüz bir yerde toplandık.
“Pekâlâ, güvenli yolculuklar dilerim…! Işınlanma!!”
Kısım 4
Wiz’in büyüsü yüzünden refleks olarak kapattığım gözlerimi açtım.
Karşımda su ve kaplıcalar şehri Alcanretia duruyordu.
Bir gün önce ayrıldığım ve bir daha asla göremeyeceğimi sandığım bu şehre bu kadar çabuk geri dönmüş olduğumu düşünmek…
“Hey, hey Kazuma. Kazuma.”
“Hemen ayrılıyoruz, bir daha senin dininle ve tarikatçılarınla ilgilenmek istemiyorum.”
“Ama neden?”
Bu şehirde bir gece geçirmek isteyen Aqua’yı reddettikten sonra Yunyun hakkında bilgi aradım.
Yunyun dün yola çıkmıştı.
Muhtemelen arabayla gitmiştir ancak Axel ile Alcanretia arasındaki mesafe, sabahtan yola çıkmış olsa bile tüm gününü alırdı.
Bu yüzden Wiz’in ışınlanma büyüsü sayesinde buraya ondan önce vardığımızı fark ettim.
Ancak, Yunyun buraya vardığında onunla buluşma planlarımdan bahsettiğinde–
“Kazuma, memleketime Yunyun için değil, kardeşim için dönüyorum. Bu yüzden devam edelim. Eğer oysa, yakında bize yetişir, merak etme.”
Megumin tuhaf bir yüz ifadesiyle söyledi bunu.
Kardeşi için endişelendiği bahanasından vazgeçeceğe benzemiyordu.
Ne tsundere ama.
Sonunda, Alcanretia’da uzun süre kalmadan şehirden ayrılıp Kızıl İblis Köyü’ne doğru yola koyulduk.
Axis tarikatçılarıyla karşılaşmak başımızı belaya sokabilirdi. Zaten her iki durumda da benim için fark etmezdi ama…
Yine de Kızıl İblis Köyü’ne giden herhangi bir yolcu arabası yoktu.
Kızıl İblis Köyü’ne giden yolun, kervanların bile göze alamayacağı kadar tehlikeli bir arazi olduğu söyleniyordu.
En önemlisi de, Kızıl İblisler şehirler arasında özgürce ışınlanabiliyordu.
Dolayısıyla kervanların oraya gitmek için risk almasına gerek yoktu.
“Bu şehirden köye yürümek iki gün sürecek. Oradaki yolda sıkça tehlikeli canavarlar dolaşıyor, bu yüzden Kazuma’nın Düşman Tespiti yeteneğine güvenmemiz gerekiyor.”
Alcanretia’dan ayrıldıktan sonra Kızıl İblis Köyü’ne doğru düzgün bir yolda yürüdük.
Açık söylemek gerekirse, tehlikeli canavarlarla dolu bir yerde kamp yapmak korkunç seskiyordu.
Gündüz vakti aradaki mesafeyi olabildiğince kapatmayı umuyordum.
“Merak etmeyin, bana bırakın. Önceki yolculukta birkaç amele canavar alt etmemiş miydim? O zaman bir seviye atlamıştım. Fazladan kalan yetenek puanıyla da haydut yeteneği olan Kaçış’ı öğrendim. Bu sayede dilediğim zaman kaçabilirim.”
“Hey, o yetenek sadece Kazuma’nın kendisine özel değil mi? Yani herhangi bir düşman tespit edersen tek başına kaçacaksın demek mi bu?”
Hassas bir konuya değinen Aqua’yı görmezden geldim.
Düzenimiz öncüde Darkness, ardından ben, Megumin ve Aqua şeklinde sıralanıyordu.
“Kazuma’nın mesleği seviye atlaması kolay olan Maceracı değil mi? Ama Şeytan Kral’ın generaliyle geçen o kadar yoğun savaştan sonra sadece bir seviye mi atladın? Benim seviyem tek seferde 33’e yükseldi!”
“Hey, macera kartını önümde sallayıp durma yoksa kapıp çöpe atarım. Elden ne gelir, generale son vuruşu sen yapıp tonla amele canavarı tek seferde uçurdun. Öte yandan benim saldırı için sahip olduğum tek şey bu tuhaf isimli kılıç ve bir yay.”
Bir süre yürüdükten sonra bir ormana ulaştık.
Önde yürümekte olan Darkness aniden durdu.
“… Hım, birileri var.”
Darkness’ı duyduğumuzda o yöne baktık…
Ormanın girişinde, büyük bir kayanın üzerine oturmuş olan yeşil saçlı bir kız bizi fark etmiş gibi görünüyordu ve el sallamaya başladı.
Orada tek başına ne yapıyordu acaba?
Bakışlarımı kızın bacağına çevirdim.
Sağ ayak bileğinde kan lekesi olan sargılar vardı. Ara sıra acı dolu bir ifadeyle sağ ayağına göz atıyordu.
Ardından başını kaldırıp bizim tarafa baktı.

Bunu yaptığında becerilerimden biri tepki gösterdi.
Nasıl desem ki?
Bu dünya çok zalim!
“Yaralı değil misin? Hey, iyi misin?”
Kızın üzerine düşüncesizce yaklaşmakta olan Aqua’nın omuzlarından yakaladım.
Yaptığım hareketi fark eden yalnızca Aqua değil, Megumin ve Darkness bile dönüp bana baktı.
“Düşman Tespiti becerim aktifleşti. O kılık değiştirmiş bir canavar.”
“Ha?”
Buraya hüzünlü gözlerle bakan kızın bakışlarını görmezden geldim. Maceracılar Loncası’ndan aldığım Kızıl İblis Köyü haritasını çıkarırken tetikte kalmaya devam ettim.
Yol boyunca karşılaşılan canavarlar hakkındaki bilgiler de üzerinde yazıyordu.
Bu kızın tanımına uyan bir canavar aradım…
Ve buldum.
‘Huzur Kızı’… Adı buymuş.
Ben detayları okurken Aqua bana seslendi:
“Hey Kazuma, sanırım sana çok hüzünlü gözlerle bakıyor. İçimde o çocuğa iyileştirme büyüsü yapma isteği uyanıyor.”
Bunu söyleyen Aqua’nın omzunu tutmaya devam ederek ‘Huzur Kızı’nın açıklama panelini okudum.
‘Huzur Kızı. Bu bitki türü canavar insanlara fiziksel olarak zarar vermez… Ancak gezginlerde onu korumak için güçlü bir arzu uyandırarak onları kendi yanına çeker. Cazibesine koymak zordur ve eğer duygusal olarak bağlanırsanız, ölümüne kadar orada mahsur kalırsınız. Bu canavarın yüksek bir zekaya sahip olduğu söylenir, ancak bu hala kesin değildir. Kulağa zalimce gelebilir, ancak bu canavarla karşılaşan herhangi bir maceracı ekibi onu ortadan kaldırmalıdır.’
“Hey Kazuma, sanki ağlamak üzereymiş gibi görünüyor. O gerçekten bir canavar mı?”
Darkness’ın bu kadar endişeli ses tonu ona hiç mi hiç uymuyordu.
‘Gezginler yanında kaldığında canavar rahatlamış bir şekilde gülümser, bu yüzden onu bırakmak zordur. Gitmek istediğinizde ağlayan bir yüz ifadesi takınır. Ne kadar nazik olursanız, bu canavar tarafından mahsur bırakılma olasılığınız o kadar artar, bu yüzden lütfen dikkatli olun.’
“Ka-Kazuma, o çocuk gözyaşlarını tutmak için elinden geleni yaparken gülümsüyor. Sanki veda ediyormuş gibi el sallıyor. Gerçekten gidip ona sarılmak istiyormuşum gibi hissediyorum.”
Aqua’yı bıraktım ve az önce konuşan Megumin’in yakasına yapışmak için döndüm.
‘Bir kez mahsur kaldığınızda, size sıkıca yapışır ve uzaklaşmanızı zorlaştırır. Ayrıca gezgin açlık yüzünden gitmeye çalıştığında, bu canavarın yapacağı en tehlikeli şey taşıdığı meyveyi koparıp gezgine ikram etmesidir. Tadı lezzetlidir ve yiyenlere tok hissediyormuş hissi verir… Ancak meyve hiç besin içermez, bu yüzden ne kadar yerlerse yesinler yiyen herkes yavaş yavaş solup gider. Kızın kendi taşıdığı meyveleri kesip ikram ettiğini gören gezgin suçluluk duygusuna kapılır. Sonunda yemek bile yemezler ve yetersiz beslenmeden ölürler.’
“Ih…! Bir canavar olsa bile, bir kazazedeyi görmezden gelmek…”
Artık daha fazla dayanamayan Darkness, huzur kızına doğru yaklaştı.
Haritada canavarın fiziksel olarak saldırmayacağı yazdığı için Darkness’ı durdurmadım ve okumaya devam ettim.
‘Huzur kızının meyvelerini uzun süre yemek, vücudunuzun açlık, yorgunluk ve acı için gönderdiği tehlike sinyallerinin kesilmesine neden olur. Meyveler merkezi sinir sistemini etkileyen bir şey içeriyor olabilir. Bu nedenle gezginler kızın yakınında kalacak ve rüya benzeri bir durumda zayıflayacaklardır. Huzur ve sakin bir ölüm arayan yaşlı maceracıların birçok vakası olmuştur, ‘Huzur Kızı’ adının kökeni de buradan gelmektedir… Bundan sonra huzur kızı, ölen gezginin cesedini besin olarak kullanarak onun üzerine kök salacaktır–’
Buraya kadar okuduktan sonra durdum.
Bilincim kapalı bir şekilde elimi serbest bıraktım; Megumin ve Aqua hemen o kızın yanına koştu.
Herkes onun bir canavar olduğunu öğrendikten sonra dokunma konusunda tereddüt etse de hepsi huzursuz bir ifade sergiliyordu.
Huzur kızı sanki ‘Benim yanımda kalacak mısınız?’ diye soruyormuş gibi, beklenti dolu gözlerle üçüne bakıyordu.
Bu üçlünün koruma içgüdüleri muhtemelen onun bakışlarıyla tetiklenmişti, elleri sürekli açılıp kapanıyordu.
“Fiziksel hasar vermeyen, ancak gezginlerin koruma içgüdülerini tetikleyerek onları durduran, açlıktan ölüme sürükleyen ve kök saldıran bir bitki türü canavar bu.”
Söylediklerimi duyduklarında rahatlamış göründüler ve huzur kızının yanına yürüdüler.
Gezginleri açlıktan öldürme kısmını duymadılar mı acaba?
“Yaralarını iyileştireceğim! … Ha? Bunlar yara değil. Bunlar sargı bezi de değil, sadece ona benzeyen bir şey.”
Aqua’yı duyunca kızı incelemek için daha da yaklaştım.
Huzur kızı şehirdeki kızların giydiği sıradan kıyafetler giyiyordu.
Yalın ayaktı ve etrafını sardığımız için mutlu bir şekilde gülümsüyordu.
Dikkatlice bakıldığında, kıçının altındaki kaya da vücudunun bir parçasıydı.
Kayanın arkasında bir dal gibi bir şey vardı; üzerinde küçük meyveler büyüyordu.
Üstündeki kıyafetler olsun, kan lekesi olan sargı bezleri olsun, hepsi insanların dikkatini çekmek için yapılmış sahtekârlıklardı.
Yarası yüzünden hareket edemeyen bir kız kılığına bürünmek… Ne kadar da ahlaksızca.
Üçü ne düşündüğümü umursamadı ve huzur kızının üzerine titremeye başladı.
Megumin nazikçe elini uzattı ve huzur kızı sanki ‘Elini tutabilir miyim?’ der gibi tereddütlü bir yüz ifadesi takındı, ve Megumin’in elini tuttu.
Megumin’in elini sımsıkı tuttuktan sonra ifadesi içten gelen bir mutluluğa dönüştü.
Üçü de bu ifadeden tamamen etkilenmişti.
Kızıl İblis Köyü’nün krizde olduğunu duymuştum ama bu şey başka türlü bir tehlikeydi.
Canavar hakkındaki uyarıyı hatırladım.
‘Ne kadar nazik olursanız, bu canavar tarafından mahsur bırakılma olasılığınız o kadar artar, bu yüzden lütfen dikkatli olun.’
Ve…
‘Bu canavarla karşılaşan herhangi bir maceracı ekibi onu ortadan kaldırmalıdır.’
Huzur kızının önünde durdum ve katanam Chunchunmaru’yu kınımdan çektim.
“Hey, ne düşünüyorsun Kazuma? Deneyim puanı kazanmak için bu çocuğu mu kullanacaksın?”
Bunu yaptığımı gördüğünde Aqua, huzur kızını sanki onu koruyormuş gibi kucakladı.
Hayır, bekle bir dakika, o bir canavar!
İnsanları öldüren bir canavar!
“Daha önce huzur kızları hakkında şeyler duymuştum. Ancak, bir kız görünümündeki bir canavara zarar veremeyiz, değil mi? Kazuma kötü bir pislik olarak ün salmış olsa da, Kazuma’nın yoldaşlarını önemseyen bir yönü olduğunu, o nazik ve şefkatli yönünü biliyorum. Kazuma böyle bir şey yapmaz… Yapmazsın, değil mi…?”
Megumin huzur kızının elini tuttu ve yalvaran gözlerle bana baktı.
Sokaktan bulduğu bir kediyi barınağa göndermemesi için ailesine yalvaran bir çocuk gibiydi.
B-Bunu bunu yapmak istediğim için yapmıyordum.
Darkness az önce tereddütlü gibi görünmüştü ama bunun bir canavar olduğunu hatırlamış gibiydi–
“… Hayır. Eğer Kazuma onun kökünün kazınmasına karar verdiyse, o halde bu yapılmalı. Yaralandığını düşündüğüm için gelmiştim ama hiç de yaralanmamıştı. Buna bakılırsa, bu canavar son derece kurnaz bir taklitçi olmalı. Onu kendi haline bırakırsak, gelecekte daha çok kurban olur.
Bunu söylerken devasa kılıcını kınından çekti ve huzur kızına karşı bir duruş aldı.
Tam o sırada huzur kızı, bir çocuğunkine benzer peltek bir dille ve yumuşak, belirsiz bir sesle konuştu:
“… Öldürmek… İstiyor…
Beni…?” Huzur kızı, boğulmak üzere olan birinin yılana sarılması gibi Megumin’in eline tutundu, başını kaldırıp Darkness’a baktı.
Gözleri yaşlarla dolmuştu ve durmaksızın titriyordu.
Demek konuşabiliyormuş…?!
Darkness’ın ellerindeki devasa kılıç şiddetle titremeye başladı ve bana tıpkı huzur kızınınkiyle tamamen aynı ifadeyle baktı. Sen de mi? Bana öyle bakıyorsun.
Bu da neyin nesi be!
Hareketsiz haldeki Darkness’ı itip kınından çıkardığım katanamla öne doğru yürüdüm.
Aqua, yolumu kesmek için huzur kızının önüne dikildi ve bir boksör gibi yumruklarını sallamaya başladı. Bu kız gerçekten de bir tanrıçaydı.
Nasıl oluyordu da bu canatardan bu kadar çabuk etkileniyordu?
Elini tutmakta olduğu Megumin’e bakan huzur kızı, ardından ürkek bir sesle bana seslendi: “… Öldürmek…
İstiyor…
Beni…?”
Gözü yaşlı kızın kafasını eğip masumca şüphe dolu bakışlar atmasını görmek, sanki içimi bir bıçakla deşiyor gibi hissettirdi.
Üç kişi ve bir canavar dikilmiş bana bakıyordu. Kendine gel, bu canavar insanları öldürür.
Onu kendi haline bırakırsak, bir başkası onun kurbanı olabilir.
Büyük laflar etmek istemiyorum ama bir canavarı öylece bırakmak yanlış olmaz mıydı sanki?
Yoksa onu ortadan kaldırmak mı yanlıştı?

Ne mantıksız düşünce ama, tıpkı aylak birinin kafası gibi.
Ama dur, huzur kızını öylece bırakamamamın bir sebebi daha vardı.
Megumin’in memleketinde olup bitenler.
Gittiğimiz yerde Şeytan Kral’ın Ordusu’ndan bir general ve emrindeki minyonlar bizi bekliyor olacaktı.
Onlarla dövüşme niyetim yoktu ama yine de ne olur ne olmaz diye seviyemi olabildiğince yüksetmek istiyordum.
Huzur kızı böylesine tehlikeli bir habitatta bulunan bir canavar olduğuna göre, onu alt ettiğim takdirde hatırı sayılır bir tecrübe puanı kazandırması gerekirdi.
Üçü da karmaşık ifadelerle bana bakıyordu.
Üzerinde huzursuzlukdan eserler taşıyan huzur kızı da öylece bakıyordu.
Bunu yapmak için geçerli bir sebebim vardı.
Eğer bu canavarın kökünü kazımazsam, gelecekte başka kurbanlar verebilirdi.
Ahhh, kahretsin, elden bir şey gelmez, o yüzden lütfen beni affet!
Doğru ya, dış görünüşü her ne kadar insan gibi olsa da, içeride bir canavardı o, bir canavar, bir canavar…!
Ne kadar ikilemde kaldığımı gören huzur kızı yumuşak bir sesle şöyle dedi:
“Çok acı çekiyorsun sanki… Yaşadığım için özür dilerim…”
Huzur kızı kırılgan bir gülümseme eşliğinde konuştu.
“Çünkü ben, bir canavar yaşıyorum… Sorun çıkaracağım…”
Gözlerinde yaş tanecikleri belirdi.
“Doğalı beri, ilk kez, insanlarla konuşuyorum…”
Adeta dua edermiş gibi ellerini göğsünün önünde kenetledi.
“İlk ve son kez seninle karşılaştım, ne harika… Eğer, başka bir hayat… Bir dahaki sefere, canavar değil de, harika bir şey olurum…”
Lafını bitirdikten sonra, kaderine boyun eğerek gözlerini yumdu.
Hiçbir imkanı yoktu, bunu yapamazdım.
Bölüm 5
Huzur kızını serbest bırakıp yola koyulduk.
Artık bunu kafaya takmak istemiyordum.
Gelecekte birileri onun kurbanı olabilirdi ama insan hayatının her şeyden üstün olduğuna inanacak kadar inatçı değildim ve sırf kız görünümünde diye bir canavarı öldüremezdim.
O huzur kızı oradan geçecek birini kesinlikle etkisi altına alardı.
Nitekim, onu bağışlama konusunda anlaşmış olmamıza rağmen herkes oradan ayrılmakta isteksizdi. Aqua ile Megumin gitmeye pek yeltenmiyorlardı, onları önüme katıp sürmek için epey çaba harcamam gerekmişti.
Ahh, ne kadar sinir bozucu. İster öldür ister bağışla, iki seçenek de ağızda berbat bir tat bırakıyordu; bu canavar gerçekten de tam bir bela kutusuydu.
Öte yandan, bir insanla ilk kez konuştuğunu söylemişti, yani henüz kimse onun eline düşmemişti.
Demek ki onu bağışlamak…
Doğru mudu… acaba?
“— Ama Kazuma’nın içinde hâlâ bir parça insanlık kalmış olmasına gerçekten sevindim. ‘Hadi tecrübe puanım ol!’ diyerek onu katledeceğini ve alev büyüleriyle kül edeceğini sanmıştım.”
“Beni genelde nasıl gördüğün hakkında seninle küçük bir konuşma yapmamız gerekiyormuş gibi hissediyorum. Öyle bir şey yapmayacağımı hepiniz gayet iyi biliyorsunuzdur herhalde?”
Bunları söylerken Darkness ve Megumin’e doğru baktım…
“……”
İkisi de sessizlik içinde gözlerini kaçırdı.
Gerçekten de beni tam anlamıyla anlayabilecek nazik yoldaşlar istiyorum.
Hı?
“Hey, bekleyin bir dakika. Bu yolda bir huzur kızı varsa bu kötü bir şey değil mi?”
Nazik yoldaşlardan söz etmişken, hemen arkamızda olması gereken Yunyun aklıma geldi.
Eğer arkadaşı olmayan, yalnızlıktan korkan ve etrafına fazlasıyla dikkat eden o çocuk bu yoldan geçecek olursa…
Huzur kızı konuştuğumuz ilk insanların biz olduğunu söylemişti.
Bu durumda Yunyun kesinlikle arkamızdaydı.
“Yüzün Wiz’in rengine döndü, ne oluyor? Karnın mı ağrıyor? Şurada ağaçlar var, biz uzak duracağız, git hallet şunu çabucak.”
“Öyle değil! Hey, siz önden gidin! Ben huzur kızının yanına geri dönüyorum; onunla konuşmam gereken bir şey var!”
“Ha, beklesene, bekle Kazuma?”
Aqua’nın kafası karışmış sesini görmezden gelerek geldiğimiz yoldan geri koştum.
Bölüm 6
Huzur kızından ayrılalı beş dakika bile olmamıştı.
Oraya koşarak gidersem hemen yetişirdim.
Biraz yüzsüzlük gibi olacak ama o kızla konuşmayı deneyeceğim.
Bu yoldan geçebilecek kırmızı gözlü bir kıza gülümsememesini ya da el sallamamasını rica edecektim.
Koşarken bunları düşünüyordum.
Doğru ya, konuşmak işe yaradıysa, gezginleri baştan çıkarmamasını istemeyi deneyebilirdim.
Evet, tam olarak öyle!
Alcanretia’daki Axis müridlerinden o nazik canavara periyodik olarak besin olabilecek şeyler göndermelerini isteyebilirdim, böylece bir daha insanlara saldırmazdı…!
Kasabaya döndükten sonra zaten zengin bir adam olacaktım.
Onu beslemenin masrafını cebimden karşılasam bile sorun olmazdı.
Oraya geri koştum ve kafamda bir plan kurdum…!
Az önce bulunduğumuz yerde, birinin huzur kızıyla konuştuğunu gördüm.
Hemen Gizlen becerimi kullandım ve Uzakgörüş ile durumu gözlemledim.
Huzur kızıyla konuşan kişi bir oduncuydu.
Alcanretia’da yaşayan biri miydi yoksa?
Oduncu elinde bir baltayla huzur kızına yaklaştı.
Yoksa o çocuğu ortadan kaldırmayı mı planlıyordu…?!
Gizlen becerimi bozmadan çömeldim ve kulak misafiri olmak için biraz daha yaklaştım.
Ve böylece adamın sesini duydum.
“Ahh… Kahretsin, neden böyle olmak zorunda ki… Özür dilerim, üzgünüm! Beni bağışla! Seni keşfettiğim an yok etmemi emreden oduncu kanunu böyle buyuruyor…!”
Oduncu ağlamak üzereydi.
Demek bu çocuğu katletmeyi planlıyordu?
Tam Gizlen becerimi iptal etmek üzereydim ki…!
“Çünkü ben, bir canavar yaşıyorum… Sorun çıkaracağım…”
Tam o sırada,
“Doğalı beri, ilk kez, insanlarla konuşuyorum…”
Kelimesi kelimesine aynı şeyi söyledi.
“İlk ve son kez seninle karşılaştım, ne harika… Eğer, başka bir hayat… Bir dahaki sefere, canavar değil de, harika bir şey olurum…”
Huzur kızı demin söylediği repliğin tıpkısının aynısını tekrarladı.
“Ahh…” Ahhh… Yapamayacağım. Kahretsin, yapamıyorum işte!”
Oduncu çığlık atarak arkasını döndü ve kaçmaya başladı.
Gizlen becerimi iptal etmeden ağaçların gölgesinde öylece dikilip kalakaldım.
Hı?
Konuştuğu ilk insanın ben olduğumu söylememiş miydi bu bana?
“Ahhh~, yine başarısız olduk. O oduncu oldukça etli butluydu, harika bir gübre olurdu oysaki…”
Oduncu gözden kaybolduktan sonra, huzur kızının pürüzsüz bir sesle konuştuğunu duydum.
Sessizce huzur kızının arkasına süzüldüm ve Gizlen becerimi iptal ettim.
Ancak huzur kızı arkasında olduğumu fark etmemişti bile.
“Uwaaahhh… Kahretsin, hiç gübre gelmiyor… Hava biraz bulutlu ama biraz fotosentez yapalım bari… İç çekiş– Ne sıkıcı şey ama.”
Mırıldanarak gerindi ve tüm vücudunu güneş ışığına maruz bıraktı…
Arkasına yaslandığı anda, arkasında dikilen benimle göz göze geldi.
“……”
Bir süre kelimesizce birbirimize baktıktan sonra, huzur kızı nihayet yumuşak bir sesle mırıldandı:
“Şey, demin o söylenenleri, duymamış gibi… farz edebilir misin acaba…?”
“Demek gayet akıcı konuşabiliyordun ve beni mal gibi parmağında oynatıyordun he kaşla göz arasındaaslanım!!!”
Aqua ve diğerlerine yetiştiğimde, muhtemelen beni bekledikleri aynı yerde mola verdiklerini gördüm.
Koşarak yanlarına vardığımdaki yüz ifadesini gören Aqua gülümsedi.
“Yüzün bayağı bir yenilenmiş sanki, ne oldu? O çocuğa ne söyledin sen bakıyım? Hem niye geri dönmek zorunda kaldın ki zaten?”
Aqua’ya karşılık olarak, parıl parıl parlayan bir gülümsemeyle maceracı kartımı gösterdim.
“Bakın bakalım millet! Tek seferde üç seviye birden atladım! Bu sayede Megumin’in memleketine gittikten sonra kesin bir işe yarayacağım!”
Söylediklerimi duyan üçlü olduğu yerde kalakaldı.
Ve ardından…
“Waaahhhh… Waaahhhh! Kazuma seni iblis! Kötü kalpli iblis seni! Sana bakınca Vanir bile gözüme melek gibi göründü!”
“Ah… Ahhh… Ahhh… Hepsi benim suçum… O kadar çok seviye atladığı için Kazuma’yla dalga geçtiğim için hep…! Kazuma o çocuğa sırf ben onu kışkırttığım için mi elini kaldırdı yani…?! Bu, hep benim kibirli tavırlarım yüzünden oldu, her şeyi ben mahvettim…!”
Hayır, bir dakika bekleşin hepiniz.
Ağlayan iki kıza durumu açıklamak üzereydim ki kenarda taş gibi dikilen Darkness’ı fark ettim.
Başımı çevirip ona baktım.
“Çok acı verici olmalı, değil mi?… Bir maceracının yükümlülüklerini yerine getirdin. Özür dilerim, böyle nahoş bir görevi senin omuzlarına yıktığım için…”
Darkness acı dolu ve ciddi bir ifadeyle konuştu…
Olanları onlara anlatabilmek için tam bir saatim harcandı.
