Kısım 1
[Süt Denizi] ve [Beelzebut]’tan döndükten sonra birbirimize durum raporu verdik.
[Beelzebut], bizzat Beelzebub-sama tarafından yaratılmış bir oyundu! Sırf bu ilgi çekici görünen dünyanın adını duymak bile beni acayip heyecanlandırmıştı, gidip orada antrenman yapmayı çok isterdim. Neyse, acaba Beelzebub-sama ve Nakiri-kun’dan rica etsem orijinal oyunda oynamama izin verirler miydi? Avustralya kıtası kadar devasa bir dünyada kendi bedenlerimizle oynamak fikri kulağa acayip çekici geliyordu!
Ve ‘Süt Denizi’nde yaşananları anlattıktan sonra… herkes kafalarının üstünde kocaman bir soru işareti varmış gibi şüphe dolu bir ifadeye büründü. Gerçi… Göğüs Tanrısı ile karşılaşma hikayem gayet ciddiye alınmıştı. Eh, sonuçta Göğüs Tanrısı Loki’ye karşı yaptığımız dövüş sırasında beni ilahi korumasıyla kutsamıştı. Süt Denizi’ni çalkalayarak açığa çıkarılan Longinus sonucuna herkes büyük umutlar bağlamıştı. Yani, şu an için yarınki maçın anahtarının tam da bu sonuç olacağından emindim.
Yarınki maça hazırlanmak adına, [Kavurucu Hakikatin Kızıl Ejder İmparatoru] Takımı’nın her bir üyesi yapılması gereken her şeyi hallettikten sonra erkenden yatmaya gitti. Odama dönüp kendimi yatağa attığımda, acaba yine yüzümü Rias’ın göğüslerinin arasına gömerek mi uyuyacağım diye düşünürken—.
İ-İyi akşamlar…
Yatakta oturmuş beni bekleyen kişi — Rossweisse-san’dı! Ü-Üstelik üzerinde iddialı bir iç çamaşırı vardı… Transparan elbisenin altından görünen göğüs uçlarını elleriyle kapatmaya çalışırkenki o utangaç hali içimi bir hoş etti! Yatağımda Rossweisse-san’dan başka kimse yoktu. Normalde Rias ve Asia burada olurdu, bazen Akeno-san da katılırdı, hatta Xenovia ile Irina’nın pat diye odama daldığı zamanlar da olurdu ama…
Evlilik teklifinden beri benimle kimin uyuyacağı konusunda kavga edip duruyorlardı ve yatağımda uyuyan insan sayısı sürekli artıyordu. Hatta çoğu zaman uyandığımda kendimi yerde buluyordum. Gerçi bunun asıl sebebi uykusunda sürekli dönüp duran Xenovia’nın beni yataktan aşağı tekmelemesiydi… Bu yüzden daha büyük bir yatak satın almayı düşünüyorduk. … Yok yahu, yedi sekiz kişiyi sığdıracak bir yatak bulmak imkansıza yakındır herhalde! Beklendiği üzere, bir yatağın alabileceği maksimum kişi sayısı bence en fazla dörttür! Bana kalırsa, üç kişinin yan yana uyuması en güzeli!

Böyle şeyleri düşünürken… Rossweisse-san’a sordum:
Ş-Şey, Rias ve Asia burada değil mi?
Rossweisse-san soruma cevaben başını salladı.
R-Rias-san’ın memlekette halletmesi gereken işleri varmış, Akeno-san’la birlikte orada kalacakmış. A-Asia-san da Xenovia ve Irina-san ile bağlarını güçlendirmek istediğini söyledi, bu yüzden birlikte uyuyacaklarmış…
Ha-, anladım. Rias da meşgul zaten, Asia da yarınki maçın hatırına arkadaşlarıyla sohbet ede ede uyumak istemiştir kesin. Böyle zamanlar da oluyordu işte.
Ve böylece, bu gece Rossweisse-san ile baş başa uyuyacaktım. Nedense acayip heyecanlanmıştım. Yanımda iki kişiyle, hatta bazen daha fazlasıyla uyumaya alışıktım ama şu an sadece ikimiz vardık! Üstelik partnerim Rossweisse-san’dı! Normalde bu tür şeylere katılmamak için elinden geleni yapardı.
Huzursuzca kıpırdanan Rossweisse-san kızararak sordu:
… G-Gelmiyor musun?
G-Geliyorum!
Bu cevabı verdikten sonra aceleyle yatağa doğru yürüyüp uzandım. Rossweisse-san geceyi burada geçirecekti. Ve sonra, derin bir sessizlik oldu. … Böyle anlarda Rias olsa şöyle derdi:
[Hadi bakalım, Ise. Uyumaya gidelim mi? Ara, yüzünü göğüslerimin arasına gömerek mi uyumak istiyorsun? Sorun değil, gel buraya.]
Gibi şeyler söyleyip beni istediğim kadar şımartırdı ama iş Rossweisse-san’a gelince ne yapacağımı bilemiyordum! Rossweisse-san ile daha önce hiç böyle bir şey yaşamadığım için kalbim küt küt atıyordu! Kaşla göz arasında bir bakış attığımda — yatakta bana dönük uzanırken göz göze geldik! Aynı anda, istemeden gözüm… transparan iç çamaşırından görünen göğüs uçlarının pembe kıvrımlarına kaydı! Rossweisse-san sonra bana şöyle dedi:
… Nişanı reddetmek için ne yapmalıyım? Üstünde düşündüm de, en kolay yol Ise-kun ile bir oldu bitti yaratmak sanırım.
……………
O-O-O-O-O-O-Oldu bitti mi!? Y-Yani başka bir deyişle, malum şeyleri yapmak mı!
Aklıma bir yıl önceki Phenex Evi ile olan nişan olayı ve Rias’ın bana yanaştığı o an geldi! M-Muazzam bir şeydi! Rias ile harbi harbi yapacağımı sanmıştım… tam da o şekilde!
V-Ve şimdi de Rossweisse-san mı…? Yutkundum, Rossweisse-san konuşmasına devam etti:
… Ama Ise-kun’a inanmazsam bu tür şeylerin bir anlamı olmayacağını düşündüm, dedi Rossweisse-san tüm kalbiyle.
Rossweisse-san ardından elimi tuttu ve net bir şekilde konuştu:
İstemiyorum… Vidar-sama ile evlenmek istemiyorum. Ben… senin yanında olmak istiyorum.
… Beni Vidar-sama’nın elinden çekip alacak mısın? diye sordu Rossweisse-san gözleri yaşlı bir şekilde.
Ben — buna karşılık elini sıkarak ciddi bir ifadeyle cevap verdim.
Mesele seni çekip alıp almamam değil. En başından beri seni kimseye kaptırmaya niyetim yoktu ki zaten! Euclid olayında da seni ona vermeyeceğimi anlamıştım. Bu sadece aynı şeyi bir kez daha yapmam gerektiği anlamına geliyor.
Duygularım kabarırken Rossweisse-san’a sarıldım.
Kesinlikle kazanacağım. Lütfen bana inanır mısın?
Doğrudan kulağına böyle ant içtim. Rossweisse-san bunu kabul ederek karşılık verdi:
Evet.
Bu yeterliydi. Anlaması oldukça basitti.
—Vidar-san’a karşı kazanmam gerekiyordu, hepsi bu.
Kazanursam evlilik de diğer tüm saçmalıklar da yok olup gidecekti. Ben her zaman işleri saçma sapan bir şekilde zorlayarak halletmiştim. Riser olayında da Diodora olayında da Loki, Sairaorg, Cao Cao ve Euclid olayında da hep böyle olmuştu—.
Rossweisse-san’a içimden geçenleri söylemiştim ama sarılmamız yüzünden yüzlerimizin iyice yakınlaştığını fark ettim ve ortam garipleştikçe ikimizin de yüzü kıpkırmızı oldu.
Neredeyse öpüşecek kadar yakındık ama… ortam ne kadar güzel olursa olsun ani bir hamle yapmak akıl kârı değildi—. Rossweisse-san’ın dudakları — benimkilerle buluştu. Bu Rossweisse-san’dan gelen bir öpücüktü—.
Böyle hanım hanımcık, aşk konularında geç açılan Rossweisse-san’dan aniden bir öpücük aldığım için ben, b-b-b-b-b-ben! Öpücükten sonra Rossweisse-san kızarmış bir yüzle konuştu:
… B-Bu benim ilk öpücüğümdü… … Onu Ise-kun’a verdim.
N-Neeeeeeeeeeeeeee!
Aklım başımdan gitti, ne diyeceğimi bilemez hale geldim! A-Ayrıca onun ilk partneri olmaktan daha onur verici bir şey olamazdı!
Ç-Çok aniden olduğu için şaşırdım…
Ben gergin bir şekilde böyle söyleyince Rossweisse-san sordu:
H-Hoşuna gitmedi mi?
H-Hayır! Harikaydı, biliyor musun! Demek istediğim, çok aniden olduğu için neye uğradığımı şaşırdım!
Ben öyle deyince Rossweisse-san cevap verdi:
Öyleyse, bu sefer düzgünce—
Ortam ikinci kez güzelleşti ve tam Rossweisse ile bir kez daha öpüşmek üzereydik ki—.
Ise! Ben geldim nyan! Şalter Prensesi’nin burada olmadığını duydum! O yokken sapıkça şeyler yapalım!
Ve Kuroka, kapıyı ardına kadar açarak enerjik bir şekilde odama daldı! Rossweisse-san ve ben şaşkınlıkla birbirimizden ayrıldık ve o tarafa baktık! Kuroka, üstünde sadece iç çamaşırlarıyla belirmişti ve göğüsleri sağa sola sallanıyordu! Shirone-chan a— k— Arkasından gelen Koneko-chan ise biraz utanmış gibi görünüyordu.
… Özür dilerim senpai. Rossweisse-san’la baş başa olmanıza rağmen Kuroka-oneesama’yı durduramadım…
Garip havayı hisseden Kuroka, şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Nyanya? Böldüm mü nyan?
İkinci kez öpüşme havası tamamen dağıldığı için Rossweisse-san’la göz göze gelip hafifçe kıkırdadık. Ondan sonra mecburen Rossweisse-san, Kuroka ve Shirone-chan’dan oluşan yepyeni bir gruba katıldım. Kuroka bana sarılırken Rossweisse-san’a sordu. Bu arada, bir kadın bedeninin yumuşacık hissi her yanımı sarmıştı!
Hey, Valkür öğretmen. Ise’nin çocuğunu istiyor musun?
Bu kötü kedi birdenbire niye böyle bir şey sordu ki yaa! Rossweisse-san da bu soru karşısında şaşırıp “Eh!?” diye nida attı. Aksine Kuroka kendi karnını okşayarak konuştu:
Yakın gelecekte onun çocuğu burada olacak. Bir an önce olsun çok istiyorum nyan. Hatta şu an bile olur yani, biliyor musun?
Onun her zamanki cüretkar sözlerini duyunca, “Püft!” diye burnumdan kan fışkırdı! Kuroka ardından Koneko-chan’a sordu:
Shirone, sen de söylesene? Onun çocuğunu rezerve edeceğini.
Ablasının bu ani kışkırtması karşısında… Koneko-chan bir an panikledi ama çabucak toparlanıp konuştu:
… Ş-Şey, ben de rezerve etmek istiyorum elbette… yani.
Heyecanlanan Kuroka lafa atıldı:
Ne diyorsun sen? Biz Nekomatalar’ın teklifi kabul edildi, biliyorsun değil mi? Yani çoktan rezervasyon yaptırdık bile nyan. Hey, Ise. Bir sürü çocuk yapalım, olur mu♪
Kuroka tatlı tatlı kulağımı ısırdı! Uhiiiiiiiiii! Evlilik teklifinden beri b-bu kız beni sürekli şehvetli şeyler yapmaya davet ettiği için artık dayanamamam çok doğaldı!

Koneko-chan yatakta doğrulup üstündeki kıyafetleri sadece iç çamaşırı kalana kadar çıkardı ve üzerime kuruldu!
— … — D-Doğru ya. — Demek ki çoktan yerimi ayırtmışım.
Bir şekilde Koneko-chan bile o zamandan beri daha cesur hâle gelmişti! O kötü kedinin etkisi giderek güçleniyordu! Kuroka, üzerimden uzanarak Rossweisse-san’a bir kez daha sordu.
— Peki ya sen, Ise’nin çocuğunu istiyor musun?
Rossweisse-san nasıl cevap vereceğini bilemeyip bir an paniklemiş gibi görünse de hemen ciddi bir ifade takındı ve beni Kuroka ile Koneko-chan’ın elinden kapmak istercesine kucaklayarak konuştu:
— B-Her neyse, bu gece Ise-kun’la ben uyuyacağım! — S-Sonuçta bu özel bir fırsat!
Kuroka ve Koneko-chan kardeşler, Rossweisse-san’ın bu alışılbadık cesaretine şaşırıp ‘fufu’ diye kıkırdadılar.
— Pekala, sorun değil nya~
— … — Şu an mışıl mışıl uyuyabilmek en iyisi.
Nekomata kardeşler, Rossweisse-san’ın sapıkça bir şey yapmaya hiç niyetinin kalmadığını hissetmiş olacak ki dördümüz uykuya daldık. Hem Koneko-chan hem de Kuroka bana sarılmışken içim kıpır kıpırdı, bir türlü sakinleşemiyordum. Yine de hem kendi duygularımı hem de Rossweisse-san’ınkileri netleştirmiştim. Artık geriye sadece maçın üstesinden gelmek kalmıştı!
Bölüm 2
Ve sonunda, maç günü gelip çatmıştı—.
Biz, [Yakıcı Hakikatin Kızıl Ejder İmparatoru] takımı ve Rias, toplanma alanı olarak kullanılan İskandinav mitolojisi dünyasına — Valhalla’ya ulaştık. Bu seferki sahne, Valhalla’nın bir köşesinde turnuva için özel olarak hazırlanan devasa bir stadyum olacaktı — [Thor Stadyumu]. Stadyumun girişine, cesur Thor’un gurur duyduğu çekici [Mjolnir]’i tutan bir heykeli dikilmişti. Oyuncu girişinin önünde Rias’tan ayrıldık.
— Maçı sabırsızlıkla bekliyorum.
Rias ayrılmadan önce beni bu şekilde yüreklendirdi. Görünüşe göre maçımızı yetkililere özel izleme odasından takip edeceklerdi.
— Kesinlikle kazanacaksın.
— Kazanacaksın.
— Sana güveniyorum.
— Sizi destekliyorum!
Rias’ın hizmetkarları Akeno-san, Koneko-chan, Kiba ve Gya-suke’den bu tezahüratları aldık. Hyoudou Evi’nden babam, Kunou, Ophis ve Lilith de maçımı izlemek için buraya gelmişlerdi.
— Seni destekliyor olacağım. — Elinden gelenin en iyisini yap, Ise! diye tezahürat yaptı babam.
Kunou ve diğerleri devam etti:
— Rakipleriniz Tanrılar olabilir ama kazanacağınıza inanıyorum!
Ardından Ophis ve Lilith konuştu:
— Biz, iş ciddiye binerse Ise’ye yardım ederiz.
— Ederiz~
Ulan siz bizim takıma katılsanız zafer zaten garanti olurdu ki! Ama bu imkansız tabii! Babam sonra ekledi:
— Annen, ana sahneye kalırsan turnuvayı izlemeye gelebileceğini söylemeye başladı. — ‘Kendi oğlum ana turnuvaya yükselmişken gelip izlememek olmaz’ dedi.
— Cidden mi? — … — Anladım. — Elimden geleni yapıp kazanacağım.
Annem gelip dövüşümü izleyecekse beni bundan daha mutlu edecek bir şey olamazdı. Doğru ya, anılmaya değer o ana sahne söz konusuysa annem de mutlaka gelmesi gerektiğini düşünmüştür. İşte sırf bu yüzden bile bu maçı kaybetme lüksüm yoktu. Biz, [Yakıcı Hakikatin Kızıl Ejder İmparatoru] takımı olarak bu kader maçına doğru ilerlerken kendimizi gaza getirdik—.
Kalabalığın coşkulu tezahüratları etrafımızı sararken, [Yakıcı Hakikatin Kızıl Ejder İmparatoru] takımı olarak oyuncu girişinden stadyumun merkezine doğru ilerledik.
<<İşte, [Yakıcı Hakikatin Kızıl Ejder İmparatoru] takımı sahneye giriş yapıyor! Yediden yetmişe herkesin sevgilisi olan [Göğüs Ejderi]’ni görmek isteyen hayranlar, Valhalla’daki bu [Thor Stadyumu]’nu hınca hınç doldurdu! >>
Sunucu bunları söylediğinde:
— Göğüs Ejderi!
— Lütfen kazan!!
— Lütfen Vidar-sama ile harika bir maç izletin bize!
Seyirciler bana tezahürat yapıyordu! Ooo, İskandinav mitolojisi dünyasında da bayağı popülerim ha. Açıkçası bana hakaret ederler ya da aşağılarlar sanıyordum.
Diğer tarafta ise—
— Rossweisse!
— Kyaa! — Rossweisse-sama!
— Rossweisse-san, seni destekliyorum!
Rossweisse-san için de yükselen bir sürü tezahürat vardı! Bunun bir sebebi buranın onun memleketi olmasıydı ama aynı zamanda turnuvada dikkat çekip popülaritesini artırmış olmasıydı. Turnuvada aktif olarak yer alan eski bir Valkyrie olarak, Asgard’da bu kadar ilgi görmesi hiç de şaşırtıcı değildi. Rossweisse-san bu sıcak tezahüratlar karşısında kızardı. Stadyumun ortasındaki alanda toplandıktan sonra, [Kralların Keyfi] takımı giriş yaptı.
<<İşte! Asgard halkı, beklediğinize değdi! Sonunda kendi mitolojimizin takımı — Vidar-sama’nın yer aldığı takım sahneye çıkıyor! Stadyuma giriş yapan takım: [Kralların Keyfi]! >>
Sunucu bunu söylediği anda—.
Tepemizde bir varlık hissettik! Stadyumun açık tavanından — devasa bir beden gökyüzünden hızla aşağı indi!
Güüüüüüüüm! Ve karşımızda heybetle dikilen kişi, Canavarların Dev Kralı — Typhon-san’dı! Vidar-san başta olmak üzere, [Kralların Keyfi] takımının tüm üyeleri onun omuzlarında ve kollarında duruyordu! Bu gösterişli girişe karşılık
Stadyum muazzam tezahüratlarla inledi!
— Vidar-samaaaaaaaaa!
— Brynhildr-saaaaaaan!
— Baş Tanrımıza şan olsuuuuuun!
Seyirci koltuklarından gelen tezahüratlar bizim girişimizdekinden bile daha coşkuluydu. Ne de olsa, her ne kadar farklı mitolojilerin karışımı olsa da içinde Asgard’ın baş Tanrısının bulunduğu bir takımdı. İskandinav mitolojisinin ev sahibi olan bu yerin Vidar-san’ı ve Valkyrie’leri destekleyenlerle dolu olması son derece doğaldı. Her iki takım da toplandıktan sonra, sahanın ortasında sıraya girdik. Karşı tarafın [Şah]’ı olan Typhon-san’ın devasa bedeniyle yarattığı baskı, tam gözlerimin önünde dururken daha da belirginleşiyordu. On üç metrelik Typhon-san, tüm kalbiyle neşeyle haykırdı.
Bir Göksel Ejderha ile dövüşeceğim ha! Hiçbir maçı bu kadar sabırsızlıkla beklememiştim!
Ne kadar samimi ve canlı bir kahkahaydı öyle. Yine de o devasa bedeninden sızan auranın kütlesi ve derinliği son derece gerçekti. Yarım yamalak bir yaklaşımla karşı konulabilecek biri değildi. Sonuçta kendisi, Fenrir’e denk, hatta belki ondan bile güçlü olduğu söylenen Canavarlar Kralı’ydı—.
Vidar-san’ın bakışları benimkilerle kesişti. Tek bir kelime bile etmedik ama sadece gözlerine bakarak bile buraya kazanma niyetiyle geldiklerini anlayabiliyordum.
<>
Sunucu bunu söyledikten sonra çarkıfelek çoktan dönmeye başlamıştı bile. Bir bakıma, kazanma şansımızın değişebileceğini söyleyebilirdiniz. Stadyuma kurulan devasa çarkıfelek döndü, döndü ve sonunda durdu.
Kurallar [Yggdrasil Tırmanışı] olacaktı!
! V-Böyle bir şeyin burada seçileceği hiç aklıma gelmezdi!
Sunucu avazı çıktığı kadar bağırdı:
<>
Ekranda devasa bir ağaç belirdi. Bulutları delip geçen ağacın boyutu ve yüksekliği inanılmazdı. Orijinal Yggdrasil çok daha büyük olsa da Derecelendirme Oyunu (Rating Game) için hazırlanan bu ağaç bile gözümüze bayağı büyük görünüyordu. Kurallar basitti. Sadece tepeye tırmanın ve oraya ilk ulaşan kazansın. Anlaması cidden çok kolaydı. Haliyle, dövüş de bir o kadar şiddetli olacaktı. Ravel söze girdi:
[Piyon]’ların terfisi yarı yola ulaşıldıktan sonra mümkün olacak.
Bu, yarı yola ulaştıktan sonra bizim ve onların [Piyon]’larının hepsinin [Vezir]’e dönüşeceği anlamına geliyordu. Ama yarı yola ulaşmadan önce Valkyrie birliğini alt etmemiz yeterliydi. Ve biz bunu düşünürken, oyunun başlangıcı iyice yaklaştı.
<>
Sunucu anonsu yaparken, hem benim takımım hem de rakip takım ışınlanma ışığıyla sarmalandı—.
Işınlandığımız yer yapay Yggdrasil’in etekleriydi.
Ağacın muazzam büyüklüğü karşısında ancak hayrete düşebilirdik. Bütün üyeler kafasını yukarı kaldırdı ama…
Buradan tepesini seçemememiz çok doğaldı. Sonuçta bulutların bayağı yukarısındaydı. Vidar-san’ın takımı diğer tarafa — ağacın arka tarafına ışınlanmış gibi görünüyordu. Elbette, karşı taraf tırmanmaya başlamadan önce saldırmak kurallara aykırıydı.
Yggdrasil’de ağacın etrafını saran helezonik bir merdiven vardı ama aynı zamanda ağacı çevreleyen basamaklar — yüzen adacıklar da bulunuyordu. Bunları dinlenmek veya savaşmak için bir alan olarak kullanabilirdik. Elbette tepeye uçarak çıkmak da serbestti. Ağacın toplam yüksekliğine bakılırsa, zirveye ulaşmak epey zaman alacak gibi duruyordu. Normal bir Şeytan’ın bile tam hızla uçarak zirveye ulaşması ve bu tempoyu koruması bayağı sürerdi. Tüm gücümüzü buna odaklarsak daha hızlı varabilirdik ama rakibimiz de bunu engellemeye çalışacağı için bunu yapamazdık.
Oyun başlamadan önce kısa bir strateji süresi vardı. Ağacın eteğine kurulan masanın etrafında toplanıp ne yapacağımızı tartıştık. Ravel daha sonra masanın üzerine rakip takımın kadrosunun yazılı olduğu bir kağıt serdi.
[Şah] Typhon’dan başlayarak, cidden ürkütücü bir kadroydu. Kağıdı incelerken toplantıyı başlattım:
… Typhon, Vidar-san ve Apollon-san dışındaki rakip takımda bazı değişiklikler olmuş ama bu seferki cidden ciddi bir kadro.
Bu seferki [Piyon]’lar — Valkyrie birliğiydi. Üstelik hepsi Rossweisse-san’ın meslektaşları gibi görünüyordu.
… Sadece Brynhildr-senpai ile değil, diğer Valkyrie’lerle de dövüşeceğimi düşünmek…
Rossweisse-san’ın yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Ama Xenovia heyecandan titrerken korkusuzca güldü:
… Adeta Tanrılar geçidi. Heyecandan titrememe engel olamıyorum bile, biliyor musun.
E yani, gayet normaldi. Ben de rakiplerimin hepsinin Tanrı olmasından pek hoşlanmamıştım ama madem buraya kadar gelmiştik, onlarla dövüşmekten başka çaremiz yoktu.
Şimdiye kadar karşılaştığım en kötü ve en güçlü rakipler bunlar olabilir mi?
Ddraig’e sordum.
[Evet, Rizevim ve Apophis de dahil olmak üzere herkesi aşıyorlar.]
Valla, bunun bir ölüm kalım savaşı değil de sadece normal bir maç olmasına sevinmiştim. Yine de bana herhangi bir avans verecek değillerdi. Ddraig ardından sesinde bir hayal kırıklığıyla konuştu:
[……] [Böylesine ürkütücü bir kadro… Önceki yaşamımda bile böyleleriyle karşılaşma şansım olmamıştı.] [Şimdi bu bedenle biraz içim burkuluyor doğrusu.]
Mitolojileri ve ırkları aşan bir takımla dövüşeceğimi hayal bile edemezdim. Ravel sonra bize net bir şekilde söyledi:
Dürüst olmak gerekirse, bu maçı kaybedersek bu hiç de garip olmaz. Temel savaş gücümüz ile onlarınki arasındaki fark işte bu kadar büyük.
Ancak, Ravel’in ifadesi tamamen cesur bir hâl aldı.
Yine de kazanma niyetiyle dövüşelim. Kurallar sayesinde kazanmamız için muhtemelen pek çok fırsat doğacaktır.
[Evet!]
Stratejistimizin sözleriyle biz de gaza gelmiştik! Rakiplerimiz Tanrılar olsa bile, kazanan tepeye ilk ulaşan olacaktı. Tek yapmamız gereken, içimizden sadece biri bile olsa hedefe ilk ulaşan olmaktı.
Şahsen maçı sadece öyle bitirmek istemiyordum tabii. En azından Vidar-san’a yumruğumla bir tane geçirmek istiyordum. Ravel ardından bu kez takımımızda yer alan Roygun Belphegor-san’a döndü.
Roygun-sama’nın bir Şeytan olarak uzmanlığı [Yarık] (Crack), değil mi? Her şeyin üzerinde bir ‘yırtık’ oluşturmanızı sağlayan bir uzmanlık… Çoğu şeyin üzerinde bir yarık açabilirsiniz, değil mi?
Roygun-san alaycı bir şekilde güldü:
Elbette bir sınırı var, biliyorsun değil mi? Gücü benimkinden katbekat fazla olan kişilerin üzerinde bir ‘yarık’ açamam. — İkinci sıradayken bayağı işe yarayan bir yetenekti ama… — Şu anki hâlimle, rakip Maou sınıfı ya da Tanrı sınıfı olduğunda bu yetenek pek de etkili olmayacaktır.
Ravel ardından Yggdrasil’e bakarak konuştu:
— … — Yggdrasil’in köklerinin etrafında bir [Yarık] açtırıp ağacı devirmenizi istemiştim ama… — epey sağlam yapılmış gibi görünüyor, bu yüzden o kadarını beklememeliyiz.
Böyle küstahça bir şeyi düşünüyordu demek! Harbi ya, benim menajerim daha en başından kuralların özünü baltalamaya çalışıyordu! Ravel ardından devam etti:
— Kurallar basit olduğuna göre stratejimiz de basit. — Amacımız çok aşamalı roket düzeniyle ilerlemek.
[—]
Ravel’in planı karşısında herkesin nefesi kesildi. … Çok aşamalı roket düzeni. Bu, birlikte uçacağımızı ve ardından yolun yarısında ayrılmamız gerektiğini önerdiği anlamına geliyordu.
Ravel sözlerini sürdürdü:
— Rakiplerimizin Yggdrasil’e tırmanırken oyuncularını üzerimize salacaklarından eminim. — Bu gerçekleştiğinde, onlarla yüzleşmek için biz de geride birilerini bırakmalıyız. — Her iki takım için de ortak olan ve hepimizin bildiği şey; tepeye tek bir kişinin ulaşmasının yeterli olduğu ve [Şah]’ı korumamız gerektiği gerçeğidir.
Yani, durum tam olarak buydu. Kurallar basit olduğu için, yaşanacak durumları tahmin etmek de bizim için kolaydı. Irina söze girdi:
— Hepimizin hep birlikte karşı karşıya gelme ihtimali de var, değil mi?
Herkesin ortada kapışması ihtimali kesinlikle vardı.
Ravel cevap verdi:
— Topyekûn bir savaş, öyle mi? — Böyle bir ihtimal kesinlikle var ama… — rakibin yapısına bakılırsa, oyuncuların kendi kararlarına göre hareket edeceğini düşünüyorum. — Hepsi güçlü oyuncular, bu yüzden özgüvenleri ve bireysel istekleri de bir o kadar baskın. — Üstelik bu durum [Şah] Typhon için de geçerli. — Yani iyi bir koordinasyonları olmadığı için bize teker teker saldırma olasılıkları yüksek.
Ravel’in dediği gibi, Vidar-san’ın takımı takım çalışmasında öne çıkan bir ekip değildi. Nasıl dövüşüleceği ve zaferin nasıl kazanılacağı konusunda her şeyi üyelerine bırakan türden bir takımdı. Çünkü her üyenin güçlü bir egosu ve bireysel gücü vardı. Maç başlamadan önce Ravel’den bazı tavsiyeler aldık. Rakip takımda yararlanabileceğimiz bir şey varsa, o da takım oyunlarındaki zayıflıklarıydı. Ravel bu yüzden tepeye tırmanırken rakiplerimizin bize saldırmaya geleceğini vurgulamıştı. Bu düşünceye katılarak sordum:
— Yani Ravel, kime karşı kimin dövüşmesinin en iyisi olacağına karar verecek miyiz?
Ravel başını salladı ve devam etti:
— Evet, rakip üyelerin uyumunu ve onlarla bir dereceye kadar nasıl başa çıkacağımızın stratejisini düşünelim.
Ve böylece yapay Yggdrasil’e tırmanmaya başlamadan önce rakibin hamleleriyle nasıl başa çıkacağımızı tartıştık—.
Ve sonunda oyunun başlama zamanı geldi.
Sunucu avazı çıktığı kadar bağırdı:
<<İşte, başlama zamanı geldi! Her iki takım da başlangıç noktasına ulaştı. Sahadaki işaret tabancası ateşlendiğinde oyun başlayacak! Takımlar ve seyirciler, hazır mısınız? >>
Kısa bir sessizlik hâkim oldu—-
Ve ardından, ateşlenen işaret tabancasının sesi ‘GÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜM’ diye yankılandı.
<<BAŞLAYIN! >>
Sunucu haykırdığı anda koşmaya başladık!
İlk olarak iki gruba ayrıldık. Bir grup helezonik merdivenlerden yukarı koşacak, diğer grup ise yüzen adaların üzerinden geçerek uçacaktı. Tek bir yerde toplanmayarak, tüm takıma yönelik tek bir büyük saldırıdan da kaçınmış olacaktık. Bir [Şah] olarak yenilmem durumunda oyun biteceği için merdivenlerden yukarı koşmaya başladım. Bu sadece geçici bir plandı. Gökyüzünde uçmayı düşünmüş olsam da duruma göre ilk olarak merdivenleri kullanmayı seçtim. Merdivenleri kullananlar Irina, Xenovia, Rossweisse-san, Ravel, Ouryuu ve bendim; nispeten dayanıklılığına güvenenlerden oluşan gruptuk. Hızla kızıl zırhıma dönüştüm. Gökyüzünde uçanlar ise Bova, Roygun-san ve Bina-shi idi. Dayanıklılığına güvenmeyen Asia ve Elmenhilde ise Bova’nın omzuna bindi. Gökyüzünde uçtukları için daha kolay hedef haline gelmeleri mümkündü ama Asia ve Elmenhilde, Bova ile Bina-shi’yi destekleyeceği için uç noktada durumlar olmadıkça kombinasyonları bozulmazdı.
Muazzam bir hızla merdivenleri tırmandık. Bunu yaparken rakip takımı gözümüzle seçebildik çünkü her takım için birer tane olmak üzere iki merdiven hazırlanmıştı. Karşı tarafın merdiven grubu şu kişilerden oluşuyordu… Vidar-san, Artemis-san ve Brynhildr-san. Bu, geri kalanların gökyüzünde uçtuğu anlamına geliyordu.
Yani [Şah]’ları Typhon gökyüzünde uçuyordu ha. Yürek yemişçesine korkusuzdu. Düşürülmekten hiç korkmadığı anlamına geliyordu.
Her iki takım da otuz dakika boyunca Yggdrasil’e tırmandıktan sonra, Yggdrasil’i çevreleyen çok sayıda yüzen ada görmeye başladık. … Harbi ya, Turnuva organizatörleri bize [Burada dövüşebilirsiniz] alanları sağlayacak kadar düşünceliymiş…! Rakiplerimiz de bunu anlamış gibi, saldıran ilk düşman sonunda belirdi!
Büyük bir yüzen adanın ortasına inip duran biri vardı.
O Olimpos’un mevcut Baş Tanrısı Apollon-san’dı. Ardından takımımıza şöyle dedi:
— Beni burada tutacak rakibim kim olacak?
Ve takımımda stratejimizde önceden belirlenmiş olan kişiler öne fırladı. Xenovia, Irina ve Nakiri. Üçü, Apollon-san’ın durduğu yüzen adaya indi. Xenovia küstahça konuştu:
— Güneş Tanrısı-dono. — Ben Hyoudou Issei’nin [At]’ıyım. — Karşınızdaki rakip ben olayım.
Irina da Hauteclere’i savururken söyledi:
— Michael-sama’nın As’ı! — Shidou Irina! — Şu anda Hyoudou Issei-kun’un takımının bir üyesi!
Nakiri ardından etrafını touki ile sararak ekledi:
— Beş Büyük Hanedan’dan Nakiri klanının müstakbel varisi, Nakiri Kouchin Ouryuu. — Efsanevi bir Tanrı ile dövüşebilmek bir onurdur, ancak ben de Kızıl Ejder İmparatoru’nun bir küçüğü olarak sizi burada tutacağım.
Güneş Tanrısı’nı kendilerine rakip seçecek kadar gözü karaydı bu üçü! Valla helal olsun, ne kadar da güvenilir yoldaşlar böyle! Apollon-san da onların bu kendilerini tanıtmalarından memnun kalmış gibi görünüyordu.
— Kızıl Ejder İmparatoru’nun yoldaşlarına yakışır bir tanıtım. — Ben Apollon. — Olimpos’un Baş Tanrısı.
Kendilerini tanıttıktan sonra savaş başladı—.
Dövüşleri başladıktan hemen sonra Rossweisse-san; Xenovia’yı, diğerlerini ve Apollon-san’ı bariyer büyüsüyle çember içine aldı. Bu, düşmanın oradan kaçmasını engellemek içindi; yoldaşlarımız kaybetse bile bizim için zaman kazandırabilirdi. Rossweisse-san’ın Misteltein asasını kullanarak güçlendirdiği bariyer, ilk savaş alanını kaplamak için kullanıldı. Bariyer kurulur kurulmaz onları geride bırakıp zirveye doğru tırmanmaya devam ettik. Altımızda ilahi ışık hüzmeleri art arda patladı ve savaş anında kızışırken kulak tırmalayıcı yıkım sesleri duyulmaya başladı.
Apollon’u Xenovia ve diğerlerine emanet ettikten yaklaşık on dakika sonra, devasa Yggdrasil’in içindeki kocaman bir oyuğa ulaştık. Görünüşe göre merdivenler bu oyuk boşluğu geçtikten sonra daha da yukarı doğru devam ediyordu. Mağara hem genişlik hem de yükseklik açısından o kadar büyüktü ki, burada gösterişli bir savaşın gerçekleşmesi bile mümkündü. Başka bir deyişle, bu şu anlama geliyordu: Turnuva organizatörleri adeta “Burada dövüşebilirsiniz” demek istemişti. Hiç beklenmedik bir şekilde, mağaranın içinde bizi bekleyen insanımsı bir siluet vardı—. Elbisesinin üzerine hafif bir zırh giymiş bir kadın — bu Tanrıça Artemis’ti. Artemis’in elinde kendisinin simgesi de olan bir yay vardı.
Sıradaki rakibimizin kim olduğunu doğruladıktan sonra Ravel telsizden konuştu:
— Artemis-sama.
Bunu duyduktan sonra mağaraya girenler Bina-shi ve Asia oldu! Artemis-san’ı bu ikisine emanet ettik. İyileştiricimizi burada geride bıraktığım için kötü hissediyordum ama… onu Bina-shi’ye emanet etmek sadece Asia’nın hayatta kalma şansını artırmakla kalmayacak, aynı zamanda rakiple olan uyumu açısından da iyi olacaktı.
— Ise-san! — Herkes! — Gerisini size bırakıyorum! dedi Asia bize.
Tanrıça’yı o ikisine emanet ettikten sonra bir kez daha sihirli bir bariyer kurup tırmanmaya devam ettik. Şey, rakip kadın olduğu için onunla benim yüzleşmemin daha iyi olabileceğini düşünmüştüm ama Vidar-san ile yapacağım dövüşü düşününce bu sadece bir dayanıklılık meselesiydi. Yine de yetenekli yoldaşlarım olduğu için işi Bina-shi ve Asia’ya bıraktım. Mağaradaki dövüşü o ikisine bıraktıktan sonra, Ravel ve ben diğerleriyle birlikte merdivenleri tırmanmaya devam ettik! Maç başladıktan yaklaşık bir saat sonra nihayet Yggdrasil’in orta bölümünü görebildim. Yarı yolu simgeleyen bir bayrak, Yggdrasil’i çevreleyen tüm hat boyunca yerleştirilmişti. Yarı yolu geçtikten sonra [Piyon]’larım Ravel, Bova ve Elmenhilde [Vezir]’e terfi etti. Ve böylece savaş potansiyelimiz artmış oldu. Şey, rakip için küçük bir değişiklikten ibaret olsa da…
Yarı yolu geçtikten birkaç dakika sonra, gökyüzünde daha önce görülmemiş büyüklükte devasa bir yüzen ada belirdi. Görüş alanımıza girdiğinde, üzerine devasa bir gölgenin indiğini gördüm!
[Ooooooooooooooooooooooh!]
Aşağı inip sesini yükselten kişi — beklenmedik bir şekilde rakip takımın [Şah]’ı Typhon’du! Typhon abartılı bir poz vererek parmağını bize doğrulttu:
— Şimdi, rakibim kim olacak!? — Kızıl Ejder İmparatoru da olur benim için! diye heyecanla bağırdı Typhon.
Gazı tavan yapmıştı valla! Turnuvada dövüşebildiği için cidden çok mutluydu! Typhon karşımıza çıkmıştı ve onunla kimin dövüşeceğine çoktan karar vermiş olsak da… Onunla benim kapışmamın daha iyi olacağını düşünmeye başladım! Kural zirveye ulaşmaktı ama [Şah]’ı yenmek de kazanmak anlamına geldiği için Typhon’un karşısına ben—
Ben böyle düşünürken yukarıdan bir savaş arzusu hissettim! Yukarı baktığımda Vidar-san merdivenlerin tepesinde bir yeri işaret ederek bana bakıyordu. İşaret ettiği yere baktığımda — orası da engin bir yüzen adaydı ve rakibim tarafından adeta [Buraya gel!] diye davet ediliyor gibiydim.
Anladım. “Seni Typhon’un rakibi yapacağıma, kendim rakibin olurum daha iyi” diye düşünmüş olmalıydı.
Ravel ve Rossweisse-san’a gözlerimle işaret verince birbirimize başımızla onay verdik. Bova-san, Roygun-san ve Elmenhilde’nin Typhon’un rakipleri olmasına; Ravel, Rossweisse-san ve benim ise Vidar-san ile Brynhildr-san’ın liderlik ettiği Valkyrie birliğine karşı dövüşmemize karar vermiştik. Yoldaşlarım ve ben, sırasıyla savaş alanlarımız olacak ayrı yüzen adalara doğru hareket ettik. Yggdrasil’in zirvesine ulaşma savaşı, tam da yarı yol geçildikten sonra kritik bir evreye girdi.
