High School DxD Cilt 23 – Bölüm 7 / Yaşam [Cesur Azizler] Takımına Karşı Maç Başlıyor!

Yaşam [Cesur Azizler] Takımına Karşı Maç Başlıyor!

High School DxD Cilt 23 – Bölüm 7 / Yaşam [Cesur Azizler] Takımına Karşı Maç Başlıyor!

Bölüm 1

Ve nihayet maç günü gelip çatmıştı…

[Alev Saçan Hakikatin Kızıl Ejder İmparatoru] takımımız, maçın başlamasından yarım gün önce mekâna varmıştı bile. Bugün okul tatili olduğu için erkenden gelebilmiştik. Bu maçın yapılacağı yer, Astaroth bölgesindeki [Ajuka Stadyumu] idi. Ajuka Beelzebub-sama’nın anısına inşa edilmiş bir stadyum olduğundan son derece modern bir yapıydı, hatta içinde ne idüğü belirsiz teknolojiler bile kullanılmıştı. Koridorlar otomatik temizlik robotlarıyla donatılmıştı ve her türlü imkan mevcuttu. Bekleme odası da muazzam büyüklükteydi; insanımsı varlıkların girmesinde en ufak bir sorun olmadığı gibi, devlerin bile kendi orijinal bedenleriyle odaya girmesinde hiçbir mahzur yoktu. Nitekim Bova da kendi orijinal ejderha formuna geri dönmüştü. Bu arada, yeni üyelerimiz Nakiri ve Elmenhilde’in her ikisi de [Alev Saçan Hakikatin Kızıl Ejder İmparatoru] takımının üniformasını giyiyordu. Bunlar bugün için özel olarak hazırlanmıştı. Ama burası gerçekten o kadar genişti ki ne yapacağımı bilemiyordum… Alanın bu kadar muazzam büyüklükte olması sakinleşmemi zorlaştırıyordu.

Elinden gelenin en iyisini yap, Ise!

Kunou yanıma koşarak geldi. Normalde yanında olan Ophis ile Lilith bugün evde kalmışlardı. Ne olursa olsun onların dışarı çıkmasına izin vermek pek doğru olmazdı. Kunou’dan sonra gelen kişi ise…

Selam, Ise. Asia-chan, herkese de selamlar.

Baba! Onlara bilet vermiştim vermesine ama gerçekten geleceklerini hiç tahmin etmemiştim!

Baba! İzlemeye mi geldin?

Evet, oğlumun ve gelinlerimin katılacağı o görkemli maçı izlemeye geldim. Yine de Şeytanların dünyasına gelmek bana hâlâ bir garip hissettiriyor.

Babam buraya Hyoudou malikanesinin bodrum katına kurulan büyü çemberi aracılığıyla ışınlanmıştı, bu benim artık çoktan alıştığım bir şeydi. Babam hafif düşünceli bir edayla benimle konuştu:

Aslında maçtan önce seni görmek konusunda biraz tereddütlüydüm, çünkü garip duygulara veya heyecana kapılmana yol açıp oyundaki performansını etkilemekten korktum.

…Peki ya annem? Demek sonuçta gelmedi, ha…”

Onlara çift kişilik bilet vermiştim ama annem ortalıklarda görünmüyordu. Babam derin bir iç çekti.

Yani anneni o kadar da dert etmene gerek yok, Ise. Sen onun gözbebeği, tek oğlusun; bu sadece bir oyun bile olsa yine de içi el vermiyor. Annen sadece fazla endişelendiği ve bunu görmeye dayanamayacağı için doğal olarak gelemiyor. Asia-chan da bizim için öz bir kız evlat gibi ve o da bu turnuvada yarışacak. Özellikle de gözlerinin önünde cereyan edenleri doğrudan izlemek zorunda kalacaksa, annenin yüreğinin buna dayanabileceğini sanmıyorum.

…Hmm, evdeyken maçların güvenli olup olmadığını bana defalarca sormuştu. Annem karşı çıkmamış olsa da… verdiği tepkilerden bu durumdan hiç de hoşnut olmadığını anlayabiliyorum.

Rias da bana söylemişti:

— Annen sadece sıradan bir kadın.

Doğaüstü bir dünyada durmaksızın eğitim almış bizler gibi bir zihniyete sahip değil. O sadece her yerde rastlayabileceğin sıradan bir “anne”… İşte bu yüzden kendi evlatlarının yaralanmasını görmek istemiyordu. Yine de ailemin benim o maçta savaştığımı görmesini çok isterdim… Babam yaşadığım bu hayal kırıklığı karşısında beni teselli etti:

Annen yayını pürüzsüzce takip ediyor olacak. Bu yüzden çok geçmeden o da buranın yolunu tutar. Neyse, bugün annenin yerine de sana ben tezahürat yapacağım, o yüzden bana o havalı tarafını gösterdiğinden emin ol!

Elbette, orasını bana bırak! Rakiplerimiz güçlü olsa da senin, Asia’nın ve herkesin ne kadar havalı durduğunu kesinlikle görmeni sağlayacağım! Değil mi, Asia!?

Asia’ya sordum, Asia da büyük bir coşkuyla elini kaldırdı.

Kesinlikle! Babama harika bir gösteri izleteceğimizden eminim!

Aile fertleri olarak aramızda böyle lakırdı ederken zaman su gibi akıp geçti — ve nihayet oyuncuların sahneye çıkma vakti geldi. Hazırlıklarımızı tamamlamıştık — Asia, Xenovia, Irina, Ravel, Rossweisse-san, Bina-shi, Bova ve ben; bir de yeni üyelerimiz Nakiri ile Elmenhilde. Elmenhilde biraz heyecanlı görünüyordu.

İlk maçın olmasına rağmen katılımını dört gözle bekliyorum, ben de seni arkadan destekleyeceğimden emin olabilirsin.

Bunu söylediğimi duyar duymaz başını salladı ve hafifçe titreyen bir sesle mırıldandı:

E-Evet.

Bu kızın arenadaki coşku ve turnuva atmosferi yüzünden bu kadar baskı hissedeceğini hiç tahmin etmezdim. Ravel konuştu:

Haydi, vakit geldi. Gidelim.

Bekleme odasından çıkıp arenaya doğru yol aldık. Stadyumdaki seyircilerin cıvıl cıvıl tezahüratları çoktan kulağımıza gelmeye başlamıştı bile. Üzerimizde tanımlanamaz bir gerginlik yaratma gibi bir etkisi vardı. Böyle bir atmosferi daha önce pek çok kez tecrübe etmiştik… Artık geri adım atmamıza yol açmıyor, aksine kendi duygularımız konusunda sakin ve iyimser hissetmemizi sağlıyordu. Ringe giden koridorda hep birlikte yürürken [Cennetin Kozu] takımıyla karşılaştık. Arenaya çıkan koridorda birlikte yürürken birbirimizle belirli bir mesafeyi koruduk. Girişte sunucunun isimlerimizi okumasını bekliyorduk, tam o sırada Dulio bana döndü:

Ise-kun, stadyumda gerçekten de epey bir [Göğüs Ejderi] hayranı var.

Dulio girişten gözlerini stadyumun üzerinde gezdirdi. Seyirci tribünleri benim lisanslı ürünlerimle ve pankartlarla beni destekleyen taraftarlarla dolup taşmıştı. Turnuvada kazandıkça taraftarlarımın bu coşkusu sanki daha da katlanacak gibi duruyordu. Dulio tribünlerin bir köşesini işaret etti. Orada [Cennetin Kozu] takımına destek veren bir bayrak vardı. Ayrıca bir sıra halinde oturmuş, ellerinde bir yatay bir pankart tutuyorlardı.

“Ama bizim taraftarlarımız da gelmiş. Sayıları biraz az olsa da stadyumun bir köşesindeler.”

Gerçekten de benim taraftarlarımla kıyaslandıklarında, okyanusta bir damla gibi kalıyorlardı… ama Dulio yine de son derece memnundu.

“Yine de bu kadarı bile yeterli. … Melek arkadaşlarım o çocukların seslerinin, Issei-kun’un taraftarlarının tezahüratları arasında kaybolup gideceğini söyledi — ama ben bunun imkânsız olduğuna yürekten inanıyorum. Sen olsaydın ne düşünürdün, Ise-kun?”

“—Tabii ki, sadece birkaç kişi, hatta tek bir kişi bile olsa, onların desteği kulağıma ulaşır!”

Hiç tereddüt etmeden cevap verdim. Dulio memnun bir gülümseme sergiledi ve ardından sordu:

“… Ise-kun, maçtan önce sana bir şey sorabilir miyim?”

“Tabii, nedir?”

Dulio biraz ötemizde duran Asia’ya baktı ve şöyle dedi:

“Asia-chan sıradan bir rahibe olarak yaşayabilseydi, şimdikinden daha mı mutlu olurdu? Bunu hiç düşündün mü?”

“Tabii ki düşündüm. Defalarca düşündüm. Hatta eskiden İncil’in Tanrısı’ndan, Cennet’ten ve Kilise’den nefret ederdim.”

Geçen bir yıl boyunca bunu düşünüp durmuştum. Ama zaman geriye alınamazdı. Asia şimdiki hayatında elinden geleni yapıyordu, ben ve yoldaşlarım da hiçbir zorluk çekmesin diye ona destek oluyorduk. Dulio bana sormaya devam etti:

“Öte yandan, Asia-chan’ın şu anki hayatı — bir Şeytan olarak sürdürdüğü bu mevcut yaşamının, insan olduğu zamanlardakinden daha zor olduğunu hiç düşündün mü?”

“—Sık sık çok daha iyi olması gerektiğini düşünüyorum, bu yüzden elimden gelen her şeyi yapıyorum ki Asia mutlu olsun.”

Bütün bunlar Asia’ya çok değer verdiğim için. Onu korumak istiyorum! Dulio seyirci tribünlerine doğru bakarak bana şöyle dedi:

“Kutsal Ekipmanların kusurlu yapısı yüzünden inananların hayatları zarar gördü—. Ama tam da bu kusur var olduğu için, onun şu anki hayatı mümkün olabildi… Japonya’da yaşayan ve okul hayatının tadını çıkaran sıradan bir kız olarak. Kutsal Ekipman sisteminin kusurlu oluşu yüzünden ortaya çıkan bu durum, Asia-chan için doğru cevap mı? Asia-chan’ın şu anki duygularının, sistemin yetersizliklerine verilmiş doğru bir yanıt olup olmadığını söylemek zor. Bu durum Yuuto, Tosca-chan, Gya-kun, Valerie-san ve Sitri hanedanı için de geçerli. Eksiklikler yüzünden talihsizlikler yaşadılar, ama bu talihsiz süreç onları şimdiki hayatlarına ulaştırdı…. Fakat o uzak gökyüzünün ötesine ulaşamayan, kendilerine yeni bir hayat edinemeyen pek çok çocuk var.”

Bir şekilde, Dulio’nun reenkarne Melek takımına baktığını gördüm ve nasıl bir ödülü hedeflediklerini hayal edebildim. Bu, Dulio’nun her zaman önemşediği bir şeydi.

“Dulio, ben—”

Dulio’nun az önce söylediklerine bir cevap vermek istedim ama o elini uzatarak başını salladı. … Sonunda, söylemek istediğim şeyi söyleyemedim.

“… Ise-kun, Asia-chan’ın en iyi cevabı olduğun sürece sorun yok. Çünkü benim, hayır, hepimizin aradığı cevap bu.”

Dulio yumruğunu bana doğru uzattı.

“Seni yeneceğim, Ise-kun. Hayır, Kızıl Ejder İmparatoru. Sizi yeneceğiz.”

Demek öyle, Dulio’nun amacı buymuş. Endişelerimiz yüzünden kendimizi tutmamamızı umuyordu; herkes kendi hayalleri uğruna elinden gelenin en iyisini yapabilsin diye bunu dile getirmek istemişti. Yumruğumu uzatıp onun yumruğuna tokuşturarak Dulio’ya karşılık verdim.

“Hayır, kazanan ben olacağım. Sonuçta benim hangi hayallerim olursa olsun, ve senin hangi hayallerin olursa olsun, savaş alanında varımızı yoğumuzu birbirimize karşı ortaya koymak bir nezakettir, Dulio. … Bu bana silah arkadaşlarımın öğrettiği bir şey.”

“Harika bir maç olacak gibi görünce.”

Birbirimize gülümsedik. Bundan böyle stadyumda birbirimize karşı savaşacaktık, ama unutmamam gereken bir şey vardı, Dulio. Eğer yardıma ihtiyacın olursa, ben her zaman sana yardım eli uzatmaya hazırım, biliyorsun değil mi? Çünkü biz hem arkadaşız hem de yoldaşız. Kafamda bunu doğruladıktan sonra, [Cennet’in Kozu] takımına karşı savaşımız nihayet başladı.

Bölüm 2

<>

Spikerin talimatlarını takip ederek, tek tek sahaya girdik.

“Göğüs Ejderi—!”

“Zuum zuum iyan—!”

Seyircilerin arasından benim taraftarlarımın haykırışları duyulabiliyordu. Ah, hepinize öyle minnettarım ki. Tezahüratlarınız sayesinde kendimi çok daha motive hissediyorum. İki takımımız, sahanın merkezinde iki sıra halinde dizildi. … Rakip takımın yöneticisi Rüdiger-san burada değildi. Yöneticilerin aslında oyun alanına girmelerine izin verilmiyordu. Bu yüzden maç başlamadan önce oyunculara savaş planını ve stratejiyi anlatmış olmalıydı 30⟧ ve şu anda onları başka bir yerde bekliyordu. Maçtan önce tanıtım ve açıklama yapmak spikerin göreviydi.

<>

Ah, ciddi misin!? Beelzebub-sama gerçekten yorumcu koltuğunda oturuyor! Yine de anlıyorum, memleketi Astaroth bölgesinde ve stadyuma da onun adı verildi, bu yüzden davet edilme ihtimali yüksekti!

<>

Beelzebub-sama kısa ve öz bir cevap verdi. Şu anda tek Şeytan Kral olmasına ve yapacak çok işi olmasına rağmen, yine de daveti kabul edip gelmişti. Spiker bir sonraki konuğu tanıtmaya devam etti.

<>

Ne! İç Çamaşırı Ejder Kralı mı!? Tam da spikerin söylediği gibi, yorumcu koltuğunda devasa altın bir ejderha oturuyordu.

<>

Ve gerçekten de böyle cevap verdi…. Bu durumu nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Daha yeni iyileşmişken neden böyle bir yerdesin ki!? Beelzebub-sama ve İç Çamaşırı Ejder Kralı, bu nasıl bir ikili böyle!? Spiker, Fafnir’in yorumunu başıyla onayladı.

<>

O aptal Fafnir, böyle bir zamanda Asia’nın külotunu çıkarmaya çalıştı! Aaaaaah, Asia-chan’ım o kadar utandı ki yüzünü kapatmış titriyor! Bunu nasıl söylesem, bu oyuncularımdan birini maçtan önce gerginleştirmek için bir taktik mi!? Spiker iç geçirdi ve ardından açıklamaya devam etti.

<>

Bunu bize de açıklaman gerekmiyor mu!? O İç Çamaşırı Ejder Kralı’nın orada ne işi var ki!? A-Ama Asia tehlikede olursa, hemen yardıma koşacaktır…. Bu arada, Derecelendirme Oyunu Dünya Turnuvası’nda da, tıpkı normal Derecelendirme Oyunları’nda olduğu gibi hizmetkâr kullanımına dair kısıtlamalar vardı. Daha önce açıklandığı gibi, hizmetkâr kullanımında bir kısıtlama olmasaydı, iki tarafın da sadece hizmetkârlarına güvendiği bir yarışmaya dönüşürdü. Bu yüzden kullanımlarını dikkatle hesaplamak gerekiyordu.

<> Stadyumdaki dev ekranda bu maçın türünün ne olacağı

gösterilecekti. Farklı oyun türlerinin isimleri bir rulet çarkı gibi durmaksızın dönüp duruyordu. Ve sonunda, karar verildi. Ekranda beliren şey — [Rampage Ball] oyununun Şeytan alfabesindeki harfleriydi.

<>

Spikerin haykırışıyla birlikte tüm stadyum daha da coşmaya başladı. … Bu oyun türü gerçekten zorlu olacaktı. Bu durum maçı daha da öngörülemez bir hale getirecekti. Yanımdaki Ravel’in yüz ifadesi de oldukça ciddi görünüyordu.

“… O kadar şey arasından gele gele bu mu geldi…!

Xenovia oyunla ilgili bir şeyler hatırlamış gibi Ravel’e sordu:

“Bu oyun, yanlış hatırlamıyorsam bir tür top oyunu gibi bir şeydi, değil mi?”

“Evet, doğru, Xenovia-sama. Bu, sayı yapmak için topu kapmaya çalıştığımız bir oyundur.”

Spiker oyunun kurallarını açıklamaya başladı.

<>

Tıpkı [Object Break] modunda olduğu gibi, geniş sahada satranç tahtasını andıran işaretler görülebiliyordu. Örneğin, eğer kale C4 karesinde belirirse, iki takım da kale noktasına doğru ilerlerken sayıyı kapmak için top için mücadele etmek zorunda kalacaktı. Spiker devam etti:

<>

Alınabilecek en yüksek puanlar [Şah] ile 10 puan ve [Vezir] ile 9 puandı; bu yüzden sayı atmaya çalışacak olursak, en çok puanı getireceği için bunu benim ya da Bina-shi’nin yapması en iyisi olurdu. … Ama işler o kadar da basit olmayacaktı. Sonuçta rakiplerimiz de bunun farkındaydı, bu yüzden bizi engellerken bir yandan da Dulio’nun sayı atması için fırsat kollayacaklardı. Spiker ardından şöyle dedi:

<> Irina Ravel’e sordu:

“Kalenin nerede belireceğini çok hızlı bir şekilde öğrenmek

mümkün mü?” “Evet, oyuna özel bir cihaz kullanarak kalenin nerede belirdiğini

anında öğrenebiliriz. Kale bölgesine doğru hızla koşarken bir yandan da top için mücadele etmemiz gerekecek. Asıl mesele ise… kondisyon yönetimi.” Gerçekten de Ravel’in dediği gibi, bu durum dayanıklılığa fazlasıyla

yük bindiren bir oyun türüydü. Özellikle de enerjiyi korumaya büyük bir vurgu yapılıyordu. Nitekim süre sınırı dâhilinde, durmaksızın kaleye doğru koşmamız gerekecekti. Sayı attıktan sonra da bir sonraki kaleye doğru koşmamız gerekecekti ve bu böyle sürüp gidecekti. Söylemek gerekirse basitçe, sürekli ileri geri koşmayı gerektiren bir yarışmaydı. Bu durum bana, Ravel ile Rias’ın geçmişte bu tür oyunlarda en önemli faktörün sabır olduğunu söylediklerini hatırlattı.

<> <> <> <>

Bu maçta sakatlanmalar ya da yenilgiler elenmeyle sonuçlanmayacaktı. Birisi kaybetse bile çok geçmeden sahaya geri dönebilecekti. Dayanıklılık birinin direnci tükenene kadar, oyuncular süresiz olarak oyuna dönmeye devam edebileceklerdi. Başka bir deyişle, bir rakibi alt etmek mutlak bir zafer şartı değildi. Çünkü bir rakibi yenmekten hiçbir puan kazanılmıyordu. Xenovia iç geçirdi:

“… Verilen hasara güvenip kimseyi eleyemeyeceğimize göre, tek çare dayanıklılığa yüklenip maçı öyle koparmak, ha?”

Ravel başıyla onayladı:

“Normal oyunlarda bir sakatlık ya da savaşamaz hale gelmek elenmeye yeter. Ama bu top oyununda, rakip devrilse bile bir süre sonra tekrar geri gelebiliyor. Oyun süresince dayanıklılıkları tükenmediği sürece aslında elenme diye bir şey yok.”

Nakiri acı bir şekilde gülümsedi:

“… Zaman sınırı içinde sahada koşturup dururken bir yandan da top için savaşacağız, ha? İlk maçım olmasına rağmen karşılaştığım şeye bak.”

Bina-shi konuştu:

“İşte bu yüzden en önemli şey dayanıklılık yönetimi. Sadece rakibi alt etmeye dayalı kategorilere kıyasla bu çok daha zor bir klasman. İnanılmaz güce sahip oyuncular bile, eğer iyi bir kondisyona sahip değillerse ve enerjilerini planlı kullanmazlarsa, tükendiklerinde rakipleri geriden gelip maçı kazanabilir; profesyonel Derecelendirme Oyunları’nda bu durum sıkça yaşanmıştır.”

Zaferi garantilemek için her fırsatta bitirici bir teknik kullanılsa ve bu doğrudan isabet etse bile, bunun nihai öldürücü darbe olması çok zordu. Çünkü bu, bir top oyunundaki sayı skorlarına göre değerlendirilen bir yarışmaydı—. Oyunun kurallarını açıkladıktan sonra spiker şöyle dedi:

<> <> <>

Benim takımım ve Dulio’nun takımı ışınlanma ışığıyla sarmalanırken arena gürledi—.

Işınlandığımız yer — içinde kesinlikle hiçbir şeyin olmadığı boş bir alandı. … Eğitim için kullandığımız yeraltı alanına oldukça benziyordu. Hazırlıklarımıza başlarken birbirimizden biraz uzakta durduk. Ben çoktan al kıpkırmızı zırhımı kuşanmış durumdaydım. Durumu teyit etmek adına Ravel konuştu:

“Bu sefer bazı üyelerimizin taş değerlerini değiştirdik. Aslen [Piyon] olan Bova-san boşta kalan [Kale] konumunu doldurdu, yeni katılan üyelerimiz Nakiri-san ve Elmenhilde-sama ise [Piyon] konumlarını aldılar.”

[Kale] pozisyonlarından biri başlangıçta boştu, bu yüzden Bova’ya tahsis edilmişti; sekiz [Piyon] taşından [5]’i Nakiri’ye, [2]’si ise Elmenhilde’ye verilmişti. Uzun süre tartışmıştık ve bu tartışmaların sonucunda, mevcut durum göz önüne alındığında, tüm üyelerimizin potansiyelinden tam olarak yararlanmak adına en iyi düzenleme bu olmuştu. Bu sırada hakemin sesi sahada yankılandı. Göremesek de hakem bizi bir yerlerden izliyordu.

<> <>

Bunu söyledikten sonra yanımızda parlak bir ışık belirdi ve görevliler bize iki adet saat benzeri cihaz gönderdi. Ravel ile ben bunları bileklerimize taktık. Biraz kurcaladıktan sonra — sahanın eksiksiz bir projeksiyon görüntüsü ortaya çıktı. Bütün saha sekize sekizlik altmış dört bölgeye ayrılmıştı. Kale bu alanlardan herhangi birinde rastgele belirecekti. Eğer en uç noktalardan birinde belirirse… o zaman ona ulaşmak için muazzam miktarda enerji harcamamız gerekecekti. Bu gerçekten de oldukça ürkütücü ve öngörülemez bir oyun türüydü. Mutlak bir hiçliğin hüküm sürdüğü bu geniş alanda her an her şey olabilirdi. Aksine, hiçbir engel bulunmadığı için herhangi bir şeyi saklamak da imkânsızdı. Bunun hem avantajları hem de dezavantajları vardı. Hakem açıklamasına devam etti:

<> <> <> <> <> <> <>

Maçın başladığını bildiren siren sesi sahanın dört bir yanında yankılandı. Ravel ve ben projeksiyon cihazına bakarak doğruladık — ilk kale E4 bölgesinde belirmişti! Tam sahanın ortasında. Bizim şu anki konumumuz D1’di. Dulio’nun takımı ise E8 bölgesindeydi. Tam karşı tarafımızdaydılar. İlk hedefimiz tam merkezdeydi, yani oraya ilk ulaşanın kapacağı bir kale bizi bekliyordu!

“Oluum, ilk kale E4’te! Hadi göreyim sizi!”

[Anlaşıldı!]

Ben emri verir vermez tüm ekip E4’e doğru fırladı! Top da kalenin yanında belirecekti, bu yüzden bölgeye ilk varan takım avantajı kapacaktı. İster havada süzülerek olsun ister karada son sürat koşarak, herkes kale alanına yaklaşmak için kendi yöntemiyle ilerliyordu. Yüksek hızlı kara hareketinde pek iyi olmayan Asia ise Dört Kötü Ejderha kardeşin en hızlısını çağırmıştı ve onun sırtına binmişti. Elmenhilde ise bir yarasa şekline bürünüp havada süzülüyordu. Yolda Rossweisse-san konuştu:

“Herkesin fiziksel yeteneklerini artırmak için güçlendirme büyüsü yapacağım!”

Büyüyü üzerimizde aktifleştirdi, böylece uçma ve koşma hızlarımız daha da arttı. Bu sayede bir dakika kadar uçtuktan sonra ilerde parıldayan altın bir çember gördüm. İşte kale oradaydı! Topu o çemberin içinden geçirebildiğimiz sürece sayıyı kapacaktık! Ve peşinde olduğumuz top da — kaleden çok da uzakta değildi. Altın renkli top havada süzülüyordu. Demek top buydu! Kabaca bir basketbol topu büyüklüğündeydi!

“Kim olursa olsun fark etmez! Topu kapın ve kaleye fırlatın!”

[Anlaşıldı!]

Herkes büyük bir coşkuyla yanıt verdi! Söylemeye bile gerek yok, topu görür görmez ona daha da yaklaşmak için hızımı artırdım. Tam ulaşmak üzereydik ki—. Normalde hava koşullarının değişmemesi gereken sahada birden yağmur bulutları belirdi! Anında çaktım davayı! Dulio’nun Kutsal Ekipmanı’ydı bu! Hava durumu kontrolü! Bu yağmur bulutlarını oluşturmak için Kutsal Ekipmanı’nı kullanmıştı! Bizi engellemek için havayı kontrol etmeyi planlıyordu! Beklendiği gibi, yağmur bulutları fırtına bulutlarına dönüştü; şimşekler eşliğinde sahaya bardaktan boşanırcasına şiddetli bir yağmur yağmaya başladı! Buz gibi su damlaları bedenlerimize bodoslama çarpıyor, harcamamız gereken eforu anında artırıyordu; yağmur üzerimize yağmaya devam ederse dayanıklılığımız göz açıp kapayıncaya kadar tükenecekti! Çakan şimşeklerden kaçmak bile enerjimizi sömürmeye yetecekti! Üstelik doğrudan vurulacak olursak doğrudan alacak olsaydık alacağımız hasarı düşünmek bile korkunçtu! Yoldaşlarım sağanak yağmurun altında, üzerlerine düşen şimşeklerden sıyrılarak topa doğru ulaşmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ama tam o sırada, baloncukların içine hapsolmuş Melekler belirdi! Kahretsin! Dulio’nun yeteneği bu! Takımındaki her bir üye için bir baloncuk oluşturmuş, böylece hava durumunun etkilerinden zarar görmemelerini sağlamış! Kendi yeteneğinin yan etkilerini tüm takımı için tamamen etkisiz hale getirmişti! Ve topa ilk dokunan kişi — Xenovia oldu! Benim [At]’ıma da bu yakışır zaten! Bir eliyle Durandal’ı kavrıyor, diğer eliyle de topu sıkıca tutuyordu. Tam o sırada Meleklerden biri doğruca ona doğru fırladı!

“Kaptan Melek geldi! Geliyorum, Xenovia!”

Bu kişi, Amerikan süper kahramanları gibi giyinmiş olan Uriel’in As’ı Nero’ydu!

“Nero ha? Topu sana kaptırmaya hiç niyetim yok!”

“Saçmalama, o topu alacağım!”

Xenovia ve Nero, top için kıyasıya bir mücadeleye girdiler. Nero topu Xenovia’nın kollarından çekip aldıktan hemen sonra, Xenovia onu geri kaptı! Xenovia Durandal’ı savurdu, Nero ise kaçmayı başardı. Nero şiddetli bir tekme savururken Xenovia kendi etrafında dönerek sıyrıldı. Top için verilen bu hücum ve savunma savaşı, beklediğimden çok daha fazla kızışıyordu. Diğer Melekler de onları yakından takip ediyor ve bizi baskı altına almaya çalışıyorlardı. Beni tutan kişi ise — Dulio’ydu. Dulio, vücudunu hava şartlarından koruyan baloncuk içinde dururken bana doğru güldü.

“İşte başlıyoruz, Ise-kun.”

“Evet, ama sana kaybetmeyeceğim.”

Bu oyunda sadece saldırmak bir şey ifade etmiyordu, en önemli şey topun kimde olduğuydu.

“Xenovia, pas ver!”

Verdiğim talimatla Xenovia — topu en yakınındaki Bova’ya fırlattı! Bova topu yakaladıktan hemen sonra Nero hedefini değiştirip doğruca Bova’ya doğru atıldı!

“Kuh!”

Bova refleks olarak devasa pençeleriyle Nero’ya doğru vurdu… Ama Ravel bağırdı:

“—! Bova-san, Nero-san’a öylece saldıramazsın!”

Ravel sözünü bitirir bitirmez, Bova’nın darbesiyle geriye savrulan Nero’nun bedeninden yeşilimsi beyaz bir ışık yükseldi! Bedenini saran aura biraz daha güçlenmişti.

“… Fena darbe değildi, ejderha! Ama bunun için sana teşekkür ederim!”

Nero, Bova’nın bu saldırısından memnun kalmış gibiydi. Bunun sebebi ise Nero’nun Kutsal Ekipmanı’ydı.

“… Nero’nun Kutsal Ekipmanı [Dayanıklı Aziz]. Ne kadar çok saldırı alırsa, savunması o kadar artıyor. Kullanıcı yenilmediği sürece bu etki devam eder. Yani bir başka deyişle—” Nero ne kadar çok darbe alırsa, savunması da o kadar çelik gibi oluyordu!

Bayağı basit bir yetenek gibi görünse de, fiziksel kabiliyetleri yüksek birine karşı doğru kullanıldığında yaratacağı tehdit ölçülemez boyuttaydı! “Hepsi bu kadarla da kalmıyor!

Muhterem Strada’nın bana öğrettiği—” Nero’nun yumruğunda kutsal bir aura toplandı ve ardından aniden

bunu Bova’ya doğru savurdu! “Kutsal Yumruk!”

Bova, kutsal yumruğun aurasını doğrudan yedi ve

top pençelerinin arasından kayıp gitti. Bova’ya sağlam bir yumruk attıktan sonra Nero kahkahayı bastı: “Hahaha!

Bu [Kaptan Melek], çelik gibi bir bedene ve en güçlü silaha dönüşmüş kutsal bir yumruğa sahiptir!” Nero kahkahalar atarken, Nakiri kenardan fırlayıp topu çabucak

kaptı ve doğruca kaleye doğru koştu—. “—Şut!”

Ve gol!

Sahanın üzerindeki havada sayılar belirdi ve az önce [0 – 0] olan skor bir anda [5 – 0] oluverdi! Maçın ilk golünü biz atmıştık! <<Gooooooooool! Ejder Hakikatın Kızıl Nakiri-senshu Skor [Akkor açan ilk kişi, oluyor! perdesini takımının yeni üyesi İmparatoru]

> Nakiri-senshu’nun taş değeri beş, yani takımına tam beş puan kazandırdı! >>

Gol atmak için kullanılan top, golü atan takıma geri veriliyordu; bu yüzden Nakiri topu aldıktan sonra oyunun yeniden başladığını belirten zil çaldı ve top kapmaca mücadelesi tekrar başladı. Bir sonraki gol bölgesi projeksiyon cihazı tarafından gösterilmişti, bu yüzden bir yandan topu korumak için elimizden geleni yaparken bir yandan da o alana doğru koşturmak zorundaydık. Böylece, tam anlamıyla cehennemden farksız bir dayanıklılık savaşı başladı—.

İlk golü attıktan sonra iki taraf da defalarca top için kapıştı, paslar verdi, goller attı ve bu döngü böylece sürüp gitti. Skor şu anda [88 – 85] durumundaydı, yani az bir farkla öndeydik…. Herkesin nefes nefese kaldığı belli oluyordu. Sürenin yarısı bile dolmamış olmasına rağmen, bu devasa sahada top için mücadele edip koşturmak dayanıklılığımızı inanılmaz tüketiyordu. Üstelik Dulio da fiziksel gücümüzü daha da tüketmek için arada sırada hava durumunu değiştirip duruyordu. İş su ihtiyacını karşılamaya geldiğinde bile Dulio, takım arkadaşlarının yağmur suyunu içmesini sağlayabiliyordu; bu yüzden takviye almak için belirli alanlara gitmelerine gerek kalmıyordu. Dulio’nun yeteneği cidden çok kullanışlıydı! Yeni gol alanının önünde Irina ile Shinra Kiyotora-san topu kapmak için kapışıyordu. Irina kutsal kılıcını, Kiyotora-san ise katanasını savuruyor, ikisi de kan ter içinde birbirlerinden topu almak için kılıçlarını tokuşturuyorlardı. Biz de her an pas alabilecek konuma gelmiş, bir yandan da aramızdaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorduk…. Ancak Meleklerin hareketlerinde bir tuhaflık vardı. Diethelm-san, Mirana-san, Nero ve Dulio belirli bir dizeşe geçmişlerdi…. Ravel durumu fark edip bizi hemen uyardı. Tam o anda Irina topu kapmayı başardı ve kaleye doğru kanat çırptı—. Diethelm-san, Mirana-san, Nero ve Dulio hep bir ağızdan bağırdılar!

““““Beşli Kart!””””

Bir anda Diethelm-san, Mirana-san, Nero, Dulio ve Irina’dan kör edici bir ışık huzmesi yayıldı! Bu, reenkarne Meleklerin kullanabildiği özel bir teknikti! Spiker bağırdı:

<>

Gerçekten de saldırıyı başlatan karşı takımdı — ama bir şekilde Irina’yı da bu işe dahil etmişlerdi. Irina bu durum karşısında neye uğradığını şaşırmıştı. Fakat Dulio bunun olacağını biliyor gibiydi, bu yüzden reenkarne Meleklerin bu özelliğini kullanarak kendi fiziksel yeteneklerini artırdı. İnanılmaz bir hızla topu Irina’nın elinden kaptı ve aldığı ivmeyle topu doğruca kaleye yolladı!

<>

Spiker coşkuyla bağırmaya devam ediyordu. … Biz de donakalmıştık. Irina… sırf kendi özellikleri yüzünden karşı takım tarafından resmen kullanılmıştı! O garip dizilişleri de sırf bu yeteneği başarıyla kullanabilmek içindi! Irina’nın kendisi de büyük bir şok içindeydi. İstemeden de olsa karşı takıma yardım etmişti. … [Beşli Kart], aynı değere sahip dört kart ve beşinci kart olarak bir Joker kullanılan bir kombinasyondu. Oldukça güçlü bir komboydu. … Yine de bu kadar kolay skor üretmelerini aklım almıyordu…. Hepimiz son derece şaşkındık. O sırada spiker, yanındaki Beelzebub-sama’ya sordu:

<>

<>

Ve ardından Dulio gururlu bir tebessüm sergiledi.

“Şey, farklı takımlarda olsak bile ‘Saldırmak istiyorum’ ya da ‘Korumak istiyorum’ gibi arzular içeren düşünceler rezonansa girebildiği sürece, kart kombinasyonunu tetikleme koşulları sağlanmış olur.”

Demek böyle bir şey mümkündü ha! İyi de, bundan haberleri var mıydı ki? Irina’nın hiç haberi var gibi görünmüyordu…. Aradaki fark neydi peki? Bu özelliği onlara kim söylemişti? Aniden jeton düştü. Rudiger Rosenkreutz’du. … Bu da mı onun taktiklerinden biriydi yani…? Aktivasyon koşullarını bile biliyor muydu? … Kahretsin, bunu hiç hesaba katmamıştık! Spiker bir kez daha Beelzebub-sama’ya sordu:

<>

<>

Beelzebub-sama’nın kararı bu yöndeydi.

“… Kart kombinasyonlarının özelliklerini kullanarak böyle bir şeyin yaşanabileceğini tahmin etmiştik, ancak reenkarne Meleklerin yeteneğinin bu şekilde tetikleneceği hiç aklıma gelmezdi…”

Ravel de biraz hayal kırıklığına uğramış gibiydi.

“… Bu durumda Irina’nın hareketleri kısıtlanmış olacak…!”

Söylediklerim Ravel’in yüzünde şüphe dolu bir ifade oluşturdu.

“Evet, reenkarne Meleklerin yeteneği tarafından kullanılabilecek bir açık haline gelebilir. … Çünkü bunun etkisi muazzam boyutta. Irina-sama’nın psikolojisi de bundan olumsuz etkilendi.”

Irina’ya baktım. Yaşananlardan son derece etkilenmiş görünüyordu. Yüzü bile bembeyaz kesilmişti. … Irina tamamen sarsılmıştı. Irina’ya yaklaştım ve ona cesaret vermek için omuzlarına sarıldım.

“Ise-kun, çok özür dilerim. B-Ben…”

“Bunu dert etme… Maçın henüz bitmediğini söylemeye gerek bile yok. Moralini bozma. Korkma sakın, herkes hâlâ seninle! Elbette ben de senin yanındayım!”

Irina’ya gülümseyerek sakinleşmesini sağladım. Bu Irina’nın suçu değildi. Eğer Irina’ya daha fazla yardımcı olabilirsek, bunu önlememiz mümkün olabilirdi. … Üstelik hep birlikte bunun üstesinden gelebildiğimiz sürece hiçbir sorun kalmayacaktı.

“Hadi kazanalım, Irina.”

“Evet!”

Irina’nın yanıtı yeniden enerji dolu gibiydi. Ben de içimde büyük bir tutkunun yükseldiğini hissettim. … Nefesim daha yeni yeni ağırlaşmaya başlıyordu. Skor [88 – 95] olmuştu, nihayet geriye düşmüştük. Skor aleyhimize dönmüştü ama maçın daha yarısı duruyordu—.

[1] Kanij karakteri “Azizin Çilesi” anlamına gelmektedir.

High School DxD

High School DxD

ハイスクールD×D, 하이스쿨 DXD
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2008 Anadil: Japonca
Ben, Hyoudou Issei, lise 2. sınıf öğrencisiyim ve yaşım kız arkadaşım olmadığı yılların sayısına eşit. Ve benim gibi birinin kız arkadaşı var! Üzgünüm arkadaşlar, yetişkin olma yolunda sizden önce ben yürüyeceğim! - Böyle olması gerekiyordu, ama neden kız arkadaşım tarafından öldürüldüm!? Ben hala bir şey yapamadım! Bu dünyada hiç Tanrı yok mu!? Ve beni kurtaran kişi okulumdaki en güzel kız, Rias Gremory-senpai. Şok edici gerçeği ondan öğrendim. O bir Tanrı değil, bir Şeytan. "Bir Şeytan olarak yeniden doğdun! Benim için çalış!" Senpai'nin göğüslerinin ve ikramlarının cazibesine kapılarak reenkarne olmuş bir Şeytan olarak hayatım başladı. Yani "Okul Hayatı×Aşk Komedisi×Savaş Fantezisi" burada sadece agresif ve dünyevi arzularla başlıyor!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla