High School DxD Cilt 19 – Bölüm 3 / Yaşam. 1 Üçüncü Dönem Başlıyor!
Kısım 1
Kış tatili sona erdi ve Kuoh Akademisi üçüncü döneme adım attı.
Daha fazla özgürlüğe sahip olan üçüncü sınıf öğrencileri dışında, birinci ve ikinci sınıf öğrencileri her gün okula devam etmek zorunda olduklarından her zamanki gibi rutinlerine döndüler. Bugün yarım gün olduğu için yoklama ve açılış töreninin ardından kulüp faaliyetlerine geçildi.
Doğaüstü Araştırma Kulübü’nün yeni düzen altında çalışmaya başlayacağı o önemli ilk gündü! Birinci ve ikinci sınıflar da kulüp odasında, kulüp faaliyetlerine karar vermek üzere yeni Başkanın etrafında toplanmışlardı.
Ravel hazırlanan çayı alıp (daha önce bu işle ilgilenen Akeno-san görevi Ravel’e devretmişti) herkese ikram ettikten sonra toplantı başladı.
Ancak herkesin arasında aniden derin bir sessizlik hâkim oldu. Ortam bu hale gelmişti çünkü yeni Başkanımızın nereden başlayacağı konusunda en ufak bir fikri dahi yoktu.
Merak edip yeni Başkan Asia’ya sordum:
Başkan, üçüncü dönem etkinlikleri için ne yapacağız?
……
Ve Asia—adının çağrılmasını beklemiyor gibiydi, etrafına bakındı.
Başkan, Asia-başkan—
Derin bir iç çekip ona tekrar seslendim. Sonunda Asia durumu fark etmiş gibi panikle ayağa kalktı.
Ah, evet! Ö-Özür dilerim! Bana seslendiğinizi düşünmediğim için…
Hmm, bu tam da Asia’ya yakışır bir cevaptı, daha doğrusu son derece masum ve safça. Herkes ona anlayışlı bir tebessümle baktı.
Pekâlâ, bu daha başlangıç sayılır.
Yanağımı kaşıyarak konuştum. İlk gündü. Yine de her şey fazla değişmişti.
Yeni Başkan Yardımcısı Kiba da beni onayladı.
Çok doğru. Eski Başkan Rias artık burada olmadığı için yeni ortama alışmak biraz zor geliyor olmalı. Yavaş yavaş alışacağız. İlk olarak, hepiniz hedeflerinizi bir kâğıda yazmaya ne dersiniz? Hoş olurdu.
Güzel yazı sanatı. Bu yeni tarz hiç de fena sayılmazdı. Eski Doğaüstü Araştırma Kulübü’nün muhtemelen asla yapmayacağı bir şeydi. Yeni şeyler denemek gerekiyordu.
Lafı açılmışken, Rias ve Akeno-san nerede?
diye sordum. Kulüpten çıktıktan sonra o ikisi etrafta olmayınca insan kendini biraz yalnız hissediyordu, hâlâ inanması zordu.
… O ikisi canları isterse uğrayabileceklerini söyledi. Eski Öğrenci Konseyi Başkanı Sona ve Shinra-san gibi, onlar da sohbet etmek için üçüncü sınıfların dersliklerine gitti.
Koneko-chan bana durumu açıkladı.
Dört üçüncü sınıf öğrencisi sınıfta sohbet ediyor demek. Belki de son üç yıla ait anılarından bahsediyorlardı. Ne de olsa bu dört kişinin her birinin kendine ait üç yıllık bir geçmişi vardı…
Kiba konuşmaya başladı:
Eski Başkan Rias, temel olarak her şeyi bize devretti. Eğer buraya gelirse yeni düzeni etkileyebileceğini, bu yüzden biz ortama alışıp ne yapacağımıza karar verene kadar bekleyeceğini söyledi.
Yani ilk hafta nasıl idare edeceğimizi görmek istiyor. Rias burada olsaydı muhtemelen ona her türlü soru sorulurdu. O zaman da yeni düzenin hiçbir anlamı kalmazdı.
Yine de mezuniyetlerine şunun şurasında iki ay kadar kalmıştı, umarım o zamana kadar uğrayabilirlerdi.
Aniden Gasper mahzun bir ifadeyle konuştu:
…Yani Başkan Rias ve Akeno-san neredeyse hiç gelmeyecek ve sonra da mezun mu olacaklar…
Gasper’ın moralinin bozulduğu her halinden belliydi. Koneko-chan hafifçe Gya-suke’nin başını okşadı.
…Gya-kun, çok karamsarsın.
Ama çok yalnız hissettiriyor. Normalde Başkan Rias ve Akeno-san burada olurdu.
Haklıydı. Ne olursa olsun, o ikisi beni her zaman burada gülümseyerek karşılardı.
Ravel siyah çayından bir yudum alıp konuştu:
Ancak Kuoh Akademisi’nin üniversite bölümünün lise bölümüne çok yakın olduğunu söylemişlerdi, yani mezun olduktan sonra geri gelmezler mi?
Dediği gibi, Kuoh Akademisi’nin üniversitesi ile lisesi dip dibeydi. Yürüyerek sadece birkaç dakika sürerdi. Aslında öğle arasında isteseler rahatça buraya gelebilirlerdi.
Asia, Rias’ın her zaman oturduğu Başkana ayrılmış koltuğa baktı ve içtenlikle konuştu:
Rias-oneesama’nın mezuniyeti bir yana, aramıza katılacak yeni birinci sınıflar da var ve ikisi de çok yakında gerçekleşecek… Bir yılın bu kadar çabuk geçeceğini hiç düşünmemiştim. Buraya geçen yılın baharında gelmiştim…
Doğru ya, Asia benimle geçen yılın baharında, nisan ayının sonlarına doğru karşılaşmıştı. Büyülü birkaç ay içinde o mevsim yine gelecekti… Sanki hem çok uzun hem de kısacık bir zaman gibi hissettiriyordu.
Asia gözlerini ‘Başkan’ koltuğuna dikmişti… ama zihnen orada oturmaya henüz hazır değildi. Asia’nın kişiliğini iyi bildiğim için ona ‘oraya otur’ demedim. Kendini yeni Başkan olarak kabul edene, kendi arzusuyla o koltuğa oturana kadar sessizce beklemeye karar verdim.
Neyse, birkaç ay sonra ben de üçüncü sınıf olacağım ve yeni birinci sınıflar da derslere başlayacak. Yeni üyelerimizi kesinleştirsek iyi olmaz mı?
Aniden söylediğim şeyi duyan Koneko-chan iki parmağını kaldırdı.
İki üye var.
Ha? Kimmiş onlar?
Bana cevabı veren Ravel oldu.
Le Fay-san ve Bennia-san.
! Anlaşıldı. Le Fay buraya nakil olacağından bahsetmişti. Ne de olsa o benim sözleşmeli büyücümdü ve birlikte yaşıyorduk. Rias ve Azazel-sensei sık sık bu yaştaki bir kızın evde oturmasının sağlıklı olmadığını falan söylerlerdi. Ağabeyi Arthur’un da için için onun Kuoh Akademisi’ne geçmesini umduğunu duymuştum.
Bennia’nın durumunu da bazı dedikodulardan öğrenmiştim. Saji ile antrenman yaparken laf arasında söylemişti:
Kuoh Akademisi’ne katılmakla bayağı ilgilenen yeni biri var, aramıza katılabilir.
Ardından Kiba konuştu:
Bu sabah Öğrenci Konseyi üyelerinden duydum; Le Fay-san ve Bennia-san bu yılki normal giriş sınavına gireceklermiş. Sınavı geçerlerse bahardan itibaren burada öğrenci olacaklar.
Ah—, işler gerçekten ilerliyor.
Le Fay’in okul üniformalı hali… harika görünürdü! Bahar için iple çekilecek bir şey daha!
Bennia’nın üniformalı hali ise… hayal bile edilemezdi! Neyse ne, nasıl olsa çok tatlı biri, kesin yakışır!
Le Fay-san bize katılmak istediğini söylemişti. Bennia-san ile henüz konuşma fırsatımız olmadı, bu yüzden o kısım kesin değil…
Belki de daha önce hiç görmediğimiz yeni üyeler katılır, yani ne olacağını bilemeyiz.
Ravel ve Gasper araya girdi.
Hakikaten de bahar gelene kadar bu işlerin nasıl sonuçlanacağını bilemezdik. Şimdiden bunları tartışsak bile şu an için bir anlamı yoktu.
Kiba da benimle aynı şeyleri düşünüyor olmalı ki ayağa kalkıp konuştu:
Kısacası, öncelikle izleyeceğimiz yolu belirlememiz gerekiyor. Geçen yılki düzeni aynen korumanın son derece mantıklı olduğunu düşünsem de, Rias-zenbouchou’nun üç yıllık başkanlığının ardından ilk yeni yönetim biziz, bu yüzden öncelikle—
Böylece ilk yeni yönetim olmamız üzerine yapılan tartışma başlamış oldu.
Birkaç saatlik konuşmanın ardından yeni Doğaüstü Araştırma Kulübü şimdilik bir ara verdi.
Varılan son karar, “ani değişiklikler yapılmayacağı ve başka bir durum ortaya çıkarsa tekrar değerlendirileceği” yönündeydi.
Bu aslında mevcut durumu aynen korumaktı; Rias ve Akeno-san’ın düzeniyle aynıydı, ortaya çıkacak her türlü yeni durum kendi aramızdaki tartışmalarla halledilecekti. O tartışmadan fena bir sonuç çıkarmamıştık.
Başka çare de yoktu zaten. Eski yöneticiler gitmişti ve yeni Başkan Asia’nın kendine hiç güveni yoktu; sunduğumuz fikirlere sadece “E-Evet” veya “A-Anladım” diyerek onay vermekten başka bir şey yapamıyordu. Bu yüzden üzerine fazla gidemeyeceğimize karar verdik. Sonuçta daha ilk günden sihirli bir şekilde özgüven kazanması mümkün değildi. İlk önce Asia’yı desteklememiz, ardından kendi özgüvenini ve liderlik bilincini geliştirmesine izin vermemiz gerekiyordu.
Başkanımız için elimden gelenin en iyisini yapmalıyım!
Hıh! Yönetim değişmiş olsa bile Doğaüstü Araştırma Kulübü’ne olan hislerim geçen yıldan beri hiç değişmedi. Rias ve Akeno-san gerçekten muazzamdı. Şu an gerçekten de Asia-buchou uğruna her şeyi yapabileceğimi hissediyorum!
Neyse, kulüp meselelerini şimdilik bir kenara bıraktık çünkü kafamı kurcalayan başka bir konu vardı.
Xenovia ve Irina’nın genelde oturduğu kanepeye baktım. Bugün ikisi de burada değildi. Sebebi ise seçim çalışmalarıydı.
Xenovia kampanyasına çoktan başlamıştı ve şu anda Irina ile birlikte Eski Okul Binası’nın başka bir odasında seçimle ilgili konuları tartışıyorlardı. Bu sefer Irina, Xenovia’nın yardımcısı olmuştu. Bir dost olarak Asia da aralarına katılmak istiyordu ama çiçeği burnunda bir Başkan olduğu için yerini öylece boş bırakamazdı. Sınıflarından Kiryuu da onun yardımcısı olmuştu. Kiryuu muhtemelen Eski Okul Binası’ndaki sınıflardan birinde yürütülen tartışmaya katılmıştı.
Hmm, Xenovia ve Irina yarınki seçim çalışmaları için sorun yaşamayacaklar değil mi acaba?
Cümlemi henüz bitirmiştim ki kulüp odasının kapısı “pat” diye açıldı.
Karşımızda belirenler; en önde Xenovia, hemen arkasında ise Irina ve Kiryuu’ydu. Kiryuu tiz bir sesle bağırdı:
Xenovia’nın seçim zafer kostümünü seçtik!
Yeni Doğaüstü Araştırma Kulübü’ndeki herkes tek bir vücut halinde dikkatini Xenovia’ya çevirdi!
Ooo, havalı değil mi?
Kendini son derece havalı hisseden Xenovia, Orta Çağ Avrupa soylularının giydiği türden şık giysiler kuşanmıştı. Ama erkek tarzıydı bu! Başka bir deyişle, karşımızda duran şey maskülen güzelliğiyle Xenovia’nın ta kendisiydi! Her ne kadar ona yakışmış olsa da, bunun sebebi Xenovia’nın doğuştan erkeksi bir havaya sahip olmasıydı… İyi de, bunu niye giydi ki şimdi?
Kiryuu şaşkın ifademi fark etmiş olacak ki gözlüklerini düzelterek konuştu:
Ö-Öhüm, Xenovia’nın yeni kıyafetine uyum sağlamasını istiyorum, hem ayrıca tam bir Başkan havası vermiyor mu? Bunu giyip okul kapısının önünde dursa kız öğrencilerin hepsi çığlık çığlığa kalır. Uf ya, cosplay işlerinden hiç anlamıyorum…
Xenovia şu anda role girmiş takılıyordu: Ah, şu an ‘André’ deyip Ise’yi kucağıma mı almam gerekiyor acaba?
Hıhı, hani derler ya ‘Terzi diker elbise, giyer bizim kalleş; ata kımıl vurursun, olur sana efe'[17], tam da bu durumu anlatıyor işte!
… Irina-san, sanırım söylediğin deyim biraz yanlış oldu…
Asia (yurtdışı doğumlu), Irina’yı (Japonya doğumlu) nazikçe düzeltti.
Üçünü izlerken Kiryuu ile ben alçak sesle konuşmaya başladık.
Ara ara, o konuya gelirsek… Xenovia herkesi büyülemek için sihir kullansaydı yenilmez olurdu.
Evet ama Xenovia’nın güçlerini unutmamalısın—hey, o güçler normal öğrenciler üzerinde kullanılamaz.
Kendimi tutamayıp bunu bir çırpıda ağzımdan kaçırdım. Kiryuu ise yaramaz bir çocuk gibi hınzırca gülümsedi.
Söylediğin doğru.
Ahahaha!
Ben de güldüm. ……. …… Ha? Haaaa? Ş-Şey… Yok yok yok. Gözümün ucuyla Kiryuu’ya dikkatlice baktım. Ve kafasının yanında adeta kocaman bir soru işareti sembolü belirdi…
… Dur, dur bir saniye, bekle. Kiryuu, sen… az önce sihir kullanmaktan falan mı bahsettin?
Sadece emin olmak içindi. Şey, Kiryuu normal bir öğrenciydi, değil mi…? Öyle olması gerekiyordu, bizim gerçek kimliğimizden haberi yoktu ki…
Hmm, öyle mi dedim?
Kiryuu son derece sakin bir şekilde yanıtladı. … Şaşkınlıktan dilimi yutmuştum; Asia’ya döndüm. Asia bir an duraksadı, ardından verdiğim tepkiyi aniden fark etmiş gibi gergin bir şekilde konuştu:
Ş-Şey, bu durum muhtemelen Ise-san’a söylenmemişti…
Xenovia, Asia’nın kaldığı yerden gayet doğal bir tavırla devam etti:
Kiryuu benim müdavimlerimden biridir. Tabii ki gerçek kimliklerimizi biliyor. ……
Ciddi olamazsın. ‘Gerçekten mi lan?’ der gibi bir ifadeyle kilise üçlüsüne baktım,
üçü de başıyla onayladı.
… Ha, Neeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee!?
Kulakları tırmalayan bir şaşkınlık çığlığı attım! O-Olay bundan ibaretti demek! N-N-Neden Kiryuu bizim gerçek kimliklerimizi biliyordu ki!? V-V-V-Ve aynı zamanda Xenovia’nın müdavimlerinden biri miydi?! Hiç haberim yoktu! Hâlâ aklım almıyor!
N-Ne zamandan beri bu böyle?!
Şaşkınlığımı gizleyemeyerek Kiryuu’ya sordum. Kiryuu geçmişi hatırlamaya çalışarak konuştu:
Aralık ayında bir zamandı sanırım. İstasyonun yakınlarında bir el ilanı almıştım. Sonra biraz düşünüp Xenovia’yı çağırdım. En nihayetinde onunla konuştuktan sonra Rias-san da çıkageldi, yani mevcut durumu bu şekilde öğrenmiş oldum.
A-Aralık ayı mı… Geçen aydı yani. Ve istasyonun oralarda el ilanı alan kişi oymuş… Sonra sadece Xenovia’yı çağırmakla kalmamış, Rias da çıkagelmiş…
Kiryuu kıs kıs gülerek konuşmaya devam etti:
Endişelenmeyin. Kimseye bir şey söylemedim, Matsuda ile Motohama’ya da söylemeyeceğim. Çünkü Rias-san ile Asia benim arkadaşlarım, benden bunu kimseye anlatmamamı rica ettiler. Böyle konularda ağzım sıkıdır, merak etmeyin.
Vay be, iyi bari. Bu kızın gerçek kimliklerimizi bildiğini kırk yıl düşünsem aklıma getiremezdim… Yani geçen ay Kiryuu bizim Şeytan olduğumuzu bildiği halde hiçbir şey olmamış gibi bizimle takılmaya devam etmiş… Kiryuu başıyla onayladı:
Ama işin hiç kolay değil, Ise. Xenovia ile Asia’dan duydum da, dünyanın kaderi senin ellerindeymiş, değil mi? Gerçi genelde o kadar sapık takılıyorsun ki bunu hayal etmek bayağı zor.
Kiryuu dirseğiyle beni dürte dürte “Sizi gidi sizi” deyip duruyordu. Ah, ama yine de çok şaşırtıcıydı. Buradakilerin yarısı gayet sakinken diğer yarısı şaşkınlıktan donup kalmıştı. Yani bazısı gerçeği zaten biliyordu, bazısı da benim gibi hiçbir şeyden habersiz bırakılmıştı. Yine de liderimiz olarak Rias bunu pek de mühim bir şey gibi görmemiş demek ki. … Sınıf arkadaşım olduğu düşünülünce cidden hiç beklemiyordum. Neyse, belki de geçen ay o kadar korkunç bir savaştan çıktığımız için Rias kafamıza ekstradan yük bindirmek istememiştir.
Yani bence Xenovia makyajsız bile fıstık gibi, o yüzden böyle tuhaf kostümler giymesine hiç gerek yok. Eğer bariz bir dezavantaj olacağını düşünüyorsan şöyle bir şey ya da böyle bir şey deneyebilirsin.
Kiryuu elinde hayali bir kamera tutuyormuş gibi yaparak Xenovia’nın fotoğraflarını çekiyormuş gibi yaptı.
Kaybetmeyeceğim. Hanakai’ye karşı kesinlikle kazanacağım!
İşte ruh bu, Xenovia!
Evet, aynen öyle! Artık Başkan olduğum için sana yardıma gelemeyecek olsam da bir dostun olarak seni sonuna kadar destekleyeceğim Xenovia!
Ah, işte dostluğun özü budur dostlarım!
Amin!
Xenovia, Irina ve Asia kollarıyla birbirlerinin omuzlarına sarılmış, hırsla dolup taşmış gibi görünüyorlardı.
Kiryuu ardından herkese seslenerek konuştu:
İşte bu yüzden Xenovia’ya yardım edeceğimi söyledim, yeni Doğaüstü Araştırma Kulübü üyeleri olarak sizlerin de sıkı çalışması gerekiyor.
Bunu söyledikten sonra Xenovia ile Irina’yı yanına alıp Eski Okul Binası’ndaki boş odaya geri dönmek üzere oradan ayrıldı. Görünüşe göre konuşacak daha çok şeyleri vardı.
Her neyse, Kiryuu meğer… Yeni yıl daha yeni başlamıştı ama şimdiden böyle sıradışı bir şey yaşanmıştı bile. Bu gidişle bu yıl kayda değer pek çok şey yaşanacak gibi duruyordu… Hatta bu yıl üç kez falan ölebilirim herhalde…
Xenovia’nın çıkardığı patırtı dindikten ve herkes sakinleşene kadar bekledikten sonra Ravel tekrar elini kaldırdı.
Şey, Doğaüstü Araştırma Kulübü ilk dönemki bocalama sürecini atlattıktan sonra bir süreliğine Yeraltı Dünyası’na dönmem gerekecek.
Bunu duyan Kiba konuştu:
Lafı açılmışken, Ravel-san’ın ağabeyinin hizmetkârı olarak geçici bir süreliğine geri dönmesi gerekiyordu değil mi?
Şu anda Raiser-oniisama’nın hizmetkâr kadrosu tam değil. Oldukça endişeliydim, bu yüzden okaa-sama[18] bu sefer taşları tekrar takas etti ve ben de oyuna katılmak için geri döneceğim.
Doğru ya, Raiser’ın sahalara geri döneceği daha önce kesinleşmişti. Üstelik rakibi de mevcut Şampiyon Diehauser Belial-san’dı! Dönüş maçının Şampiyon’a karşı olacağını hiç tahmin etmedikleri için herkes şaşkına dönmüştü.
Ravel’ın bu oyuna katılması zaten kesinleşmişti. Görünüşe göre Raiser hizmetkâr kadrosundaki tüm boşlukları henüz dolduramadığı için annesinden maç günü Ravel’ı geçici olarak kendisine ödünç vermesini rica etmişti.
Raiser, kullanılmayan [Fil] taşını annesiyle takas ederek Ravel’ı aldığı için şu anda bir [Fil] eksikti; geçen yıl son [Fil] taşının sahibi kim olacak diye bir yarışma düzenlenmişti ve ben de katılmıştım… ama yeni üye henüz belirlenmemişti.
Pekâlâ, hizmetkâr kadrosu bir kez belirlendikten sonra bunu sil baştan yapmak zordur, bu yüzden dikkatli olmak gerekir. Gerçi söz konusu Raiser olunca, sevdiği kızlar konusunda taviz vermesi de sebeplerden biri tabii. Hmm! Yüreğindeki dertleri çok iyi anlıyorum, Raiser! Taviz vermek cidden zordur, ne de olsa kendi haremindeki bir üye söz konusu!
Bu sırada aniden aklıma bir soru takıldı. Takaslarla ilgili bir konuydu.
Şey, son dakika takası yapmak mümkün mü ki?
diye sordum Kiba’ya.
Temel olarak, bir maç kesinleştikten sonra yapılan takasların tanınması için belirli koşulların karşılanması gerekir, bu yüzden genelde iptal edilmeyle sonuçlanır. İki taraf arasındaki maç kesinleştikten sonra takas yapılmasına izin verilseydi bu işin sonu gelmezdi. Eğer takas yapan taraf kararsızsa ya da sürekli strateji değiştiriyorsa, bütün hizmetkâr kadrosu on maç içinde tamamen takas edilebilir.
Verdiği yanıt böyleydi; maç kesinleştikten sonra takas yaparsan bunun sonu gelmezdi. Bütün takımın sil baştan değiştirilmesine bile şaşırmamak gerekirdi. Sonuç olarak hizmetkâr kadrolarının —yani [Şeytani Taşlar] ile Derecelendirme Oyunu’nun (Rating Game) hiçbir anlamı kalmazdı.
Ravel konuşmasına devam etti:
Bu defaki durum, onii-sama’nın hizmetkâr kadrosunun tam olmaması, benim zaten önceden onun hizmetkârı olmam, Derecelendirme Oyunu tahmini puanının bundan pek etkilenmemesi ve maçı kazanacağı tahmin edilen tarafın da buna onay vermesi gibi çeşitli koşullar sayesinde kabul edildi.
Yani rakipleri de buna izin vermişti. Zaten bu maç en başından beri tek taraflı sayılırdı; Diehauser yeni üyeye izin vermiş olsa bile pek bir şey değişmezdi.
… Kazanacağı tahmin edilen tarafın sıralaması şu an ne kadar ileride ki?
diye sordum herkese. Derecelendirme Oyunu (Rating Game), insan satrançlarındaki piyon sıralaması gibiydi; Derecelendirmek için puanlar kullanılır ve sıralama buna göre belirlenirdi. İmparator Belial’ın mevcut puanını unuttuğum için herkese sordum.
Cevap veren Koneko-chan oldu:
… Sanırım 3500 puan civarında. 3000 puanın üzerindeki İlk 10’a girenler bile erişilemez olarak kabul edilir.
Bileği bükülemez. Pekâlâ, zaten epeydir Şampiyon olduğunu duymuştum.
Peki ya Raiser?
Dövüştüğüm adamın, yani Raiser’ın puanını merak etmiştim.
… 2000 puan bile değil. Yine de gelecek vaat eden genç yarışmacılardan biri olarak görülüyor…
Ravel çekine çekine söyledi.
Aralındaki fark 1500’den fazla mı!? Hop, hop, hop, bu kadarı da fazla ama! Bu rekabet bile sayılmaz ki!
A-Aralarında bu kadar büyük bir fark varken sorun olmuyor mu yani?
Sesim kaskatı kesilmiş bir şekilde sordum.
Kiba başını yana eğerek konuştu:
Normalde bu kadar büyük puan farkı olan bir maç düzenlenmez. Ancak bu maç Raiser Phoenix-san’ın sahalara dönüş maçı ve aynı zamanda sürekli teröristlerin saldırısına uğrayan Yeraltı Dünyası için Şampiyon’a karşı mücadelesini izleme fırsatı; yani daha çok bir gösteri maçı niteliğinde.
Bir gösteri maçı demek! Yani sadece şov amaçlı. Pekâlâ, aralarında bu kadar devasa bir sıralama farkı varken durumun buna evrilmesi kaçınılmazdı. Raiser adına bunu söylemek biraz üzücü hissettirse de, bu maç muhtemelen kıran kırana ciddi bir kapışma olmayacak.
Ravel bana detayları anlatmaya devam etti:
Bunu söylemem ne kadar doğru olur bilmem ama bu aslında [İmparator Belial’ın On Maçı] olarak bilinen özel bir etkinlik ve onii-sama da onun rakiplerinden biri.
Ah, demek Rias’ın yıl sonunda ‘Kayıtlara geçmesi gereken On Maç…’ diye bahsettiği şey… aslında buydu.
Boş bir vakitlerinde Rias aniden aynı şeyi düşünüp bunu dile getirmişti. Yani kastettiği şey aslında tam olarak buydu.
Normalde bir arada göremeyeceğiniz pek çok eşleşme olduğu için Rias-zenbuchou da aynı şeyi düşünmüştü; nitekim Phoenix maçının dışındaki diğer savaşlar da en az onun kadar ilgi çekici.
Kiba da söze eklendi.
Demek işin aslı böyleymiş. On maç! Şampiyon’un bizzat katılacağı o özel etkinlik buydu. Ve Raiser da o etkinlikte yer alacak kişilerden biriydi. Bir bakıma bu, genç bir Şeytan için büyük bir onurdu. Ne de olsa sadece Şampiyon’a karşı mücadele etme fırsatı yakalamakla kalmayacak, aynı zamanda muazzam bir deneyim kazanacaktı; böylesi bir maça seçilmiş olmak bile başlı başına devasa bir gurur kaynağıydı. Benim bile elime böyle bir fırsat geçse havalara uçardım herhalde.
Ravel gururlu bir ifadeyle konuşmasını sürdürdü:
N-Neyse ne, bu sadece bir gösteri maçı olsa bile İmparator Belial’ın rakiplerinden biri olarak seçilmek onii-sama ve Phoenix ailesi için büyük bir onur, bizi inanılmaz mutlu etti. Bunu reddetmek için en ufak bir neden bile yok.
Hehe, ağabeyinden pek bahsetmese de aslında onu bayağı önemsiyor. Ravel’ın en tatlı, en güzel yanlarından biri de bu işte.
Ravel az önceki konudan bahsetmeye devam etti:
İşte tüm bu sebeplerden ötürü geçici bir süreliğine Phoenix hanesine geri döneceğim.
Herkes durumu anlayışla karşılarken, kulüp odasına aniden ondan fazla kişi girdi.
Rias, Akeno-san, Azazel-sensei ve Sona-kaichou’nun hizmetkârları… Herkesin yüzünde son derece ciddi bir ifade vardı. Onların bu halini gören yeni Doğaüstü Araştırma Kulübü üyeleri, mühim bir şeylerin dönmekte olduğunu hissetti.
Asia diğer odadaki Xenovia ve Irina’ya da seslenip onları yanımıza çağırdı. Sıradan bir öğrenci olan Kiryuu ise diğer odada beklemeye koyuldu.
Herkesin toplandığından emin olan sensei gözlerini üzerimizde gezdirip konuştu:
Yeni bir okul dönemi başlıyor olsa da ne yazık ki bazı kötü haberlerim var. Şey, dünyanın sonu gelmedi tabii ama yine de en başından bilmenizde fayda var.
Dünyanın sonu olmayan kötü bir haber mi… Pff, bugünlerde zaten ne duysak kötü haber.
Sensei devam etti:
Kilise’ye bağlı bazı müminlerin —özellikle de Kilise emrindeki savaşçıların— isyan ettiğinden bahsetmiştim geçen yıl, hatırlarsınız değil mi?
Doğru ya, şu anda bu isyanın merkezinde olan kişiler bizzat Kilise’nin savaşçılarıydı. Üç Taraf güçlerini birleştirdikten sonra, [Şeytanlar ve Düşmüş Meleklerin Düşman Sayılma Yasağı] kuralına uymak zorunda kaldıklarından beri hayatlarından hiç memnun değillerdi. Her birinin kendine göre sebepleri olması bir yana, zaten en başından beri ne Şeytanlara ne de Düşmüş Meleklere sempati duyuyorlardı; üst kademelerin pat diye ilan ettiği Barış Antlaşması da tuzu biberi olmuştu. Yine de eski işlerini bırakıp vampir ve canavar avlamaya yönlendirilmiş olmaktan ötürü içten içe köpürüyorlardı. Şimdiyse vampirlerin bile Barış Antlaşması ile Üç Taraf ile aynı doğrultuda hareket etmeye başladığı söyleniyordu. Bazı askerlerin içi rahatlamış olsa da, doğal olarak bu durumdan son derece rahatsız olan büyük bir kitle vardı.
Nitekim bu savaşçıların bastırılamayan hoşnutsuzluk çığlıkları, en sonunda toplu bir isyanda patlak vermişti. Kendini onların yerine koyunca… Mücadele etme sebeplerini —yani intikam alma şanslarını— ellerinden almak, ellerindeki ekmeği, hatta yaşam gayelerini çekip almaktan farksızdı. Bu hususta Xenovia daha önce “Bunu anlamak hiç de zor değil” demişti.
Tanrı adına, Kilise adına, kötülüğün varlığına karşı savaşmak adına yürüttükleri mücadele sebebi bir anda ellerinden kayıp gitti… Hayatlarını nasıl sürdüreceklerini bilemiyorlar, cidden çaresiz bir haldedirler.
Xenovia’nın sözleri son derece ikna ediciydi. Çünkü bir zamanlar kendisi de savaşma sebebini kaybetmiş ve Kilise’den ayrılmak zorunda kalmıştı. Her ne kadar şu an durulmuş ve bir Şeytan olarak yeni hayatını kabullenmiş olsa da… her asker onun gibi kendi varlığına yeni bir anlam biçecek kadar şanslı olamıyordu. Mevcut durum tam olarak bundan ibaretti.
Azazel-sensei anlatmaya devam etti:
Kilise grubunun isyancıları… aslında büyük oranda durduruldu. Ayaklanmayı kışkırtanlar çoktan bastırıldı. Arkadaki kadro seviyesindeki liderlerin tamamı tutuklandı. —Ancak…
Sensei üç parmağını kaldırdı.
İsyancı liderlerden üçü hâlâ firarda. Ve şu an bile onları takip etmeye devam eden pek çok asker var.
İşin arkasındaki elebaşları askerleri peşinden sürüklüyor demek.
Sona-zenkaichou ardından bu kişilerin isimlerini sıraladı:
Bu üç kişi; Kardinal Piskopos Hazretleri Teodoro Legrenzi, Kardinal Rahip Hazretleri Vasco Strada ve Kardinal Diyakoz Hazretleri Ewald Cristaldi.
Bunu duyan Rias alçak bir sesle konuştu:
… Bu isimleri daha önce duymuştum.
Sessizce Koneko-chan’a fısıldadım: … Bu unvanlar da neyin nesi böyle? Şeytanların durumunu daha yeni yeni kavramışken Kilise’nin hiyerarşisine hâlâ oldukça yabancıydım. Koneko-chan iç çekip konuştu:
… Kardinal Piskopos, Kilise içinde Papa’dan sonra gelen en yüksek konumdur. Kardinal Rahip bir alt kademe, Kardinal Diyakoz ise onun da bir alt kademesidir. Bu unvanlara sahip birden fazla kişi olsa da, adı geçen isimler son derece büyük saygı gören şahsiyetlerdir.
Yani bahsi geçen bu isimlerin hepsi sıradışı adamlardı. Üstelik Koneko-chan’ın bile bileceği kadar ünlüydüler. Kiba bana dönüp konuştu:
Yani Kilise’nin iki, üç ve dördüncü sıradaki yetkilileri bu isyanı kışkırttı ve hâlâ firardalar.
Anladım, böyle anlatınca kavramak bayağı kolaylaştı. Bu rapor, aslen Kilise mensubu olan Asia, Xenovia ve Irina’yı nutku tutulmuş bir halde bıraktı. Özellikle de bir zamanlar savaşçı olan Xenovia ve Irina’nın gözlerindeki ifade gerginlikle kaskatı kesilmişti.
Xenovia en sonunda söze girdi:
… Hazretleri Strada ve Cristaldi-sensei…
Onları tanıyor musun?
Sorum üzerine gözlerini kocaman açarak konuştu:
Elbette. — Hazretleri Strada, Durandal’ın bir önceki kullanıcısıdır.
—!
Bu dobra beyan, beni ve odadaki diğer bazı üyeleri dehşet içinde dilsiz bıraktı! … Bu cidden çok sarsıcıydı! O kutsal kılıcın eski kullanıcısının aslında bu isyanın arkasındaki liderlerden biri çıkması beklentilerimizin çok ötesindeydi!
Azazel-sensei konuştu:
Bu adam, Durandal kullanıcıları arasında Roland ile boy ölçüşebilecek az sayıdaki kişiden biridir; hatta pek çok kişi onun Roland’ı bile aştığına inanır. Ayrıca savaştan sağ salim çıkmayı başarmış az sayıdaki kişiden biridir. Cephede gücü ve otoriteyi şahsında toplayan bir adamdı, aynı zamanda bir liderdi.”
Eskiden bir savaşçı olan sıradışı bir adam! Üstelik Durandal’ın eski kullanıcısıymış… Irina ardından konuştu:
Hazretleri Strada zaten seksen yedi yaşında…
Bu adam bildiğimiz ihtiyarlara benzemiyor! Seksenini devirmiş ama hâlâ isyan başlatacak enerjisi var! Yaşlılıktan elden ayaktan düşmüş değil mi yani?
Yine de Xenovia’nın gözlerindeki ciddiyet zerre azalmamıştı.
… Yaşını unutsanız iyi edersiniz. Bu adam… yaşayan bir efsanedir. Vücudu neredeyse hiç yaşlanmadı.
—! Şaka yapıyor olmalısın. Ne derseniz deyin, seksenini geçmiş adama ihtiyar denir be! Üstelik bu adam insan mı şimdi? Gerçi zaten seksen yaşındaysa…
Sensei’nin ifadesi de en az Xenovia’nınki kadar ciddiydi.
… O adam şu an daha yaşlı görünse bile zayıflamış falan değil, hâlâ eskisi kadar güçlü. İkinci Dünya Savaşı’nda bizim taraftan Kokabiel ile dövüşmüştü ve günün sonunda dezavantajlı durumda kalan biz olmuştuk. Bu adamın kutsal kılıçlara epey merakı vardır, ayrıca kazandığı sayısız zafer bulunuyor.
Kokabiel bir insana karşı dezavantajlı duruma mı düşmüş?! … Geçen yıl çalınan kutsal kılıçlar olayından sonra yaşananlara bakılırsa, tuhaf bir kader bağı var gibi hissettiriyor. Lafı açılmışken, şu Kokabiel denen herif de zamanında buna benzer bir şey söylemişti; Durandal’ın önceki kullanıcısının inanılmaz biri olduğunu belirtmişti.
Şimdi hatırladım, kendisi Dört Büyük Seraph’ın As’ı olmaya aday en güçlü adaylardan biri değil miydi?
Sensei’nin sorusunu duyan Irina başıyla onayladı:
Evet. Uriel-sama ve Raphael-sama, Hazretleri Strada’yı bizzat seçmişlerdi fakat kendisi ikisini de reddetti. … Öldüğünde Tanrı’nın yanına dönmek istediğini söyledi.
Dört Büyük Seraph’tan ikisi aynı anda teklifte bulunmuş ama ikisini de reddetmiş ha!
Herkesin yüzü ciddiyetle gerilmişken sadece Asia karmaşık bir tebessüm kondurdu yüzüne.
Kilise’de rahibeyken Hazretleri Strada ile bir kez karşılaşmıştım… Çok samimi ve dürüst bir insana benziyordu.
Asia’nın onun hakkında kötü bir izlenimi yoktu. İşte bu yüzden isyan ettiği haberini almak kafasını karıştırmıştı.
Kendi adıma Cristaldi-sensei ile karşılaşmayı hiç istemem… Ne de olsa Kilise’nin savaşçıları olarak onun kolları altında büyüdük, üzerimizde çok emeği var, o bizim akıl hocamızdı.
Irina isyana karışan bir diğer kişiden, Ewald Cristaldi’den bahsetti.
Kilise savaşçılarının akıl hocası… Xenovia ve Irina’nın şu an son derece karmaşık duygular içinde oldukları her hallerinden belliydi.
Xenovia da Irina’yı onaylayarak başını salladı:
Ben de Cristaldi-sensei’nin rehberliğinde yetiştim; bana şeytanlara ve vampirlere karşı nasıl savaşmam gerektiğini o öğretti…
… Vatikan’a gittiğimde Cristaldi-sensei bana Excalibur’u nasıl kullanacağımı sabırla öğretti. Duyduğuma göre Cristaldi-sensei cephedeyken altı Excalibur’dan üçünü aynı anda kontrol edebiliyormuş.
Azazel-sensei, Irina’nın sözlerini doğruladı:
Ah, doğru. O zamanlar Ewald Cristaldi, Grigori içinde en çok konuşulan konulardan biriydi. Aynı anda sadece üç Excalibur kullanabiliyor olsa da, teorik olarak altı kılıcın tamamını birden kontrol etmesinin imkânsız olmadığını söyleyenler vardı. Neyse, ister Vasco Strada ister Ewald Cristaldi olsun, savaş döneminde ikisi de akılalmaz derecede güçlü olmalarıyla nam salmış kişilerdi. Üstelik çok sayıda savaşçı yetiştirdiler; o savaşçılar bu iki adamı devasa birer dev olarak tanımlardı. Tek bir çağrılarıyla arkalarından gidecek sürüyle savaşçı bulabilirler… Nitekim Kilise savaşçılarının yarısından fazlası şu an bu isyana karışmış durumda.
Bu iki adam Kilise’nin en nüfuzlu figürleri. Üstelik Durandal ve Excalibur’un eski kullanıcıları… İş bu raddeye geldiğine göre, olayın basit yollarla çözülemeyeceği hissi uyanıyor insanda. Güçsüzler her zaman daha güçlü olanın etrafında toplanır zaten.
Sona-zenkaichou gözlüklerini düzelterek konuştu:
Yetenekle öyle bir kutsanmışlar ki, en üst düzey şeytanları bile katledecek güçteler— Ne de olsa böyle insanlar son derece nadirdir; güçleri şeytanlar arasında bile efsaneleşmiştir ve hâlâ hayattalar.
Yani Ewald Cristaldi ve Vasco Strada denen bu iki kişi aslında böyle dişli rakipler demek…
Sensei ardından bahsi geçen üç kişiden sonuncusuna değindi:
Teodoro Legrenzi ise aralarındaki en genci; Kardinal Piskoposluk konumuna gelmesi özel bir durum.
Asia bu kişi hakkında bir şeyler biliyor gibiydi, söze girdi:
… Açıkçası kendisini hiç görmedim. Kilise’nin üst kademelerinde oldukça gizemli biri olduğu söylenir.
Öyledir.
Ben de sadece adını duydum ama kendisini kanlı canlı hiç görmedim. Kardeş Griselda bile muhtemelen bizimle aynı durumdadır.
Xenovia ve Irina, Asia’ya bu şekilde yanıt verdi. Reenkarne olmuş bir melek bile onu görmediyse, cidden gizemli biri olmalıydı. Bu adamın kendini saklamak için geçerli bir sebebi olsa gerekti.
Firarda olan bu üç kişiyi dinledikten sonra… Perde arkasında nelerin döndüğünü pek düşünmek istemesem de tahmin etmek hiç de zor değildi.
Sensei asıl konuya geri döndü:
Kısacası, isyanın arkasındaki bu üç kişi ve onları takip eden savaşçılar şu anda kaçak durumundalar. Ve korkarım ki gitmek istedikleri yer—
Sensei işaret parmağını uzatıp yeri gösterdi:
Korkarım ki burası. Yakalanan bazı savaşçıları sorguladık; [DxD] ekibini bulmayı umuyorlardı ve kesinlikle sadece sohbet etmek istemiyorlardı.
Demek öyle diyorlar. … Bunca yoğunluğun arasında bir de Kilise’nin isyanına sürüklendik iyi mi. Farklı unsurlardan oluşan [DxD] ekibi, aslında kendi yoldaşlarının hedefi haline gelmişti. Varlığımızın kendisi oldukça özel bir durum olsa da… Aman, salın bizi be…
Herkesin üzerindeki gerginlik iyiden iyiye tırmanıyordu. Ancak sensei acı acı gülümsedi.
Hadi ama, bu kadar ciddi olmanıza gerek yok. Bunca zaman ölümle burun buruna geldiğiniz pek çok durum atlattınız ama şundan emin olabilirsiniz ki bu olayda tek bir can kaybı bile yaşanmamalı. Nitekim Vatikan’daki isyanda yaralananlar olsa da kimse hayatını kaybetmedi. Reenkarne melekler durumun daha da kötüleşmesini önlemek için ellerinden geleni yaptılar. Bu olayda en nihayetinde pek çok savaşçı keder içindeydi ve uzun süredir biriken öfkeleri patlak verdi.
Ölen olmadı. Bu gerçekten büyük şans… Ama bu durum tekrar yaşanabilir, ki artık neredeyse kesin gibi, o yüzden henüz rahatlayamayız!
Sona-zenkaichou derin bir iç çekti.
“… Yine de bunun tam ölçekli bir savaşa dönüşme ihtimali var. Kimseye zarar vermemeye çalışsak da ne olacağını kesin olarak bilemeyiz. … Teröristler de harekete geçmek için bu fırsattan yararlanabilir. Sonuçta bu onlar için biçilmiş kaftan.”
Zenkaichou’nun mantığı kesinlikle doğruydu. Biz isyancıların saldırısına uğrarken, Qlippoth’un boş duracağının bir garantisi yoktu. Teröristlerin gözünden bakınca, hangi taraf yenilirse yenilsin onların işine gelirdi.
Sensei omuz silkti.
“Elbette, temkini elden bırakmamamız gerekiyor. … Söylenenlere göre tüm bu olayı Kilise’nin üst düzey yöneticilerini kışkırtan Rizevim başlatmış. İsyan konusunda o adam tam anlamıyla bir iblis. Kışkırtma ve teşvik etme hususunda kimse onun eline su dökemez. Fazla tedbirli olmaktan zarar gelmez, yani kısacası Sona’nın az önce söylediği şey.”
Demek tüm bunların arkasında o pislik vardı. Sensei’nin ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. O adam… O herifin ağzından çıkan her tek bir kelime insanların kafasını karıştırmak için söyleniyor. Her şeyi bilse bile bunu bilerek yapıyor; bu adama karşı öfkemi kontrol bile edemiyorum.
“… Öte yandan, Kuoh Akademisi’nin kutsal kılıçlarla bir nevi kader bağı var gibi görünüyor.”
Saji fısıldadı. Ben de aynı şeyi düşünüyordum. Kılıçların kullanıcılarının da kılıçların kendilerinin de hepsinin burada toplanacağını hiç tahmin etmezdim.
“……”
Kiba bunu fark etti ve derin düşüncelere daldı. … Kutsal kılıçlarla bir bağa sahip olmak onun için de geçerliydi.
Kusura bakma Kiba. Öyle pat diye söylememeliydim. Saji mahcup bir ifadeyle özür diledi, Kiba ise buna hafifçe güldü.
Sorun değil, endişelenme.
Artık bunu kabullendim, bu yüzden eskisi gibi yaşamımı kutsal kılıçlara olan nefretim üzerine kurmayacağım. Bu doğru.
Ama… O güvensiz halleri beni endişelendiriyor. Daha da büyük bir olay patlak verirse, Kiba savaşmak için kesinlikle canını ortaya koyar. Savaştan sonra öğrendim ki, seri üretim Grendel’i yenmek için epey müthersizce hareket etmiş… Genelde sakin olsa da, özünde o kınından çıkmış bir kılıç—.
O herifin gerçekten bir kına ihtiyacı var. Ve umarım onun kını olma rolünü üstlenebilecek biri vardır… Neyse, Kiba benim endişelerimi anlasa bile kendini tutacak değil. … Eğer ölürsen seni asla affetmem. Dostum. Sensei kendinden emin bir şekilde gülümsedi ve konuştu:
Yok, kutsal kılıçlarla olan bu kader bağı öyle yüzeysel bir şey değil, şaka da sayılmaz.
Bu iyi bir fırsat. Xenovia, Irina, Kiba, kutsal kılıç kullanıcıları olarak seleflerinizi aşmak için çabalamalısınız. Fırsatını bulduğunuz an varınızı yoğunuzu ortaya koymalısınız. Madem [DxD] adını taşıyorsunuz, düşmana karşı yeteneklerinizi sergilemek yapabileceğiniz en küçük şeydir. Azazel-sensei’nin rehberliğini duyan üçü de kararlı bir ifadeyle başlarını salladı.
Seleflerimizi aşmak mı…
Xenovia kendi kendine mırıldandı.
Seleflerini geçmek.
Sadece kutsal kılıçlar konusunda değil, Başkanlığa aday olma konusunda da aynı düşünceye sahip.
Xenovia’nın yeteneğiyle, herkesten daha iyisini yapmak sorun bile değil. Herkes beni iyi dinlesin.
Qlippoth’a karşı olduğu gibi Kilise isyancılarına karşı da aynı şekilde tetikte olmalı, gardınızı asla düşürmemelisiniz. Sensei bu sözlerle bugünkü acil toplantıyı sonlandırdı.
Günün kulüp faaliyetleri de bitti ve ders sonrası etkinliklerimizin zamanı başladı.
Bölüm 2
O gecenin ilerleyen saatlerinde.
Hyoudou malikanesinin yeraltındaki kapalı havuzunda Doğaüstü Araştırma Kulübü üyeleri, Dulio, Rahibe Griselda, Vali takımı (Vali, Bikou, Arthur, Kuroka, Le Fay), ayrıca Slash Dog Tobio Ikuse-san ve diğerleri vardı.
Sitri takımı acil bir işle ilgilenmeleri gerektiğini söylemişti, bu yüzden gelemediler. Havuzun üzerinde, havada süzülürken dalgalar oluşturan iki kişi vardı; biri zırhı içindeki bendim, diğeri ise kendisini tamamen aura ile kaplamış olan — Rias’tı.
Bundan önce, biz ikimiz [DxD] üyelerine yeni yeteneğimizi göstermiştik. Yeni yeteneğimizi sergilememizin sonucunda havuzdaki su şiddetle etrafa sıçramış, havuzun çevresi tamamen ıslanmıştı ama belli ki insanlar bunu beklediği için korunmak adına şemsiye, iblis gücü ve büyü kullanmışlardı.
Yeni teknik hakkında, Göksel Ejderha Ddraig’in gücünü kullanacağı için Vali’nin fikrini almak adına onu özellikle çağırmıştım…
ama hiçbir ön hazırlık yapmadan kullanabileceğimi tahmin etmiyordum ve bir bakıma düşündüğümden de iyi olmuştu! Ooooh!
Yeni tekniğimizi gören seyirciler alkışlayıp tezahürat yaptı.
Gösterdiğimiz şey ortaklaşa bir hamleydi. Benim gücümle kendi yıkım büyüsünü birleştirmenin yollarını düşünüyordu. Yılbaşından sonra bunu benimle konuşmaya geldi. Fikirlerini duyunca, “Mümkün gibi görünüyor” diye düşündüm. Ben de yardım için diğer Göksel Ejderha Vali’yi çağırdım, onun fikrini dinledim ve sonunda bu yeni tekniği ortaya çıkardık. Ah—, sadece kendime güvenseydim, mümkün olmayacak pek çok şey vardı.
Bu yeni tekniğin yaratılması bence sadece Rias’ın yeteneğine dayanarak mümkündü. Güzel, bir dahaki sefere bir düşmanla karşılaştığımızda, kullanabileceğimiz gibi hissedersek deneriz. Tekniğin antrenmanını yaptıktan sonra Rias ve ben havuzun kenarına indik.
Nefes almak için zırhımı devre dışı bıraktım. Herkes havuzda keyifli vakit geçiriyordu. Aahh…
Ooh! Yüzemiyorummmm! Çığlık atan kişi Gasper’dı.
Koneko-chan, Ravel, Kuroka ve Le Fay ile birlikte su topu oynuyor gibiydi ama ayağı kaymıştı ve şimdi boğuluyor gibi görünüyordu. Hey, Gya-suke!
Erkek ol biraz be, şu sığ suda yüzmeyi öğren artık! Ona alaycı bir gülümsemeyle söyledim bunu ama—
Ben…
Bir vampirim! Doğam gereği sudan korkuyorummm!
Ağlamaya başladı. Yok artık, daha az önce suyun içinde su topu oynuyordun be!
Melezsin sen bir kere! Üstelik şu an bir şeytansın! Yapabilirsin! Zaten ayakta durabiliyorsun orada!
Ben öyle söyleyince ancak tepki verip “Ha, doğru ya” dedi ve havuzda ayağa kalktı… Hiç çekilmiyor valla, nihayet biraz daha erkeksi hissetmeye başladı dedik ama hâlâ her bakımdan böyle utanç verici olacağını düşünmemiştim… Mayosu bile kadın mayosu yahu!
Hoho, Gya-kun çok tatlısın nyan ♪
Gasper’ın kafasını okşayan Kuroka’nın… üzerinde bolca ten gösteren bir bikini olduğu için göğüsleri sallanıp duruyordu. Mmmm, gözlerim bayram ediyor resmen!
Bana gelecek olursak;
Hahaha, arada sırada böyle şeyler yapmak hiç fena değilmiş.
Evet, fufu.
Şu anda Akeno-san ve Rias ile birlikteydim, bu iki ablama güneş kremi sürmelerinde yardımcı oluyordum! Yer altı havuzunda bile gerçekten güneş kremi kullanıyorlardı! Şu an kış mevsimindeydik ve yer altında güneş ışığı almak da mümkün değildi! Ayrıca güneş yanıklarını önlemek için tek gereken biraz büyü kullanmaktı, yani güneş kremi kullanımı tamamen kozmetik nedenlerleydi! Ama! Güneş kremini sürmeme izin vereceklerini duyar duymaz, ben Hyoudou Issei, seve seve bunu yapmaya geldim!
Havuzun yanına yan yana iki şezlong yerleştirilmişti! Üzerlerinde iki ablamız yatıyordu! Bikinilerini bile çıkarmışlardı, bu yüzden sırtları tamamen çıplaktı!
Hehehe! Bu tür güneş kremi işlerine zaten çok aşinayım, Rias ve Akeno-san’a ustaca bir şekilde krem sürdüm!
Mmmm.
Ahhh.
İkisi de ister istemez böyle sesler çıkarıyordu.
Ellarım vücutlarının üzerinde kayıp gidiyordu! … Aahhh, inanılmaz derecede pürüzsüz ve narin bir ten! Esneklikleri tam kıvamındaydı, parmaklarımı Rias ve Akeno-san’ın sırtında, uyluklarında ve baldırlarına kadar aşağıya doğru kaydırırken şehvetli bir his kaplıyordu içimi! Ayak parmaklarını kapladıktan sonra, her noktayı kapladığımdan emin olarak en baştan başladım! İlk olarak Akeno-san. Parmak uçlarından başlayıp sırtının üzerinden geçerek kalçalarına kadar ovala-ovala-ovala-ovaladım! Kalçasını da defalarca ovaladım! Elimde değildi ki! Eğer benden bunu yapmamı istedilerse, yapmamak için hiçbir nedenim yok! Kesinlikle hiçbir neden yok!
…… Aahhh, aahhh……
Akeno-san’ın tatlı sesleri neredeyse beynimi eritecekti! Ve kalçasının hissi… hiç bozulmayan bir puding gibiydi, parmaklarım ve avuç içlerim içine çekiliyordu! Aaaaaaaaahhhh, böyle inanılmaz bir hissin olabileceğini kim bilebilirdi ki! O kadar pürüzsüz, yumuşak ve esneklik dolular ki, hayatımın sonuna kadar Akeno-san’ın kalçasına dokunabilmek istiyorum!
Bu manzarayı gören Rias konuştu:
Ise, ya ön tarafım… burada bakan çok insan var, bu yüzden pek uygun değil. Yatakta devam etmeye ne dersin? Ya da banyoda?
Lütfen bana bakıp böyle flörtöz şeyler söyleme! Aklımı çok karıştıracak!
Aaahhh, yatakta göğsüne güneş kremi sürmek mi! Bu da harika olurdu! Büyük banyoda çıplak halde ona krem sürmek mi! Bu da harika olurdu! Ç-Çok zor bir karar~!
Ne yapmalıyım~! Ama bu kafa karışıklığı içinde bile hâlâ Akeno-san’ın kalçasını sıkıca tutmayı düşünüyordum!
Akeno-san bir yandan tatlı sesler çıkarmaktan kendini alamazken bir yandan da şöyle dedi:
Ara ara, ne dersin, mmm, yatağa, mmmmm, geçip devam edelim mi? Fufufu, bu oldukça heyecan verici, ahhmmm. Ooh, acaba, aahhh, krem sürmekten daha tutkulu şeyler yaşanır mı ki?
Ahhh, Akeno-san bile bana baştan çıkarıcı bir şekilde bakıyordu!
—Derken etraftaki diğer insanların seslerini de duydum. Irina ve Rossweisse-san’dı.
B-Ben de sevgilimin bana güneş kremi sürmesine yardım etmesini istiyorum ama bu iki ablamızın arasına giremiyorum ki!
…… Ne kadar da uygunsuz! Ben de masumca insanların nasıl güneş kremi sürdüğüne baktığımı sanıyordum! Bu çok utanç verici!
İkiniz de size krem sürmemde yardım etmemi mi istiyordunuz!? Ç-Çok mutluyum ama dört kişiye birden yapmak biraz zor görünüyor! Çok fazla zaman alır, bugün göğüs ellemeye hiç zaman kalmayacak gibi görünüyor!
Aniden biri lafa karıştı — Ravel’di bu! Su topu oyununun ortasında havuzdan çıkıp gelmişti.
Şu an dinlenme vakti olsa da Ise-sama’nın zamanı çok değerli! Güneş kremi sürmeye bu kadar zaman ayırdığınız yeter!
Ravel’ın programımı yönetme konusundaki tutumu çok katıydı, Irina ve Rossweisse-san’ın isteklerine karşı çıktı… ama bu sefer Rias araya girdi:
Ravel, bırak yapsın. Arada sırada rahatlaman gerekiyor, bunu yapabilir misin?
Y-Yapabilir miyim!? … O zaman, nasıl yapmalıyım?
Vay canına! Yapsam mı yapmasam mı, kafam iyice karıştı!? Bir an düşündükten sonra Ravel hızla bir not defteri çıkardı, ardından bağırdı:
Güneş kremi sürme süresinin dağılımına karar vermek için buraya gelin!
—Bunu söyledikten sonra Rias ile bu konuyu tartışmaya başladı! H-H-Hey! Z-Zaman çizelgesi mi olacak yani!? Hayır, buna seviniyorum elbette! Ama kişi sayısı biraz fazla değil mi!? Derken Rias, Akeno-san, Irina, Rossweisse-san ve Ravel beni bir kenara bırakıp krem sürme programıma karar vermeye başladılar! Sonra Kuroka da su topu oyunundan çekildi, elini kaldırıp “Ben de katılıyorum nya!” dedi. O altı kişi çember şeklinde bir araya geldi ve güneş kremi sürme programımı tartışmaya başladı.
Bu her zaman görebileceğiniz türden bir manzara değil! Bu gidişle kızların taarruzuna uğrayacağım ve durum çok fena çığırından çıkacak! … Aman be, mutluluğun bedeli bu olsa gerek! Kesinlikle öyle! Yani umarım öyledir!
Güneş kremi sürme görevimden azat edildikten sonra atlama platformuna doğru yürüyüp oturdum, ardından bakışlarımı havuzun kenarına çevirdim. Birkaç kız orada krem sürme işlerini tartışıyordu, diğer tarafta ise Asia, Xenovia ile konuşmaktaydı. Xenovia’nın ciddi ifadesini görünce, muhtemelen Öğrenci Konseyi Seçimleriyle ilgili meseleleri konuştuklarını tahmin edebiliyordum.
Xenovia değişmiş gibi görünüyor.
—Bunu bana kimin söylediğini anlayamadım. Arkama dönüp baktım — bikinisini çekmiş Rahibe Griselda-san’dı bu!
Şu anda, genelde rahibe üniformasının altında gizlenen o devasa ve göze çarpan göğüsleri tam karşımda duruyordu! Üniformasının sade rengi ve masum imajıyla kıyaslanınca, bikini giydikten sonra ortaya çıkan tezatlık insanı inanılmaz derecede cezbediyordu! O göz alıcı, bembeyaz teni fazla kusursuzdu!
Atlama platformunda yanıma oturdu.
“… Biçici Prenses, Xenovia’nın savaşçıyken taşıdığı unvandı. Excalibur ve Durandal’ı kullanarak Kilise’nin pek çok düşmanını katletti ve bozguna uğrattı.”
Bunu daha önce duymuştum. Kilise’de olduğu dönemlerde, Tanrı’nın bir kılıç ustası olarak şeytanları, vampirleri ve türlü türlü canavarları infaz ettiğini işitmiştim. Düşmanlarını katlederken hiç merhamet göstermediği için insanlar onu anlayamamıştı; soğuk ve yaklaşılmaz kişiliği de eklenince bir noktada insanlar onunla dalga geçip [Biçici Prenses] demeye başlamışlardı.
Rahibe Griselda konuşmasına devam etti:
Çok ilgiye muhtaç bir çocuktur. Aynı tesiste bulunduğumuz için onun bakımından sorumlu kişi olarak ben seçilmiştim ama ne söylersem söyleyeyim büyüyüp kocaman oldu; bir hanımefendi olarak sahip olması gereken asgari terbiyeyi ona aşıladım, elimden gelen her şeyi yaptım zaten.
İlk bakışta şikayet ediyor gibi görünse de yüzüne daha yakından bakınca, sanki küçük kız kardeşinden bahsediyormuş gibi sıcacık bir gülümseme vardı.
Kendi yaşındaki ortağıyla —Irina ile— tanıştığından beri, arada sırada kendi yaşındaki bir kızın göstermesi gereken ifadeleri sergiler oldu.
Rahibe Griselda’nın dediği gibi, Xenovia’nın ortağı olan, onunla uzun süre vakit geçiren ilk kişi Irina’ydı. Sonradan Xenovia’ya ortak olan kişilerin çoğunun onun kişiliğine ya da dövüş tarzına ayak uyduramadığı, bir daha onunla ortak olmak istemediği söylenirdi. Bu da demek oluyordu ki Xenovia’nın kişiliğine ve dövüş tarzına yalnızca Irina uyum sağlayabilmişti. Bana kalırsa bunun sebebi ikisinin de kendince garip kişiliklere sahip kızlar olmasıydı. Bu garip kişiliklerinin birleşimi harika bir kimya oluşturmuştu denebilir, ruh ikizi gibiydiler; bu yüzden ortak olmuşlardı.
Rahibe Griselda gülümseyerek konuştu:
Şeytan olduğunu duyduğumda oracıkta bayılmıştım ama şimdi onun bazen endişelendiğini, bazen güldüğünü görünce bunun iyi bir şey olduğunu hissediyorum.
Rahibe Griselda’nın bakışlarını takip ederek Irina, Asia ve Xenovia’nın bir arada olduğunu fark ettim. Bu üçünün birbiriyle sohbet ederkenki yüz ifadelerini izliyordu.
Üçünün birlikte gülüşmesi gerçekten iç ısıtan bir manzaraydı—.
Öğrenci Konseyi Başkanı olmayı planladığını duydum.
Evet. İlk başta şaka yapıyor sanmıştım ama görünüşe göre gayet ciddiymiş. Okuldan sonra arkadaşlarıyla kalıp seçimler için strateji toplantısı bile yaptılar.
Okul hayatından gerçekten keyif alıyor.
Rahibe Griselda, Xenovia’daki bu değişimlerden dolayı yüreğinin en derinlerinden gelen bir sevinç duyuyordu. Normalde Xenovia’ya karşı katı biri gibi görünse de bence işin aslı birbirlerini gerçekten çok önemsiyor olmalarıydı.
Bana ciddi bir tavırla konuştu:
Hyoudou Issei-kun, lütfen ama lütfen o çocuğa çok iyi bak.
Evet, elbette! Ama demeliyim ki, benim pek bir faydam olacağını sanmıyorum. Şöyle ki, onun Asia, Irina ve sınıf arkadaşlarıyla birlikte olmasına izin vermek onun için çok daha iyi olur bence.
Ancak Rahibe Griselda beni dinledikten sonra başını iki yana salladı.
Söylediklerin doğru olsa da… Ben bir kadın olarak ondan bahsediyorum. Ohh, anlıyorum. Birkaç kızla birlikte yaşamak zor olmalı.
Bana anlayışlı bir gülümseme verdikten sonra Rahibe Griselda ayağa kalktı, “Hoşça kal” diyerek Xenovia’ya doğru ilerledi. Yanlış bir şey mi söyledim diye bir an endişelendim ama sonra Rahibe Griselda’nın Xenovia’yı azarladığını gördüm… Hah, şu Xenovia da gerçekten…
Neyse ne, bikinili bir Rahibe görebilmek bile harika bir deneyimdi! Her bir anı çok kıymetliydi, bunu hafızama kazımalıyım.
Ben öyle yaparken Vali takımının konuşmasını duydum.
Hey, Vali. Boş olduğumuz bir ara günahlarımı azaltacak bir iyilik yapar mısın bana? [DxD]’nin yaptığı işler daha iyi görünmüyor mu senden?
Konuşan Bikou’ydu. Vali yanıt verdi:
Zamanımı Rizevim’e ve kötü ejderhalara saldırmaya, bir de kendi gücümü eğitmeye harcamak istiyorum. Üzgünüm, böyle görevleri Kuroka ya da Le Fay’e vermelisin.
Vali kestirip atarak reddetti. Antrenman yaparken arada sırada böyle bir ifade takınırdı. Ama asıl rakipleri Birinci Nesil Sun Wukong-jisan ve Dulio gibi güçlü kişilerdi. Bugün buraya gelmesinin bir sebebi fikrini belirtmekti, diğer sebebi ise muhtemelen benim yeni tekniğime ilgi duymaya başlamasıydı.
Kilise’deki isyanı başlatanların kutsal kılıç kullanıcıları olduğuna dair söylentiler duydum, ki bu son derece ilgi çekici.
Arthur gözlüğünü düzelterek küçümseyici bir şekilde gülümsedi.
O herif kendi çıkarlarına göre hareket ediyor gibi görünüyor…
Arthur’un sözlerini duyan Vali konuştu:
Evet, Arthur. Bu sefer ne yapmayı planlıyorsun? Çok yakında efsanevi kutsal kılıç kullanıcıları buraya gelebilir.
Bunu duyan Arthur çenesini sıvazladı, ardından hevesle “Kötü bir fikir sayılmaz” diyerek güldü. … Gördüğüm kadarıyla Vali takımında başa çıkması en zor kişi muhtemelen Arthur. Öte yandan Bikou ile ben iyi geçinebiliyorduk.
Vali takımındaki üç erkeğin sohbet ettiği yere başka biri yaklaşıyordu—.
Vali, Azazel-san’ın işini fazla zorlaştırmamalısın.
Slash Dog Tobio Ikuse-san’dı bu.
Ikuse-san’ın ortaya çıktığını gören Vali omuz silkti.
“… Tobio demek. Madem buradasın, ister Azazel ile ilgili bir mesele olsun ister [DxD] ile, hiçbir sorun yaşanmamalı.
Ama sen de burada olsaydın işler çok daha iyi olurdu, Vali.
Aslında seninle bir dövüşmek isterdim. Geçen seferki hesabı kapatmayı gerçekten çok isterim.
Vali’nin ifadesi dövüşe hazır olduğunu gösteriyordu. Ancak Ikuse-san başını iki yana salladı.
Dövüşmek istiyorsan Sekiryuutei ile dövüşmelisin. Ayrıca ben senin kaderindeki rakibin değilim.
Bunu duyan Vali yüksek sesle güldü, ardından arkasını dönüp gitmeye yeltendi.
Bekle biraz, Vali. En azından bugünden sonraki planlanan programı dinlemelisin.
Ikuse-san sözünü bitirdikten sonra Vali yürümeyi bıraktı ve arkasını dönmeden konuştu:
“… Biliyorum. Ama ben önce yukarı çıkacağım.”
—Uhhh. … Vali’nin başkasının fikrini bu kadar kolay kabul ettiğini görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. … Vay be, o adam Azazel-sensei dışında birine gerçekten böyle şeyler söylüyor demek…
Aralarındaki bu etkileşimi izlememden kısa süre sonra Ikuse-san beni fark etti ve yanıma doğru yürümeye başladı.
Yo, Hyoudou Issei-kun. Galiba az önce sıra dışı bir şey gördün.
Yok, pek öyle sayılmazdı…
Vali konusunda, onunla ilgilendiğin için sana teşekkür etmem gerekiyor.
Ikuse-san bana teşekkür etti.
“… Ikuse-san’ın bana gerçekten böyle bir şey söylemesi şaşırtıcı.” Pekala, olan bitenden sonra teşekkür etmeliyim elbette.
Bunu söylerken cebinden bir fotoğraf çıkardı.
—Fotoğrafta Ikuse-san’ın öğrencilik yılları ve arkadaşları olduğu anlaşılan diğer erkek ve kızlar vardı.
Aralarından biri büyücü kılığına girmiş bir kız, diğeri ise kahverengi saçlı bir serseriydi. Üstlerinde ise kibirli görünüşlü, gümüş saçlı bir çocuk duruyordu.
… Yüzü Vali’yi andırıyordu. … Bu eski bir fotoğraf mı?
Vay canına, bu adam Vali mi? Acayip kibirli görünüyor! Söylediklerimi duyan Ikuse-san güldü. Çok kibirliydi.
Şimdiki halinden bile daha kibirliydi.
Fotoğraftaki diğer kişiler de sizin arkadaşlarınız, değil mi Ikuse-san? … Evet, dört yıl önceki kargaşa sırasında kurulan takımın üyeleri onlar.
O dönemde Kutsal Ekipmanlarla ilgili pek çok olay sıkça yaşanıyordu.
O zamandan beri onlarla birlikte çalışıyorum, hâlâ da öyle. Ha, yani Grigori’ye yardım edenler arasında, o fotoğraftakiler bazı üyelerin resmiydi. Geçmişte Vali ile bir süre birlikte yaşadım, bu yüzden birbirimizi çok iyi tanırız. Bu yüzden sana teşekkür ediyorum ya zaten.
Sizlerin birbirinize düşman olduğunuzu duyduğum için, onun nefret ettiğinizi sanıyordum hep.
Ikuse-san da biraz kafası karışmış gibi görünüyordu, bu yüzden nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Düşman mı?
Düşman demezdim, daha çok o herif fazla yapışkan, ben de sadece ondan uzak durmaya çalışıyorum.
Ne zaman karşılaşsak bana bağırıp duruyor, dertten başka bir şey değil.
Baş belası bir küçük kardeşe sahip olmak gibi bir şey. Bana böyle bir şey dediyse, onunla uğraşmak gerçekten baş ağrıtıcı olmuş olmalı. Lafı açılmışken, o adam eskiden tam bir savaş delisiydi. Gerçekten çok güçlü olduğunuzu duydum Ikuse-san.
Eğer sizinle savaşın ön saflarında birlikte olsaydık, bize kesinlikle büyük bir cesaret verirdi bu. Azazel-sensei ne zaman tehlikeli bir yere gitse, ona eşlik eden muhafızın Ikuse-san olduğunu duymuştum.
Azazel-sensei, Hades’i görmek için Yeraltı Dünyası’na gittiğinde bile yanında Ikuse-san vardı. Ancak Ikuse-san başını iki yana salladı.
Ben sadece perde arkasında çalışırım. İki Göksel Ejderha’yı rakip ya da müttefik olarak almak benim için fazla abartılı ve bana uymuyor. Gerçekten çok gözden uzak duran biri.
Yine de ön saflarda savaşabilmemiz, ancak bu adamın ve arkadaşlarının arkadan bizi sessizce desteklemesiyle mümkün oluyor. Onu ön saflara çekmeye zorlamak pek iyi olmaz muhtemelen.
Birden fark ettim ki, bir noktada yanıma büyük siyah bir köpek oturmuştu — adının Jin olması gerektiğini hatırladım. Sessizce öyle yakınımda durma be köpekçik. Vücudunu saran aura sıra dışıydı ve kırmızı gözlerine bakarak ne düşündüğünü anlayamıyordum.
Kırmızı gözleri bana dik dik bakıyordu. … Gözbebekleri beni içeri çekiyor gibiydi, dipsizliği insanı ürkütüyordu. Ikuse-san, Jin’in kafasını okşadı. Kusura bakma. Bu herifin ilgisini çeken şeylere dik dik bakmak gibi bir huyu vardır.
Tahminimce vücudunda barınan ejderhayı fark etti, Hyoudou Issei.
Harbi mi, demek vücudumun içine bakıyordu. Evet, o köpek bana dik dik bakmaya devam etti. Belki de özellikle Göksel Ejderhalarla ilgileniyordur.
—Ddraig’in söylediği şey buydu.
… Ddraig ile konuşmak ister misin? Hayır, birbirleriyle konuşabileceklerini sanmıyorum.
Jin insan dilini anlayabilir ama konuşması kesinlikle imkansızdır.
Kutsal Ekipman’dan ayrı bir şey. Bir Kutsal Ekipman gibi görünse de bu köpek hâlâ bir köpeğin iradesini taşıyor.
Vali daha önce senin güneş kremi sürmeni izliyordu. Görünüşe göre kalça ovalama sürecine büyük bir ilgi duyuyordu.
Harbi mi!? Demek öyle oldu!
O adam Akeno-san’ın kalçasını ovalama şeklimle gerçekten ilgileniyordu demek! H-Harbi, demek Vali gerçekten kalça tarafındaymış…!?
Ancak Ikuse-san hemen arkasından ekledi:
Şaka yapıyorum. Şaka mı!? Cidden inanmıştım be!
Bilirsin ya, o Vali denen herif benimle birlikte H DVD’leri izledi!
Beklediğim gibi çıktığı için, kadın vücuduna ilgi duymaya başladığı için sevinmiştim!
Ama Ikuse-san’ın şaka yapmayı sevmesini görmek beni şaşırttı! Her neyse, ben kaçar artık. Bugün bana güzel bir teknik gösterdin. Bunu söyledikten sonra ayrıldı. Sık konuşmadığım biri için bu oldukça tazeleyici ve güzel bir histi.
Özellikle de Vali’yi eskiden tanıyan biriyle konuşmak, o herifin bilmediğim diğer yönünü anlamamı sağladı, ki bu beklenmedik şekilde ilgi çekiciydi. Pekala, güneş kremi sürme zaman çizelgesinin nasıl gittiğine bir bakma vakti geldi, ortalık epey gürültülü bir hal almış gibi görünüyor.
Xenovia ve Asia da menajerim Ravel’i sıkıştırıyordu. Ben de güneş kremi sürülmek için kaydolmak istiyorum! Ben de!
… Şey, ben de istiyorum.
Ş-Şey, o zaman ben de istiyorum!
Ben de şansımı denesem mi acaba…
Koneko-chan’ı geçtim, Gya-suke ve Kiba bile mi istiyor yani!? Erkeklere de güneş kremi sürmemi istiyorlar! Ciddi olamazlar! Aniden biri elini omzuma koydu. Kafamı çevirip baktım, Dulio’ydu gelen. Ortama şöyle bir bakıp güldü.
Oho—, ister kızlar arasında olsun ister erkekler, Issei-san epey popüler görünüyor. Hmm, peki ne kadar marifetli olduğunu görmek için ben de sana krem sürdürsem nasıl olur?
Beni bu işten muaf tutun gözünüzü seveyim…
O an çaresizce başımı öne eğmekten başka elimden hiçbir şey gelmedi. Bu şekilde gün sona erdi.
Bölüm 3
Ertesi gün, öğle arasında.
Okulun avlusunda birinci sınıflara —Koneko-chan, Ravel ve Gasper’a— rastladım ve öğle yemeğinden sonra onlarla sohbet etmeye başladım.
—Tam o sırada Kilise Üçlüsü ve Kiryuu göründü. Yanlarından geçen öğrencilere broşür dağıtıyorlardı.
Gelin, herkes buraya toplansın! Lütfen şuna bir göz atın! Bu broşürlerde bir sonraki Öğrenci Konseyi Başkanı adayı Xenovia’nın vaatleri yer alıyor! O, kafasına koyduğu her şeyi başarabilecek bir kızdır!
Buyurun, gelecekte desteğinizi esirgemeyin lütfen. Lütfen oyunuzu Xenovia-san’a verin.
Dürüstçe bir seçim yapmanız için dua ediyorum! Her ne olursa olsun, lütfen!
Irina, Kiryuu ve Asia büyük bir coşkuyla öğrencilere broşürleri dağıtıyordu. Şey, şu an seçim dönemi olduğu için koridorlar el yapımı afişlerle doluydu. Afişlerde Xenovia Meryem Ana pozunu vermişti ve büyük harflerle [Kuoh Akademisi’ne gerçek huzuru getireceğim! Oyunuzu dürüstçe vereceğinizi umuyorum!] yazıyordu, bu da oldukça tuhaf bir ortam yaratıyordu. —Yine de Xenovia’nın aslında yurt dışından gelen bir nakil öğrencisi olması ve karakterinin tüm okulca bilinmesi sebebiyle, öğrencilerin afişler ve broşürler hakkındaki genel düşüncesi [Tarzını gerçekten çok seviyorum] şeklindeydi, ki bu şaşırtıcı derecede iyi bir tepkiydi. … Bu Kuoh Akademisi öğrencileri hoşgörülü, sakin ve genelde meraklı kişiler olarak tanımlanabilirdi.
Ardından Asia (öğle arasında seçim kampanyasına yardım ediyordu), Irina ve Kiryuu, Xenovia’nın avluya girişine eşlik etti. Omuzuna üzerinde kendi adı yazılı bir bant asmıştı ve yolun ortasına geldiğinde konuşmaya başladı.
Ah—, sevgili Kuoh Akademisi öğrencileri, nasılsınız. Ben bu yılki Öğrenci Konseyi Başkanlığı seçimlerinin adayı, ikinci sınıftan Xenovia. Herkesin konuşmamı dinlemesini rica ediyorum. Başkan olduğumda—
Oho—, [Desumasu] resmiyetini ulu orta bir kenara bıraktı ve her zamanki konuşma tarzını kullanıyor. Bu gerçekten de Xenovia’nın tarzına yakışır bir hareketti. Öğrenciler yürümeyi bırakıp onun konuşmasını dinlediler; bu sırada arada sırada erkek öğrenciler “Ooo! Xenovia-san, göster gününü!” diye bağırıyor, kız öğrenciler ise “Senden çok şey bekliyoruz, Xenovia-chan!” tarzında destek ve cesaret verici sözler haykırıyordu.
Uzaktan izleyen Koneko-chan konuştu:
… Xenovia-senpai okulda tanınan biri olarak görülüyor, bu yüzden konuşmaya başladığı an etrafı doğal olarak bir kalabalıkla sarılıyor.
Sadece yabancı bir kız olması bile insanların ilgisini çekmeye yetiyordu, ki kendisi gibi okulda son derece popüler olan Asia ve Irina’nın da ona eşlik etmesi cabasıydı. Sadece erkek öğrenciler değil, kız öğrenciler bile onunla ilgileniyordu.
Tarzı Sona-zenkaichou’nunkinden tamamen farklı, bu da pek çok kişinin ilgisini çekti.
Ravel ekledi.
İlgi odağı olmasının sebebi buydu. Önceki Başkan bir yandan güçlü bir çalışma kapasitesine sahipken, diğer yandan öğrencilerin fikirlerini dinleyip esnek kararlar alabiliyordu. Somut sonuçlar üreterek öğrencilerin güvenini kazanan Öğrenci Konseyi Başkanı’nın aksine, Spor Kulüpleri tipindeki Xenovia daha çok bir sporcu gibiydi. Elbette öğrenciler onun neden aday olduğunu bilmek istiyorlardı.
Ancak tam Xenovia herkesin ilgisini çekmişken, Öğrenci Konseyi Başkanlığı’nın diğer adayı olan Hanakai-san tesadüfen oradan geçti ve öğrencilerle selamlaşmaya başladı.
Herkese merhaba, son zamanlarda işler nasıl gidiyor?
Hanakai-san, Sona-zenkaichou’nunkine benzer sakin bir gülümsemeyle öğrencileri selamlıyordu. Sona-zenkaichou’ya gerçekten büyük bir saygı duyduğunu duymuştum, bu yüzden bunun tavırlarına ve davranışlarına yansıması gayet doğaldı.
Başarılar Hanakai-san, seni destekliyorum!
Oyum sana!
Aynı sınıftan kızlar ona tezahürat yapıyordu. Hanakai-san’ı destekleyenlerin çoğunlukla onur öğrencileri olduğunu söylediklerini duymuştum sanırım.
Yine de Sona-zenkaichou’nun halefi olmak kolay iş değildi. Ben bu okula yeni girdiğimde, Sona-zenkaichou zaten Öğrenci Konseyi Başkanı’ydı. Yani iki yıl üst üste Öğrenci Konseyi Başkanı olarak Kuoh Akademisi’ni yönetmişti. Hanakai-san muhtemelen onun makamını devralmak istiyordu.
Hanakai-san’ın yanına yürüyen kişi Başkan Yardımcısı adayı Saji’ydi; onu da selamlamak isteyen öğrenciler vardı.
Hey, Saji, oyumu Başkan Yardımcısı olarak sana vereceğim ama ders dışı etkinliklerime kıyak geçeceksin, tamam mı?
Enerjik görünen bir erkek öğrenci yarı şaka yarı ciddi bir edayla ona takıldı.
İkisi ayrı şeyler, dürüst bir seçim yapmanı umuyorum.
Saji gözleri yarı kapalı bir şekilde bir şeyler mırıldandı, ardından erkek öğrenci kahkahayı bastı.
Hahaha, şaka yapıyorum be. Sana vereceğim oyumu.
Cidden, Spor Kulüplerindekiler hep böyle işte.
Saji iç çekti… ama bu herifin ciddi kişiliği ve pratik zekasının çok sevildiğini, bu yüzden Spor Kulüplerinden, özellikle de Spor Kulübü’ndeki erkek öğrencilerden büyük destek görüp onların güvenini kazandığını duymuştum.
Ayrıca okula yeni nakil olan bir kız öğrencinin de sekreterlik veya saymanlık için seçime katıldığını duymuştum. Dedikodulara göre yabancı, güzel bir kızmış… ama ben onu ortalıkta görmedim bile.
Sonra, birinci sınıflardan ünlü bir erkek onur öğrencisinin de seçime girdiğini duymuştum. Ama o herifin bilgilerinin detayını öğrenemedim, bu yüzden pek bir şey bilmiyorum…
Şu Xenovia, Hanakai-san’ı yenebilecek mi hiç bilmiyorum.
Sessizce fısıldadım. … Xenovia’nın rakibi Hanakai-san’dı; Öğrenci Konseyi’nde sık sık Sona-zenkaichou’nun yanında yer alır ve Öğrenci Konseyi’ni diğer insanlardan daha çok önemserdi.
Koneko-chan konuştu:
… Haber Kulübü’nden bir arkadaşımdan duyduğuma göre durum şu an altıya dörtmüş, yani Xenovia-senpai dezavantajlı konumda. Hanakai-senpai sadece Sona-zenkaichou ile birlikte çalışmakla kalmadı, somut sonuçlar da elde etti, bu yüzden öğrencilerin ona olan desteği nispeten daha yüksek.
Yani, mantıklı tabii. Ama Xenovia’yı destekleyen yüzde kırklık bir kesim de var aslında.
Yüzde kırk — hiç fena değil. Yeni aday olan biri için şu anda böyle bir destek seviyesine sahip olmak, durumu tersine çevirmek adına bir umut olduğunu gösteriyor bence. Eğer sadece yüzde ten ya da twenty olsaydı… gerçek şu ki yenilgi kesinleşmiş olurdu.
… O bir yabancı, üstün bir sporcu ve herkesle iyi geçinebiliyor, bu yüzden bu tarz bir kişilik onu hem erkek hem de kız öğrenciler arasında popüler yapıyor. Özellikle birinci sınıf kız öğrencileri arasında inanılmaz derecede popüler.
Birinci sınıf kız öğrencilerine göre o çok karizmatik bir kadınmış, bu yüzden popülerliği tavan yapmış durumda.
Gasper bunu Koneko-chan’ın arkasından söyledi.
Birinci sınıf kızları arasındaki popülerlik ha…
Xenovia-senpai! Seni destekliyorum!
Xenovia-oneesama! Oyum kesinlikle sana!
Bu manzarayı görünce, etrafında gerçekten de bir sürü birinci sınıf kız öğrenci olduğu açıkça anlaşılıyordu. Xenovia biraz erkeksi bir havaya sahip olduğu için, kendi cinsinden olanlar —özellikle de alt sınıftaki kızlar— için acayip havalı görünüyor olmalıydı.
Teşekkür ederim, elimden gelenin en iyisini yapacağım.
Xenovia onlara gülümseyerek cevap verince, kızlar yüksek sesle “Kyaa—!” diye çığlığı bastılar. Tiz çığlıkları etrafta yankılandı.
Ravel aniden söze girdi:
Xenovia-sama’nın destekçileri arasındaki oyların yarısının asla sarsılmayacağını duymuştum.
Ha, nedenmiş ki o?
Sorum üzerine Ravel cevap verdi:
Çünkü bu kişiler, Xenovia-sama’nın daha önce yardım ettiği spor kulüplerindeki kızlar ya da okulda zorluk yaşarken el uzattığı öğrenciler. Xenovia-sama doğuştan böyle bir kişiliğe sahip; yardıma ihtiyacı olan hiç kimseye sırtını dönmez. Öğrenci Konseyi Başkanı adayı olmadan önce de, sıradan bir öğrenciyken de okulaki meselelerle sessizce ilgilenirdi. Sebebi işte bu.
Belki de Xenovia’nın atletik yapısının da etkisiyle, kızların spor kulüplerine sık sık yardım ediyordu. Ne zaman bir yardım daveti alsa bazı zorluklar yaşasa da, o insanlara yardım ederken acayip mutlu görünürdü. Adalet duygusu da çoğu insandan daha güçlü olduğu için, başı dertte olan her öğrencinin imdadına kesinlikle koşardı. Sanırım onun bu nezaketi ve yaptıkları zamanla birikerek arkasında sarsılmaz bir destekçi grubu oluşturmuştu.
Bunu düşününce, seçim kampanyası gerçekten de çok etkili olmuş gibi hissettiriyordu.
Okulun öğrencileri yeni bir Kuoh Akademisi inşa etmişlerdi. Geçen yıl bu zamanlar, ikinci sınıfa geçmek bana çok doğal gelmişti.
Artık üçüncü sınıf öğrencisiyim ha…
Kendi kendime mırıldandım.
Koneko-chan kolumu çekiştirdi. Gasper ve Ravel de bana gülümsüyorlardı.
Gelecek yıl biz de orada olacağız.
Koneko-chan bana böyle söyledi. Aahhh, Koneko-sama insanların içini okumada gerçekten çok iyi. Üçüne doğru yaklaştım ve konuştum:
Evet, biliyorum. Bir yıl sonra daha dikkatli olmanız gerekecek, benim tatlı kouhai’lerim.
—Bu sefer bu çocuklara yol gösterme sırası bende. Onların senpaisi olarak benim rolüm bu.
Ama Şeytan olarak kıdemli olan biziz.
Koneko-chan beni yine yerin dibine soktu! Dayanılacak gibi değil, biliyorum herhalde!
Okul çıkışında Rias, Akeno-san ve Xenovia kulüp aktivitelerini bitirdiler ve hepimiz bir araya geldik. Herkes ortak bir karara vardı ve hep birlikte Taiyaki yemek için komşu kasabadaki dükkâna gitmeye hazırlandık.
Fasulye ezmesi dolgulu Taiyaki dışındakilerin hepsi yanlış bence.
Ama kremalı olanlardan da vazgeçmek çok zor.
… Aslında un, şeker ve yumurtadan yapılıyorlar. Bu malzemeler hamur işi yapımında da kullanıldığı için fasulye ezmesi, krema veya çikolata kullanılabilir.
Rias geleneksel olana sadık kalıyor, Ravel kremalı seviyor, Koneko-chan içinse hamur işi olduğu sürece sorun yoktu; kızların tatlı tartışması iyice alevlenmişti.
Bu hoş ve huzurlu günlük hayat sahnesini izlerken, yerleşim bölgesindeki bir sokağın köşesini dönmeye hazırlanıyorduk.
—Ooh!
Aniden tarif edilemez bir baskı dalgası hissettik ve herkes anında savaş pozisyonu aldı!
Neler oluyor, bu his de ne böyle…? Yaklaşan güçlü bir baskı dalgası hissediliyordu. Buna tam olarak öldürme arzusu denemezdi ama kesinlikle iyi niyetli de durmuyordu… Yine de tanımadığımız birinin net bir niyetini hissettiğimiz kesindi!
Herkes tetikte bir şekilde etrafı süzüyordu. —Bu sırada Xenovia’nın hali çok tuhaf görünüyordu. Elleri şiddetle titriyordu.
… Nasıl yani, bu huzursuz his de ne… Durandal mı…?
Titreyen sağ elini sol eliyle tutmaya çalışsa da, sol eli de hafifçe titriyordu.
Koneko-chan’ın kulakları dikleşti, bir şey keşfetmiş gibiydi ve belli bir yöne doğru döndü. Diğer herkes de onun baktığı yöne kilitlendi!
O yöne baktığımızda —orada dini kıyafetler giymiş, beyaz saçlı bir adam duruyordu!
Buon giorno, genç Şeytanlar.
Bu adamın yüzü kırışıklıklarla kaplıydı; sadece yüzüne bakarak seksen yaşının üzerinde yabancı bir yaşlı adam olduğunu düşünebilirdiniz. Ancak yüzünün altındaki beden bu düşünceyle tamamen çelişiyordu. Hayal edilemeyecek kadar kalın bir boyun, geniş bir göğüs, ağaç kütüğü büyüklüğünde kollar ve muhtemelen benim belim kadar olan bacaklar…! En çarpıcı noktaysa boyuydu, neredeyse iki metre kadar var gibiydi…? Bu, yaşlı yüzüyle hiçbir şekilde uyuşmayan, mükemmel derecede genç bir bedendi!
—Vay canına!
O yaşlı adamın figürü… Göz açıp kapayıncaya kadar ortadan kayboldu! Nereye gitti!? Nereye kayboldu böyle!? Hayır, gözlerimi ondan ayırmamıştım ki!? Ne bir ses vardı ne de bir hareket, öylece yok olup gitmişti!
Aniden biri elini omzuma koydu.
… Ih!
Kafamı çevirip baktığımda, o uzun boylu ve kalıplı yaşlı adam duruyordu! Göz açıp kapayıncaya kadar arkama mı geçti!? Üstelik tam da düzenimizin ortasındaydı! Arkadaşlarımın hiçbiri tepki bile veremedi mi!?
Mesafeyi açmak için geriye çekildiler ve dövüşmeye hazırlandılar!
—Ama o yaşlı adamın kırışık yüzünde bir gülümseme belirdi. Kalın bir sesle konuştu:
Vatikan’dan geldim, adım Vasco Strada.
Uhhh!?
B-Bu ihtiyar, Durandal’ın önceki kullanıcısı mıydı!? Kilise’nin önemli bir şahsiyeti! İsyanın arkasındaki isimlerden biri!
İsmini duyan arkadaşlarım daha da gerildiler! Ben de hareket etmeye çalıştım —ama omzumda muazzam miktarda bir baskı vardı. … Neredeyse kalbim sıkışıyormuş gibi hissettiriyordu. Kahretsin… Bu çaresiz durumlardan kaç kez sağ çıktım ben… Ama şu an sırf birinin elini omzuma koymasına izin verdiğim için işler bu raddeye geldi…! Bu ihtiyar da kimin nesi böyle!
Vasco Strada, Xenovia’ya doğru döndü.
Savaşçı Xenovia, görünüşe göre bir Şeytan olmuşsun?
… Ekselansları Strada, görüşmeyeli uzun zaman oldu.
Xenovia’nın yüz ifadesi son derece ciddiydi, suratından soğuk terler damlıyordu. Normalde dik durur, güçlü görünürdü ama bu ihtiyarın karşısında her zamankinden daha gergindi!
Yaşlı adam elini omzumdan çekti. Sanki vücudumdaki prangalar çözülmüş gibiydi, bedenimi tekrar özgürce hareket ettirebildim.
Bu adam gerçekten sekseninin üzerinde bir ihtiyar mı… Ih! Şaşkına dönmüştüm. Xenovia ve Azazel-sensei’in tahmin ettiği gibiydi; gücü o kadar devasaydı ki bir ihtiyara ait olduğuna kimse inanamazdı!
Vasco Strada kıyafetlerinin arasından bir şey çıkardı.
Bu sizin için.
—Bu bir mektuptu.
İhtiyar mektubu Rias’a uzattı. Rias mektubu dikkatlice ellerinin arasına aldı.
… B-Bu da ne…?
Bu bir meydan okuma mektubu. Size resmi olarak meydan okumak istiyoruz.
Ne!?
Bu duyuruyu duyunca hepimiz şok olduk! Tabii ki şok oluruz! Çünkü bu adam tek başına buraya gelip bize bir meydan okuma mektubu veriyordu! Tek başına buraya gelip meydan okuyacak kadar cesur, cesaret dolu ya da canını hiç hiçe saymayacak kadar çılgın olmalıydı! Her şey çok aniden gelişmişti, herkesin yüzü gerilmişti!
Rias’ın vücudu titriyordu, öfkesi patlamak üzereydi!
Şaka yapıyor olmalısınız. Şu anki durumun ne olduğunun farkında mısınız acaba? Kilise’nin üst kademelerinden biri olsanız bile—
Sözünü bitiremeden, tam burnunun dibinde bir işaret parmağı belirdi! Yaşlı adam parmağını sağa sola sallarken ağzıyla “Cık cık cık” sesleri çıkarıyordu.
İblis Kralı’nın küçük kız kardeşi… Gerçekten çok genç, hatta fazla toy.
Vay canına! Bu ihtiyarın tavrını görünce daha fazla dayanamadım ve aralarına daldım! Rias’ı korumak için önüne geçtim! Ardından ihtiyara dönüp konuştum!
Kim olursan ol, bu insana dokunmana izin vermeyeceğim!
Bunu duyan yaşlı adam bir an durakladı — ama çok geçmeden son derece tatmin olmuş bir gülümseme sergiledi. Devasa eli bana doğru yaklaştı — ve samimi bir şekilde başımı okşadı.
Fena bir duruş değil, genç Şeytan.
Ih!
Küçümsendiğimi hissettiğim için elini sertçe savuşturdum! Ama yaşlı adam bir anda gözden kaybolmuş ve epey uzaktaki bir noktaya çekilmişti bile! … Yine hareket ettiğine dair en ufak bir iz bile yoktu! Aşırı yüksek bir hızda mı hareket ediyordu? İnsanlara ne bir kokusu ne de bir sesi varmış gibi hissettirmeyi nasıl başarıyordu?
Yaşlı adam belli bir yöne dönüp konuştu:
Çok güzel, Kardinal Legrenzi, lütfen bildirini yap.
Sözünü bitirdikten sonra küçük bir figür belirdi—.
İlkokul beşinci veya altıncı sınıf gibi görünen siyah saçlı bir çocuktu bu. Çocuksu bir yüzü olmasına rağmen heybetli bir duruşu vardı. Üstelik Vasco Strada ile aynı dini cübbeyi giymişti. Yaşlı adam ona “Kardinal Hazretleri” diye hitap etmişti. Görünüşe göre bu yaştaki o çocuk, bu tarz bir hitabı hak edecek bir makama sahipti.
Belki de bunun farkında olan Rias çocuğa sordu:
Sen Teodoro Legrenzi misin?
Doğru, ben Teodoro Legrenzi’yim.
Çocuk başıyla onayladı ve emin bir sesle cevap verdi!
Bu da ne böyle! İsyanın arkasındaki gizemli üst düzey kişilerden biri olduğu söylenen kişi… On bir, on iki yaşlarında bir çocuk çıkmıştı, akıl alır gibi değildi!
Arkadaşlarım da benimle aynı tepkiyi verdi, çocuğun kimliğini öğrenince şaşkınlığımızı gizleyemedik.
Genç Kardinal’in bedeni heyecandan titriyordu ama yüksek bir sesle konuştu!
Ben… Şeytan çıkarıcıların haklarını ve görüşlerini korumak zorundayım! Sizler “iyi” Şeytanlar olabilirsiniz ama kötü Şeytanları ve vampirleri yok etmek şart! Onları günahlarının yargılanmasından tek taraflı olarak muaf tutmanızı — kabul edemem! Bu Başmelek Michael-sama’nın iradesine karşı gelmek olsa bile… Sadece bunu, sadece bunu kabul edemem!
Çocuk titriyor olsa da gözlerinde güçlü bir kararlılık vardı.
Sözlerine karşılık verircesine, etrafımız bir anda ortaya çıkan sayısız savaşçı tarafından sarıldı ve kaçmamız engellendi. Yakından bakınca erkek rahiplerin yanı sıra Xenovia ve Irina’nınkine benzer üniformalar giyen kadın savaşçılar da vardı; sayıları epey fazlaydı ve etrafımızı kuşatmışlardı. … Muhtemelen isyandaki Kardinaller gibi kişileri takip eden savaşçılardı. Aralarında birkaç beyaz saçlı rahip de görebiliyordum. … Büyük ihtimalle daha önce Freed’in de bağlı olduğu örgütten gelen savaşçılardı. Onları görünce o herifi ve Siegfried’ı düşünmeden edemedim.
Sadece görebildiklerim bile burada bir düzineden fazla savaşçı olduğunu gösteriyordu. Buraya bu kadar çok insan getirebilmek kesinlikle kolay bir iş değildi… Dürüst olmak gerekirse Kuoh kasabasının dışına çıkmanın yabancı olmak için yeterli olacağını sanıyordum.
Dayanılacak gibi değil, ne zaman uzağa adım atsak saldırıya uğruyoruz, sonu gelmiyor. Gerçekten özgürlüğümüz olup olmadığını sormak istiyordum.
Aramızda silahını ilk hazırlayan —Xenovia oldu. Titremesini kontrol altına almış gibiydi, Durandal’ı diğer boyuttan çıkarıp ellerinde tuttu.
Xenovia kılıcını Vasco Strada’ya doğrulttu.
Ekselansları Strada.
Yaşlı adamın kırışık yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
Savaşçı Xenovia, Durandal’ı iyi kullanabiliyor musun bari?
Bu cümle sanki onun fitilini ateşlemişti, Xenovia Durandal’la öne doğru atıldı!
Kendiniz görün, aynası iştir kişinin lafa bakılmaz! Durandal’ın kullanıcısı dediğin böyle olmalı işte!
Yaşlı rahip kaçmaya hiç niyetli görünmüyordu, Xenovia’nın saldırısını doğrudan göğüslemeye hazırlandı! Ex-Durandal’ın keskin ağzı muazzam miktarda kutsal enerji taşıyordu; bu darbeyi tam olarak alan hiç kimse tek bir çizik bile almadan kurtulamazdı! Saldırı hedefini buldu — tam o anda! Xenovia’nın darbesi bıçak gibi kesilip durduruldu! Kılıcı savurma pozisyonunda hareketsizce kalakalmıştı. Hayır, zerre kadar bile kımıldayamıyordu! —Çünkü Vasco Strada, Durandal’ı tek bir parmağıyla durdurmuştu!
Böyle bir şey imkânsız! Xenovia’nın saldırısını gerçekten tek parmağıyla mı engelledi!? Ciddi miktarda yeteneğe ve eğitime sahip bir Şeytan bile böyle bir şeyi başaramazdı!? Üstelik karşısındaki rakip bir insandı, sekseninin üzerinde bir ihtiyar!
Uğğh!
Bu sonucu gören Xenovia, hırsından dişlerini gıcırdatıyordu.
Görünüşe göre daha çok yolun var.
Vasco Strada başını olumsuz anlamda salladı. … Durandal’ı kaplayan aura yavaş yavaş kayboluyordu! Bu ihtiyar önceki kullanıcıydı, bu yüzden Durandal’ı nasıl kontrol edeceğini gayet iyi biliyor olmalıydı. Ama bunun için tek bir parmak gerçekten yeterli miydi yani!?
Bu durumu görünce Xenovia’ya destek olmayı çok istedim ama etrafımızı saran savaşçılar hâlâ bizi gözlemliyordu, hepsinden önemlisi o ihtiyarın bedeninde tek bir açık bile göremiyordum! Geniş bir alana etki eden bir saldırı kullanabilseydik belki bu durumun üstesinden gelebilirdik. Ama burası bir yerleşim caddesiydi. Bundak daha ileri gidip tehlikeli bir şey yapmak imkânsızdı! Görünüşe göre arkadaşlarım da benimle aynı durumdaydı, nasıl saldırmaları gerektiğini bilemiyorlardı!
Xenovia! Ekselansları! Nezaketsizliğimi bağışlayın!
Tıpkı arkadaşı gibi öne atılan Irina, beyaz kanatlarını süzüp yüksek bir hızla rakibe doğru fırladı! Elinde kutsal kılıç Hauteclere duruyordu! Saldırısı yaşlı rahibe çarpmak üzereyken, iki arasına birden bir figür daldı! Dini cübbeler giymiş, siyah saçlı, orta yaşlı bir adamdı bu; Irina’nın saldırısına doğrudan karşı koyuyordu!
Saldırısını engelleyen kişiyi gören Irina hayretler içinde kaldı!
Ih! Cristaldi-sensei!
Irina’nın seslendiği adam, kutsal bir aura yayma yeteneğine sahip bir kılıç tutuyordu. Irina’nın Hauteclere’ini engelleyen de işte bu kılıçtı. Cristaldi—. Irina kesinlikle ona böyle seslenmişti. Görünüşe göre bu orta yaşlı adam, isyanın arkasındaki üçüncü kişiydi — Ewald Cristaldi! Excalibur’un meşhur önceki kullanıcısıydı!
Ewald Cristaldi elindeki silahı kullanarak Irina’yı geriye doğru itti, ardından konuştu:
Savaşçı Irina, bakış açını bu kadar dar tutmamalısın.
Bu adamın bedeninde de en ufak bir açık var gibi görünmüyordu.
Ama elinde kılıçla ona doğru fırlayan bir kişi vardı!
Excalibur’un önceki kullanıcısı demek…!
Bu Kiba’ydı! Elinde kutsal-şeytani bir kılıç tutuyor, onu Ewald Cristaldi’ye doğrultuyordu!
Gel bakalım! Bu işi bitirelim!
Tek bir nefeste ikisi arasındaki mesafeyi hızla kapattı ve Kilise savaşçılarının hocası olarak bilinen adama doğru atıldı! Rakip, Kiba’nın yüksek hızlı saldırısına doğru döndü — vücudunu esneterek saldırıyı kıl payı savuşturdu! Tek bir gereksiz hareket bile içermeyen kusursuz bir vücut esnetmesiydi bu! Kiba, araya aldatmaca hareketler katarak saldırmaya devam etti, hatta durmaksızın saldırırken ardıl görüntüler bile oluşturdu; ancak bu durum hâlâ Ewald Cristaldi’nin beklentileri dahilinde gibi görünüyordu ve kılıcını kullanarak saldırıları savuşturuyordu! Gözlerim o adamın kılıç hareketlerine yetişemiyordu bile!
Böyle bir şey imkânsız! Sadece Kiba ile yüksek hızlı bir savaşa ayak uydurmakla kalmıyor, aynı zamanda sıyrılmayı da başarıyor mu!? Savaş antrenmanlarında bile Kiba’nın tüm saldırılarını engellememin bir yolu yoktu!
O adam, Kiba’nın saldırılarından sıyrılırken konuştu:
Kutsal-şeytani kılıçlar mı? Demek Kutsal Kılıç Projesi’nden sağ kurtulan sensin? Hareketlerin hiç fena değil.
Kılıcını şiddetle savurdu! Bu darbeyi alan Kiba aniden kaldırıma yuvarlandı! O saldırının artçı etkisi yolu yok ederek bir krater oluşturdu!
Agh… Uh!
Kiba nefes almakta zorlanıyor gibiydi ve inleme sesleri duyuluyordu!
Ama beni Freed gibi aşağılık biriyle karşılaştırıyorsan, sana çok zor anlar yaşatırım, bilesin.
Ewald Cristaldi ona tek bir bakış attı, ardından kılıcını kınına soktu.
Sadece tahmin yürütüyorum, o kılıç… Bir şekilde Excalibur ile bağlantılı olabilir mi? O yüksek hızlı kılıç hareketini ve Kiba’nın bedenine verilen o yıkıcı gücü hatırlıyorum. Doğru ya, tıpkı Excalibur ile aynı yetenek.
Kiba, Xenovia, Irina!
Tam Rias ile ben kararımızı verip öne çıkmaya hazırlanıyorduk ki, Vasco Strada bize doğru bir işaret yaparak durmamızı istedi.
Gremory ailesinin Prensesi, buraya bir savaş başlatmak için değil, son bir bildiri yapmak için geldik. Umarım bunu anlayabilirsin.
Yaşlı adam bunu söyler söylemez —etrafımızı saran savaşçılar sessizce geri çekildiler.
… Demek ki silahlarımızı indirmemiz en iyisi olacak.
Bunu gören Rias yürümeyi bıraktı ve karşılık verdi. Durandal’ın önceki kullanıcısı — Vasco Strada, Excalibur’un önceki kullanıcısı — Ewald Cristaldi ve genç Kardinal hep birlikte arkalarını dönüp ayrılmak üzere hazırlandılar.
Elveda diyelim öyleyse, genç savaşçılar.
İsyancı grup sadece bunu söyleyip oradan ayrıldı—.
… Uhh…
Xenovia çıt çıkarmıyordu, moralinin bozuk olduğu her halinden belli bir şekilde Durandal’a tutunuyordu.
… Neden kendi insanları arasında böyle bir çatışma çıksın ki?
Irina çökmüş bir halde yere oturmuştu.
… Kahretsin.
Excalibur’un kullanıcısına meydan okuyup kolayca yenildikten sonra Kiba, duygularını yumruğunu sertçe yere vurarak dışa vurdu. … Kutsal kılıçlarla bağlantılı insanların savaşı tekrar başlamak üzereydi.
