High School DxD Cilt 15 – Bölüm 4 / Yaşam. 2 – Al ve Al Karmin
Tam olarak neyim ben?
Daha küçücük bir çocukken bile ben—Akeno Himejima—bu soruyu sorup dururdum kendime.
Annemi düşmüş meleklerden nefret eden insanların elinde kaybetmiş ve öz babam Baraqiel’i reddetmiş biri olarak, soyutlanmış ve yapayalnız bir hayat sürmüştüm.
Sonra, henüz on yaşımdayken, oradan oraya sürüklenen bir avare olarak tek başıma yaşayabilmem mümkün hâle gelmişti.
Tek başıma yollara düşmek istediğim zamanki o genç yüreğimin hissettiklerini dün gibi hatırlıyorum. Babama güvenemezdim. Eğer ona güvenirsem, annemi kaybetmenin acısından ve insanların babama duyduğu nefretten dolayı kalbimin tuzla buz olmasından korkuyordum.
Evden çıkarken yanıma aldığım küçük harçlığımı, biriktirdiğim her şeyi ellerimde sımsıkı tutuyordum. Onu annemin doğum günü için bir hediye almakta kullanmayı planlamıştım.
Çok mecbur kalmadıkça o paraya dokunmamaya kararlıydım ama açlığım son raddeye ulaştığında, içimden annemden özür dileyerek gözden çıkardım onu. Evet, o anı hâlâ zihnimin bir köşesinde taptaze duruyor.
Ama para sınırlıydı ve yanımda ebeveynlerim olmadan bir şekilde kendi başıma daha fazlasını kazanmak zorundaydım.
Fakat hangi iş yeri on yaşında bir çocuğu işe alırdı ki?
Dişe dokunur sadece iki yeteneğim vardı—babamdan miras kalan yıldrımları kontrol etme gücü ve annemden öğrendiğim kötü ruhları kovma bilgisi.
Bir gün, kötü bir ruhun ele geçirdiği küçük bir çocuğu kurtardım. Ailesi karşılık olarak bana biraz şekerleme verdi.
İşte bu, diye düşündüm. Yapabileceğim şey tam olarak buydu…
O günden sonra günlerimi olumsuz enerjinin ele geçirdiği insanları arayıp bulmakla, onları arındırmakla ve karşılığında küçük miktarlarda para ya da yiyecek almakla geçirdim.
Lüks bir hayat değildi kesinlikle. Başımı sokacak bir evim yoktu. Ama hayatta kalıyordum.
—Sana korkunç ruhları nasıl defedeceğini öğreteceğim, Akeno.
Annemin bana öğrettiği teknikler beni hayatta tutuyordu. Yalnız olmak çok zordu… ama henüz ölmeye hazır değildim.
Sonrasında Japonya’yı karış karış gezdim ve yavaş yavaş farklı ruhlarla nasıl iletişim kuracağımı öğrendim—ki bu durum, neyse ki insanlarla arama belirli bir mesafe koymamı kolaylaştırıyordu.
Zaten ben insanlardan ziyade ruhlara ait biriydim. Bir insanın bedenine sahip olabilirdim ama damarlarımda bir düşmüş meleğin kanı akıyordu. Benim de insan dışı bir varlık olarak sınıflandırılmam hiç de garip olmazdı.
Evet, henüz on yaşındayken bunu tamamen kabullenmiştim. İnsanlarla arama mesafe koymak, canımın yanma ihtimalini azaltıyordu.
Kötü ruhlardan kurtardığım insanlar arasında beni yanına almak isteyenler de oldu. Bazıları samimiydi, bazılarınınsa gizli hesapları vardı. Bu ince ayrıntıları ayırt etmeyi öğrenmiştim.
Zaman zaman avlanan taraf ben oluyordum. Düşmüş meleklerden özellikle nefret eden kilise görevlilerinin ya da beni kendilerine rakip gören iblis kovucuların bölgesine dikkatsizce girdiğimde kendimi sık sık hedef tahtasında buluyordum.
Bir buçuk yıl işte böyle geçti…
Zamanla yolculuğum sırasında karşılaştığım küçük ruhlarla dost oldum ve onları nasıl yönlendireceğimi öğrendim.
Derken bir gün T vilayetinde bir kasabaya vardım; orada bir şeytanla anlaşma yaptıktan sonra geçici olarak ruhlarla konuşma yeteneği kazanan bir insanla karşılaştım. Bilmeden kötü bir ruhla konuşmuş, ruh da bedenini ele geçirerek onu az kalsın öldürüyordu. Onun hayatını kurtardım.
Aslında kendi haline bırakmam gerekirdi ama şansıma bana yalvarıp kendisini kurtarmamı istedi. Ne yaptığımın farkına bile varmadan onu çoktan kurtarmıştım.
O insanın anlaşma yaptığı şeytanın Gremory Hanesi’nin liderine hizmet ettiğini ancak sonradan anlayabildim. İstemeden de olsa şeytanların bölgesine adım atmıştım.
Yolculuklarım sırasında şeytanların ve düşmüş meleklerin can düşmanı olduğunu öğrenmiştim. Ben de elbette bir düşmüş meleğin kanını taşıyordum, bu yüzden muhtemelen ortadan kaldırılması gereken düşman bir varlık olarak görülecektim.
Şeytanın o insanla olan bağımdan haberinin olduğunu biliyordum, bundan şüphem yoktu.
Üstelik şeytanların gururlu yaratıklar olduğunu da biliyordum. Bir düşmüş meleğin onların müşterisine müdahale etmesi… Bu saygısızlık yüzünden beni hiç tereddüt etmeden öldürürlerdi.
Kasabadaki terk edilmiş bir tapınağa sığınmaya ve sular durulana kadar beklemeye karar verdim. Ne de olsa izlenecek en mantıklı yol, durumu olduğundan daha da kötüleştirmemekti.
Ben henüz bir çocuktum—yetişkin bir şeytanla baş edemezdim.
Derken, tapınağa gizlice sığınmamın üzerinden birkaç gün geçmişti ki…
Bir varlığın yaklaştığını hissettim. Kırık kapıdan dışarı göz attım—ve bir al karmin dalgası gördüm.
Evet, muhteşem bir al karmin saç. Benimle hemen hemen aynı yaşlarda bir kız. Tıpkı benim gibi, o da bu dünyaya ait olmayan bir aura yayıyordu. Etrafına bakınarak çevresini süzüyordu.
Varlığımı gizleyerek tapınaktan dışarı süzüldüm ve yakındaki ağaçların arkasına saklandım.
Tapınakta kalamazdım. Düşman yerimi öğrendiği an o bina doğrudan hedef haline gelirdi. Saldırıya uğrarsa kaçacak hiçbir yolum kalmazdı.
Eğer oradaysan lütfen dışarı çık, diye yüksek sesle seslendi al karmin saçlı kız. Dürüst olup bölgemize neden girdiğini söylersen sana zarar vermeyeceğim.
Bir şeytanın sözlerine kim inanırdı ki? En azından ruh kovma işimin ortaya çıktığını kesin olarak öğrenmiştim.
Nazik bir görünüşü olabilir ama o hâlâ bir şeytandı. Yine de aurasına bakılırsa oldukça güçlü bir şeytandı… Ona karşı gelirsem hiçbir şansımın olmayacağını biliyordum.
Bana seslenmeye, beni dışarı çekmeye çalışmaya devam etti ama kendimi göstermedim. Nefesimi tutup tapınaktan ayrılmasını bekledim. Bir an önce oradan uzaklaşmaya hazır olmalıydım. Yeni bir saklanma yerine ihtiyacım vardı.
Ben yine de ortaya çıkmayınca, al karmin saçlı kız hayal kırıklığıyla derin bir iç çekti. Sonra tekrar seslendi: —… Haberin olsun diye söylüyorum, seni arayan bazı Şugendo münzevileri var. Bizimle anlaşma yapmak istediler. Seni kendilerine bırakmamızı istediler…
…
Bunu duyunca içimi ürpertici bir titreme kapladı. Onlardı; başkası olamazdı.
Gittiğim her yerde sürekli karşıma çıkan bir grup münzevi keşiş. Beni rakip olarak gördüklerini sanıyordum ama görünüşe göre durum öyle değilmiş…
Fakat al karmin saçlı kızın söyleyecekleri henüz bitmemişti.
… Onlar seni bulmadan önce bana gel. Sana kötü bir şey yapmayacağım. Sadece ne olduğunu anlat, ben de elimden geldiğince sana yardım edeyim.
Sözleri öyle nazikti ki… ve bir şekilde rahmetli annemi çağrıştırıyordu.
Evet, Rias ile ilk karşılaşmam işte böyle olmuştu…
Bir rüya gördüm, geçmişte kalan tasasız bir hayatın hatırasıydı…
Anne? Hiç arkadaş edinebilecek miyim?
Tabii ki edineceksin. Onlarla ne tür oyunlar oynamak istersin, Akeno?
Şey… Farklı yerleri gezmek ve belki okulda bir kulübe katılmak isterim.
… Okula gitmek istiyor musun, Akeno?
Benim için fark etmez. Seninle ve babamla mutluyum ben.
… Umarım güzel arkadaşlar edinebilirsin.
Evet! Bir de gelecekteki kocamın tıpkı babam gibi güçlü ve nazik olmasını istiyorum!
Oho. Bunu duyduğunda havalara uçacağına eminim.
Neden ki?
Şey, baban var ya…
… Anne.
Uyandığımda ağladığımı fark ettim.
Sığınağımı terk etmeye karar verdim. Eşyalarımı hızlıca topladıktan sonra, küçük ruhların arasında uyuduğum harabelerden ayrıldım.
Güneş henüz yeni doğuyordu. Sisli şafak vakti, ana yolun hemen yanındaki ormanda aceleyle ilerledim.
Geceleri dışarıda olmamaya çalışırdım, çünkü şeytanların en aktif olduğu zamanın o vakitler olduğu söylenirdi. Mantıken şafak vakti kasabadan ayrılmak için en güvenli zamandı…
Çocuktum işte. Şimdi ne kadar saf olduğumu daha iyi anlıyorum.
Tam ormandan çıkmak üzereydim ki—
Bir şey yan taraftan bana çarptı ve bütün bedenimi yakaladı.
Aniden auramın çekilip gittiğini hissettim… Aşağı baktığımda bir ağın içine hapsolduğumu gördüm.
Sıradan bir ağ değildi bu. Çırpındıkça gücümü daha da emiyordu. İşin içinde bir tür güç, bir tür teknik vardı.
Büyük bir dikkatsizlik. Yakınlarda birden fazla varlığın olduğunu hissedebiliyordum. Tuzağa düşmüştüm.
Şıngır-şıngır…
Bir keşiş asasının üzerindeki çıngırakların o kendine has sesi ormanda yankılandı.
… Seni bulduk, dedi yakındaki alçak bir erkek sesi. Ey lanetli Himejima kızı… Siyah kanatlı meleğin dölü.
Gölgelerin arasından, ellerinde asalarıyla koni şeklinde hacı şapkaları takmış birkaç münzevi keşiş belirdi.
… Yine karşılaştık, Akeno, dedi sert bir ses.
O sesi hemen tanıdım.
Keşişler yaşlı bir adamın geçmesi için yolu açtılar. Bambu şapkasını çıkaran adam, gözlerinde derin bir kederle ağa yakalanmış olan bana baktı.
… Büyük amca, dedim titreyen bir sesle.
Evet, bu adam Himejima ailesindendi—anne tarafımdan büyük amcamdı.
Himejima ailesi, ezelden beri Japonya’nın Şinto dinine kökten bağlı bir soydu. Örneğin annemin ailesine ünlü bir tapınak emanet edilmişti.
Büyük amcam ise ana aileye mensuptu. Yanındakilerin de hepsi akrabamdı şüphesiz.
Büyük amcam benimle konuşmak için yere çömeldi. Bu sefer kaçamayacaksın. Bugün senin utancından arınacağız. Ne söylediğimi anlıyor musun?
Utanç.
Onlara göre ben bir ucubeydim—güya bir düşmüş melek tarafından kirletilmiş Himejima kadınının kızı. Bitmek bilmeyen bir utanç kaynağı.
Himejimakârlar saygın bir Şinto soyuydu. İçlerinden birinin başka bir mitolojiden olan bir varlıktan çocuk doğurması akıl almaz bir şeydi.
Hizmet ettikleri Japon tanrıları bunu öğrenecek olsa başlarına ne tür bir ceza geleceği bilinmezdi.
Himejimakârların saflık yemini mutlaktı. Bu yüzden annem öldürülmüştü.
Annem ve babam artık yanımda olmadığından, kendi ailemin üyeleri tarafından kovalanarak ülkeyi köşe bucak gezmiştim. Onlara göre Himejima adını lekeleyen herkes yaşama hakkını neredeyse kaybetmiş sayılırdı.
… Ben sadece yaşamak istiyorum, dedim kalbimin en derinlerinden gelen bir sesle.
Ben ne annemin peşinden ölüme gidebilen ne de babamın yanına sığınabilen bir sürgündüm. Ama ölürsem, çocukluğumu, o yılları ailemle birlikte evimizde geçirdiğim anları tamamen reddedecekmişim gibi hissediyordum. Ve bu kesinlikle katlanılamaz bir şeydi.
Büyük amcam başını sallayarak kederli bir iç çekti. Senin gibi siyah kanatlı bir yaratığın normal bir hayat yaşayabileceğine gerçekten inanıyor musun? Geçtiğimiz bir buçuk yıl boyunca bunun ne kadar boş bir umut olduğunu anlamış olmalısın… Zeki bir çocuktun sen her zaman. Bir canavar sadece kas gücüyle insan gibi yaşayamaz, değil mi?
Evet, bunu bizzat yaşayarak öğrenmiştim. Ülkeyi gezerken, özel yeteneklere sahip olanların sıradan insanların arasında yaşayabilmek için ne kadar büyük bir güce ve kararlılığa ihtiyaç duyduklarını görmüştüm.
Bende ise ikisi de yoktu. Bu yüzden çok korkuyordum, bu dünyaya ait değilmişim gibi hissediyordum…
Ama buradaydım işte!
Bana yaşam armağanı verilmişti…! Henüz ölemezdim! Ölmek istemiyordum!
Ellerimde şimşek yumakları var edip onları Himejima keşişlerinin üzerine saldım!
Göz alıcı bir parıltıyla şimşekler aralarında hızla yayıldı. Beklediklerinden daha güçlü olmalıydı ki onları hazırlıksız yakaladım, asalarını bana doğru çeviremez hale geldiler.
Hayır! Büyük amcam avazı çıktığı kadar bağırdı—ve bununla birlikte ruhani bir enerji patlaması yayılarak şimşeğimi dağıttı.
Son karşılaşmamıza kıyasla çok daha güçlendiğimi sanıyordum ama anlaşılan saldırım ona karşı hâlâ işe yaramıyordu.
Keşişler dövüş duruşlarını düzelttiler, bana olan nefretleri daha da şiddetlenmişti.
Ngh! Yıldırımı her geçen gün daha da tehlikeli bir hal alıyor!
Eğer onun icabına bir an önce bakmazsak bu dönüp dolaşıp canımızı yakacak!
Asalarını bana doğru doğrulttukları sırada—
Keee!
Keee-eee!
Birkaç küçük ruh sanki beni korumak istercesine birdenbire ortaya çıktı!
Hayır! Katledileceklerdi!
Durun!
Ruhları tehlikeden uzak tutmak için çılgınca hareket ederek kendimi ağın dışına doğru attım.
… Onları koruyor musun bir de? Anlaşılan o kızın—Shuri’nin—kanını almışsın, dedi büyük amcam asasını acımasızca bana doğru doğrultarak.
Silahın ucunda güçlü bir parıltı birikmeye başladı.
Eğer bu saldırının kurbanı olursam bu benim sonum olurdu.
Üzgünüm kızım ama artık seni kurtaracak siyah kanatlı melekler yok. En azından işini çabucak bitirmeme izin ver. Acı çekmene gerek yok.
Erkeklerden nefret ediyordum. Yetişkinlerden nefret ediyordum. Tek umursadıkları şey dış görünüştü. Annemi son ana kadar affetmemişlerdi…! Beni de aşağılık bir yaratık olarak görüyorlardı!
İçimde kabaran tiksinti ve öfkeyi bastırarak son bir dileğimi dile getirdim: —Lütfen… bu küçük olanları serbest bırakın.
… Peki. Çok güzel.
Bir de… Beni annemin yanına gömün… Lütfen…
Bunu yapamam. Sen bu dünyada asla doğmamalıydın. Sana sadece bu ruhların güvende olacağının sözünü verebilirim.
Zaten ikinci isteğimi kabul etmesini pek beklemiyordum. Gelip geçici bir hevesti.
En azından ruhlar güvende olacaktı. Belki de bu kadarı yeterliydi.
… Keee! Ruhlar endişeyle ağlıyorlardı.
Sorun değil, diye düşündüm. Bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.
Gerçekten. Benim payıma da doyasıya yaşayın hayatı.
Benim için kin tutmayın. Benimle karşılaştığınızı unutun, tamam mı?
Ruhlar kelimelere dökmeme gerek kalmadan dileklerimi anlamış gibiydiler.
Sonra, büyük amcamın asasının gücü artarken gözlerimi kapattım ve tam onu üzerime salmak üzereyken—bir ses yükseldi.
Durun.
Büyük amcamın asasının ucundaki ışık dağıldı.
Keşişler ve ben etrafa bakındık.
Ağaçların arasından al karmin saçlı bir kız çıktı—Rias. Yanında da kahya kıyafeti giymiş, vakur görünümlü orta yaşlı bir adam duruyordu.
Ona sormak istediğim bir şey var, dedi Rias. Kişisel bir soru.
Kızın bir şeytan olduğunu anlayan keşişler asalarını ona doğru çevirdiler.
Büyük amcam ise onun gelişinden hiç istifini bozmamış gibiydi.
Gremory kızı. Bizi reddettiğinizi sanıyordum…?
Rias ona küstahça gülümsedi. Evet, reddettik. Bu sizin çözmeniz gereken bir sorun. Ama ben de size bir şey sorayım. Ona ne yapacaksınız? Öldürecek misiniz?
… Sana ne? dedi büyük amcam kestirip atarak.
Öyleyse, onu bana vermeye ne dersiniz? diye sordu Rias.
Bu sözler keşişler arasında bir çalkalanmaya yol açtı.
Sen kendini ne sanıyorsun?!
Aşağılık şeytan!
Bu Himejima’nın meselesi!
Keşişlerin hakaret yağmuru ancak büyük amcam konuştuğunda sona erdi: —Sessiz olun, hepiniz… Gremory kızı—bizim işlerimize karışmaya nasıl cüret edersin?
İki taraf birbirine dik dik bakışırken Rias’a eşlik eden orta yaşlı adam araya girdi.
Sakin olalım, lütfen. Benim adım Heinrich Cornelius Agrippa. Lord Gremory’nin Hanedanı’nda Fil’im. Bana Agrippa diyebilirsiniz.
Evet, bölgesine girdiğim şeytan buydu—Gremory Hanesi’nin liderine hizmet eden Agrippa.
İncelikli bir zarafet havası taşıyan bu adam, Agrippa, ormanın derinliklerine doğru işaret etti. Şurada iki dakika konuşsak sizin için sakıncası olur mu? Yetişkinlerin meseleleriyle çocukları yormamak en iyisi olur.
Bunu Rias’ın önünde söylemeye gönüllü olması, onun sarsılmaz güvenine sahip olduğu anlamına geliyordu ancak.
… Pekala.
Büyük amcam, keşişler ve Agrippa ormanın derinliklerinde gözden kayboldular. Gider gitmez Rias üzerime atılmış olan ağı kaldırdı.
Artık güvendesin, dedi masum bir gülümsemeyle. Siyah saçlarıma pür dikkat baktı. Çok güzel saçların var. Japonların siyah saçlarını gerçekten çok seviyorum.
…
Neden? Nedense bu sözler içimi bir rahatlama duygusuyla doldurdu.
Bana Japon dediği için miydi? Yoksa saçlarımı övdüğü için mi?
Belki de benimle çekinmeden konuşmaya, bana olduğum gibi hitap etmeye gönüllü olmasıydı asıl sebep.
Uzun bir sürenin ardından keşişler ve Agrippa geri döndüler.
Benim serbest bırakıldığımı gören büyük amcam bana döndü: —… Bize iki konuda söz vereceksin. Bunu yaparsan sana bir daha dokunmayacağımıza yemin ederiz. İlk olarak, bir daha asla bizim bölgemize adım atmayacaksın. İkincisi, sonsuza dek o al karmin saçlı kızın yanında kalacaksın. Bu şartları kabul et, biz de seni kendi haline bırakalım.
…
Ağzından dökülen bu sözlere inanmak neredeyse imkânsızdı. Hayal gücümün en uç noktasında bile böyle bir şeyin olacağı aklıma gelmezdi.
Ben orada ağzım açık kalakalmışken, keşişler sessiz sedasız gitmeye başladılar. Dilimi tutamayarak pat diye o soruyu sordum: “… Himejima adını kullanmaya devam edebilir miyim?”
“… Bu topraklarda o adı taşıyan bir sürü insan var,” dedi büyük amcam arkasına bile bakmadan. “Keyfin bilir.”
Böylece o ve keşişler çekip gittiler.
Bir de baktım ki geriye sadece Rias, Agrippa ve ben kalmışız.
“Eee, hanımım,” dedi Agrippa, Rias’a neşeyle seslenerek. “Geri kalanını sana bırakıyorum.”
Sonradan öğrendim ki Agrippa’nın büyük amcama sunduğu teklif, tüm varlığımı ve geçmişimi Gremory Evi’ne aktarmakmış.
Kısacası teklifi, ilgili tüm tarafların sanki ben en başından beri Gremory Evi’ne bağlıymışım gibi davranması üzerinmiş.
Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, bu Gremorylerin bir meselesi kabul edilecekti. Büyük amcam başka birkaç şartta daha diretmişti ve görünüşe göre Agrippa hepsini kabul etmişti.
Sonuç olarak, artık beni öldürmek istemiyorlardı.
“Emin misin Agrippa? Bizim bölgemizde yaptığı o şey ne olacak peki?” diye sordu Rias.
Evet… Gremoryler ile anlaşma yapmış o insanı düşüncesizce iblislerden arındırmamdan bahsediyordu.
Ancak Agrippa ona yumuşak bir tebessümle karşılık verdi. “Küçük kızları cezalandırmakla ilgilenmiyorum. Ama şanslıydın. Önümüzdeki ay başka bir ülkede kendime yeni bir düzen kurmak için bu bölgeden ayrılmayı planlıyorum. Eğer bu çocuk başka bir Hanedanlığa mensup bir iblise denk gelseydi, şey… Hiçbir müzakerenin gerçekleşebileceğini sanmıyorum.”
Evet, gerçekten çok şanslıydım. Sadece bir ay sonra gelmiş olsaydım, kaderim mühürlenmiş olacaktı.
Eskiden iblislerin kötü ve korkunç olduğunu düşünürdüm… Fakat bu Gremory iblisleri, sert olsalar da merhametten anlıyorlardı.
Agrippa başımı okşadı. “Kendi çıkarımız için hayatını elinden aldığımız için çok üzgünüm. Şimdiye kadar kendi şartlarınla, bağımsız bir şekilde yaşadığını biliyorum. Korkarım başka bir yolu yoktu.”
Başımı iki yana salladım ve hatırlayabildiğimden bu yana ilk kez yüzümde bir gülücük açtı.
“Hayır. Sadece hayatta olduğum için bile minnettarım.”
Bu sözleri tüm kalbimle, samimiyetle söylemiştim.
Himejimakay tarafından unutulmuş olsam bile, hâlâ yaşıyor olmam, annem Shuri Himejima’nın bir zamanlar yaşadığının en büyük kanıtıydı.
Yıllar sonra öğrenecektim ki, Himejima keşişleri peşimdeyken Azazel gölgelerden bana yardım eli uzatmıştı.
Büyük amcamın siyah kanatlı meleklerden bahsederken kastettiği şey bu olmalıydı.
Muhtemelen yakın yoldaşının kızına göz kulak olarak babamın yerini doldurmaya çalışıyordu.
Belki de dostunun karısının ölümünden dolayı kendini suçluyordu.
Ama bunu bana asla doğrudan açmadı.
Azazel’in tek yaptığı, bana o muzip gülümsemelerinden birini sunmaktı.
Rias beni Yeraltı Dünyası’na götürdüğünde, görkemli ve lüks bir şatoyla karşılaştım.
Beni annesi Venelana ile tanıştırdı.
“Merhaba. Leydi Rias’ın bahsettiği düşmüş melek sen olmalısın. Ben Rias’ın annesi Venelana’yım. Burayı yeni evin olarak görmekten çekinme lütfen.”
Bu sözlerin hakkını verircesine, Gremory şatosunda bana özel bir muamele gösterildi.
Bana bir leydi gibi nasıl davranacağımı öğrettiler, her türlü uzmanlık bilgisini aktardılar ve okumam için fırsatlar sundular.
Kendimi, önceki hayatımın bir yalan gibi hissettirdiği öyle ihtişamlı bir dünyaya balıklama dalmış buldum.
Yeraltı Dünyası’ndaki yeni hayatıma başlamamın üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti. Rias’ın odasında canavarlar hakkında bir kitap okurken ona bir şey sormaya karar verdim.
“Şey… Neden beni kurtarmak için o kadar zahmete girdin?”
“Ha? Bunca zamandan sonra bunu mu soruyorsun? Şans eseri karşılaştık belki ama artık biz bir aileyiz. Değil mi?” Evet, benimle böyle rahat ve samimi bir şekilde konuşabilmesi içimi inanılmaz rahatlatıyordu.
Rias yakındaki bir satranç taşını almak için uzandı. “Biliyorsun, yakında kendi Şeytani Taşlarımı alacağım, ben de kendi Hanedanlığımı kurmayı düşünüyordum.”
“… Katılmamı mı istiyorsun? Yarı düşmüş melek olduğum için mi?”
“İnsan dünyasındayken kötü bir ruh tarafından ele geçirilen o adama yardım etmiştin, değil mi? Neden yaptın bunu?”
“… Benden rica etti. Hepsi bu.”
“İşte tam olarak bu!” dedi Rias heyecanlı bir baş sallamayla. “Sen nazik bir düşmüş meleksin! Elbette seni Hanedanlığımda istiyorum!”
Şaşkına dönmüştüm. Dürüst olmak gerekirse, onun bir tuhaf iblis kızı olduğunu düşünmüştüm.
Yani, kim nazik bir düşmüş meleği yanında ister ki?
“Uf-fufu~”
Rias, bu garip gülüşüm karşısında kafasını yana eğdi.
“T-Garip bir şey mi söyledim?”
“Birazcık, evet.”
“D-Doğru ya… Ama senin nazik ve tatlı biri olduğunu düşündüğüm için o zaman seni kurtarmak istemiştim.”
“… Teşekkür ederim Rias. Beni çok mutlu ettin.”
Gerçekten de ona karşı içim tarif edilemez bir minnetle dolmuştu.
Onun sayesinde Gremory şatosunda tur gibi yaşıyor, Yeraltı Dünyası, iblisler ve düşmüş melekler hakkında bilgi topluyordum.
Çoğu zaman Rias ile birlikteydim, Yeraltı Dünyası ile insan alemi arasında onun peşinden gidip geliyordum. Beni pek çok yere götürdü. Dışarıda bu kadar çok dünya olabileceği hiç aklıma gelmezdi.
“Bak Akeno! Şurası Niagara Şelalesi! Ama geçen gün Yeraltı Dünyası’nda gördüğümüz Büyük Şelale çok daha etkileyiciydi, değil mi?”
Bana ayrıca pek çok duygu ve ifade de gösterdi. Sinirlenir, güler, hatta annesinden azar işittiğinde bazen ağlardı. Ve ben her zaman onun yanındaydım; onu cesaretlendiriyor, onunla gülüyor, bazen de onunla kavga ediyordum.
Farkına bile varmadan, hayatımın yeri doldurulamaz bir parçası haline gelmişti.
Sirzechs ve Grayfia da bana çok nazik davrandılar, aynı şekilde Hanedanlıkları da. Sona ile ilk kez karşılaşmam da aşağı yukarı o zamanlara denk gelir.
Sonra, ortaokula geçtiğinde Rias, babasından kendi Şeytani Taşlarını aldı.
“Vezir’im olur musun, Akeno…? Bir iblis olup bana destek çıkar mısın?” diye sordu, alışılmadık bir gerginlikle.
En ufak bir tereddüt bile duymadan kabul ettim. O noktada onu reddetmek için nasıl bir sebebim olabilirdi ki?
Daha sonra, ablasıyla yaşadığı o olaydan sonra derin bir depresyona giren Koneko’yu ve ardından Yuuto’yu yanına alacaktı.
Kuoh Akademisi’nin lisesine girme zamanımız geldiğinde, bana bir sırrını açtı.
“Akeno. Bir okul kulübüne katılmayı düşünüyorum.”
“Nasıl bir kulüp? Spor kulübü mü? Yoksa kültürel bir kulüp mü acaba?” diye sordum karşılık olarak.
Rias hevesle Kuoh Akademisi Lisesi’nin öğrenci rehberini gösterdi bana. “Ne yapsam ki? Atletizm de güzel olurdu ama kültürel bir kulüp de fena olmazdı. Karar vermek o kadar zor ki. Bir de duyduğuma göre Sona öğrenci konseyi başkanı olabilirmiş.”
Kuoh Akademisi’nde liseye gideceği için gerçekten çok mutlu görünüyordu. Sonra birdenbire, okuduğum kitaba ilgi gösterdi.
“Akeno? O ne kitabı öyle?”
“Canavarları ve diğer gizemli olayları anlatan bir insan kitabı. Temelde okültizmle alakalı,” diye cevap verdim.
Rias sayfaları hızlıca çevirdi. “Okültizm, ha…? O zaman Doğaüstü Araştırma Kulübü’ne ne dersin?”
“Doğaüstü Araştırma Kulübü mü? A-Ama yeterli üyesi olmadığı için kapatıldığını sanıyordum…?”
“Biz de onu yeniden canlandırırız!” diye ilan etti. “Evet! Kararımı verdim! Doğaüstü Araştırma Kulübü’ne katılacağım! Sen de başkan yardımcısı olursun! Başka üyelere de ihtiyacımız olacak… Yuuto ve Koneko katılabilir, bir de Hanedanlığıma katılacak diğer herkes!”
Bu, onun büyük hedeflerinden ilkiydi.
“Ara ara~ Kulağa hoş geliyor. Pekala. Başkan yardımcın olacağım. Birlikte mezun olacağız.” “Üniversiteye de gitmeyi planlıyorum, biliyorsun değil mi?”
“O zaman sonuna kadar hizmet ederim.”
Ancak Rias bu cevabımdan pek hoşnut olmadı. “Hayır!” diye bağırdı, ellerimi kendi ellerinin arasına alarak. “Sen benim Vezir’imsin—ömür boyu dostumsun!”
Evet, anlıyorum. Ben senin Vezir’inim. Her zaman yanında olacağım.
Ve her zaman dostun kalacağım. O yüzden izninle sadece şunu söyleyeyim…
Teşekkür ederim, Rias.
