Nazar Gainius Grandolius.
İnsan kraliyet ailesi Grandolius soyunun üçüncü evladı ve ikinci prensi. İnsanların en güçlü kılıç ustası, İblis Kralı Geddigs’i mağlup eden Tanrı Vergisi Prens.
O, gerçek bir kahramandı.
Bütün hayatı şan ve şerefle kutsanmıştı… Aslında pek de öyle sayılmazdı.
Hayatının en başı bile yenilginin gölgesiyle lekelenmişti.
Nazar’ın bir kız kardeşi vardı.
Liscia Gainius Grandolius.
İkiz kız kardeşiydi ve olağanüstü yetenekliydi.
Nazar, henüz hafızası bile oluşmamış bir bebekken dahi onun gölgesinde yaşamıştı.
Nazar, Liscia’dan sonra doğmuştu.
Annelerini ilk emen, emeklemeye ilk başlayan, iki ayağı üzerinde ilk dikilen hep kız kardeşi olmuştu.
İkisi kılıç savurmaya başladıklarında, aralarındaki fark herkesin açıkça görebileceği bir seviyeye ulaşmıştı.
Kılıç ustalığı, ayak hızı, akademik zekâ.
Nazar hiçbir konuda kız kardeşini alt edemiyordu.
Yine de Nazar yeteneksiz değildi.
Abla dediği ikizinden sadece kıl payı gerideydi; şayet Liscia doğmamış olsaydı, Nazar insanlık tarihinin en güçlü varlığı olurdu.
Nazar’ın dedesi, dönemin İnsan Kralı, Nazar’ın babasına onları eşit şekilde yetiştirmesini emretmişti.
Bu ikizlerin savaşın seyrini değiştireceğine yürekten inanıyordu.
Bu söz tutuldu. Nazar ve Liscia aynı şekilde yetiştirildiler ve yaşayan en güçlü ikizler haline geldiler.
Liscia, insan kraliyet ailesinin en güçlü kutsal emaneti olan Yıldırım Kılıcı’nı devraldı; Nazar ise Güneş Kılıcı’nı.
Fırtına Prensesi ve Bulut Yaran Prens.
Bu unvanları duymak, en namlı düşman generallerinin bile titremesine yeterdi.
Nazar’ın bir aşağılık kompleksine kapılmadığını söylemek yalan olurdu.
Fakat o zamanki savaş durumu o kadar kötüydü ki böyle şeyleri dert edecek lüksleri yoktu.
Aksine, abla gibi gördüğü bu denli güçlü bir savaşçının yanında olması güven veriyordu.
Araları kötü de değildi. Her zaman birlikteydiler; aynı yemekleri yer, aynı şeyleri görür, aynı şakalara takılır ve aynı şekilde gülerlerdi.
Nazar, Liscia’ya dair her şeyi bilirdi.
Bu yüzden ona karşı herhangi bir kin beslemesi için hiçbir neden yoktu.
Ancak işler uzun süre böyle gitmeyecekti.
Liscia her zaman Nazar’dan bir adım öndeydi. Savaş meydanına Nazar’dan bir adım önce girdi, Nazar’dan bir fazla düşman öldürdü ve Nazar’dan bir fazla müttefiki kurtardı.
Ve Nazar’dan daha önce öldü.
Durumun telafi edilemez bir hal aldığı o savaşta müttefiklerinin kaçabilmesi için küçük bir intihar birliğiyle geride kaldı ve bir daha asla geri dönmedi.
Cesedi hiçbir zaman bulunamadı.
Herkes Liscia’nın çok güçlü ve yetenekli olduğunu, bir şekilde kaçıp başka bir yerde yaşadığını söyledi.
Ancak daha sonra düşman ordusu insan prensesi Liscia’yı katlettiklerini duyurdu; düşmanın morali tavan yaparken insanlar derin bir çaresizliğe gömüldü.
Liscia, şüphesiz tüm insanların umuduydu.
Nazar, bir sonraki savaş meydanında öleceğini biliyordu.
Çünkü her zaman böyle olmuştu.
Bir adım geriden gelse de Liscia’nın yapıp da kendisinin yapamayacağı hiçbir şey yoktu.
Liscia’nın başına gelip de kendi başına gelmeyen hiçbir şey olmamıştı.
Bu yüzden ölecekti. Bu kesindi.
Bu zihniyetle bir sonraki savaşa adım attı.
Ve hayatta kaldı. Remium Yaylası’ndaki kader tayin edici savaşta İblis Kralı Geddigs’i mağlup etti.
Sonraki savaşlar adeta bir rüya gibiydi.
Zafer üstüne zafer kazandı. Arada birkaç yenilgi olsa da bunların pek bir önemi yoktu.
Zamanla Nazar, Geddigs’i öldüren insan prensi ve kahraman olarak nam salmaya başladı… Liscia’nın adı ise insanların hafızasından neredeyse tamamen silinmişti.
Yani, adı anıldığında çoğu kişi elbette hatırlardı. “Sahi ya! Onu tamamen unutmuştum,” derlerdi.
Bir kahraman ne kadar yüce olursa olsun, öldüğünde ve yerine başka bir kahraman geldiğinde geçmişin bir kalıntısına dönüşürdü.
Kahraman Leto’yu ele alalım mesela. Eğer ardından onun yerini alacak başka kahramanlar gelmeseydi, adı çok uzun süre hayırla anılacaktı. Fakat çoğu kahraman yalnızca onları öldüren kişiler sayesinde hatırlanır, adları da genellikle sadece ozanların şarkılarında ve şiirlerinde geçerdi.
Ama Nazar hatırlıyordu.
Kız kardeşiyle sohbet ettikleri o günleri dün gibi hatırlıyordu. Öldüğü günden bir gün önce anlattığı o akıl almaz hikâyeyi…
Nazar’ın hayal bile edemeyeceği, bir rüya âlemine dair bir hikâyeydi bu. Âdeta büyülenmişti.
Çatışmalardan uzak, tüm ırkların koyun koyuna yaşayabileceği bir dünyaya dair bir hikâye…
İşte bu yüzden, savaş tamamen Dörtlü İttifak’ın lehine döndüğünde Nazar farklı bir yola girmeye karar verdi.
Liscia’nın bu hayalini gerçekleştirmeyi kafasına koymuştu.
Dünyaya barışı o getirecekti.
Savaş sonrası barış fikrini herkesten önce ortaya atan kişi bizzat Nazar’dı.
Ve o günden itibaren Nazar, adını Nazar Liscia Gainius Grandolius olarak değiştirdi.
Çünkü o sadece Nazar değildi artık; dünya barışının öncüsü olan Liscia’nın iradesini de taşıyordu.
Aradan üç yıl geçti.
Nazar, dünya barışı uğruna durmaksızın çabaladı. Dünyayı karış karış gezdi; nerede bir çatışma tohumu yeşermeye başlasa anında gidip onu kökünden kazıdı. Nazar adıyla barışın sözünü yaydı.
Ne var ki İnsan Prens Nazar’ın ismi, beraberinde gereksiz bir curcuna da getiriyordu.
Nazar’ın bu çabalarından çıkar sağlayıp durumu fırsata çevirmeye çalışanlar türedi. Nazar’ın haberi bile olmadan gölgelerde sinsice pusuda bekleyenler vardı; dahası, prensle dalga geçip onu hor gören ve sırf keyif çatmak için diyar diyar gezindiğini iddia edenler bile çıktı.
Bu yüzden yolculuğunun ortalarında, sevgi ve barış elçisi “Errol” kimliğine bürünmek zorunda kaldı.
Yine de Nazar adını kullanmak zorunda kaldığı pek çok an oluyordu.
Halk, Errol denen sıradan bir adamın peşinden gitmiyordu neticede. Yeterince bilgi toplayamıyor, etkili adımlar atamıyordu.
Bu yüzden günlerini genelde Errol olarak geçiriyor, Nazar ismini yalnızca gerçekten gerektiğinde sahneye çıkarıyordu.
Nazar gece gündüz demeden çalışmaya devam etti. Tatlı dille halledebileceği şeyleri konuşarak çözdü, güzellikle olmayacak gibiyse kaba kuvvete başvurdu.
Dürüst olmak gerekirse, kaba kuvvete başvurmak zorunda kaldığı anlar çoğunluktaydı.
Savaşı kazanan Dörtlü İttifak, Yedili Koalisyon’un düştüğü durumu sömürüyor; avantajlı konuma geçenler ellerindeki bu gücü kolay kolay bırakmak istemiyordu. Kusursuz bir barışın peşinde koşan Nazar, terazinin dengesini korumaya çalıştıkça güç sahibi insanlar tarafından dışlandı.
Her ülkedeki durumun giderek kötüleştiğinin farkındaydı. Artık kimseden tek bir laf bile alabilmek için Nazar adını kullanması gerekiyordu.
Sayısız suikast girişimine göğüs gerdi.
Nazar’dan nefret edenler onu defalarca öldürmeye çalıştı. Nazar’ın ise onlardan intikam almaktan başka çaresi kalmamıştı.
Fakat kan dökmek, beraberinde sadece yeni sorunlar getiriyordu.
Savaşın çoktan bitmiş olması gerekiyordu ama Nazar’ın elleri hâlâ kana bulanmıştı. Barışın ne demek olduğunu bile gözden kaçırmaya başlamıştı artık. Esasen Nazar, savaştan başka hiçbir şey bilmeyen bir adamdı. Barışa ulaşmak için ne yapması gerektiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Sadece karanlıkta körü körüne el yordamıyla ilerlemeye çalışıyordu.
Ve bu yolunu kaybetmişlik hissinden artık tükenmeye başlamıştı.
İçindeki bir taraf, Liscia’nın hayalinden vazgeçmenin eşiğine gelmişti bile.
Derken kulağına bir haber ulaştı.
“İblis Kralı Geddigs’i diriltip savaşı yeniden alevlendirmeye çalışan birileri var.”
İblis Kralı Geddigs…
Bizzat onunla savaşmış olan Nazar, İblis Kralı’nın ne denli korkunç bir güce sahip olduğunu çok iyi biliyordu.
Yine de asıl mesele onun bireysel gücü değildi. Sonuçta o bitmek bilmeyen uzun savaş boyunca ne heybetli, ne dehşet verici isimler sahneye çıkmıştı.
İblis Kralı Geddigs’in dirilişinin yaratacağı asıl tehdit, sonrasında yaşanacaklardı.
Geddigs dirilir ve savaş yeniden başlarsa, bu kez Dörtlü İttifak paramparça olurdu.
Hatta Yedili Koalisyon altındaki bir iki ırkın haritadan tamamen silinmesi bile işten bile değildi.
Bütün bunların sonucunda tuhaf bir barış ortamı doğabilirdi belki. Geddigs’in boyunduruğu altında dünya tek bir çatı altında birleşebilirdi.
Ama bu, kimsenin arzuladığı türden bir barış değildi.
Nazar Liscia Gainius Grandolius’un hedeflediği barış; tüm ırkların huzur ve mutluluk içinde yaşayabildiği bir dünyaydı.
Tam da Liscia’nın anlattığı gibi…
Bu yüzden Nazar, ne pahasına olursa olsun bu dirilişi engellemeye kararlıydı.
Sırf bu uğurda, küçük çaplı bir çatışma çıksa bile kendini düşmanın planlarını bozmaya adamaya hazırdı.
Kirli dövüşmek zorunda kalsa, hatta yaptıklarını barış adına meşrulaştırmakta zorlansa bile…
Bedeli ne olursa olsun bunu başarabileceğinden emindi.
Nazar bir insan prensiydi.
İnsanlar arasındaki en güçlü kılıç ustası olduğu herkesçe bilinirdi. Fakat onun karşısında bile hâlâ az da olsa kazanma şansı olan rakipler mevcuttu.
Bunlardan birincisi, Nefes Hırsızı Carrot’tı.
Savaş sırasında onunla üç kez karşı karşıya gelmişti.
Nazar bu üç dövüşte de yenilmiş, her defasında imdadına ablası Liscia yetişmişti.
Liscia, Carrot’ı baskı altına almış ve ikili hızla geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Liscia, Carrot’a o kadar üstün geliyordu ki avantaj her zaman onun elindeydi.
Liscia, Nazar’dan daha güçlüydü ama aralarındaki fark öyle çok büyük değildi.
Nazar, Carrot ile bilek gücüyle adil bir dövüşe girse muhtemelen kazanırdı; fakat kadın cazibesini kullandığı an işler değişiyordu. Nazar’ın böyle bir şeye karşı galip gelmesi imkânsızdı. Bu tıpkı kediyle farenin kapışmasına benziyordu.
Bu yüzden Nazar ve insan krallık ailesi, uzun zamandır succubuslara karşı savunma taktikleri geliştiriyordu.
Bire bir bir dövüşte şansları eşitleyebilmek için uzun süre strateji üretmişlerdi.
Fakat…
“Yok artık… Sen de mi onun yandaşlarındansın…?”
Ork Kahramanı Bash.
Nazar onunla daha önce iki kez karşılaşmıştı.
İlkinde Bash gözüne pek bir tehdit gibi görünmemişti. Tabii o zamanlar gerçekten kozlarını paylaşmamışlardı. O sırada insan ordusu geri çekilmekle meşguldü ve Bash de etraftaki sayısız tehditten sadece biriydi.
O vakitler tehdit seviyesi Bash’ten katbekat yüksek pek çok savaşçı vardı.
Gerçeği ancak sonradan idrak edebilmişti: Meğer o gün oradaki diğer tüm yaratıklardan fersah fersah güçlü, yeşil tenli bir ork varmış.
İkinci karşılaşmalarını ise asla unutamazdı.
İblis Kralı Geddigs’in hezimete uğratılmasının hemen ardından yaşanmıştı.
Düşmanlarının kanıyla yıkanmış, ezici bir kudret saçan o dehşet verici figür ansızın belirivermişti.
İblis Kralı Geddigs’i devirdikten hemen sonra Nazar ağır bir şekilde yaralanmıştı. Yıldırım Sonia kendinden geçmiş bir halde yatıyordu. Doradoradobanga ölmüştü.
Hâlâ dövüşebilecek tek kişi cesur Leto’ydu ama onun da durumu kritikti.
O gün Nazar çekilmek zorunda kaldı ve Leto da yaşamını yitirdi.
O orkun, namı dünyayı sarmış bir canavar olduğunu sonradan öğrenecekti.
Remium Yaylası’ndaki o kader belirleyici savaşta ejderhayı yere seren kişinin bizzat o olduğunu da sonradan anlayacaktı.
Ve sonra… Geddigs’in ölümünden savaşın resmi olarak bitişine kadar geçen o yıllar… Nazar bu ork hakkında öyle çok söylenti duymuştu ki, günün birinde bu hesabı kendi elleriyle kapatması gerekeceğine inanmıştı. Kazanıp kazanamayacağından emin değildi ama o gün Yıldırım Sonia’yı sırtlayıp geri çekilmenin ezikliğini telafi etmek zorundaydı.
Fakat o kapışma gerçekleşemeden savaş sona erdi.
Savaşı noktalamanı sağlayan kişi bizzat Nazar’dı.
Ork ülkesiyle yapılan barış görüşmelerine katıldı; Bash kendilerini izlerken, Kan Saçan Lily’nin konuşmasını dinlemek üzere Bash’in yanı başında durdu ve antlaşmayı imzaladı.
O buluşma sırasında Bash, barıştan zerre nasibini almamış, vahşi ve orkların en tekinsizi gibi duruyordu.
Lakin o gün Nazar, Bash ile dövüşme fırsatının bir daha asla eline geçmeyeceğine ikna olmuştu.
“Yandaş mı dedin…?”
Ama şimdi, gözlerini bir Nazar’a bir Carrot’a diken Bash’in o korkunç suratını görünce, Nazar bu düşünceyi kafasından silip atmak zorunda kaldı.
Zaten en başından beri imkânsız bir hayaldi bu.
Bütün ırklar arasında barış filan…
Carrot’ın az önce belirttiği gibi, bu “barış” çağında dünya, kaybeden uluslar için hâlâ düşmanca bir diyardı.
Kazanan ulusların nüfuzlu takımı semirip zenginleşirken, (yenilen uluslar arasında bile) bilhassa nefret edilen ırklar çaresizce eziliyordu.
Kendi ülkelerindeki mevcut durumdan hoşnut olmayanlar yoldan çıkıp haraççıya dönüşüyor, yabancı diyarlarda işledikleri kötülüklerle vaziyeti daha da berbat hale getiriyorlardı.
Carrot bir şeyler yapmaya çalışmış ama engellenmişti.
Nazar onunla insan ülkesine geldiği zaman karşılaşmış olsaydı, belki de onun için bir şeyler yapabilirdi. Küçük bir jestten ibaret kalabilirdi belki ama şanlı Nazar kimliğiyle hareket etseydi, succubuslara en azından erzak yardımı temin edebilirdi.
Lakin insan yönetimindeki elitlerin, koskoca Nazar’ı rahatsız etsin diye bir succubus’u onun huzuruna çıkaracak kadar aptal olmalarına imkân yoktu. Böylece kadının feryatları, Nazar’ın kulağına bile ulaşamadan çok önceden susturulmuştu.
Nazar dünyayı karış karış gezmişti ama succubus ülkesinin bu derece perişan halde olduğunu fark edememişti.
Nazar, ork ülkesinin mevcut durumuna da pek hâkim değildi.
Diplomatik işlerden uzak duran orklar hakkındaki istihbarat, succubuslar hakkındakinden bile daha kısıtlıydı.
Yine de Nazar’ın haberi yokken, Yedili Koalisyon içten içe dağılmaya başlamıştı.
Orklar diplomasi konusunda succubuslardan bile daha beceriksizdi. Yarın bir gün orkların başka bir ülke tarafından yutulması kimseyi şaşırtmazdı. Gök Gürültülü Kükreyiş Gagan, hayal kırıklığının verdiği hırsla yoldan çıkan o acımasız, haydut orklardan biriydi.
Evet, savaştan sağ çıkan o onurlu tabur komutanları bile ülkenin şu anki halinden memnun değildi. Bu yüzden firar edip yoldan çıkıyorlardı.
Dürüst olmak gerekirse Nazar, Bash’in diyarlar arası bir yolculuğa çıktığı haberini aldığında iliklerine kadar ürpermişti.
Ork Kahramanı bile yoldan çıkıp firar ettiğine göre, ork ulusunun çöküşün eşiğinde olduğu varsayılmıştı. Fakat Bash’in gittiği her ülkede yoldan çıkmış orkları ve diğer bozguncuları temizlediğini duyunca Nazar’ın içine su serpilmişti.
Elflerin, insanların ve cücelerin bu Ork Kahramanı ile karşılaştıktan sonra orkların onurunu kavramalarından ve bakış açılarını değiştirmelerinden büyük mutluluk duymuştu.
Çok büyük bir adım sayılmazdı belki ama orklara karşı ağır önyargıları olanların bile kararlarını gözden geçirip onların onurlu birer savaşçı, saygıya ve insanca muameleye layık bir halk olduğunu kabul etmesi kesinlikle güzel bir gelişmeydi.
Bash’in orkların onurunu yeniden kazandırmak için çabaladığını duymak Nazar’a cesaret vermişti.
Yöntemleri biraz farklı olsa da Nazar, ikisinin de nihayetinde aynı gaye için çalıştığına inanıyordu.
Bu yüzden Bash hayvamsıların ülkesinde belirdiğinde Nazar ona yardım etmişti.
Sınırı geçmesini sağlamış, hatta onu krallık sarayına kadar bizzat götürmüştü.
Hayvamsı kraliyet ailesinin, Kahraman Leto’yu katlettikleri için orklara kin beslediğini biliyordu. Ama hayvamsılar, orkların bu kraliyet düğününü tüm içtenlikleriyle kutladığını görürlerse, fikirleri yavaş yavaş değişmeye başlardı. Nazar, Bash’in bunu başarabileceğinden emindi.
Her şeyin yolunda gideceğini ummuştu.
Gelgelelim Bash düğün alanından kovulmuştu.
Hayvamsı prenseslerin orklara duyduğu nefret hiç dinmemişti.
Sonrasında prenseslere, “Hayvamsı ırkına bu denli samimiyetle yaklaşan Bash adındaki o adamı neden kovdunuz?” diye sorduğunda… … Azarlar gibi burun kıvırmışlardı.
Dörtlü İttifak’tan herhangi birinin doğru kıyafetleri giyip doğru tavırları takınmasının çocuk oyuncağı olduğunu söylemişlerdi.
Bir orkun bu noktaya gelebilmek için ne büyük bir çaba sarletmiş olabileceğini akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı.
Bunu duyduğunda Nazar, Bash’in yolculuğu boyunca katlanmak zorunda kaldığı acıları ve zorlukları düşündü.
Yolculuğuna başladığı andan bugüne dek kim bilir kaç acımasız lafa göğüs germişti? Kim bilir kaç kez aşağılanmanın getirdiği o acı gözyaşlarını içine akıtmıştı? Defalarca hevesi kursağında kalmış olmalıydı.
Ve bunca hor görülmenin ardından…
Yeni bir savaşa davet edilse ne yapardı?
Geddigs’in dirilme ihtimalini öğrense ne olurdu?
Yeni bir savaş çıkarsa, Bash bir daha asla böyle bir aşağılanmaya maruz kalmak zorunda kalmayacaktı…
Nazar, Bash’in yerinde olsaydı… balıklama atlardı bu fırsata.
Nazar’ın en çok güvendiği silah arkadaşlarından biri olan insan bir askerden duyduğuna göre, orklar savaşmaya ve soy üretip evlat sahibi olmaya devasa bir ehemmiyet verirlerdi.
Muhtemel bir savaş halinde orklar, yitirdikleri gururlarını yeniden kazanma imkânı bulacaklardı.
Orklar barışı sadece ve sadece kazanamayacakları bir savaşı sürdürmemek adına kabullenmişlerdi. Lakin Geddigs diriltilirse, zaferleri neredeyse garanti altına alınmış demekti.
“Hmm…”
Nefes Hırsızı Carrot.
Ork Kahramanı Bash.
İnsanlar zekanın ve birikimin ırkıydı.
Kas gücü bakımından kendilerinden katbekat üstün rakiplere karşı bile tedbir alır, en doğru silah ve zırhları kuşanır, akıllıca davranarak zafere ulaşırlardı.
Dolayısıyla saraya gelirken gerekli hazırlıkları yapmış ve buraya en seçme silahları getirmiş olmalılardı.
Nazar; tek başına olsa Carrot ile de, Bash ile de başa çıkabileceğini hissediyordu.
Lakin ikisine birden aynı anda karşı koymasının imkânı yoktu.
Zafer imkânsızdı.
Bire bir dövüşte bile kazanma şansı biter kadar azken, bir de işin içine Carrot’ın büyüleme yeteneği girince…
Üstelik bu vaziyette kaçmak da neredeyse imkânsızdı.
Yıldırım Sonia’nın kendisi bile bizzat gelip Carrot’ı üstlense… yeterli olur muydu ki?
“Carrot.”
Bash’in sesi tok ve gayet sakindi.
Tereddütten eser yoktu, sanki ne söyleyeceğini çoktan kafasında tartıp biçmiş gibiydi.
“Seni beklettiğim için kusura bakma” der gibi bir tını vardı sesinde.
“Evet. Dört gözle seni bekliyordum, Lord Bash.”
Carrot’ın karşılığı neşeyle doluydu.
Bash ile Carrot’ın bu işte ortak hareket ettiklerine artık şüphe yoktu.
Nazar’ın ruhu bile duymadan, Carrot çoktan Bash’i kendi tarafına çekmişti.
Nazar kararını verdi. Kazanamayacağını bilsen dahi direnmek zorunda olduğun anlar vardır.
Bir prens olarak Nazar, her zaman korunup kollanmıştı. Onun canı sağ kalsın, insanlar zafere ulaşsın diye nice asker kazanılamayacak savaşlara girmiş ve can vermişti.
Bir yolunu bulup kaçmalıyım. Bu durum Prenses Silviana’yı kaderine terk etmek anlamına gelse bile…
Nazar, henüz ecelinin geldiğine inanmıyordu.
O ölürse, başlattığı bu ulvi davayı kimse üstlenmezdi.
Dünya, sadece kendi çıkarını düşünen insanlarla doluydu. O ölürse, savaşı kaybeden uluslar çok geçmeden yutulup yok edilecek ve Dörtlü İttifak’a karşı savaş yeniden patlak verecekti.
Hayır, hatta bundan bile önce Carrot, Geddigs’i diriltecek ve Dörtlü İttifak’ın tamamı yok olup gidecekti.
Fakat tam bu düşünce zihninden geçerken, Nazar’ın bedeni birdenbire hafifleyiverdi.
Üzerindeki teçhizatın parıltısı bir anlığına şiddetlendi ve ardından ışık tamamen kayboldu.
Yine de Nazar yerinden kıpırdayamadı.
Bir orkun heybetli, geniş sırtı tam önünde belirmişti.
“Çekil kenara.”
Nazar gayriihtiyari bir adım yana kaydı.
Bash’in kendisiyle konuştuğunu sanmıştı.
Oysa Bash yüzünü ona dönmemişti bile; Nazar kenara çekilince onu tamamen görmezden geldi.
Büyüleme etkisini kaybetti, öyle mi…?
Ayaklarını yeniden oynatabildiğini fark eden Nazar, üzerindeki büyüleme tesirinin kalktığını idrak etti.
Carrot’ın gözlerindeki kırmızı parıltı sönmüştü.
“Ha…?”
Carrot bir anlığına şaşkınlıktan donakaldı, ardından hemen dudaklarını büzdü.
“Hayır, kenara çekilmeyeceğim,” diye kestirip attı Bash.
“… Ne?”
“O muazzam zekanızla çoktan anlamışsınızdır Lord Bash, ama bu kadın sizi kandırmaya çalışıyordu. Sizi baştan çıkarıp, sonra da ona saldırdığınızı iddia ederek orkların namını diğer ırkların gözünde lekelemeyi planlıyordu.”
“… Hmm.”
“Sözde Ork Kahramanı, hayvamsı bir prensese zorla sahip olmaya kalkışmış olacaktı. Bunun koca bir yalandan ibaret olduğunu bilseler bile, hayvamsı kraliyet ailesi sirf orklardan nefret ettiği için bu durumu seve seve kabullenecekti. Orkların kökünü kazımak için ellerine geçen her fırsatın üzerine balıklama atlarlar,” dedi Carrot.
Nazar bunları duyunca, anlatılanların kulağa son derece mantıklı geldiğini düşündü.
Aksini iddia etmek imkânsızdı. Prenses Silviana’nın orklara beslediği nefret herkesçe bilinirdi.
Geçen gün sarayda yaşanan o olayın ardından, prensesin fikrinin değiştiğine dair dedikodular dolanıyordu etrafta. Fakat onu gerçekten tanıyan biri, içindeki o zifiri nefreti böyle kolayca söküp atamayacağını gayet iyi bilirdi.
Ve eğer Bash’e yaklaştıysa, tek amacı intikam almak olabilirdi.
Carrot, Silviana’yı saçlarından yakalayıp kafasını havaya kaldırdı.
“Haksız mıyım?”
Silviana, yüzündeki acı dolu ifadeye rağmen korkusuzca gülümsedi.
“… Y-yalan söyleme! Ben Lord Bash’e hayranım! Sen sadece onu kendine saklamak istiyorsun! Lord Bash ile aramız iyi diye kıskançlıktan kuduruyorsun!”
Yalan söylediği her halinden belliydi.
Gözleri yaşlarla dolup taşıyor, sesi titriyor ve soğuk terler döküyordu.
Bash’in yüzünde hafif şaşkın bir ifade belirdi ancak peri kulağına bir şeyler fısıldayınca başıyla onayladı.
“Anladım.”
Bash’in bu sözleri sanki düş kırıklığıyla karışık derin bir iç çekiş gibiydi.
Her şeyin başından beri bir aldatmacadan ibaret olduğunu nihayet kavramış gibi bir hali vardı.
“Gördün mü? İşini çok acemice yaptın. Tabii ki yakalanırsın.”
“P-planınız yattı diye bana çamur atıyorsunuz! Bakın Lord Bash, işte kanıtı! Bu fahişe beni günah keçisi ilan etmeye çalışıyor!”
Silviana’nın bu inkarı tutarsız, çaresiz ve izlemesi acı verici bir çırpınıştı.
Sonunda Carrot, daha fazla dinlemeye tahammülü kalmamışçasına iç çekerek Bash’e döndü.
“Lord Bash, haklı olduğumu biliyorsunuz. Başka ülkelerin yüce kahramanlarını kandırmaya çalışan yalancı bir prenses, başkası gibi davranarak hile yapan bir insan prensi… Eski Dörtlü İttifak ırklarının orklara ve succubuslara nasıl aşağılık mahluklar gibi davrandığını görüyorsunuz değil mi? Bizimle nasıl dalga geçtiklerini görüyorsunuz değil mi?”
Carrot elini Bash’e doğru uzattı.
Sanki el sıkışmak ister gibiydi.
“Lord Bash. Bizler Savaşan Yedi Irk İttifakı’nın gururunu yeniden kazanmak için dövüşmek niyetindeyiz. Lütfen elimizi tutun ve birlikte savaşalım.”
Bütün samimiyetiyle yalvarıyordu.
Bash başını sallayınca, Carrot bu hareketi bir kabul işareti sayarak konuşmaya devam etti.
“Doğrusunu isterseniz pek vaktimiz yok. Bu yüzden stratejinin detaylarını size daha sonra anlatacağım. Önce şu yalancı prensesle şu düzenbaz prensi gebertemlim ve buradan kaçalım.”
Anlaşılan Carrot, Bash’i henüz kendi tarafına çekebilmiş değildi. Şu an tam olarak bunu yapmaya çalışıyordu.
Nazar ne derse desin, Bash’in fikrini değiştirmesi imkansızdı.
Nazar’ın ona ulaşacak hiçbir nüfuzu yoktu.
Bash’in bakış açısından, Errol denen sıradan bir insanla sessizce gitmek… Kraliyet sarayında yalnızca aşağılayıcı bir muamele görmesine yol açardı. Üstelik Errol’un aslında Nazar olduğu ortaya çıkarsa, bütün öfkenin hedefi Bash olacaktı.
İnsanlar ve hayvamsılar sanki Bash’i köşeye sıkıştırmak için kumpas kurmuş gibi görünecekti.
O saatten sonra özür dilemek de açıklama yapmak da hiçbir işe yaramazdı.
Errol en başından beri Nazar olarak hareket etmeli ve saraydaki karışıklığı duyduğu an Bash adına özür dilemeliydi.
Oysa Nazar, Geddigs’i diriltmeye çalışan hainlerin peşine düşmüştü. Bash’i düşünecek vakti olmamıştı.
Silviana’nın söylediği o son yalan da bardağı taşıran son damla oldu.
Özür dileyebilirdi. Ama bunun yerine yalan söylemeyi seçmişti.
Ve Carrot’ı küçük görmüştü.
Bash’in gözünde, bunca alay ve aşağılamanın ardından Silviana’nın onu savunmaya kalkışması… İyilik maskesi takmış bir ihanetten başka bir şey değildi.
“…”
Bash birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra Nazar’a göz ucuyla baktı.
Sanırım her şey buraya kadardı.
Nitekim savaştan sonra pek çok ork savaşçısı Ork Kralı’nın yönetiminden hoşnut kalmayıp kendi başının çaresine bakmak için diyarı terk etmişti! Onca gururlu savaşçı… Onca gazi savaşçı! Şurada yatan Gagan bile tabur komutanlığı rütbesine erişmiş bir adamdı; ama sırf bir kadına sahip olamadı diye baba ocağını bırakıp gitmekten başka çaresi kalmamıştı! Karşılığında ona tek bir kadın vermem şartıyla kölem olmak için bana yalvarmıştı! Benim gibi bir succubusun önünde diz çökmüştü! Ve şimdi şu geldiği hale bir bakın!”
Bash, Gagan’ın kömüre dönmüş cesedine baktı.
Nazar, Bash’in yüz ifadesini okuyamadı.
Adam sadece hüzünlü görünüyordu.
“Gagan’ın ne hissettiğini anlıyorum fakat…”
Bash bunu söyledikten sonra bir süre sessiz kaldı. Kelimelerini özenle seçiyor gibiydi.
Sonunda alçak bir sesle konuşmaya devam etti…
“… Yenilginin bedeli budur.”
Bunları duyan Carrot şaşkınlıkla gözlerini kaçırdı.
“… Ha, evet, elbette. Bash, sen yüce bir adam olduğun için buraya böylesine sarsılmaz bir kararlılıkla geldin.”
Bunu dedikten sonra Carrot yavaşça ayağa kalktı.
Yüzü ağlamaklıydı. Sanki kazanması imkansız bir savaşa atılan bir savaşçıyı uğurluyor gibi bir hali vardı.
“Ne dersem deyim, fikrini değiştirmeyecek misin?”
“Hayır.”
“… İblis Kralı Geddigs’i diriltebileceğimizi söylesem bile mi?”
“Bu hiçbir şeyi değiştirmez.”
Carrot yavaşça gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
“Peki… Başka bir yoldan yürüyecek olsan da bir savaşçı olarak sana olan saygım sonsuzdur.”
“Benim de sana.”
Bu sözler karşısında Carrot’ın yanakları hafifçe kızardı ve dudaklarında bir tebessüm belirdi.
Ancak bu gülümseme belirmesiyle kaybolması bir oldu.
Yüz ifadesi sertleşti. Kahramanına hayranlık duyan bir kadından, çelik gibi sert bir savaşçıya dönüştü.
“Seni ortadan kaldırmam gerekse bile görevimi sonuna kadar tamamlayacağım.”
“… Anlıyorum.”
Carrot yumruklarını kaldırıp Bash’in üzerine doğru yürüdü.
İki savaşçı arasında daha fazla söze gerek yoktu.
“Succubus Krallığı Eski Birinci Tabur Başkomutanı, Nefes Kesen Carrot.”
Carrot kendini tanıtmıştı.
Saçlarını kabarttı ve gözleriyle gülümsedi.
“Ork Krallığı Eski Budarth Birlikleri Savaşçısı, Kahraman Ork Bash.”
Bash da kendi adını ve unvanını beyan etti.
Bu yiğitçe bir meydan okumaydı ancak kadının sesinde hafif bir tereddüt var gibiydi. Bash, succubusların mevcut çaresizliğini anladığı için Carrot onunla savaşmak istemiyor olmalıydı.
“…”
Bash, Carrot’a dik dik bakarak kendi yumruklarını kaldırdı.
İkisi de silah çekmemişti. Zira hem Bash hem de Carrot, kraliyet sarayına girerken silahlarını teslim etmişti.
Üzerinde silah taşıyan tek kişi, önceden izin almış olan Nazar’dı.
Ama yerinden kımıldamadı. Kaçmak için mükemmel bir fırsattı ama öyle bir şey yapmadı.
Anlıyorum… Demek mesele bundan ibaret…
Bu durumdan son derece etkilenmişti.
Bu gerçekten de takdire şayan bir duruş…
Nazar aralarındaki ilişkiden habersizdi.
İkisinin baş başayken nasıl bir konuşma yaptığını bilmiyordu. Fakat Carrot’ın teklifi aslında Bash için hiç de kötü bir teklif sayılmazdı. Eğer savaş patlak verirse, cenk etmeye bayılan bu ork gönlünce savaşabilirdi.
Kadın da bundan memnun olurdu. Hatta sonuna kadar gitmeye hazır olduğunu söylüyordu.
Üstelik Geddigs diriltilirse zafer kesin gibiydi. Bash istediği her şeyi elde edebilirdi.
Ama Bash “hayır” demişti. Çünkü Nazar’a borçluydu.
Borçlu… Doğruya doğru, Nazar, Bash’in sınırdan geçmesini sağlamıştı.
Ona kraliyet sarayına kadar rehberlik de etmişti. Ancak Nazar sonrasında yaşanan belaları düşününce kendini suçlu hissediyordu.
Bash böyle bir şey için niye minnettar olsundu ki? Bash’in kendisini bir tuzağa düşürdüğünü düşünmesini bile yadırgamazdı.
Fakat Bash kendini borçlu hissediyordu.
Hem de… Nazar’a borçlu.
İşte bu yüzden Carrot’ın teklifini elinin tersiyle itmişti.
Nazar’ın göğsüne ılık bir minnet duygusu yayıldı.
Bash, orklara has gururundan geriye ne kaldıysa koruyarak yenilgiyi kabul etmişti. Orksal geleneklerin de zamanın ruhuna ayak uydurması gerektiğine inanıyordu.
Ya da belki de doğrudan kendi ırkının süregelen anlayışına karşı tek başına dikiliyordu.
Yenilgiyi kabul etmek mi? Savaşmak zorundayız. Savaşmak, kadınları ele geçirmek ve arzularına alet etmek… Biz orklar için yaşamın en yüce gayesi buydu.
Ama Bash tüm bunları bir kenara itmiş ve kendi doğru bildiği yoldan yürümeye karar vermişti.
Nazar, Bash’in gayesinin kendisininkiyle benzer olduğunu düşündü. Yöntemleri farklı olsa da günün sonunda ikisi de aynı şeyi istiyordu.
Hayır.
Şüphesiz onun gayesi Nazar’ınkinden çok daha yüceydi.
Bu Kahraman Ork kesinlikle çok daha ötesini hedefliyordu.
İçinde bulundukları bu barış çağının da ötesinde bir şeyi. Nazar’ın henüz idrak edemediği bir geleceği.
Aksi takdirde, gerçek kimliğini gizleyen Nazar’a neden borçlu olduğunu söylesindi ki?
Houston, mektubunda Lord Bash’i neden bu kadar övdüğünü şimdi çok iyi anlıyorum.
Nazar artık arkasını dönüp kaçamazdı.
Kalıp tam karşısındaki bu orkun seçimini, savaşını ve sarsılmaz gururunu sonuna kadar izlemeye ant içti.
