Son birkaç yılda öğrendiğim bir şey varsa, o da eşitler arasında bile ağırlığınızı koymanız gerektiğiydi. Büyük bir yapıyla muhatap olurken onlarla aynı ligde oynayabileceğinizi göstermeliydiniz, yoksa sizi ezip geçerlerdi. Roma’dayken Romalı gibi davran… Bu durum biraz daha farklıydı tabii ama ayak uydurabilmek adına gereken ön hazırlığı yapmak önemliydi.
İşte bu yüzden Kral Ejderha Diyarı’nın başkenti Wyvern’deki Asura Büyükelçiliği’ndeydik. Ariel şirketimizin en büyük hissedarlarından biriydi ve ne tarafa gidersek gidelim arkamızda Asura Krallığı’nın olduğunu duyurmak bize muazzam bir itibar kazandırıyordu. Ödünç alınmış nüfuz işte, ne olsun.
Aslında Asura Krallığı’nın arkasında Orsted vardı, tersi değil. Ama her iki güç de benim arkamda durduğu için iki türlü de işime geliyordu. Neyse, bu sefer doğrudan Kral Ejderha Diyarı hükûmetiyle müzakere edecektik. Tek başıma olsaydım beni kapı dışarı ederlerdi kesin, ama Asura Krallığı’nın nüfuzundan tepe tepe yararlanarak Milis’tekine benzer bir felaketi daha atlatabileceğimizi umuyordum.
Ariel’in mührünü taşıyan mektuba sımsıkı sarılıp büyükelçilikten elbiseler, bir araba ve aklıma gelen ne varsa ödünç almamın arkasındaki motivasyon tam olarak buydu.
Şimdilik ise büyükelçilikteki odanın dekorasyonunu süzüyor, parmaklarımı birbirine dolayarak sessizlik içinde bekliyordum. Birilerinin üstünü değiştirmesi nedense bir asır sürüyordu.
“Aisha, yanında ne götürmek istiyorsan alabilirsin, o yüzden biraz acele et. Eris bekliyor.”
“Hmmm… Ama abi, bir türlü karar veremiyorum. Yeşil mi daha iyi olur dersin? Eris kırmızı giyiyor, sen de gri…” Aisha bir süredir sadece iç çamaşırlarıyla dolanıp giyeceği kıyafete karar vermeye çalışıyordu. Bir kadın giyinirken normalde gözlerimi başka yere çevirirdim ama Aisha, “Abi, senin seçmeni istiyorum,” deyince, diğer hizmetçilerin dik dik bakışlarına katlanmak pahasına hemen önümde giyinmesini izlemek zorunda kalmıştım.
İşin aslı, benim seçmemi istediğini söylese de son sözü bana bırakmaya hiç niyeti yoktu. Ben ne zaman “Tamam, şu olsun,” desem, “Yok, Eris’inkine çok benziyor,” diye yapıştırıyor ve başka bir şeye bakmaya gidiyordu. Hizmetçi kıyafeti geçen sefer küçük bir soruna yol açtığı için daha uygun bir şey giymesini canıgönülden destekliyordum… ama olayı biraz fazla abartıyordu sanki.
Şimdiden üç tane süslü, kabarık elbiseyi denemiştik. Etrafımdaki kimse hazırlanmak için pek çaba sarf etmediğinden bu durum ilk başta hoş bir yenilik gibi gelmişti. Ama artık sabrımı zorlamaya başlamıştı.
“Ama ben başrolde değilim ki, belki de daha sade bir şey giymem daha iyidir?” diye düşündü sesli bir şekilde.
“İstiyorsan süslenebilirsin. Hatta evet, o eşsiz sevimliliğinle Kral Ejderha Diyarı’nın hatırı sayılır isimlerinin aklını başından alalım.”
“Öf, ciddi ol biraz!” diye bağırdı.
Şimdi de bana kızmıştı. Ama ciddi konuşmak gerekirse, Aisha’nın etrafında vakit geçirebileceği erkeğin ne kadar az olduğu düşünülürse, hazır fırsat bulmuşken şık giyinip biraz dikkat çekmesinde hiçbir sakınca yoktu. Süper tatlı bir kıyafetle salına salına yürür, saraydaki soylu çocuklarla sohbet eder, zengin koca piyangosunu vururdu işte! Ya da her neyse. Eve fazla tuhaf birini getirecek olursa oturup iki çift laf etmemiz gerekirdi tabii… Ama Aisha’nın da dediği gibi, burada yapması gereken gerçek bir işi yoktu. Hem zaten kimi isterse sevmekte özgürdü.
“Tamam, o zaman koyu yeşil olanı giy. Böylece Eris’le pişti olmazsın, hem fazla iddialı da değil. Nasıl fikir?” diye öneride bulundum.
“Olabilir,” dedi Aisha. “Ama şey… bu etek çok kısa sanki! Bacaklarım görünüyor.”
Ne varmış bunda? Hatta sergilesin gitsin işte. Varsa sergileyeceksin arkadaş, diye düşündüm. Ama etrafımızdaki hizmetçilerin yüz ifadeleri bunun kabul edilemez bir şey olduğunu söylüyordu; demek ki bacak göstermek bu dünyada harbi harbi biraz müstehcen sayılıyordu.
“Öff,” diye söylendi Aisha, sonra elbiseleri karıştırmaya geri döndü.
İç çamaşırlarıyla orada dikilirken ne kadar büyüdüğünü en ön sıradan izleme şansı buluyordum. Hatları tam olması gereken yerlerde dolgunlaşmıştı. Çekicilik bizim sülalenin genlerinde vardı sanki ve Aisha da bir istisna değildi. Sapıkları etrafına mıknatıs gibi çekecek türden bir çekicilikti hem de.
Paul’un ailesi olan Notos Greyratlar büyük göğüslere bayılırdı—bkz. Zenith ve Lilia. Babaannemin de kocaman memeleri olduğuna bahse girerdim. Genlerimizde vardı herhalde.
Benim kızlarım da muhtemelen aynı şekilde olacaktı. Gelecekteki Lucie’yi göğüsleri sallanarak koştururken hayal edemiyordum… Ama Eris’in bir kızı olursa insanın aklını başından alacak kadar güzel olacağı kesindi.
“Şey, abi?” dedi Aisha.
“Ha?”
“Nasıl?” dedi boğuk bir edayla.
Kalçasını bir yana doğru çıkarmış, vücudunun yan hattını sergilemek istercesine ellerini başının arkasında birleştirmiş dikildiğini fark ettim. Bu pozu daha önce bir yerde görmüştüm.
“Sana bunu kim öğretti?” diye sordum.
“Pursena. Bu pozun hiç sekmediğini söyledi.”
“Yalan söylüyor. O pozla tek bir kişiyi bile düşüremedi daha… Onun tavsiyelerine güvenmezdim yerinde olsam.”
“Yok artık!” diye cevap verdi Aisha. “Ama paralı asker birliğinde acayip popülerdir kendisi…”
“Hey, buraya takılmaya gelmedik!” dedim. “Çabuk ol da bir şey seç artık.”
Onu acele ettirmeye çalışıyordum ama aslında bolca vaktimiz vardı. Kral Ejderha Diyarı dakiklik konusunda beklenmedik derecede rahattı, bu yüzden biraz geciksek bile kimse olay çıkarmazdı. Harika ülke, değil mi? Ama benim kişisel düsturum işleri son dakikaya bırakmamaktı. Yine de hayatı rahatça yaşayabilmek, oturup düşünecek zaman ve huzur bulabilmek için her zaman biraz esneklik payı bırakmak önemliydi.
Ne yazık ki bazı insanlar her şeyin olabildiğince çabuk bitmesini isterdi.
“Çabuk olun!”
Eris kapıyı gümbürtüyle açıp içeri daldı. Kral Ejderha Diyarı soylularının resmî kıyafetini giymişti: siyah bir pantolon ve gösterişli kırmızı bir ceket; saçlarını da arkadan atkuyruğu yapmıştı. Gerçekten de çok yakışmıştı. Baştan aşağı cesur bir kadın savaşçı gibi görünüyordu.
İşin aslı, resmi kıyafetin erkekler için olan versiyonunu giyiyordu. Hizmetçilerin söylediğine göre büyükelçilikteki elbiselerin hiçbiri kılıç takmaya izin vermiyordu, bu yüzden kararını vermek pek de zor olmamıştı.
“Hâlâ ne diye kıyafet deniyorsunuz ki?!” diye çıkıştı.
“Ah, selam Eris,” dedi Aisha. “Kusura bakma, o kadar çok seçenek var ki…”
Eris öfkeyle soludu. Parlak kırmızı saçları arkasında savrulurken Aisha’ya doğru yürüdü ve etrafta asılı duran elbiselerden birini kaptı. Şarap kırmızısı bir elbiseydi bu.
“Şunu giy, hemen!”
“Ama Eris, o zaman aynı giyinmiş olacağız…” diye sızlandı Aisha.
“Ne yani, benim gibi görünmek istemiyor musun?”
“Ondan değil. Sadece, ben arka planda kalması gereken kişiyim. Sen öne çıkmazsan bir anlamı kalmaz.”
“Bugün olmaz! Sen benim küçük kız kardeşimsin, o yüzden beni utandırmayacak bir şeyler giysen iyi edersin!”
Aisha’nın yanakları hafifçe kızardı. Sonra mahcup bir gülüşle elbiseyi Eris’in elinden aldı.
“Şey, madem öyle diyorsun Eris… Sanırım bunu giyeceğim.” Halinden fazlasıyla memnun görünüyordu. Belki de Eris’in kendisine “küçük kız kardeşim” demesi hoşuna gitmişti. Ergenlik çağındaki bir genç kızın zihninden geçenler benim için tam bir muammaydı ama asıl önemli olan onun mutlu olmasıydı.

Böylece Aisha için bir elbise ayarlamış olduk ve vakit kaybetmeden sarayın yolunu tuttuk.
***
Saraya vardıktan sonra doğrudan Kral Ejderha Diyarı’nın taht odasına geçtim. İddialı görünmek istemem ama bunca zaman gördüğüm taht odalarından sonra bu konuda kendimce oldukça katı fikirler edindiğimi söyleyebilirim. Az şey görmedim sonuçta; Asura Krallığı, Shirone Krallığı, Kishirika’nın şatosu… Bana kalırsa taht odaları, zenginliğini caka satarak sergileme yeridir. Geniş mi geniş bir salon, göz alıcı mobilyalar, bazen de fiyakalı zırhlara bürünmüş muhafızlar… Adımını içeri atan her yabancıya ne kadar güçlü olduğunu, ülkenin ne kadar muazzam bir yer olduğunu ve kralının ne denli ulu bir şahsiyet olduğunu kanıtlamanın en kestirme yoludur. İşte taht odası dediğin tam olarak bundan ibarettir.
Asura Krallığı büyüklük ve ihtişam konusunda gerçekten muazzam bir iş çıkarmıştı. Taht odaları alabildiğine genişti ve insanla dolup taşıyordu; tek kelimeyle göz kamaştırıcıydı. Orayı ilk gördüğümde, Ariel’in taç giyme töreni yüzünden her zamankinden çok daha şatafatlı bir şekilde donatılmıştı ama her bir ayrıntısı—ölçeği, hizmetlileri, harcanan servet, tahtı ve o tahtta oturan kişinin güzelliği—tam anlamıyla birinci sınıftı.
Fakat eğri oturup doğru konuşalım. Asura’nın taht odası harikaydı, orası kesin. Yine de dünya sıralamasında ancak ikinci sırayı alabilirdi. Benim gözümde bir numara olan taht odası, sadece salonun kendisiyle sınırlı kalmayıp o odaya giden yolun tamamına yaydığı ihtişamla farkını ortaya koyuyordu. Şatonun dışından başlayan süreçte, ziyaretçileri zarif bahçeler ve özenle seçilmiş sanat eserleri karşılıyordu. Odaya doğru ilerlerken yolda Allah’ın tek bir kuluyla bile karşılaşmıyordunuz. Etrafınızı saran o vakur havayı içinize çekerek koridorda ilerlerken gerginlikten içinizin kıpır kıpır olmasına engel olamıyordunuz. Ve nihayet taht odasının devasa kapılarına vardığınızda, beklentinizin yarattığı heyecan tavan yapıyordu. O kapıların ardında nasıl bir ihtişamın gizlendiğine dair hayal gücünüz kontrolden çıkıyordu. Derken kapılar açılıyordu. İçeride karşılaştığınız manzaraya, ne kadar iyi niyetli olursanız olun “şatafatlı” diyemezdiniz. Bütün mobilyalar olabildiğince sade ve gösterişten uzaktı. Tahtın önünde, gizemli ve göz korkutucu bir hava katan maskeler takmış on iki şövalye sıralanmıştı. Ancak onlar bile bir şekilde sıradan görünüyordu.
Bunun çok geçerli bir sebebi vardı elbette. Bütün mimari, tüm dikkati tek bir noktaya, yani tahtın kendisine odaklamak üzere tasarlanmıştı. Tahtta ise salonda maske takmayan tek kişi, bir adam oturuyordu. Oraya ulaşmayı başaran herkes, adamın zihni zorlayan narinliği, zarafeti ve etrafına yaydığı o muazzam heybet karşısında nutku tutulmuş halde kalakalıyordu. Onun azametini göklere çıkarıyorlardı.
Peki bu taht odası neredeydi dersiniz? Sır falan değil—bahsettiğim yer uçan kale Chaos Breaker’ın taht odasından başkası değildi. Zırhlı Ejderha Kralı Perugius’un meskeni. Belki biraz kişisel bir yorum olacak ama Perugius’un dünyadaki en iyi zevke sahip kişi olduğunu söylerken zerre abartmıyorum.
Kral Ejderha Diyarı’nın taht odasına göz atarken ağzımdan elimde olmadan bir iç çekiş kaçtı. Burası Asura Sarayı’ndan da Chaos Breaker’dan da bambaşka bir telden çalıyordu. Tek kelimeyle özetlemek gerekirse: rüküştü. Bir kere, girişin iki yanında adeta kapı muhafızı gibi dikilen iki devasa zırh takımı duruyordu. Boyları rahat üç metreyi buluyordu. Büyülü Zırh kadar devasa olan bu zırhlar, bir tapınağın koruyucu heykelleri gibi içeri giren herkesi tepeden tırnağa süzüyordu. Bu dünyada dev ırklar yaşamıyordu—şey, belki bir yerlerde bilmediğim uzun boylu bir ırk var olabilirdi ama Kral Ejderha Diyarı’nda yaşayan kimse bu zırhlara sığmazdı. Yani tek varlık sebepleri gelen ziyaretçilerin gözünü korkutup onları sindirmekti. Taht odasından içeri adım attığınızda gördüğünüz ilk şey de—tahmin ettiğiniz üzere—yine bu zırhlardı. Kapılardan başlayıp neredeyse tahta kadar uzanan boş zırhlar salonun kenarlarına dizilmişti. Kralı korumak için tahta kadar serilmiş altın işlemeli halının etrafını çevreleyen zırhlar ise… vay canına! Bu seferkilerin içi doluydu. Muhafızlık ettikleri taht ise sanırsın bir zırhı bozup sandalyeye çevirmişler gibi duran mat gri çelikten ibaretti. Üzerine perçinlerle bir minder tutturulmuştu. Felaket rahatsız görünüyordu. Bunun haricinde salonda neredeyse başka hiçbir eşya yoktu. Müttefik ulusların simgelerini ve şövalye loncalarının armalarını taşıyan birkaç irili ufaklı parça vardı, hepsi bu. Gümüş zırhlar ve kaba taş duvarlar. Sanki birileri sırf sert görünüyor diye bir sürü şeyi rastgele bir araya getirip “oldu bu iş” demiş gibiydi. Yine de o kadar kaskın arasından sürekli izleniyor hissi insanı bayağı bir tedirgin ediyordu.
…Herkesin zevkine hitap edecek bir tarz değildi, bu yüzden buraya ancak dört yıldız verebilirdim.
Tabii puan kırmamın bir sebebi daha vardı…
“Kral Ejderha Diyarı’nın birinci prensi, Altesleri Kirkland von Kingdragon!”
Aynen öyle, tahtta oturan adam kral değil, benim yaşlarımda bir herifti. Sarı saçlı, henüz yeni terlemeye başlamış seyrek sakallı genç bir adam.
Ön araştırmamı yapmıştım tabii. Kirkland von Kingdragon: Kral Ejderha Diyarı’nın mevcut birinci prensi. Günün birinde kral olacaktı. Son derece zeki ve siyasetten gayet iyi anlayan biriydi. Kral ortalarda yokken devlet işlerini babasının yerine o yürütüyordu.
Yine de Asura Krallığı’nın adını ortaya atarken doğrudan kralın kendisiyle görüşmeyi talep etmiştim. Bana yeterince saygı duymamış olmaları muhtemeldi; belki de beni araya kaynamış bir yabancı olarak görüp başlarından savmışlardı. Herhangi bir yere bağlı olmayan sıradan biri olduğum için kralı bizzat karşıma çıkarmaya gerek görmemişlerdi herhalde.
Diz çöktüm, ardından başımı öne eğip söyleyeceği bir sonraki şeyi beklemeye koyuldum.
“Ayağa kalk ve adını söyle,” dedi.
“Sizinle tanışmak bir onurdur, Altesleri. Ben Ejderha Tanrısı Orsted’in tabisi Rudeus Greyrat. Umarım afiyettesinizdir.”
“Oho.” İlgisi uyanmış gibi bir hali vardı. “Su Tanrısı Reida’yı alt eden, ardından tek başına Shirone’yi tehdit eden o orduyu geri püskürten kişi sen değil miydin, Rudeus Greyrat?”
Başarılarımla ilgili söylentiler yine iyice allanıp pullanmıştı. Bu gidişle yakında Noel ağacı gibi ışıl ışıl parladığımı söylemeye başlarlarsa şaşırmayacaktım.
“Aslına bakarsanız,” diye karşılık verdim, “Su Tanrısı Reida’yı alt eden kişi efendimdir. Üstelik o ordunun karşısında da tek başıma değildim. Yoldaşlarım ve ben, onları durdurmak için Karon Kalesi’nin askerleriyle omuz omuza savaştık.”
“Üstelik dürüst bir adamsın. Yine de hem Su Tanrısı Reida’nın hem de Kuzey İmparatoru Auber’in ölümünde parmağın olduğunu inkâr etmiyorsundur herhalde.”
“İnkâr etmiyorum, Altesleri.”
“Biz Kral Ejderha Diyarı’nda yeteneği, unvan ve statünün üstünde tutarız. Yüksek bir mevkide bulunmasalar bile—tıpkı senin gibi—büyük işler başaran insanlara değer veririz.”
“Böyle söylediğiniz için müteşekkirim,” dedim.
Bak sen, bana saygısızlık ettiklerini düşündükten sonra adamın bana karşı bu kadar sıcak yaklaşması şaşırtıcıydı. Ama yok, bunu Asura Krallığı’nın adını ortaya atmama bağlamalıydım.
“Öncelikle özür dilemeliyim,” diye devam etti prens. “Babam, Kral Ejderha Diyarı’nın otuz üçüncü hükümdarı Kral Stelvio von Kingdragon Hazretleri rahatsızlandı. Bu yüzden onun yerine buradayım.”
“Lütfen lafını bile etmeyin, Altesleri.”
Vay demek hasta! E o zaman yapacak bir şey yok tabii. Sorun değil.
“Peki, bana zamanımı ayırmama değecek şeyler söyleyeceğini işittim. Senin gibi insanları dinleme fırsatım pek olmaz… Ya da şöyle ifade edeyim, senin gibi bir adamın bir gayesi olmadan huzuruma çıktığına hiç rastlamadım.”
“Evet, Altesleri, ben—” diye söze başladım ama eliyle işaret edip beni susturdu.
“Dur, söyleme. İzin ver tahmin edeyim.”
Çenesini sıvazlayarak bana samimi bir ilgiyle baktı. Özgüveni tavan yapmış, fazlasıyla zeki bir adama benziyordu. Hem kendi üstün yeteneklerinden hem de bunu başkalarında görebildiğinden emin bir havaları vardı. Eh, haksız da sayılmazdı hani. Önümüzdeki birkaç on yıl içinde Kral Ejderha Diyarı’nı Asura Krallığı’yla kapışacak, hatta ona kafa tutacak bir ülke haline getirecekti. Açık konuşmak gerekirse siyasi zekası Ariel’inkini bile geride bırakıyordu. Kendisi de çevresine topladığı danışmanları da sıra dışı insanlardı.
Ne yazık ki gelecekte onu bekleyen bir hüzün de vardı—kırık bir kalbin hüznü.
Kirkland von Kingdragon sırılsıklam aşıktı. Asura Krallığı’ndaki taç giyme törenine elçi olarak katıldığında Ariel’e ilk görüşte vurulmuştu. Krallığı ziyaret etmek için önünde daha pek çok fırsat olacaktı ancak yirmi beş yaşlarına geldiğinde aşkını ilan edecek ve Ariel onu darmadağın ederek reddedecekti. Yine de henüz o reddi yememişti. Dolayısıyla şu an itibarıyla Asura Krallığı’yla dostane ilişkiler kurulmasını hararetle savunuyordu. Buna adım gibi emindim.
“Makam mevki peşinde koşmadığın kesin. Asura Kraliçesi Ariel ile yakın olduğunu biliyorum, yani derdin bu olsaydı oraya gitmen senin için çok daha hayırlı olurdu. Sana basit bir devlet memuriyetinden fazlasını vermeye dünden razıdır kendisi. Hatta cüret edip sana bir unvan bile bağışlayacağını söylerdim. Nasıl gidiyorum, tutturabildim mi?”
“Hepsi doğru, Altesleri.”
Gözlerini daha da dikip bana baktı. Ardından sırıtarak devam etti.
“Senin gibi bir adamı kapımıza getirip yardım istemeye iten şey ne olabilir ki? Bak sen şu işe, aklıma bir şey geldi. Son zamanlarda sokaklarda tuhaf bir söylenti dolaşıyor… Hatırlat bakalım bana Shagall!”
Bunun üzerine prensin yanındaki şövalyelerden biri kafasını kaldırdı. Yan kesici tipli bir yüzü vardı ve Randolph ile aynı zırhtan giyiyordu.
“Söylentiye göre Rudeus Greyrat, bundan yaklaşık seksen yıl sonra Laplace’ın yeniden dirilişine hazırlık yapmak maksadıyla bütün diyarların hükümdarlarına çağrıda bulunuyormuş,” dedi Başkumandan Shagall Gargantis. Çeyrek elf olduğunu ve kaba saba konuştuğunu duymuştum ama bu adamın kulakları yuvarlaktı ve tıpkı saraydaki bir soylu gibi konuşuyordu. Belki de bir kraliyet mensubuna hitap ettiği içindi.
“Hah, tam olarak buydu,” dedi prens. Milis’teki Papa da tüm bunlardan haberdardı zaten. Bu nüfuzlu devletleri ve istihbarat ağlarını gerçekten de hafife almamak gerekiyordu.
“Ve bu çağrıların bir parçası olarak her ülkede kendi teşkilatınızın birer şubesini açıyor, ardından bunlar aracılığıyla ticaret yapıyorsunuz… Yanılıyor muyum?”
“Haklısınız, Altesleri.”
Yanılmıyorsun yanılmıyorsun da… lafın kontrolden çıkıp başka yerlere sapmak üzere olduğunu hissediyordum.
“Demek ki,” diye devam etti prens, kendinden emin, muzaffer bir tebessümle. “Tıpkı diğer krallıklara gittiğin gibi, bizden de iş birliği talep etmek ve ticari faaliyetlerin için izin koparmak amacıyla Kral Ejderha Diyarı’na geldin… Öyle değil mi?”
Yani, evet, haksız sayılmazdı. Geese araya girmeseydi planım tam olarak bu olacaktı. Ama bu sefer durum biraz farklıydı… Yine de adam kendi kurduğu teoriden o kadar memnundu ki. Şimdi kalkıp onu yalanlasam modunun düşme, huysuzlaşma riski vardı. İçimden bir ses aksini söylemek için can atsa da çenemi tutmam gerekiyordu.
Prens keyifle şakıdı: “Benim müsaademe ihtiyaç duymadan da rahatça halledebileceğin bir şey için kalkıp buralara kadar gelip izin istedin ya… İşte bu takdire şayan bir tavır.”
Aslında bu konuşulanların hiçbiri benim için sürpriz değildi. Randolph ile Shagall eski dosttu; muhabbet arasında benim işlerin konusu elbet açılmıştır.
“Lakin talebini hemencecik kabul edecek olursam, bu durum krallığımızın haysiyetine gölge düşürür. Kraliyet ailesinin her önüne gelene ‘evet’ diyeceğini sanan ne idüğü belirsiz bir güruhun kapımıza dayanmasına izin veremeyiz.”
Sesimi çıkarmadan dinlemeye devam ettim.
“Bu nedenle, bir şart koşuyorum— ne var?” dedi prens, kaldırdığım elime şüpheci gözlerle bakarak. Muhabbet amacından sapıyordu. Bir şeyler yapmam şarttı.
“Sözünüzü kestiğim için bağışlayın Altesleri,” diyerek özür diledim. “Söylediğiniz her şey doğru fakat bugün buraya biraz daha farklı bir sebepten dolayı geldim.”
Prens duraksadı. “…Ha öyle mi?” dedi.
Öncelikli olarak buraya geliş nedenimi açıklayayım.
“Mesele Leydi Benedikte’nin çocuğuyla ilgili,” dedim ve bunu söylerken prensin yüzündeki ifadenin ve tavrının nasıl bir anda değiştiğini süzdüm. “Dostum Randolph’un bana anlattığına göre Leydi Benedikte’nin çocuğu… yani Efendi II. Pax istenmeyen bir yük olarak görülüyormuş ve kendisini ortadan kaldırmak isteyenler varmış.”
“Ne olmuş yani?” diye karşılık verdi prens, zerre kadar pişmanlık kırıntısı barındırmayan kibirli bir edayla. “Annesinin kim olduğu ortadayken politik açıdan hiçbir işimize yaramaz. Kral Ejderha Diyarı, sırf bize ayak bağı olacak birini ne diye beslesin ki?”
“Peki ya Efendi Randolph? Çocuğu öldürürseniz burada kalmayacaktır.”
“Kral Ejderha Diyarı, tek bir adamın bilek gücüne boyun eğecek kadar zayıf ve aciz bir krallık değildir.”
Hiç şüphesiz. Zaten öyle bir boyun eğme durumu olsaydı, Minik Pax’ı katletmekten söz eden tek bir kişi bile çıkamazdı.
“Hani yani,” dedi prens, “bugün huzuruma çocuğun canını bağışlamamı istemek için mi çıktın?”
Doğrudan prensin gözlerinin içine baktım. “Hayır. Canını bağışlamanızı istemeyi düşünmüyordum. Daha ziyade… Madem işinize yaramıyor, onu bana vermeye ne dersiniz?”
“Pfft.” Prens kahkahayı bastı, ardından dönüp Shagall’a baktı. “Duydun mu Shagall?”
“Bizzat kendi kulaklarımla duydum, Altesleri,” diye yanıtladı başkumandan. Prens ayağını yere vurdu, ardından dirseklerini dizlerine dayayıp bana doğru eğilerek dik dik bakmaya başladı. Tavrı bir kez daha değişmişti. Yoksa en sonunda gerçek yüzünü gösteriyor muydu?
“Öyleyse bana şunu anlat bakayım Rudeus Greyrat,” dedi. “Bu teklifin Kral Ejderha Diyarı’nın ne işine yarayacak?”
Panik yok. Sakin ol. Perugius heybet konusunda bu adamı cebinden çıkarır.
“Müsaadenizle açıklayayım,” diye söze başladım.
Kral Ejderha Diyarı yönetimi, Orsted Şirketi’nin ellerinde şekillenecekti.
“Öncelikle aldığım duyumlara göre, eski kralın vefatından bu yana Kral Ejderha Diyarı’na bağlı vasal devletlerden biri, kuzeydeki çatışma bölgesinden gelen üç farklı ülkenin saldırısı altındaymış.”
Prens bir şey söylemeyince ben de devam ettim.
“Bu vasal devletler sizin boyunduruğunuz altında olabilir ancak neticede sizin tebaanız sayılırlar ve onları desteklemekle yükümlüsünüz. İç karışıklıklarınızın tam ortasında patlak veren bu savaş Kral Ejderha Diyarı’nı epeyce sarstı; keza buna yetişmeye çalışırken kaynaklarınızın iyice tükendiğini tahmin ediyorum.”
Prens, “Yani… ne demeye çalışıyorsunuz?” diye sordu.
“Bütün bu olan bitene bir son verebilirim.”
Çünkü o savaşı arkadan körükleyen kişi Ariel’in ta kendisiydi. Kral Ejderha Diyarı’ndan öteden beri nefret eden ülkeleri kışkırtmış, üstüne bir de onlara silah satmaya başlamıştı. Sadece bununla da kalmayıp savaşın ateşinin sönmemesi için enselerinde boza pişiriyor, üzerlerinde baskı kuruyordu. Asura Krallığı’nın hazinesi dolup taşıyordu—ki zamanında benim de az işime yaramamıştı. Ama tabii o altınlar ağaçta yetişmiyordu; gerektiğinde kirli oynamasını çok iyi biliyorlardı. Yine de Asura Krallığı için bu durum hafif bir tacizden öte bir anlam taşımıyordu, dolayısıyla olayı kaynağından kestirip atmak için Ariel’den rica etmem yeterliydi.
“Bir şey daha var Altesleri. Eski kral vefat ettiğinde acil nakit ihtiyacınızdan ötürü Milis Kilisesi’nden borç almıştınız, değil mi?”
Prens yüzüme baktı.
“Borcunuzu ödemiş olmanıza rağmen şövalye birliklerinin bugün bile burada konaklamasına izin veriyorsunuz. Duyduğuma göre onların halka tepeden bakarak yürüttükleri tebliğ faaliyetleri ahali arasında biraz huzursuzluk yaratıyormuş.”
Prens, “Ne yani, buna da mı engel olacaksın?” diye sordu.
“Olabilirim.” Hâlâ borçlu olsalardı elim kolum bağlı kalırdı ama borç ödenmişti. Şövalyelerin bu tavrı, Milis’in Kral Ejderha Diyarı’nı kendi çapında darlama yönteminden başka bir şey değildi. Kutsanmış Çocuk’a ya da Papa’ya tek bir laf etmem yeterliydi; şövalye birlikleri anında kendi ülkelerine geri dönerlerdi. Papa’ya bir minnet borcum doğacaktı elbette ama bu sorun değildi. Zaten bu tür ilişkileri tam da böyle zamanlar için sıcak tutuyordum.
“Ayrıca gelecekte Efendi II. Pax ile Shirone Krallığı arasında herhangi bir sorun çıkacak olursa bütün sorumluluğu üzerime alıyorum,” diye ekledim. İş o noktaya varırsa yanımda Zanoba’yı getirirdim. Zanoba, Randolph ve ben muazzam bir üçlü oluştururduk; olay anında Pax’ın Öcünü Alma Savaşı’na dönüşüverirdi.
“Ne buyurursunuz Altesleri?” Şimdiye kadar üç teklif sunmuştum. Bu kadarı, baş belası bir çocuğun hayatta kalmasına izin vermenin sağlayacağı faydalar konusunda onu ikna etmeye fazlasıyla yetmeliydi.
Prens, “Peki bundan senin çıkarın ne?” diye karşılık verdi.
“İsmini veremem ancak Efendi Orsted’in yakın çevresinden biri Leydi Benedikte ile Efendi II. Pax’ı çok önemsiyor. Ben de bu durumu kendisiyle pazarlık ederken koz olarak kullanmayı hedefliyorum. Ejderha Tanrısı’na hizmet eden bizler Efendi Orsted’in çatısı altında bir bütünüz elbette; yine de aramızdaki dostluk bağlarını pekiştirmek her zaman önemlidir.”
Yalan söylemiyordum aslında. Sadece Zanoba uğruna Benedikte ile II. Pax’a yardım etmek istediğimi ifade ederken olaya biraz ciddiyet ve ağırlık katıyordum.
Ama prens pek tatmin olmuş gibi görünmüyordu ve hiçbir cevap vermedi.
Öyle bir dikti ki gözlerini, insanı ürkütüyor valla. Söylemeyi unuttuğum bir şey mi kaldı acaba?
Bana bir can simidi atan Shagall, “Bence makul bir teklif,” dedi.
“Efendi Rudeus’un hem Asura Krallığı hem de Milis Teokrasisi üzerinde nüfuzu var. Dolayısıyla güvenilir biri olduğunu varsayabiliriz. Dile getirdiği meseleleri çözmek adına kendi planlarımız zaten hazırdı, bu yüzden sunduğu tekliflerin bize doğrudan faydası sınırlı kalabilir… Ancak duyduğuma göre Kraliçe Ariel’in de Milis’in Kutsanmış Çocuğu’nun da zayıf noktalarını biliyormuş. Efendi Rudeus gibi bu derece geniş çevreye sahip biriyle münasebet kurmak işimize yarayacaktır. Şu an büyük bir kaybı önlemek adına daha küçük bir kayıpla yetinmeye çalışıyoruz, dolayısıyla her türlü fayda—”
Prens alçak bir sesle, “Kes sesini Shagall,” dedi. Shagall anında çenesini kapattı. “Getireceği faydaların farkındayım.”
Pekala. O zaman takıldığın nokta ne?
Prens sözlerine devam etti: “Hoşuma gitmeyen şey onun tavırları. Sanki bizi avucunun içinde oynatıyormuş gibi konuşuyor.”
Hadi ya, biraz daha eğilip bükülüp el etek öpsem fena olmayacaktı demek? Adama tepeden bakıyor gibi göründüm herhalde. O ince çizgiyi tutturmak da cidden zor iş…
“Yine de bu durumdan hoşnutsuz olmam, teklifinizi reddetmek istediğim anlamına gelmiyor. Benedikte’nin çocuğunun kaderine parlamento karar vermeli. Dışarıdan gelen birinin bu ani teklifi karşısında tek başıma karar alacak halim yok.”
Shagall itiraz ederek, “Fakat Altesleri,” dedi, “parlamentoya bu planın son çare olduğunu açıklamıştınız, değil mi? Gelecekte nifak çıkarabilecek bir çocuğun canını bağışlamak ile şu an Ölüm Tanrısı’nı kaybetmek arasında bir seçim yapılacaksa, parlamento ilk seçeneği tercih edecektir. Ne var ki ortaya daha iyi bir seçenek çıkarsa, bunu değerlendirmenizde hiçbir sakınca kalmaz.”
Prens, “Söz ettiğim şey bu değil! Hiç de bu değil,” diye karşılık verdi. “Benim buradaki kaygım Kral Ejderha Diyarı’nın konumunu ve itibarını korumak. Diğer ülkeler babamın yönetimini kararsız görürse ya da halkın gözünde böyle bir izlenim oluşursa, vasallarımızın sadakati bile sorgulanır hale gelebilir.” Prens babasının… hayır, ülkesinin itibarını düşünüyordu. Bu kadar genç biri için takdire şayan bir tutum.
Yalnız… bu konuşmayı tam da benim önümde yapmaları biraz yersiz kaçıyordu sanki.
Shagall benim tarafımı tutuyor gibiydi. Randolph’la arkadaş olmasının bunda payı vardı sanırım. Dile getirdiği her husus benim elimi güçlendiriyordu.
Prens, “Hmm,” diye derin derin düşündü. Hey, kararı etraflıca tartmak için işe daha fazla kişiyi dahil etmek istiyorsa benim için sorun yoktu. Hasta yatağındaki kralı, belki başbakanı da olaya katıp meseleyi sindire sindire ele alabilirdik. Düzgünce konuşup enine boyuna tarttıktan sonra, bunun ne kadar cömertçe bir teklif olduğunu elbet anlayacaklardı. Beni yine de reddetseler bile hazırda bekleyen başka bir planım daha vardı: Karar mekanizmasındaki kilit isimlerin zaaflarından tercihlerine kadar tüm kişisel bilgilerini önceden ele geçirmiştim zaten; pürüzleri ortadan kaldırıp onları burunlarından tutup yönlendirmek için hepsini teker teker kullanabilirdim. Fakat zorla güzellik yapmanın elbet artçı sarsıntıları olurdu, bu yüzden bundan kaçınmayı tercih ediyordum.
Sessizlik içinde dikilmeye devam ederken, başka bir ses duyuldu: “Ben sana ne demiştim?”
Hepimiz sesin nereden geldiğini görmek için başımızı çevirdik; adam tahtın arka tarafında, kabul salonunun kuytu kısımlarına açılan yan kapıdan çıkagelmişti. Son derece sıradan biriydi. Sıkıcı, kirli sarı saçları olan, kırk yaşlarında bir adamdı ve iliklerine kadar yorgun görünüyordu. Genel hatlarıyla bana Ariel’in ağabeyini andırıyordu… Yok, daha iyi bir benzetme yapabilirdim. Çok daha fazla benzeyen biriyle tanışmıştım zaten—Randolph’un yönlendirmesiyle Shagall’ı görmeye gittiğimde karşılaştığım kişiydi bu—Kral Ejderha Diyarı’nın sorunları hususunda pek bir faydasını gördüğüm o adam. Vio Pompadour. Ama bu durum çok tuhaftı. Bugün üstünde inanılmaz şatafatlı giysiler vardı. Hele başında duran o kraliyet tacı… Onu nereden bulmuştu ki şimdi…?
Sözlerine devam ederek, “Kendine düşman etmek isteyeceğin biri değil bu,” dedi.
Prens, “Majesteleri…!” diye haykırdı.
Karşımızdaki kişi, Kral Ejderha Diyarı’nın otuz üçüncü hükümdarı Kral Stelvio von Kingdragon Majesteleri’nden başkası değildi.
Oğlunu azarlayarak, “Dinle beni Kirk,” dedi. “Çatışma bölgesinde düzeni yeniden sağlayana kadar Asura Krallığı’nı açıkça karşımıza alamayız. Rudeus Bey’in Kraliçe Ariel ile yakın dost olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. Onun teklifini kabul edip Ejderha Tanrısı Orsted ile bir iş birliğine girersek, Asura Krallığı bir daha böyle oyunlara kolay kolay kalkışamaz. Her şey ülkemizin iyiliği için.”
Vio… yani Stelvio, konuşurken tahta doğru yürüdü ve prensle yer değiştirdi. Bu kadar kararlı bir konuşma yapmasına rağmen etrafa pek yetkin bir hava saçmıyordu. Aksine, adeta sıradanlığın beden bulmuş haliydi.
“Pekala,” dedikten sonra bana döndü. “Rudeus Bey.”
“Majesteleri,” diye karşılık verdim.
Kral, lafı hiç dolandırmadan, “Teklifini kabul ediyoruz,” dedi.
Bu denli kararlı durabildiğine göre konuyu zihninde çoktan tartıp biçmiş olmalıydı. Muhtemelen karşımda oturup bana Kral Ejderha Diyarı’nın mutfağından ve dedikodularından bahsettiği sırada bile bunu düşünüyordu. Belki de daha öncesinde—şehirde olduğumu duyduğunda sırf bana yaklaşabilmek adına gerçek kimliğini gizleme kararında bu düşünce rol oynamıştı. Geriye sadece ikna olmamış bir kişi kalmıştı. Belki de tüm bu sahne, onu ikna etmek için kurgulanmış bir tiyatrodan ibaretti.
“Teşekkür ederim Majesteleri,” diye yanıt verdim. Görgü kuralları gereği eğilerek selam verdim ama tam o sırada, hemen tepemden bir ses yükseldi: “Bu kadar kâfi. Kalkabilirsin.”
Sözünü dinleyip doğrulduğumda kral bana buruk bir tebessüm gönderdi. Karşımda krallara layık bir haşmetten eser yoktu. Yalnızca yorgun bir adam ve onun eğreti gülümsemesi duruyordu.
“Kral Ejderha Diyarı’ndan geriye kalan tek şey bu işte,” dedi. “Dizginleri elinde tutamayan, şanına yakışır hareket etmeyen bir kral yüzünden bitmek bilmez bir karmaşanın içine hapsolduk. Seksen yıl sonra gerçekleşecek olan savaşını biliyorum ve sana ancak böylesine kısıtlı bir destek sunabileceğimiz için üzgünüm.”
“Estağfurullah,” dedim. “Yine de size bir şey sorabilir miyim acaba?”
“Nedir?”
“Tüm o tiyatro da neyin nesiydi?” diye sordum. Kral yine o aynı yorgun gülümsemesini takındı.
“Sadece senin hakkında daha fazla şey öğrenmek istedim.”
“Benim mi…?”
“Ben orada, sen burada otururken değil de seninle eşit şartlarda yan yana oturduğumuzda ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını görmek istedim. Güvenilmeye layık biri olup olmadığını anlamak istemiştim… Bundan daha iyi bir sınav bilmiyorum.”
Demek öyle. Kralın gerçek kişiliği buymuş demek. Orsted’in bana söylediklerini şimdi hatırlamıştım. Kral Stelvio’nun hükümdarlığı çok uzun sürmeyecekti. On yıla kalmadan ağır bir hastalığa yakalanıp tahtı oğluna devredecekti. Kirkland kral olduktan sonra Kral Ejderha Diyarı baş döndürücü bir hızla gelişecekti. Ülke için asıl dönüm noktası bu olacaktı—Stelvio ise o değerli hedefe giden yolda geçici bir duraktan ibaretti. Hafızamda pek yer etmemesinin sebebi de buydu işte.
Yine de tuhaftı. Şu an kilit aktörler olan Shagall ve Kirkland’dan ziyade bu kral daha çok ilgimi çekiyordu. Gözümün önüne sürekli geçen günkü yüz hali gelip duruyordu; ülkesinin yemeklerinden, meşhur yerlerinden ve kendine has ürünlerinden bahsettiği anlar… Öyle mutlu, öyle gururlu görünüyordu ki.
“Şey, bence… nasıl desem, bu harika bir şey,” dedim.
İçimden bir ses, adamın kral olmayı hiçbir zaman istemediğini, hatta bu işe en ufak bir yatkınlığı olduğunu bile düşünmediğini söylüyordu. Gerçekten de ne bir yeteneği ne de vasfı vardı. Yine de etrafını saran zırhların ortasında o tahtta oturuyordu işte. Ve o tahta kurulduğu sürece, üzerine düşen rolü oynamak zorundaydı.
İyi bir kral olabilmek için varını yoğunu ortaya koymuştu. İlkelerinden asla ödün vermemiş, etrafındakilerin de desteğiyle gücünün yettiğince çabalamıştı. Yani yapacaktı demek daha doğru olurdu, geçmiş değil gelecek zaman kullanmalıydım. Yaşadığı sürece kral rolünün hakkını verecekti. Çok sevdiği ülkesi uğruna elinden gelenin en iyisini yapacaktı.

“Hahaha. Harika, öyle mi? Biraz fazla samimisin, Rudeus Greyrat.”
“Kusura bakmayın, Majesteleri,” dedim. Dünyada hiçbir iz bırakmayacak türden bir adamdı. Onunla olan münasebetimi sürdürmenin bana büyük bir faydası dokunmayacaktı.
Stelvio ardından şöyle devam etti: “Madem görgü kuralları konusunda biraz yardıma ihtiyacın var, sana dostça bir tavsiyede bulunayım. Bunu, Efendi II. Pax için bu kadar endişelenen dostun eski prens Zanoba’ya da ilet.”
“Dinliyorum?” diye karşılık verdim, devamını bekleyerek.
“Bir ülkenin hükümdarının huzuruna çıkmadan önce yüzünü tanımayı öğren. Pek bir şeye benzemese bile.”
“Ah, haha… Elimden geleni yaparım.”
Verdiği bu tavsiye karşısında mahcubiyetle yüzümü ekşitsem de, hazır o hâlâ hayattayken aramızın iyi kalmasını isterdim.
***
Küçük Pax’ın emniyeti garanti altına alınmıştı. Benedikte hâlâ kraliyet ailesinin bir üyesi olduğu için Kral Ejderha Diyarı onların güvenliğini sağlamayı bizzat üstlendi. Benedikte, peşini bir türlü bırakmayan o korkudan şimdilik kurtulmuştu; Randolph’un ise keyfine diyecek yoktu. Kral Ejderha Diyarı’na yönelik tehdit de şimdilik bertaraf edilmiş, üstelik Randolph’u da ellerinde tutmayı başarmışlardı; yani kutlanacak pek çok şey vardı. Buraya asıl geliş sebebim olan Geese için arama emri çıkartma işini de aradan çıkarmayı başarmıştım, böylece üzerimden büyük bir yük kalkmıştı.
Paralı asker şirketini kurma işi başka bir bahara kalmıştı ama mevcut kralın buna izin vereceği konusunda içim rahattı. Görünüşe göre Kral Ejderha Diyarı ile iyi ilişkiler kurmayı başarmıştım. Kendi çıkardığı yangını kendisi söndüren biri durumuna düşmüş olmasaydım her şey mükemmel olacaktı… Ama bu tür ufak pürüzleri her defasında kafama takacak olursam hiçbir zaman tatmin olamazdım.
Artık hem Ariel’e hem de Papa’ya borçlanmış durumdaydım ama nasıl olsa ileride bir gün öderdim. Birkaç yıl sonra Küçük Pax için muhtemelen yeni belalar baş gösterecekti; ama vakti geldiğinde Zanoba ile ben meseleyi yine bir şekilde tatlıya bağlardık.
Vedalaşmaya gittiğimde Randolph, “Bana gerçekten çok büyük bir yardımın dokundu,” dedi. “Bir ara Kral Ejderha Diyarı’nı kül edip kraliçeyi de alıp kaçmam gerekecek sanmıştım.” Ardından o her zamanki hırıltılı kahkahasını patlattı.
Aslında bunu yapacak gücü yoktu—Orsted bana durumu böyle açıklamıştı—ama bu durum onun denemeye niyetli olmadığı anlamına gelmiyordu tabii. Böyle bir şey yaşansaydı Kral Ejderha Diyarı, ya Randolph’un katletmesi için üstüne asker salmak ya da ileride Shirone Krallığı ile bir çatışmayı göze almak arasında seçim yapmak zorunda kalacaktı.
“Aradığın şey Majestelerinin lütfuysa, ne yazık ki sana pek bir faydam dokunmayacak. Yazık oldu. Kral Ejderha Diyarı’nda ihtiyaç duyduğunda başvuracağın kişi olmayı çok isterdim,” dedi Randolph efkarlı bir edayla. “Bu hiç iyi olmadı. Şimdi sana olan borcumu nasıl ödeyeceğim ben?”
“Madem Pax’a yönelik tehdit ortadan kalktı, seninle omuz omuza savaşmaktan memnuniyet duyarım.”
Randolph, “Şu an kimse onun peşinde değil diye tamamen güvende olduğunu söyleyemeyiz,” diyerek araya girdi.
“Beni böyle bile bile oradan oraya koşturduktan sonra konuşması kolay tabii.” İçimden bir ses Stelvio’ya Kral Ejderha Diyarı’nda olduğumu haber verenin Randolph olduğunu söylüyordu. Hatta bana Kral Ejderha Diyarı’ndaki sorunlarla ilgili birkaç ipucu vermesi hâlinde olayların kendiliğinden doğru bir yöne sapacağını bile çıtlatmış olabilirdi.
Tamam, kabul, belki de biraz fazla kuruntu yapıyordum. Yine de içimdeki şüpheye engel olamıyordum… Ne de olsa bahsettiğimiz kişi Ölüm Tanrısı Randolph’tu.
“Ne demek istediğini hiç anlamıyorum?” dedi Randolph. Ancak yüzündeki ifade suçunu tamamen itiraf eder gibiydi. “Majestelerinin nasıl hareket edeceğini elbette kestiremem.”
Neyse. Randolph’un Benedikte’yi bırakıp bir yere gitmeye niyeti yoktu; bu yüzden Geese’e karşı yapacağımız savaşta onun gücüne güvenemezdim… Ama bu da dünyanın sonu değildi ya.
Zanoba söze girdi. “Evet, Efendi Randolph’un yeri şüphesiz ki Leydi Benedikte ve küçük prensin yanıdır.” Zanoba, müzakerelerin ters gitmesi, işlerin çığırından çıkıp kralın Küçük Pax hakkında derhal idam kararı vermesi gibi aşırı bir durum yaşanması ihtimaline karşı her an harekete geçmeye hazır hâlde Randolph ve Benedikte ile birlikte burada beklemişti. Böyle bir şeyin yaşanmaması için elimden geleni yapmıştım ve nihayetinde yaşanmamıştı da. Onların varlığı sadece bir sigortadan ibaretti, fazlası değil.
Randolph, sanki her şey plana uygun gidiyor dercesine bir sırıtışla, “Teşekkür ederim. Ben de tam olarak burada kalacağım,” diye karşılık verdi. “Yine de sadece sembolik bir jestten ibaret kalacak olsa bile minnettarlığımı ifade etmeme izin vermelisiniz. Yoksa bu gidişle öbür dünyada bile ‘teşekkür etmeye tenezzül etmeyen adam’ olarak anılacağım.”
Sanmıyorum. Ne yaparsan yap, sen daha çok bir dolandırıcı olarak hatırlanacaksın.
“Bu arada, Efendi Rudeus, sanırım İblis Dünyasının Büyük İmparatoru Kishirika Kishirisu ile tanışıyorsunuz?”
“Doğru. Kendisiyle birkaç kez karşılaştım.”
“Eğer birini arıyorsanız, önce onu bulmanızı tavsiye ederim.”
Ah, doğru ya… Kishirika buralardaydı.
Randolph haklıydı. Kishirika’da Uzak Görüş Gözü’ne benzeyen bir İblis Gözü vardı; Roxy onun bu güçlerini Zenith’i aramak için kullandığını söylemişti. Ona sorarsam Geese’in nerede olduğunu bana pat diye söyleyebilirdi… Pat diye söylemese bile ihtimalleri epey daraltabilirdi. Neden daha önce bunu düşünememiştim ki?
Bekle, tamam, hatırladım. Ona yüzde yüz güvenebileceğimden emin değildim de ondan.
“Senden bir karşılık talep edebilir ama ona bu yüzüğü gösterip Randolph’un ricası olduğunu söyle. O zaman talebin makul sınırların biraz dışında kalsa bile seni dinleyecektir.”
“Ooh.”
Yani kadını yemeğe falan çıkarmama bile gerek kalmayacak mı?
“Kulağa hoş geliyor. Kabul ediyorum,” dedim. Randolph bana beyaz bir yüzük uzattı. Muhtemelen bir tür kemikten yapılmış, tekinsiz, küçücük bir şeydi. Lanetli görünüyordu ama yine de parmağıma geçirdim.
Randolph’un tavsiye mektubu pek bir işe yaramadıktan sonra bu yüzüğün ne kadar etkili olacağından emin değildim. Fakat Randolph, nasıl bir adam olursa olsun, sorumluluklarını ciddiye alan biriydi. Şimdilik bununla yetinmeye karar verdim.
“Pax’ın güvende olduğuna sevindim,” dedi Zanoba, Benedikte’ye bakarak. “Artık Leydi Benedikte tüm dikkatini çocuğunu büyütmeye verebilir.”
Şey, çocuğun adı ‘Minik Pax’, diye düşündüm. Şunu doğru öğren artık.
Benedikte yanıt vermedi. Hâlâ ondan korkuyor muydu acaba…? Derken dudaklarını büzerek Zanoba’nın gözlerinin içine baktı.
“Te…” Dudaklarının arasından çıkan ses neredeyse duyulmayacak kadar cılızdı, konuşmaya devam ederken de pek alışkın olmadığı kelimeler yüzünden kekeliyordu. “Teşekkür ederim. Yardımlarınız… için… çok… minnettarım.”
Bütün o kekelemelerine rağmen içtenlikle konuşuyordu. Bunu sezebiliyordum.
Zanoba gülümsedi, sonra sanki aklına yeni bir şey gelmiş gibi ellerini birbirine vurdu. “Ah, evet. Az kalsın unutuyordum,” dedi ve ardından seslendi: “Julie!” Arkasında duran Julie başıyla onayladı, sırt çantasını indirip içinden bir kutu çıkardı. Kutunun dışı beyaza boyanmış, masalsı bir binayı andıracak şekilde süslenmişti…
Bir dakika, ben bunu daha önce bir yerde görmüştüm, diye düşündüm. Aha! Shirone’deki kraliyet sarayına benziyor.
Julie kutuyu açtı. İç kısmı cibinlikli bir yatak gibi süslenmişti ve yatakta bir figür yatıyordu.
“Ah,” dedi Benedikte kısık bir sesle.
“Bunu bugün için yaptırmıştım. Umarım kabul edersiniz,” dedi Zanoba. Benedikte yavaşça uzanıp figürü yataktan aldı ve hayretle gözlerini açarak ona bakakaldı. Kısa boylu, sarışın ve biraz balık etli bir figürdü. Tek bir bakış bile onun kim olduğunu anlamaya yetiyordu. Pax’ın figürüydü bu.
“Hükümdarlığı kısa sürdüğü için sanırım hiç portresi yok. Hafızama dayanarak tasarladım. Asıl işçiliği ise buradaki Julie yaptı.”
“Te… te…” Benedikte ağlamaya başladı, yanaklarından iri gözyaşları süzülüyordu. Tepeden tırnağa titreyerek ve hıçkırarak figüre baktı. Kendini toplamak için burnunu çektikten sonra yüzünü Zanoba’ya döndü.
Bir kolunda oğlunu, diğer kolunda Pax figürünü kucaklarken, “Buna… gözüm gibi bakacağım,” dedi.

“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Zanoba. “Fakat somut hiçbir şey sonsuza dek dayanamaz. Hasar görecek olursa bana haber gönderin, hemen gelip tamir ederim.”
Benedikte hafifçe başını sallayarak, “Öyle… yapacağım,” dedi.
Kahretsin, bunları izlemek beni de ağlatacak. Harika bir iş çıkardın, Zanoba.
Araya girip, “Şey, Zanoba,” dedim, “ben artık yola koyulsam iyi olacak.”
“Pekala, Usta Rudeus,” diye karşılık verdi. “Geri kalan her şey bana emanet.”
Aisha, Zanoba ve Julie’nin, Kral Ejderha Diyarı’nın Asura ve Milis’le arasındaki pürüzleri gidermek adına bir süre daha Kral Ejderha Diyarı’nda kalmalarına karar vermiştim.
“Sana güveniyorum,” diye yanıtladım. Şüphesiz ben çok meşguldüm ama Zanoba’nın da yapacak bir sürü işi vardı. Zanoba Mağazası’nın işleri tıkırındaydı ama yine de daha da büyümelerini istiyordum. Ayrıca Büyülü Zırh üzerindeki geliştirmelere devam etmesi gerekiyordu. Bu görevde parlama fırsatı bulamamıştı belki ama son derece güvenilir bir adamdı ve gelecekte ona daha da çok sırtımı dayayacaktım.
“Pekala. Ben gidiyorum o halde.”
“Güle güle, Efendi Rudeus. Savaşta kuvvetiniz bol olsun.”
“Sana da Randolph. Kendine iyi bak.”
Kral Ejderha Diyarı’ndaki işim bitmişti.
Sıradaki durak: İblis Kıtası. Oraya Kishirika’yı aramaya gitmiyordum. Hadi ama, nerede olduğu zerre belli olmayan birinin peşinde diyar diyar gezip iz sürecek vaktim yoktu. Ha, gözümü yine de açık tutacaktım tabii, o kadar da aptal değildim. Sadece onu bulmak önceliklerim arasında alt sıralardaydı, hepsi bu. Hayır, orada konuşmam gereken başka biri vardı: Ölümsüz İblis Kralı Atoferatofe.
