Mushoku Tensei – Redundant Reincarnation (LN) Cilt 3 Bölüm 2 / Hikâye

Hikâye

PEKÂLÂ, nereden başlasam acaba? Ah, biliyorum. Benimle Aisha arasındaki ilişkiden bahsetmek önemli.

O benim halam. Aisha’nın annesi Greyrat ailesinin bir hizmetçisiydi, anlarsın ya. Bana anlatılanlara göre, o zamanki hane reisi onu metresi olarak almış ve bunun sonucunda Aisha doğmuş. Bununla birlikte, Aisha’nın annesi işe bir metres olarak başlasa da sonunda o zamanki hane reisi Paul ile evlenmiş ve onun resmi eşlerinden biri olmuş. Ona asla bir metres gibi davranılmamış.

Ben doğduğumda Paul çoktan vefat etmişti… İlk karısının zihni pek yerinde değildi ama bu, Aisha’nın annesinin bir anda ailedeki tüm gücü eline aldığı falan anlamına gelmiyordu.

Hmm, böyle yüksek sesle söyleyince durum epey karmaşık geliyor, değil mi? Uzun lafın kısası, Aisha karmaşık bir aile içinde karmaşık bir konumdaydı.

Onunla nasıl iletişim kuracağımdan emin olamadığım bir dönem olmuştu. Ben doğduğumda Aisha oradaydı, hizmetçiydi. Benim halamdı ama aynı zamanda ailemizin hizmetçisiydi. Yine de babam ona asla bir hizmetçi gibi davranmazdı. O, babamın küçük kız kardeşiydi.

Her halükarda, ben doğduğum günden beri oradaydı; neler olup bittiğini daha anlamadan çok önce bana bakıyordu. Bu yüzden o benim için bir haladan ya da hizmetçiden ziyade, çok daha büyük bir abla gibiydi. Ya da belki de dördüncü bir anne gibi.

Doğru: dördüncü bir anne.

Anlarsın ya, ailemizin üç annesi vardı. Onlara Beyaz Anne, Mavi Anne ve Kızıl Anne derdik. Tabii ki isimlerini saç renklerinden alıyorlardı. Annelerim bana her türlü şeyi öğretti. Beyaz Anne bana bilgiyi ve nasıl arkadaş edinileceğini öğretti. Mavi Anne bana bilgeliği ve nasıl ders çalışılacağını öğretti. Kızıl Anne ise bana kılıç ustalığını ve birini nasıl koruyacağımı öğretti. Üç annemiz de bize eşit davrandı ve bizi eşit sevdi; üç tane annemiz olması gerçeğini asla sorgulamadık.

Ama Asura’daki soylular eşlerini genellikle böyle seçmezdi, bu yüzden şimdi geriye dönüp baktığımda oldukça eşsiz bir durumdu.

Tıpkı annelerimin yaptığı gibi, Aisha da bana her türlü şeyi öğretti. Gerçi, bir şeyler öğretmesinden ziyade, annelerimin öğretilerinden anlamadığım şeyleri bizzat tecrübe etmeme yardımcı oluyordu. Şimdi düşününce, gerçekten de daha çok bir abla gibiydi ama asıl ablam değildi.

Onlardan iki tane var. Biri Lucie —Henry, o senin babaannen olur. Her zaman akıllı bir çocuktu. Annelerimizin ona öğrettiklerini harfiyen uygular, okulu ciddiye alır ve tipik bir abla gibi davranırdı. Sürekli bana ders çalışmamı ya da egzersiz yapmamı söylerdi. Diğer ablam ise Lara. Onunla hiç tanışmamış olabilirsin. O zamanlar epey tembeldi, söyleyeyim. Kuralları çiğner, okulu asar ve ikimizin birlikte oynaması için her türlü numarayı uydururdu. İyi arkadaştık. Onun tezgahlarından birine katıldığım için kaç kez azar işittiğimi anlatamam bile.

Aisha hiç onlara benzemiyordu. Ne annelerime ne de ablalarıma benziyordu. Tamamen eşsiz bir insandı. Sadece kendisiydi.

Ondan bir şey istesem benim için her şeyi yapardı. Ne kadar bencilce davranırsam davranayım, her seferinde “Aman, sen gerçekten umutsuz vakasın,” diyerek isteğimi yerine getirirdi. Bana karşı oldukça katı olabiliyordu ama beni asla haksız yere azarlamazdı. Ne zaman üzgün olsam beni kollarına alır ve ne yapmam gerektiğini söylerdi. Kendimi ne kadar berbat hissedersem hissedeyim, beni ne zaman öyle tutsa tüm olumsuz duygularım uçup giderdi.

Çok daha küçükken, onun üzerime çok fazla düştüğünü düşündüğüm bir zaman vardı. Ama Aisha her zaman haklıydı. Ne zaman onun dediğinden başka bir şey yapıp asilik etsem başarısız olurdum. Sonra çıkagelir ve “Gördün mü? Şimdi anladın mı?” derdi. Her seferinde suratımı asar ve başımla onaylardım.

Küçükken, tüm hayatımı Aisha tarafından korunarak ve onun dediklerini yaparak geçireceğime dair belli belirsiz bir his vardı içimde. Yapılması gereken doğal şey buymuş gibi geliyordu. Geriye dönüp baktığımda, bu bir nevi beyin yıkama biçimi olabilirmiş. Aisha’nın öğretme tarzı benim düşünme yetimi elimden almıştı; onun dediğini yaptığım sürece her şey harika sonuçlanacakmış gibi görünmesini sağlıyordu.

Bunun onun tarafında kasıtlı bir şey olup olmadığını gerçekten bilmiyorum… Hayır, öyle olduğunu sanmıyorum. O sadece bu şekilde davranan biriydi. Bu, onun birkaç ölümcül kusurundan biriydi.

Her neyse, on yaşına bastığımda ailem bana her türlü hediyeyi verdi. Bunların arasında bir kılıç, bir shinken (gerçek kılıç) vardı. Kızıl Anne onu en değer verdiğim kişiyi korumak için kullanmamı söyledi. Bunu duyduğumda aklıma gelen Aisha’nın yüzüydü.

İçgüdüsel olarak ona baktım. Sanki bu dünyadaki en bariz şeymiş gibi o da bana baktı ve gözlerimiz buluştuğunda parlak bir şekilde gülümsedi. Utandığımı ve bakışlarımı kaçırdığımı hatırlıyorum.

Belki de Aisha’yı sevdiğimi fark ettiğim an oydu ama o zaman bunu yüksek sesle söylemedim. Çok utanç vericiydi. Ya da belki de ablam Lara hâlâ çok çocuksu olduğu ve Lucie çocukluk arkadaşı Clive ile ilişkisini ilerletmeye yeni başladığı içindi. Benim için böyle bir romantizmin çok daha gelecekte olduğunu düşünmüştüm.

O zaman bile, onun için de özel olduğuma dair belli belirsiz bir hissim vardı. Birbirimize çekilmememiz imkânsızdı, sence de öyle değil mi? Demek istediğim, belki de Aisha olayların böyle gelişmesini planlamıştı… ama bu doğru olsa bile, ona aşıktım. O benim ilk aşkımdı ve bunlar benim gerçek hislerimdi. Günün sonunda aşk dediğin sadece bir dizi akıl oyunu değil midir? Nasıl hissettiğimi anladığımda, hızlıca harekete geçtim.

Sonra ne mi yaptım?

Ah, hatırladım. Doğru, doğru. Bu onuncu yaş günümden biraz sonraydı. O zamanlar babam bana bir şeyler söylemişti ve… Şey, diyelim ki toydum. Efendi Orsted’den bir kitap almıştım ve okuyamadığım bir dilde yazılmıştı, bu yüzden Aisha’dan onu benim için okumasını istedim. Yanlış hatırlamıyorsam, aşağı yukarı şöyle gelişmişti…

***

Çok, çok uzun zaman önce, Arus adında bir çocuk varmış. Güçlü bir iradeyle doğmuştu ve aynı zamanda muazzam bir fiziksel güce sahipti. Çevresini anlayacak yaşa geldiğinde, ebeveynleri dünyadan ayrılalı çok olmuştu.

Arus’un yaşadığı köy kasabadan uzaktı ve ailesi diğerlerine kıyasla oldukça yoksuldu ama o mutluydu. Arus’un bilge ve güvenilir bir abisi vardı ve köylülerin geri kalanı onlara iyi davranıyordu. Arus tüm bunlar için içtenlikle minnettardı ve elinden gelenin en iyisini yaparak çalışıyordu. Neyse ki Arus yapılı bir çocuktu, bu yüzden yapabileceği pek çok iş vardı.

Üstelik sevdiği bir kız vardı. Kız hastalıklıydı ve her zaman yatağa bağımlıydı; köylüler onun bu dünyada fazla vaktinin kalmadığını söylerlerdi. Her gün Arus işini bitirdiğinde, eve gitmeden önce kızın odasının penceresine gider ve onunla biraz sohbet ederdi. Bu kısacık zaman dilimi Arus için kıymetli ve yeri doldurulamazdı.

Kızın ömrü uzun olmayacaktı ve Arus’un ona yardım etmek için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Belki de kız fazla zamanının kalmadığını anlamıştı. Hiçbir zaman çok bir şey istemezdi ve birlikte sohbet ederek geçirdikleri zamanı dört gözle bekliyor gibi görünürdü. Arus, kızın artık hayatta olmayacağı güne kadar her gününü böyle geçireceğini sanıyordu.

Ama sonra, bir gün kız gökyüzüne —mor, tekinsiz gökyüzüne— baktı ve şöyle dedi:

“Hey, Arus… İblis Kralı ortaya çıkmadan önce gökyüzünün güzel, mavi bir renkte olduğunu biliyor muydun?”

Arus bunu biliyordu. İblis Kralı, Arus doğmadan çok önce de hayattaydı. Bir gün İblis Kralı bir ordu kurmuş ve dünyalarını ellerinden almak için insanlığa saldırmıştı. Dünyanın yarısını fethetmeyi başardığında, sırf eğlence olsun diye gökyüzünün rengini değiştirmişti.

“Ölmeden önce bir kez olsun o güzel, mavi gökyüzünü görmek isterdim,” dedi kız.

Bu, ikisi tanıştığından beri kızın dile getirdiği ilk bencillikti.

Belki de bunu “bencillik” olarak tanımlamak çok ağır kaçardı. Hayalinin asla gerçeğe dönüşmeyeceğini çok iyi bilerek sadece bu kelimeleri döküvermiş olabilirdi.

Arus da bunu biliyordu. Sadece her zamanki gibi sohbet ediyorlardı. Kız, Arus’tan hiçbir şey istemiyordu. Ama bunları söylerken yüzündeki ifade o kadar savunmasız ve kırılgandı ki sanki hayalinin gerçekleşmesinden çoktan umudu kesmiş gibiydi.

İşte bu yüzden Arus bir karar verdi: Ona mavi gökyüzünü gösterecekti.

Ancak Arus her ne kadar güçlü olsa da hâlâ sıradan bir köylüydü. Hem bilgiden hem de bilgelikten yoksundu; gökyüzünün maviliğini nasıl geri getireceğini bilmiyordu.

Tavsiye almak için abisine danışacaktı. Ebeveynleri henüz hayattayken, kendisinden yaşça büyük olan abisini küçük ama düzgün bir okula göndermişlerdi. Arus ne zaman yardıma ihtiyaç duysa ona gitmesi gerektiğini bilirdi.

“Abi, gökyüzünü yeniden mavi yapmak istiyorum. Ne yapmalıyım?”

“Hmm…” Arus’un abisi düşüncelere dalarak sessizleşti. Bu onun için bile zor bir soruydu. Bir süre kafa yorduktan sonra devam etti. “İblis Kralı gökyüzünü mor yaptığına göre, bahse girerim onu yenmek her şeyi normale döndürecektir.”

Arus bunu duyduğunda İblis Kralı’nın kalesine gitmeye karar verdi ve hızla yolculuk hazırlıklarına başladı. Abisi Arus’un ne planladığını görünce paniğe kapıldı.

“Küçük kardeşim, İblis Kralı korkunç bir varlık! Sadece yanına yaklaşmaya çalışırken bile paramparça olursun.”

“Yine de gideceğim.”

Abisi, küçük kardeşinin tereddütsüz duruşu karşısında geri adım attı. Arus bir kez böyle kararlı oldu mu, laf dinlemeyeceğini biliyordu.

“Sadece etrafta dolanarak İblis Kralı’na ulaşamazsın. Önce ülkenin en büyük şehrine gitmelisin. Senin için bir harita çizeceğim. Yanına biraz yemek al ve yolculuğun için yeni bir çift ayakkabı getir.”

Abisi, Arus’un yolculuğuna hazırlanması için elinden gelen her şeyi yaptı. Küçük kardeşinin ne kadar özverili ve azimli olabileceğini biliyordu; asla pes etmezdi. Yine de İblis Kralı ezici bir güce sahipti. Bu, Arus’un sağ dönemeyeceği bir yolculuktu. Buna rağmen abisi, Arus’u bir saniye bile olsa daha fazla hayatta tutmak için elinden geleni yapmak istiyordu.

Arus görevine doğru yola çıktı. Elinde bir harita, ayağında yeni bir çift ayakkabı ve belinde babasından miras kalan kısa kılıcıyla, sevdiği kızı köyde geride bıraktı.

Bir süre sonra Arus tarlalardan geçti, dağları aştı ve ülkenin en büyük şehrine ulaştı. İlk kez devasa bir kale ve bir arada bu kadar çok insan görüyordu.

Bu kadar çok insan varken, birileri mutlaka İblis Kralı’nın nerede olduğunu biliyordur, diye düşündü tüm bunları gözlemlerken.

“İblis Kralı’nı mı yenmek istiyorsun? O halde kaleye git. Şu noktada, bulabildikleri her türlü yardıma ihtiyaçları var,” dedi biri ona.

Arus talimatları izledi ve kaleye doğru yol aldı. Daha önce hiç görmediği kadar devasa bir binaydı. Girişte, “İblis Kralı’nı yenmek istiyorum,” dedi.

Kralın huzuruna çıkarıldı. Kral, sönük renkli bir tahtta oturuyordu. Yanına gelen her kişiyi selamlıyordu ama sıra Arus’a gelince çok şaşırdı.

“Sen daha bir çocuksun.”

“Evet ama İblis Kralı’nı yenmek istiyorum. Lütfen onu nerede bulabileceğimi söyleyin.”

“Senin gibi bir çocuk neyi başarmayı umabilir ki? Evine dön,” dedi yan taraftaki şövalyelerden biri.

“Savaşmak yetişkinlerin işidir. Biz senin gibi çocukları korumak için buradayız.”

Huzur salonundaki diğer yetişkinler de benzer şeyler söylediler.

“Sen bir çocuksun. Savaşmamalısın. Evine git.”

Arus, İblis Kralı’nı yenmek istediğini ne kadar güçlü bir şekilde haykırsa da kimse onu ciddiye almadı.

Ama orada bulunan falcı bir şey söyledi:

“Beş bilgeyi görmeye git. Sana yardım edeceklerinden eminim ama önce onları görmeden İblis Kralı ile savaşmaya kalkışmamalısın.”

Arus falcının tavsiyesine uydu ve beş bilgeyi bulmak için bir yolculuğa çıktı. Bu uzun, çok uzun bir yolculuktu. Bilgelerin nerede bulunabileceğini bilmiyordu ama arayışına devam ettiği sürece onları bulacağına tüm kalbiyle inanıyordu.

Diyar diyar gezdi ve ne zaman birini görse ona bilge olup olmadığını sordu. Nihayet bir ilerleme kaydetti. Bir tarlayı ve büyük bir nehri geçip ötesindeki mağarayı keşfettikten sonra Arus bir bilge buldu. Boş bakan gözleri ve yeşil-gümüş rengi saçları vardı. Etrafında, saçlarıyla aynı renkte parlayan bir dizi kalkan duruyordu.

“Merhaba, bilge.”

“Merhaba, insan evladı.”

“Benim adım Arus.”

“Ben ikinci bilge Szilard. Kendi ilkelerime göre yaşarım.”

“İblis Kralı’nı yenmem gerek. Bana yardımını ödünç verir misin?”

“Üzgünüm ama çok meşgulüm. Çok, çok meşgulüm.”

“Ne yapıyorsun?”

“Gelecekteki bir çocuk için kalkan yapıyorum. Eminim ki o çocuğun üzerine korlar yağacak.” Bilge, Arus’a baktı ve bir soru sordu. “Sana bir şey sormama izin ver, insan evladı. Neden İblis Kralı’nı yenmek istiyorsun?”

“Sevdiğim kıza mavi gökyüzünü gösterebilmek için.”

“Oh, demek kendi ilkelerin var? Öyleyse sana bir kalkan ödünç vereceğim. Seni güvende tutacağından eminim.”

“Teşekkür ederim, bilge.”

Arus, kalkanı Szilard’dan teslim aldı ve yoluna devam etti ama hâlâ nereye bakacağını bilmiyordu. Sadece, aramaya devam ettiği sürece onları bulacağına tüm kalbiyle inanıyordu. Diyar diyar gezdi ve ne zaman birini görse ona bilge olup olmadığını sordu. Sonunda, bir başkasını daha buldu.

Bu bilge, ülkenin kuzey ucunda yaşıyordu. Keskin bakışları ve beyaz-gümüş rengi saçları vardı. Buz gibi karlı ormanın derinliklerinde, büyük bir gemi inşa etmişti.

“Merhaba, bilge.”

“Merhaba, insan evladı.”

“Benim adım Arus.”

“Ben üçüncü bilge Dola. Sadece sadakatime göre yaşarım.”

“İblis Kralı’nı yenmem gerek. Bana yardımını ödünç verir misin?”

“Üzgünüm ama çok meşgulüm. Çok, çok meşgulüm.”

“Ne yapıyorsun?”

“Gelecekteki bir çocuk için bir tekne yapıyorum. Eminim ki bu çocuk dünyanın bir ucundan diğerine seyahat etmek zorunda kalacak,” dedi bilge. Sonra Arus’a baktı ve bir soru sordu. “Sana bir şey sormama izin ver, insan evladı. Neden İblis Kralı’nı yenmek istiyorsun?”

“Sevdiğim kıza mavi gökyüzünü gösterebilmek için.”

“Oh, demek kendi sadakatin var? Öyleyse sana gemimi ödünç vereceğim. Ne de olsa İblis Kralı çok uzaklarda.”

Arus gemiyi Dola’dan teslim aldı ve yoluna devam etti ama hâlâ nereye bakacağını bilmiyordu. Sadece, aramaya devam ettiği sürece onları bulacağına tüm kalbiyle inanıyordu. Diyar diyar gezdi ve ne zaman birini görse ona bilge olup olmadığını sordu. Sonunda bir başkasını daha buldu.

Bu bilge, bir dağın derinliklerinde yaşıyordu. Çökük gözleri ve siyah-gümüş rengi saçları vardı. Devasa çekiciyle, bir örsün üzerinde çeliği dövüyordu.

“Merhaba, bilge.”

“Merhaba, insan evladı.”

“Benim adım Arus.”

“Ben dördüncü bilge Chaos. Kendi arayışlarım doğrultusunda yaşarım.”

“İblis Kralı’nı yenmem gerek. Bana yardımını ödünç verir misin?”

“Üzgünüm ama çok meşgulüm. Çok, çok meşgulüm.”

“Ne yapıyorsun?”

“Gelecekteki bir çocuk için bir kılıç yapıyorum. O çocuğun hayatta kalmasını istiyorum, anlarsın ya,” dedi bilge. Sonra Arus’a baktı ve bir soru sordu. “Sana bir şey sormama izin ver, insan evladı. Neden İblis Kralı’nı yenmek istiyorsun?”

“Sevdiğim kıza mavi gökyüzünü gösterebilmek için.”

“Oh, demek kendi arayışların var? Öyleyse sana kılıcımı ödünç vereceğim. Onunla İblis Kralı’nı alt edebilirsin.”

Arus kılıcı Chaos’tan teslim aldı ve yoluna devam etti ama hâlâ nereye bakacağını bilmiyordu. Sadece, aramaya devam ettiği sürece onları bulacağına tüm kalbiyle inanıyordu. Diyar diyar gezdi ve ne zaman birini görse ona bilge olup olmadığını sordu. Sonunda bir başkasını daha buldu.

Bu bilge, okyanusun ortasındaki bir adada yaşıyordu. Güçlü bakışları ve mavi-gümüş rengi saçları vardı. Bir bilezik yapmak için devasa bir deri parçasını işliyordu.

“Merhaba, bilge.”

“Merhaba, insan evladı.”

“Benim adım Arus.”

“Ben beşinci bilge Maxwell. Kendi aşkıma göre yaşarım.”

“İblis Kralı’nı yenmem gerek. Bana yardımını ödünç verir misin?”

“Üzgünüm ama çok meşgulüm. Çok, çok meşgulüm.”

“Ne yapıyorsun?”

“Gelecekteki bir çocuk için büyüyü savuşturan bir bilezik yapıyorum. Kötücül bir varlığın ona yaklaşacağını biliyorum,” dedi bilge. Sonra Arus’a baktı ve bir soru sordu. “Sana bir şey sormama izin ver, insan evladı. Neden İblis Kralı’nı yenmek istiyorsun?”

“Sevdiğim kıza mavi gökyüzünü gösterebilmek için.”

“Oh, demek kendi aşkın var? Öyleyse sana parlayan bileziğimi ödünç vereceğim. Kötülüğü savuşturacaktır.”

Arus bileziği Maxwell’den teslim aldı ve yolculuğuna devam etti. Ancak sonuncu bilge hiçbir yerde bulunamıyordu. Kimse nerede olduğunu ya da adının ne olduğunu bilmiyordu.

Böylece Arus düşünmeye başladı. Ya sonuncu bir bilge yoksa? Tanıştığı ilk bilge, kendisinin ikinci bilge olduğunu iddia etmişti. Bu durumda, belki de o birinci bilgeyle hiç tanışamayacaktı?

Yine de arayışına devam etti. Elinden gelen her şeyle bilgeyi aradı ama yine de onu bulamadı. Ne yaparsa yapsın, sonuncu bilgeyle karşılaşamadı.

Ancak Arus’un artık bir kılıcı, kalkanı ve bileziği vardı. Ayaklarının altında onu İblis Kralı’na götürecek bir gemi duruyordu. Arus tüm bunlara baktı ve şöyle düşündü: Tüm bunlarla İblis Kralı’nı yenebilirim!

Ah, ne kadar da talihsizce. Genç Arus, beş bilgenin hepsiyle tanışmadan İblis Kralı’na doğru yola çıktı. Gerçekten de falcının ona söylediği sözleri unutmuştu.

İblis Kralı’nın ikamet ettiği yer korkunç bir bölgeydi. Etrafı zehirli bir bataklıkla çevriliydi ve normal yollarla yaklaşmak imkânsızdı. Bataklığı bir şekilde geçmeyi başarsanız bile, sizi aşağılık bir yola saptırmaya çalışan iblislerin yanı sıra devasa, vahşi canavarlarla karşılaşırdınız.

Ama gemisi sayesinde Arus bataklığı kolayca geçti; kılıcı ve kalkanıyla canavarları savuşturabildi. Sahip olduğu kalkan çok dayanıklıydı, canavarların pençelerini ve dişlerini engelliyordu. Kılıcı son derece keskindi ve Arus’un canavarları hiç zorlanmadan ikiye bölmesini sağlıyordu. Zaman zaman iblisler kulağına, aynı eşyaları insanların kralı olmak için de kullanabileceğini fısıldıyordu ama Arus onları duyamıyordu. Kötülüğü savuşturan bilezik onu bu sözlerden koruyordu.

Sonunda Arus, İblis Kralı’nın huzuruna vardı.

İçinde yaşadığı siyah kale, insanların yaşadığı kalelerden kat kat daha büyüktü ve çok daha ürkütücüydü.

“Bwahaha! Buraya kadar gelmekle iyi iş çıkardın, insan çocuğu! Benimle ne işin var?!”

İblis Kralı olarak bilinen o korkunç canavarın devasa bir gövdesi, büyük bir ağzı ve mor saçları vardı.

“Gökyüzünü eski haline döndürmeni istiyorum. Sevdiğim kız için.”

“Bunu yapamam! Ben mor gökyüzünü seviyorum! Bwahaha!”

İblis Kralı, çocuğun isteğine kulak asmadı. “Sevdiğim kız için” sözlerinin anlamını kavrayamamıştı.

“Öyleyse, seni biçerek her şeyi normale döndüreceğim!”

Böylece Arus, İblis Kralı ile savaşa tutuştu. Kılıcı, kalkanı ve bileziğiyle canavara güvenle atıldı. Ama ah, İblis Kralı ne kadar da çevikti! Arus’un kılıcından kaçarken sanki geleceğin kendisini görebiliyormuş gibi hareket ediyordu. Silahını ne kadar savurursa savursun, İblis Kralı’na bir kez bile dokunamadı.

“Bwahaha! Bana asla vuramayacaksın, beni tırmalayamayacaksın bile! Şimdi sıra bende!”

İblis Kralı gülerek yumruğunu Arus’a doğru savurdu. Çocuk kalkanını kaldırdı ve İblis Kralı’nın devasa yumruğunu engelledi.

“Aaah!”

Ne yazık ki hemen bir sonraki an, İblis Kralı kalkanı kavradı ve Arus ile birlikte havada savurdu. Arus duvara çarptı ve orada korkuyla titredi. Bilgelerden aldığı kılıç ve kalkanın İblis Kralı üzerinde hiçbir etkisi olmamıştı.

“Seni ezeceğim ve başından başlayarak yiyeceğim. Bwahaha! Seni parçalara ayıracağım!”

Devasa İblis Kralı çocuğa doğru yaklaştı. Arus var gücüyle kaçtı. Güçlü iradesine rağmen, hayatında ilk kez gerçek korkuyla yüzleştiğinde artık ayakta durup savaşamazdı. Kılıcını ve kalkanını bir kenara fırlattı, bileziğini çıkarıp attı ve üzerinde hiçbir şey kalmadan İblis Kralı’ndan kaçtı.

Sonrasında Arus, İblis Kralı’nın topraklarında başıboş gezindi. Zehirli bataklığın miyazması (zehirli havası) yavaş yavaş vücudunu kemiriyordu. Ama kalbini kemiren farklı bir zehirdi. Bu zehrin adı “vazgeçiş”ti.

“Kaçtım. Sevdiğim kız beni bekliyor olmasına rağmen.”

Kederi içinde, başı öne eğik bir halde diyarda başıboş gezindi. Kılıç ve kalkanı olsa dahi İblis Kralı’nı yenememişti. Gözlerinden yaşlar süzülüyor ve yerde nemli izler bırakıyordu.

Koruyucu bileziğini kaybetmiş olan Arus’a, kederle beslenen kötücül bir iblis yaklaştı. Arus’un gözyaşlarını yaladı ve kulağına fısıldadı:

“Selam, küçük kahraman. Sorun nedir? Lezzetli gözyaşları döküyorsun.”

“İblis Kralı’nı yenemiyorum.”

“Tabii ki yenemezsin. Ne de olsa İblis Kralı çok, çok güçlüdür. Öyle olmasa bile, sen alt tarafı küçük bir çocuksun.”

“Gökyüzünü yeniden normale döndürmek istiyorum.”

“Tabii ki yapamazsın. Ne de olsa sen sadece güçsüz bir çocuksun.”

“O zaman ne yapmalıyım?”

“Yapabileceğin hiçbir şey yok. Daha fazla büyütemezsin ve daha güçlü olamazsın. Yapabileceğin hiçbir şey yok.”

Arus, iblisin fısıltılarını ciddiye aldı ve karamsarlığının içinde kayboldu. Zehirli bataklığın kıyısına doğru yürüdü.

Kendini içeri atmayı düşündü. Eğer atarsa, o minicik vücudunun bir anda eriyip yok olacağından emindi. Artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Arus tam gözlerini kapatıp kendini boşluğa bırakacaktı ki, tam o anda uzakta garip bir yapı fark etti. Bir deliğin üzerine yerleştirilmiş kaplumbağa kabuğuna benzeyen tuhaf bir evdi bu.

“Orası neresi? Bir şey biliyor musun, iblis?”

Ama iblis ortadan kaybolmuştu. Arus nereye bakarsa baksın onu bulamadı. Aslında bir noktada tüm bölge kutsal bir enerjiyle dolup taşmıştı. Kutsal enerjinin o evden yayıldığı belliydi. Şüphesiz orada çok kutsal biri yaşıyordu. Bunu düşünerek Arus ihtiyatla eve girdi.

“Merhaba, insan evladı. Sorun nedir? Burası senin kadar genç bir çocuğun olması gereken bir yer değil.”

Evin içinde nazik gözleri ve kızıl-gümüş rengi saçları olan biri vardı.

“Benim adım Arus. Gökyüzünü yeniden mavi yapmak istemiştim ama İblis Kralı’na karşı kaybettim.”

“Ben adımı bir kenara bıraktım. Ait olduğum bir yer yok. Ben birinci ve sonuncu bilgeyim. Kendi misyonuma göre yaşarım.”

Bu sözler Arus’un zihninde bir anıyı canlandırdı. Beş bilgeyle tanışması gerekiyordu. Beşinin de yüzünü görmeden İblis Kralı ile savaşmamalıydı. Bunu hatırlayınca, Arus içinde gizemli bir cesaretin filizlendiğini hissetti. Her şey umutsuz değildi. Sadece bir hata yapmıştı.

“Ben Arus. Birinci ve sonuncu bilge, İblis Kralı’nı yenebilmem için bana yardımını ödünç verir misin?”

“Üzgünüm ama çok meşgulüm. Çok, çok meşgulüm.”

“Ne yapıyorsun?”

“Gelecekteki bir çocuk için güç biriktiriyorum. Yenmesi gereken bir düşman var,” dedi bilge; sonra Arus’a baktı ve bir soru sordu. “Sana bir şey sormama izin ver, insan evladı. Neden İblis Kralı’nı yenmek istiyorsun?”

“Sevdiğim kıza mavi gökyüzünü gösterebilmek için.”

“Oh, demek kendi misyonun var? Ama söyle bana, bunu gerçekten sevdiğin kız için mi yapıyorsun?”

“Elbette. O, mavi gökyüzünü görmek istiyor.”

“Anlıyorum. Öyleyse sana gücümün bir kısmını ödünç vereceğim. Git ve İblis Kralı’nı yen.”

Böylece Arus, ilk ve son bilgeden güç aldı. Bilgenin bakış açısından bu, gücünün yalnızca küçük bir parçasıydı fakat yine de eziciydi. Arus bu güçle kılıcını ve kalkanını kullanmanın gerçek yolunu öğrendi. Bileziğinin parlaklığını nasıl artıracağını öğrendi. Gemisini gökyüzünde nasıl uçuracağını öğrendi.

Arus gemisine bindi ve iblis kralının kalesine doğru havalandı. Kalenin önüne düşürdüğü bileziğini eline aldı ve bilezik göz kamaştırıcı bir ışıkla patladı. Sanki ışık tarafından çağrılmış gibi, kılıcı ve kalkanı da ona geri döndü.

Bwahaha! Demek geri döndün, çocuk?! Bu sefer seni tamamen yutacağım! Nefis yemekleri çok severim, bilirsin!

İblis kralıyla ikinci savaşı başladı fakat bu kez Arus güç kazanmıştı. Kılıcını savurduğunda iblis kralını kesip geçti. Kalkanını kaldırdığında iblis kralını uçurdu. Arus’un emrindeki böyle ezici bir güç karşısında iblis kralının hiç şansı yoktu.

Gah!

İblis kralı Arus’un kılıcıyla delindi ve ölmeden önce acı içinde feryat etti. Cesedinden yedi renkli bir ışık fışkırdı ve sanki ışığın çağrısına yanıt verircesine gökyüzünün rengi normale döndü.

Arus başını kaldırıp mavi gökyüzünü görünce rahatladı. Kendisinin ve sevdiği kızın bunca zamandır özlemini çektiği şey buydu.

Arus bir an önce onun yanına dönmesi gerektiğini fark etti—fakat henüz dönemezdi. Ödünç aldıklarını geri vermeliydi.

Önce ilk ve son bilgeyi ziyaret etti. Arus gücünü geri verdi. Sonra beşinci bilgeyi ziyaret etti. Arus bileziğini geri verdi. Sonra dördüncü bilgeyi ziyaret etti. Arus kılıcını geri verdi. Sonra üçüncü bilgeyi ziyaret etti. Arus gemisini geri verdi. Sonra ikinci bilgeyi ziyaret etti. Arus kalkanını geri verdi.

Ödünç aldığı her şeyi geri verdikten sonra büyük şehre, insanların şehrine döndü. Orada devasa bir şölen düzenleniyordu. Mavi gökyüzünün geri dönüşüyle insanlar artık iblis kralının yok olduğunu anlamıştı. Arus kaleye döndüğünde kral kutlama amacıyla iki kolunu birden kaldırdı.

Ey kahraman Arus, helal olsun! İblis kralını yendin! Bu ülke senindir. Kızıma da sahip olabilirsin! Lütfen bir sonraki kral olur musun?

Arus kralın teklifini geri çevirdi. Ona, sevdiği kızın kendisini beklediğini söyledi. Arus falcıya teşekkür etti, ardından köyüne dönmek için hazırlandı.

Nihayet Arus evine döndü. Görevine çıktığından bu yana çok zaman geçmişti ama mavi gökyüzünü geri almıştı. Şimdi onu sevdiği kıza gösterecekti. Onun gülümsediğini görecekti.

Fakat köye döndüğünde ağabeyinin başı öne eğikti, yüzünde üzgün bir ifade vardı.

Ağabey, lütfen başını kaldır. Gökyüzü mavi. İblis kralını yendim.

Ağabeyinin ifadesi değişmedi.

Onu sevdiğim kıza göstereceğim. Gökyüzünün ne kadar mavi olduğunu görünce çok sevineceğine eminim.

Sözleri ağabeyini yalnızca daha da üzüyor gibiydi. O anda Arus sordu: “Ağabey, neden böyle üzgün görünüyorsun?

Ah, Arus… Şey… Ah… Sakin ol ve beni dinle. O öldü.

Kim öldü?

Sevdiğin kız. Bu sabah hayatını kaybetti.

Bunu duyan Arus gülümsedi. Üzgündü, yalnız kalacağını biliyordu ama yine de gülümsedi.

Bu sabah hayatını kaybettiyse sorun değil. Bu demektir ki mavi gökyüzünü görmüş olmalı. Bu dünyadan ayrılırken gülümsedi, değil mi? Gökyüzünün ne kadar güzel olduğundan bahsederken gülümsedi, öyle değil mi?

Hayır. Ağladı. Seni göremediği için ağladı.” Gökyüzü masmavi ve çok güzel olsa bile, seni yeniden görmeyi her şeyden çok önemsediğini söyledi. Tüm zaman boyunca ağladı.”

Arus donakalmıştı. Onun hayalini gerçekleştirmemiş miydi?

Hayır, gerçekleştirmemişti. Onun asıl istediği, onunla birlikte olmaktı. Onunla kalan o kısa vaktin tadını çıkarmak, o anları el üstünde tutmak istemişti. Gerçekten arzuladığı şey buydu.

Aaah…

Arus ağabeyinin önünde dizlerinin üzerine çöktü. Yanağından tek bir damla yaş süzülürken gözlerindeki tüm renk solup gitti.

O andan itibaren Arus ağlamaya devam etti, durmaksızın ağladı. Artık çare yoktu. Hayatındaki en önemli şeyi berbat etmişti.

Ve öldüğü güne kadar ağladı da ağladı—

***

Son!” Aisha hikâyeyi bitirdikten sonra kitabı kapattı. “Hm, sonu biraz karanlıktı, değil mi? Sanırım hikâyeden çıkarılacak ders, gerçek mutluluğun insana sandığından daha yakın olduğudur. Yine de dürüst olmak gerekirse, ben mutlu sonları tercih ederim.

Kucağında oturmuş, kitabın kapağına bakıyordum.

Bu muhtemelen Birinci Büyük İnsan-İblis Savaşı döneminden kalma, yani belki de kahraman Arus’un efsanesinin farklı bir yorumudur? Benim bildiğimden biraz farklı. Bu versiyonda müttefiklerinin hiçbiri ortaya çıkmıyor ve olması gerekenden bir tane fazla bilge var. Üstelik hikâyeden çıkarılacak ders de bir garip. Bu kitap kime hitap ediyor ki? Olayları kendi kafana göre yorumlayınca böyle oluyor demek ki.

Aisha gözlemlerini paylaşırken kitabı ellerinde çeviriyordu. Eski bir metindi, Greyrat ailesinin sahip olduğu diğer tüm kitaplardan daha eskiydi. Kapağı beyaz deridendi. Aisha bile tam olarak ne tür bir deri olduğunu bilmiyordu ama tanıdık bir tondaydı.

Kapak ne kadar eski olursa olsun üzerinde tek bir çatlak bile yoktu; oysa kâğıdın kendisi paramparça olmuştu. Yine de, eğer kitap Birinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’nın bitiminin hemen ardından yazıldıysa, kâğıdın aslında inanılmaz derecede dayanıklı olduğu söylenebilirdi.

Kitabın adı *Arus’un Hikâyesi* idi—her türlü gösterişten uzak bir isim.

Sen istediğin için okudum ama bunu nereden buldun? Savaş Tanrısı Dili ile yazılmış.

Orsted Efendi’nin çalışma odasından aldım.

Ha? Bana izinsiz aldığını söyleme sakın. Böyle şeyler yapmamalısın.

B-Ben almadım ki! Babamla takılmaya gittiğimde kitaplıkta görüp öylesine sayfalarını karıştırmıştım. Orsted Efendi eve götürebileceğimi söyledi…

O sırada hikâye yüzünden bayağı hayal kırıklığına uğramış görünüyordum herhalde. Aklımdan tam olarak nelerin geçtiğini hatırlamıyorum ama sonu yüzünden epey şoke olduğumu anımsıyorum—feci şekilde trajikti. Başkarakterle aynı adı taşıdığım için Aisha kitabı benim için okurken elinden gelen her şeyi yapmıştı. Belki de bu durum başkarakterle fazlasıyla empati kurmama neden olmuştu.

Hey, o küçük kafanı hiç yorma bakalım. Sen mutluluğu gayet güzel bulacaksın, Arus.

Aisha beni kucağında sarıp sarmaladı ve saçlarımı karıştırdı. Eskiden ne zaman keyfim kaçsa bu beni neşelendirirdi ama o küçükken geçerliydi. On yaşına bastıktan sonra duygularımı dağıtmak daha da zorlaşmıştı.

Hey, Aisha?

Ne oldu?

Arus mutluluğu bulmak için neyi farklı yapabilirdi?

Ha? Şey, yani, kızın yanında kalsaydı kız yine de ölecekti. Belki iblis kralını olduğu gibi bırakıp onun yerine bilgelerden kızı kurtarmalarını isteyebilirdi. Böylece evlenip sonsuza dek mutlu yaşayabilirlerdi. Yani, kahraman Arus iblis kralını—bu durumda sanırım Leydi Kishirika oluyor—yenmeseydi dünya asla barışa kavuşmazdı ama en azından onların yaşam süresi içinde insanlığın kökü kazınmazdı herhalde,” diye yanıtladı Aisha soruyu kafasında tartarken.

Mükemmel bir cevap verdiğini düşünmüş olmalıydı ama o sırada tatmin olmamıştım. Kaşlarımı çattım ve yüzümü astım.

Aisha?” diye sordum.

Ne oldu?

Evlilik nedir?

Birbirini seven iki insanın bir araya gelmesidir.

Onu biliyorum. Yani, tam olarak ne yaparsınız?

Aynı evde birlikte yaşarsınız tabii ki. Aynı yemeği yer, çocuk sahibi olur, onları büyütürsünüz…

Çocuk nasıl yapılıyor?

Şey, oradan mı başlamam gerekiyor? Sana bunu öğretmesi gereken kişinin, şey, ben olduğumdan pek emin değilim.” Aisha, yüzü hafifçe kızararak, “Bunu muhtemelen Beyaz Anne’ye ya da Mavi Anne’ye sorman lazım,” diye yanıtladı.

Belki de o tür şeylerle ilgileneceğim yaşa yaklaştığımı düşünmüştü.

Yani mutlu olmak, evlenip çocuk sahibi olmak mı demek?” diye üsteledim.

Sanırım öyle, evet.

Gerçekten mi? Gerçek mutluluk gerçekten bu mu?

Hm, bilmiyorum. Ağabeyim kesinlikle mutlu ama ben evli değilim, o yüzden…

Neden değilsin?

O şekilde sevdiğim kimse yok da ondan. Yani ağabeyimi—yani babanı—seviyordum ama bu, biriyle evlenmek için gereken sevgiden biraz farklıydı. Aslında bayağı farklıydı. Belki de öz kardeş olduğumuz içindir.

Bu itiraf beni pek de memnun etmemişti. Sonuçta ilk aşkımın öz babamı sevdiğini öğreniyordum. Farklı bir sevgi türü olduğunu söylemişti ama bunun ne anlama geldiğini bilmemin imkânı yoktu, üstelik aklımı kurcalayan başka bir konu daha vardı.

Babam bana bir evlilik teklifi geldiğini söyledi,” dedim.

Ha?

Kız Asura kraliyet ailesindenmiş ve Sieg’le hemen hemen aynı yaştaymış. Hoşuma giderse nişanlanabileceğimizi söyledi.

Anlaşılan Aisha bunu ilk defa duyuyordu. Sonradan bu habere epey şaşırdığını öğrendim. Önündeki küçük çocuğun nişanlanma ihtimali vardı. Eğer bu gerçekleşirse, reşit olduktan sonra evlenecektik. Doğduğundan beri baktığı bu küçük çocuk… nişanlanacak mıydı?

Ah.

Fakat Aisha akıllı olduğu kadar da gerçekçiydi. Asura kraliyet ailesine damat olursam Ariel ile akraba olacaktım. Ariel babamla güçlü bir ilişki sürdürmeye çalışıyordu ve evlilik bunu garanti altına almanın harika bir yoluydu. Müstakbel nişanlım benden küçükse, Ariel’in kızı olma ihtimali bile vardı. Bu mantık yürütme, Aisha’nın haberi çabucak kabullenmesine yetti.

Pekâlâ, sen en büyük oğulsun, bu yüzden böyle şeylerin yaşanması normal sanırım,” dedi.

Onunla evlenmeye zorlanacak mıyım?

Endişelenme. Babana istemediğini söylersen anlayışla karşılayacağından eminim. Ama gerçekten evlenmek istemiyor musun?

Yani, hiç tanışmadığım biriyle nasıl evlenebilirim ki?

O zaman nasıl biriyle evlenmek istersin?

Aisha’nın bakış açısından bu sorunun arkasında derin bir anlam yoktu. Muhtemelen benim *“Büyük göğüslü bir kızla!”* gibi bir şey söylememi bekliyordu. Yani, büyük göğüsleri sevdiğim doğru—kim beni suçlayabilir ki? Ne zaman yol kenarında öyle bir kız görsem gözlerimle takip etmekten kendimi alamam. Küçüklüğümden beri böyledir. Büyüyünce çapkının teki olacağıma dair herkes arkamdan fısıldaşıp dururdu zaten. Ama söylediğim şey bu değildi. Ona doğrudan söyledim.

Seninle evlenmek istiyorum, Aisha.

Ha?! Benimle mi?” Aisha gözleri fal taşı gibi açılmış halde bana bakakaldı.

İnanılmaz derecede ciddiydim. Belki de o ana kadar hayatımda hiç olmadığım kadar ciddiydim.

Şey, ııı…” Duraksadı. “Bu sevdadan vazgeçmelisin. Yani, senin yanında yaşlı bir kadınım ben. Benimle evlenirsen pişman olursun. Sonsuza dek keşke daha genç biriyle evlenseydim dersin.

Kaç yaşında olduğun umurumda değil. Yani, Norn ile Ruijerd’in arasındaki yaş farkı daha bile fazla, değil mi?

Ruijerd bir iblis, bu yüzden yaşlı görünmüyor.

O zaman bu, kendisinden daha hızlı yaşlanacak biriyle evlendiği anlamına gelmez mi?

Şey, sanırım öyle, evet.

O halde yaşın bir önemi yok. Seni seviyorum, Aisha.

Bunu bir iltifat ya da şaka olsun diye söylememiştim. Gerçekten, yürekten ciddiydim. Aisha’ya en azından birkaç kez aşk itirafı yapıldığına emindim. Paralı asker birliğinde çalışırken pek çok erkekle tanışma fırsatı olmuştu ama ben de onlar kadar ciddiydim onun hakkında—hayır, çok daha ciddiydim.

Şey…” diye mırıldandı.

Aisha ile bir süre birbirimizin gözlerinin içine baktık. O an bana bakarken aklından nelerin geçtiğine dair en ufak bir fikrim yoktu.

Şey, belki de tıpkı babama benzediğimi düşünüyordu. Onun için babam saygı duyduğu, komik ve hatta havalı biriydi.

Yüzüne bakmaya devam ettim. Zamanla, yavaş yavaş kızarmaya başladı. İfadesi de biraz değişmişti hani. O her zamanki kedi gibi gülümsemesi yoktu. Gözleri kocaman açılmıştı, dudakları büzülmüştü ve kalbinin pır pır ettiğini anlayabiliyordum. Eğer şimdi yaşansaydı kesinlikle öpüşürdük eminim. Ancak Aisha kendini tutmayı başardı.

Hihi. Teşekkürler ama olmaz,” dedi sonunda.

Neden? Benden nefret mi ediyorsun?

Hayır, hiç de öyle değil. Biz neredeyse kardeş sayılırız. Babanın, annelerinin ya da benim annemin buna izin vermesinin imkânı yok,” dedi beni hâlâ kollarının arasında tutarken.

Beni her zamanki gibi, aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi tutuyordu ama kalp atışları normalden daha hızlı ve güçlüydü. Kolları beni her zamankinden daha sıkı sarıyordu.

Seni benim de çok ama çok sevdiğimi bilmeni isterim, bu yüzden bunu senden duymak beni gerçekten çok mutlu etti,” dedi Aisha başımı okşarken.

Sessiz kaldım ve ne isterse yapmasına izin verdim. Aisha her şeyde bana sarılırdı ve sarılınmak benim de hoşuma giderdi. Her zamanki gibiydik. Hiçbir şey olmamıştı. Her şey normaldi. Sarılışı bunu söylüyordu.

Endişelenme. Büyüdüğünde benden çok daha iyi birini bulacaksın,” dedi.

Tamam…

Ama sarılışında farklı bir şey vardı. Bu farkın ne olduğunu tam olarak açıklayamam ama hissettiğimi biliyorum. Aisha’nın kokusuyla sarmalanmışken, ikimizin arasında bir şeylerin değiştiğini sezgisel olarak hissedebiliyordum.

Gerçekte, ilişkimiz o günden sonra büyük değişimler geçirdi.

***

Aisha’ya ilk kez bu şekilde evlilik teklif etmiş oldum. Ah be, bundan bahsetmek de bayağı utanç verici, değil mi? O zamanlar küçüktüm—kız çocuklarının babalarıyla evlenmek istediklerini söyledikleri yaştaydım.

Yine de ona olan sevgimden emin olduğum andı ve bu konuda ciddiydim. Bu yüzden o günden itibaren taarruza geçtim.

Aisha’ya gelince, anlaşılan bu fikre tamamen karşı değildi ama bir çocukla—üstelik ağabeyinin oğluyla—birlikte olma konusunda çekinceleri vardı. Yine de bu çekinceler zamanla kaybolup gitti. Zamanla duygularımı kabullenmeye başladı.

Yani, bilirsiniz ya, Asura soyluları arasında kan bağı olan akrabaların evlenmesi sıradan bir şeydir. Muhtemelen benim ona olan duygularım değişmediği sürece ilişkimizin kötü olmayacağını hissetti. Annesi Lilia Babaanne karşı çıkacak olsa da, onun dışında bir sorun olmayacağını düşündüğünü tahmin ediyorum.

Sadece, şey, sanırım *Rudeus’un Kitabı*nı okudukça olayları açıklayabilirim. Sonuçta babamın o zamanlar ne hissettiğini epey merak ediyorum.

Mushoku Tensei – Redundant Reincarnation (LN)

Mushoku Tensei – Redundant Reincarnation (LN)

Mushoku Tensei - Gereksiz Reenkarnasyon, Mushoku Tensei - Dasoku Hen, Mushoku Tensei - Redundancy Chapter, 無職転生 - 蛇足編
Puan 8.8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2024 Anadil: Japonca
Rudeus Greyrat sonunda Biheiril Krallığı’ndaki karşılaşmadan galip çıktı. Onca zorlu mücadelenin ardından artık rahat bir nefes alıp macera günlerini geride bırakabilir. Tabii ki öyle bir şey yok! Efsanevi dövüş bitmiş olabilir ama İşsiz Reenkarnasyon ekibinin hikayesi henüz sona ermedi. Daha Norn’un düğünü var, Lucie’nin okulun ilk günü, Dohga ve Isolde için evlilik adayları bulma işi ve... o da ne, Ghislaine mi?! Mushoku Tensei evreninden bolca eğlence ve aksiyon için hazır olun; hikaye devam ediyor!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla