Isekai Walking Cilt 01 – Bölüm 0,5 / Önsöz

Önsöz

“Pekâla Sora. İşte bugünkü işin.”

Tanıdık müşterim tarafından bana uzatılan “iş”, dağ tırmanışına çıkacakmışım gibi duran devasa bir sırt çantasıydı. Abartısız bir şekilde benden iki kat daha genişti ve üzerine daha da fazla paket bağlanmıştı. Adeta sınırlarımı sınıyorlarmış gibi hissettiriyordu.

Omuz askılarını kavradığımda, çantanın ağırlığını bizzat hissedebiliyordum. Tam da göründüğü kadar ağırdı.

Sırtıma geçirdiğimde, tüm ağırlığının omuzlarıma bindiğini ve oradan bütün vücuduma yayıldığını hissettim. Bu dünyadaki ortalama bir insanın ne kadar güçlü olduğunu bilmiyordum ama daha önce bir grup yetişkinin bu boyuttaki nesneleri taşırken zorlandığını görmüştüm. Bunu göz önüne alınca, mevcut gücümün muhtemelen ortalamanın üzerinde olduğunu tahmin ediyordum… en hafif tabiriyle.

Yine de eğer dikkat etmezsem, çanta muhtemelen beni yere devirecek kadar ağırdı.

“Hey, şaka mı yapıyorsun?”

“Gerçekten kaldırdı mı?!”

“Hadi canım…”

Çantayı başarıyla omuzladığımda müşterim şaşkınlıkla nefesini tuttu; arkasındaki —muhtemelen çalışanları olan— birkaç kişi ise sırayla bir memnuniyet bir hüsran içinde bakıyordu. Tahminimce, yükün tamamını kaldırıp kaldıramayacağım üzerine bahse girmişlerdi; ihtimalleri kendi lehlerine çevirmek için çantaya fazladan ağırlık ekleyip eklemediklerini merak etmeden edemedim.

“Tamamdır, ben çıkıyorum,” dedim ve bir adım attım.

Anında, çantanın o ezici ağırlığı yok oldu ve öne eğilmiş sırtım bir direk gibi dimdik hale geldi. Bu, ne kadar yürürsem yürüyeyim asla yorulmamamı sağlayan yeteneğim Yürümek’in devreye girişiydi. Aslında bu başka dünyaya ilk çağrıldığımda, beni çağıranların büyük hoşnutsuzluğuna rağmen bana atanan eşsiz yetenek Yürümek idi.

Aniden doğrulmam, izleyenlerden daha fazla şaşkınlık nidası yükselmesine neden oldu ama dinlemek için durmadım. Sadece yoluma devam ettim.

Yola koyulduğumda, yanıma bir yaratık süzülerek geldi. Kar gibi beyaz bir tüy yumağına benziyordu. Tam olarak ne olduğunu bilmiyordum ama bana onun bir ruh olduğu söylenmişti. Çoğu insan ruhları göremezdi ama her nedense ben görebiliyordum… ve yine her nedense, özellikle bu ruh beni takip ediyordu. Bunu neden yaptığını henüz çözememiştim ama yeterince zararsızdı, bu yüzden ben de onu görmezden geliyordum.

Pekala, bu tam olarak doğru sayılmaz. Bazen ona göz ucuyla bakardım ve onu izlemenin beni daha huzurlu hissettirdiğini fark ederdim. Daha önce hiç evcil hayvanım olmamıştı ama bunun, evcil hayvanı olan insanların hissettiklerine benzer bir duygu olduğunu tahmin ediyordum. Zaman zaman uzun süreler ortadan kaybolarak sergilediği o kafasına buyruk doğası oldukça kediye benziyordu… her ne kadar daha çok bir Ankara tavşanı gibi görünse de.

“Bugün de mi bana eşlik ediyorsun?” diye fısıldadım. Ruh, beni takip ederken havada oyuncu bir şekilde taklalar atarak karşılık verdi.

Lonca tarafından bana verilen çanta teslim edilecek paketlerle doldurulmuştu, bu yüzden her teslimatta yüküm biraz daha hafifliyordu. Gerçi yeteneğim sayesinde yürürken ağırlığı hiç hissetmiyordum. Diğerleri, bütün gün ağır yükler taşımak zorunda olduğum için bunun benim için çok zor olduğunu düşünüp öyle tepki veriyordu ama aslında gayet iyi hissediyordum. Bir yandan alışılmadık manzaraların tadını çıkarabiliyordum, ama en önemlisi yeteneğimin gizli etkisi olan “atılan her adım için bir tecrübe puanı kazanma” özelliği, teslimat sürecindeki her adıma ayrı bir heyecan katıyordu.

Şöyle ki, Yürümek yeteneğinde kazandığım her yeni seviyeyle birlikte, yeni yetenekler edinmek için kullanabileceğim yetenek puanları alıyordum. Bunların arasında “Değerlendirme”, “Yaşam Büyüleri”, “Varlık Algılama” ve “Kılıç Sanatları” da vardı. Seviye atlamak statülerimi de artırıyordu, bu da aslında her adımda daha da güçlendiğim anlamına geliyordu. Üstelik bu dünyada araba ve tren gibi kullanışlı ulaşım araçları yoktu. Başlıca ulaşım aracı at arabasıydı, bu yüzden yorulmadan sonsuza kadar yürüyebilme becerisi başlı başına oldukça değerli bir hale gelmişti.

Yol üstünde bir eşya dükkanına uğrayıp başka bir paket daha aldım ve tekrar yola koyuldum. Artık öğle yemeği vakti gelmişti, bu yüzden bir sonraki teslimat noktasına giderken tezgahlarla dolu bir sokağa saptım. Buraya “Tezgah Sokağı” diyordum; resmi bir adı falan yoktu, sadece benim taktığım bir lakaptı. Eğer dünyamdan biri burayı görseydi, bir tür festivalin düzenlendiğini sanırdı. Koca bir çanta taşımak normalde kalabalık bir sokakta dolaşmayı zorlaştırırdı ama her nedense buradaki insanlar bana yol açıyordu.

“Bugün çorbamız özellikle çok lezzetli. Gel bir kase iç!”

“Sora evladım, bizim çorbamız onunkinden daha iyidir. Sana indirim de yaparım!”

Rakip tezgah sahipleri yine birbirlerine laf atıyordu. Onların evli olduklarını öğrendiğimde ne kadar şaşırdığımı anlatamam. Neden dükkanı beraber işletmiyorlar ki? diye merak etmiştim ama görünüşe göre çorba konusundaki uzlaşılmaz farklılıkları, her birinin kendi işini kurmasına neden olmuştu.

“Susadın mı? Soğuk meyve suyum var!”

“Hey, Sora! Bugün etli sebze sotemizde özel indirim var!”

Sokağın her iki yanındaki tezgah sahipleri bana sesleniyordu ama ben sadece el sallayarak karşılık verdim. Teklifleri ne kadar cazip gelse de, bugün nerede yemek yiyeceğime çoktan karar vermiştim.

Oraya ne zaman gitmişti? Ruh, çoktan gözüme kestirdiğim tezgahın önünde bekliyordu. Bugün orada yemek yemeyi planladığımı falan bildiğinden değildi; aslında son birkaç gündür buraya her gelişimde o noktada duruyor, pişen yiyecekleri izliyordu. Sanki ilgisini çekmiş gibiydi.

“En yeni şiş tarifinizden iki tane rica edeyim efendim.”

Sözlerim üzerine ruhun ifadesi aydınlandı… En azından, hafifçe düşen kulakları anında dikleşti, ben de bunu öyle yorumladım.

“Hey, o sen misin Sora? Bakıyorum yine koca bir yük taşıyorsun.”

Yaklaşırken gelen mis gibi et kokusu karnımı guruldattı. Ödemeyi yapmak için durdum ama kesemden madeni paraları çıkarırken bir şeylerin değiştiğini hissettim.

“Hm? Bir sorun mu var?” Tezgahın sahibi Grey, duraksadığımı görünce endişeyle sordu ama ben iyi olduğumu söyleyip parayı uzattım.

Aldığım şeyi teslim alırken göz ucuyla statülerimi kontrol ettim. Hissettiğim değişim, ayakta dururken sırtımdaki çantanın ağırlığıyla ilgiliydi. Yük biraz hafiflemiş gibi sanki, diye düşünürken, yanılmadığımı anladım; Yürümek yeteneğimin seviyesi artmış, beraberinde statülerimi de yükseltmişti. Bu istikrarlı ilerlemeyi görmek yüzümde bir gülümseme oluşturdu.

Yeni aldığım şişleri tutarken yemek yiyecek bir yer bakındım. Ruhun, ete bodoslama dalıp ziyafet çekmemek için kendini zor tuttuğu her halinden belliydi. Tezgah Sokağı kalabalık bir yerdi, bu yüzden mahremiyet sağlayacak tenha bir arka sokak bulmak istedim. Alçak binalarla dolu bir yerleşim bölgesinde, bir süre oturmaya uygun görünen bir köşe bulup oraya tünedim.

Bu bölgedeki evlerin çoğu tuğladan yapılmış tek katlı yapılardı. Bu, gayet normal bir inşa yöntemi olsa da eski dünyamdaki çoğunlukla ahşap olan binalarla kıyaslamadan edemiyordum. Artık alışmış olsam da, Orta Çağ Avrupa tarzındaki bu şehir manzarası, etrafımdaki dünyanın gerçekten de başka bir dünya olduğunu hissettiriyordu.

Tabii ki başka bir dünyaydı ya neyse…

Şişlerden biri benim, diğeri ise ruh içindi. Dünyanın geri kalanı için, ruhun yemek yemesi bir şişin yavaş yavaş boşlukta yok olması gibi görünecekti. Bu yüzden mahremiyet aramak için özellikle çaba sarf etmiştim.

Daha önce ziyaret ettiğimiz bir kasabada, oradaki insanlar ruhun gelişini kutlamışlardı. Yemeklerin tadını muhtemelen orada öğrenmiş olmalıydı; çünkü o zamandan beri tezgahlardaki yiyeceklerin tadına bakmaya çalışıyor, bu duruma şahit olanların öfkeli bağrışlarına ve şaşkınlık çığlıklarına sebep oluyordu. Görünüşe göre bu tepkiden rahatsız olan ruh, bir süreliğine ortadan kaybolmuş ve ancak birkaç gün sonra yanıma dönmüştü.

Gittiğinde neler yaptı bilmiyordum ama geri döndüğünden beri, benden izin almadan yemek yememek için kendini sıkı bir şekilde dizginliyordu. Sahi, o ara neler yaşanmış olabilir ki?

Daldığım düşüncelerden sıyrıldığımda şişi bitirmiştim bile. Öğle yemeği için bir et şişi kulağa pek doyurucu gelmeyebilir ama aslında porsiyon büyüktü; her biri bir çocuk yumruğu kadar olan dört koca et parçası vardı.

Bu kadar kalın kesilmiş etleri lokum gibi pişirebilmek, aşçının mahareti hakkında çok şey söylüyordu. Böyle bir yemeği bir tezgahta satmak neredeyse israf gibi hissettiriyordu. Lezzetin derinliği, yıllarca kaynatılarak zenginleştirilmiş özel bir sosun kullanıldığını fısıldıyordu. Üstelik Grey’in bu son tarifinde gizli bir baharat da var gibiydi… Değerlendirme yeteneğimle ne olduğunu öğrenmiştim ama ticari sırrını ifşa etmeyecektim.

Kısa bir mola verdikten sonra öğleden sonraki teslimatlarıma dönmeye karar verdim.

Ayağa kalktığımda, memnuniyetle dinlenen ruh kafasını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Göz kapakları uykulu bir şekilde ağırlaşıyordu ama süzülerek kapüşonuma ulaştı ve içine yerleşti. Sanki orası için yaratılmış gibi tam oturmuştu.

Ruha kendim dokunamadığım için kıyafetlerimin arasına nasıl sokulabildiğini tam olarak açıklayamıyordum. Bu da o “bilimin kavrayamadığı gizemlerden” biri miydi? Bu durumun öte dünyalılığını kesinlikle takdir etmem gerekiyordu ama şu tüylü ufaklığı sevebilmek için bu gizemi çözmeyi her şeyden çok isterdim.

Teslimatlarımın bir noktasında güney kapısının önünden geçtim. Kendim de oradan sık sık geçerdim; şu an bile orası yolculuk kıyafetleri içindeki maceracılar ve tüccarlarla tıklım tıklım doluydu. Kapıda kayıtlarını yaptırıp şehre giriyorlardı; içlerinden bazıları, kapı civarında takılan büyücü kılıklı bir gruba madeni para uzatıyordu. Muhtemelen giysilerindeki teri ve kiri gidermek için “Temizle” adlı yaşam büyüsünü satın alıyorlardı.

Yaşam büyülerini bilen büyücüler, en yaygın büyücü türüydü; ancak genel olarak bakıldığında, her türlü büyücü nispeten nadir bulunuyordu. Bu yüzden, eğer o büyüyü kullanabilen birini tanımıyorsanız, temizlenmek için kapının yanındaki birine ödeme yapabilirdiniz. Teknik olarak banyolar da mevcuttu; fakat pratik konuşmak gerekirse, bunlar sadece parası olanlar için bir seçenekti. Soylulara veya büyük tüccarlara hitap eden hanlarda banyo bulunabiliyordu ancak öyle bir yerde bir gece kalmak, benim için birkaç günlük harcırah demekti.

Tam bir banyo tutkunu sayılmazdım ama haftalarca banyo yapmamak kesinlikle onları özletiyordu. Yine de bu benim için ulaşılamaz bir lükstü. Şu an kaldığım handa da banyo yoktu.

Yeteneğim sayesinde zaten pek fazla terlemiyordum ama kıyafetlerim yoldaki toz toprak yüzünden yine de kirleniyordu. Başlarda bu konuda çok zorluk çekmiştim; bu yüzden yetenek puanlarıyla yaşam büyülerini öğrenebileceğimi keşfettiğimde hemen üzerine atlamıştım. Bu sayede o büyücülerin hizmetlerine ihtiyaç duymuyordum. Fiyatları her ne kadar makul olsa da, her gün para harcamak zorunda kaldığınızda bu tür masraflar gerçekten birikebiliyordu.

Maceracı arkadaşlarım yaşam büyüleri yapabildiğimi öğrendiklerinde, eğitimden sonra onları temizlemem için ricacı olmaya başlamışlardı. Sanki onlara bir iyilik yapıyormuşum gibi davranıyorlardı ama aslında bu işten benim de bir çıkarım vardı: Büyüyü ne kadar çok kullanırsam, yetenek ustalığım o kadar artıyordu.

Yürümek yeteneğim gerçekten çok yönlüydü.

Yetenek puanlarımı harcadığım diğer şeyler ise şunlardı: Amatör olmama rağmen kılıç kullanmamı sağlayan “Kılıç Sanatları” ve maceralarda oldukça işe yarayan “Depolama” büyüsüne erişim sunan “Boyut Büyüleri”. Bir gün kendi iksirlerimi yapabilmek için “Simya”, yollardayken bile lezzetli yemekler yiyebilmek içinse “Aşçılık” yeteneğini öğrenmeyi umuyordum.

Günlük teslimatlarımı beklediğimden daha erken bitirmiştim. Seviye atlamak muhtemelen yürüme hızımı da artırmıştı; tek başıma çalışırken istediğim kadar hızlı hareket edebildiğim için bu durum sorun teşkil etmiyordu. Şimdi sadece loncaya rapor vermem gerekiyordu, sonra işim bitecekti.

Gökyüzüne baktığımda güneşin hala tepede olduğunu gördüm. Normalde politikam hava kararmadan hana dönmekti ama bugün hala bolca vaktim var gibi görünüyordu. Tam ek bir teslimat işi daha alıp almamayı düşünüyordum ki…

“Sora?” Birden gelen bir ses düşüncelerimi böldü.

Arkama döndüğümde orada duran iki kız gördüm. “Kız” diyorum ama aşağı yukarı benimle aynı yaştaydılar.

El sallayıp onlara doğru yürümeye başladım. Ben ilerlerken, arkalarında kraliyet başkentinin heybetli sembolü olan kale görüş alanıma girdi. Artık daha fazla insan tanıyordum ve yeteneğim sayesinde işler benim için daha iyi gidiyordu. Yine de, ilk çağrıldığımda hayat oldukça zordu.

O kalenin silüeti, anıları tüm canlılığıyla zihnimde canlandırdı…

Isekai Walking

Isekai Walking

Walking in Another World, 異世界ウォーキング, 異世界漫步
Puan 6.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2021 Anadil: Japanese
Sıradan bir öğrenci olan Sora, İblis Kral'la savaşması gereken yedi "seçilmiş kahramandan" biri olarak başka bir dünyaya çağrılır. Diğer altı kişi görkemli unvanlar ve üstün istatistiklerle kutsanmışken, Sora'nın ne bir unvanı ne de bir seviyesi vardır; sahip olduğu tek ve vasat yetenek ise şudur: Yürümekten asla yorulmaz. Görev için işe yaramaz olduğuna karar verildikten sonra Sora sokaklara atılır ve kendi başının çaresine bakmaya terk edilir. Yine de o, para kazanarak, arkadaşlar edinerek ve daha önce hiç görmediği yerleri görerek uğradığı bu haksız muameleyi ve görünüşte "işe yaramaz" olan yeteneğini bir avantaja dönüştürmeye karar verir!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm yorumları göster

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla