Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN) – Bölüm 23 / Ve Böylece, Yeni Bir Hikâyeye Doğru

Ve Böylece, Yeni Bir Hikâyeye Doğru

••●══••●۩۞۩●••══●••

“Ve hikâye… işte burada sona eriyor.”

Bu sözlerle birlikte Laplace derin bir iç çekti. Omuzlarındaki gerginlik hafifledi, sıktığı dişleri gevşedi.

Yine de yüzü hâlâ solgundu ve keskin, gergin ifadesini koruyordu. Öfkesi, kırgınlığı ve çaresizliği zerre eksilmemişti. O günleri yalnızca hatırlamak bile onun için dayanılmaz derecede acı verici olmalıydı.

“Peki ya… Ondan sonra ne oldu?”

Rostelina çekingen bir sesle sordu.

“Hm? Ondan sonra mı?”

“İnsan Dünyası’na indikten sonrası. Ejderha Dünyası’ndaki diğerlerine ne oldu? Neler yaşandı, Goshujin-sama?”

“Ah, Rostelina… Bir çırpıda bu kadar çok soru sormamalısın.”

Laplace buruk bir şekilde gülümsedi ama yine de anlatmaya koyuldu.

“Ejderha halkının büyük kısmı can verdi. Gerçi aralarından bazıları Ejderha Dünyası’ndan kaçmayı başarıp buraya, İnsan Dünyası’na sığındı elbette. Ne var ki Ejderha Dünyası’nın çöküşü diğer dünyalardan katbekat hızlı gerçekleşti; bu yüzden ancak pek azı kurtulabildi.”

Bunu duyan Rostelina bir anlığına rahat bir nefes aldı; fakat çok geçmeden bu meselenin ardında başka bir şey daha olduğunu sezdi.

“Öyleyse… neden şu anda geriye neredeyse hiç Ejderha halkı kalmadı?”

“…Katledildiler.”

“N-Neden?”

“Anlıyorsun, değil mi? Tüm bunların arkasındaki asıl fail İnsan-Tanrı olsa bile, bizler haddinden fazla şeyi yerle bir ettik.”

Diğer ırkların içine Ejderha halkına duyulan nefret, hiddet ve korku öylesine derin kök salmıştı ki… Hâl böyleyken, hayatta kalan Ejderha halkı İnsan Dünyası’na sığındığında ne olacaktı? Beş Ejderha Generali’nin tam da korktuğu şey gerçekleşmişti.

“Tabii bir de, hayatta kalanların sayısının zaten bir avuç kadar kalmış olması gerçeği vardı.”

“Laplace-sama, o insanlara yardım etmediniz mi?”

“Hayır… Etmedim.”

“Neden peki?”

“Çünkü yapmam gereken bir şey vardı.”

Laplace omuzlarında hayati bir vazife taşıyordu.

Ejderha Tanrısı-sama, can vermeden hemen önce ona ulu bir gaye emanet etmişti. Bu gaye, bir tür olarak varlıklarını sürdürmek için gereken sayının dahi altına düşmüş olan Ejderha halkına yardım etmek değildi.

“Ejderha Tanrısı-sama ile İnsan-Tanrı arasındaki savaştan sonra İnsan-Tanrı’yı aradım. Fakat izine rastlayamadım. Muhtemelen Ejderha Tanrısı-sama, kaybetmeye mahkûm olduğu bir savaşta bile ona tayin edici bir darbe indirmeyi başarmış; onu ya ağır yaralamış ya da mühürlemişti.”

“Birbirlerinin canını almış olabileceklerini hiç düşünmediniz mi?”

“Bir zamanlar ben de öyle düşünmüştüm. Fakat çok geçmeden İnsan-Tanrı bana dolaylı yollardan köstek olmaya başladı. Bu da onun hâlâ hayatta olduğunun kanıtıydı.”

Beş Ejderha Generali’nin hayatta kalan son üyesi olan Laplace, İnsan Dünyası’ndaki vazifesine böylelikle koyuldu. Ortadan kaybolan İnsan-Tanrı’nın izini sürüp gerçek mahiyetini anlamaya, zayıflıklarını ve onu nasıl öldürebileceğini keşfetmeye çalıştı; böylece edindiği tüm bu bilgileri gelecekte çıkagülecek olan Ejderha Tanrısı-sama’nın halefi Orsted’e aktarabilecekti.

“Bu İnsan-Tanrı tam olarak neyin nesi? Böylesine korkunç şeyler yapmaktaki gayesi neydi ki…?”

“Hahaha, ne yazık ki gerçek kimliğini henüz aydınlatabilmiş değilim. Amacına gelince, bazı tahminlerde bulunabiliyorum ama çoğu hâlâ bir sır perdesinin ardında… Yine de bir varsayımım var.”

“Nedir?”

Rostelina içgüdüsel bir merakla sordu, Laplace ise yanıtladı.

“İnsan Dünyası’na ilk ayak bastığımda gördüklerim karşısında hayretler içinde kalmıştım. İnsan Dünyası aslında göz alabildiğine uzanan uçsuz bucaksız düzlüklerden ibaret olmalıydı. Oysa bir şekilde ormanlar, dağlar ve okyanuslar vardı. Dahası tüm o farklı dünyalardan gelen halklar buralarda yaşıyordu. Sanki altı dünya tek bir dünyada birleştirilmiş gibiydi… Evet, tam da şu an senin gayet iyi bildiğin bu dünya gibi. Üstelik Ejderha Tanrısı-sama katledildiğinde İnsan-Tanrı şöyle demişti: ‘Tek ve yegâne tanrı ben olacağım.’”

Tüm bu parçaları bir araya getiren Laplace, tek bir sonuca varmıştı.

“Bir Tanrı olmak istemiş olmalı. Birleşmiş tek bir dünyanın tek ve yegâne Tanrısı. Diğer dünyaları teker teker yerle bir edip hepsini birbiriyle bütünleştirmesinin ve diğer tüm Tanrıları katletmesinin sebebi buydu. Asıl soru şu: İnsan-Tanrı, bir Tanrı’ya denk bu gücü nasıl elde etti?”

Laplace elini çenesine koydu, bir an düşündükten sonra bakışlarını Rostelina’ya çevirdi.

“En başta bahsetmiştim, değil mi? Ta en başında tek bir Tanrı vardı; Yaratıcı Tanrı. O öldü. Ölümünden sonra ise ona ne olduğunu kimse öğrenemedi… Bunu bana anlatan Ejderha Tanrısı-sama mıydı, yoksa Lunaria-sama mıydı…? Her neyse, o Yaratıcı Tanrı sence nereye gitmiş olabilir?”

“…Olamaz.”

“Onun Çorak Dünya’da can verdiğine inanıyorum.”

“Çorak Dünya mı?”

“Dünyalar arasında yolculuk ederken içinden geçilen, mutlak bir hiçlik boyutu. Yaratıcı Tanrı tam da onun merkezinde can vermişti… ve günün birinde o varlık onu buldu. Ardından da o cesede el koydu. Tanrı’nın cesedindeki gücü kullanarak tüm Tanrıların en zayıfı olan İnsan Tanrısı’nın ya yerine geçti ya da onu yuttu. Gerisi ise… aynen anlattığım gibi cereyan etti.”

“…Nasıl yani…”

“Elbette bu yalnızca bir tahminden ibaret. Neticede İnsan-Tanrı’nın asıl niyetinin ne olduğu hâlâ bir sır perdesi.”

Ne var ki Laplace için İnsan-Tanrı’nın gayelerinin de kökeninin de artık bir ehemmiyeti yoktu.

Bizzat İnsan Tanrısı’nın kendisi olsa da, Ejderha Tanrısı-sama’yı katletmek için haklı bir gerekçesi bulunsa da hiçbir şey fark etmezdi. Laplace araştırmış, sayısız teori üretmişti; fakat günün sonunda hedefi zerre değişmemişti.

Ejderha Tanrısı-sama’nın ve Beş Ejderha Generali’nin onurunu ayaklar altına alan o İnsan-Tanrı’yı öldürmek.

“…Peki, İnsan-Tanrı şu an nerede?”

“Hmm? Şey, elbette Çorak Dünya’da.”

“Bunu nereden biliyorsunuz?”

“Kısmen İnsan Dünyası’nın hiçbir yerinde bulunamayışından… Ama bundan da öte, Çorak Dünya’nın etrafına kurulmuş bir mühür vardı; yoksa bir bariyer mi demeli? Öyle bir şey işte. Muhtemelen Ejderha Tanrısı-sama’nın gücünün son damlasını sıkarak oluşturduğu bir şeydi. Gerçi İnsan-Tanrı’nın korkusundan bizzat kendisinin kurmuş olma ihtimali de var… Her iki durumda da, şayet orada hiçbir şey olmasaydı böylesine incelikli bir şey kurmaya gerek kalmazdı.”

“O bariyer var olduğu müddetçe İnsan-Tanrı’ya ulaşmanın hiçbir yolu yok mu yani?”

“Onu nasıl ortadan kaldıracağımı çoktan çözdüm; ne var ki muazzam miktarda mana ve bir hayli devasa bir düzenek gerekecek. Üstelik oraya gitsem bile şayet kaybedersem, İnsan-Tanrı serbest kalır. Böyle bir durumda da uğruna çabaladığım her şey heba olur. Öylece körü körüne atılamam.”

Laplace bunu söylerken yüzünde hafif buruk bir ifade belirdi. Belli ki mührü hemen şu anda kırıp İnsan-Tanrı’yla çarpışmayı her şeyden çok istiyordu; Ejderha Tanrısı-sama’nın intikamını almak, Beş Ejderha Generali’nin ukdelerini silip atmak için.

Fakat pervasızca hareket etmeyecekti.

Yavaş ve temkinli bir şekilde hazırlanıyordu. İnsan-Tanrı’nın mutlak sonunu getirmek için gereken her şeyi adım adım inşa ediyordu.

“Laplace-sama… bu sizin için çok acı verici olmalı, değil mi?”

“Geçmişi düşününce… evet, acıtıyor. Fakat geleceği düşündüğümde o kadar da fena gelmiyor. Orsted-sama bu dünyaya inecek ve İnsan-Tanrı’yla savaşmak için hazırladığım her şeyden faydalanacak. Geliştirdiğim dövüş sanatları, büyü, teknoloji, silahlar ve ilim… Hepsini kullanacak. Hayır, yalnızca Orsted-sama da değil. Hayatta kalan Ejderha halkı ve hatta Perugius bile onun omuz başında savaşacak. Tüm Ejderha ırkı elinde avucunda ne varsa İnsan-Tanrı’ya karşı bu savaşa dökecek. O anı düşünmek bile kalbimin küt küt atmasına yetiyor.”

Laplace bunu bir tebessüm eşliğinde söyledi.

Durmaksızın hazırlanmıştı.

İlk başlarda katlanılmaz bir azap çekmiş olmalıydı. Önünde İnsan-Tanrı’yı alt etme hedefinden başka hiçbir şey yokken her şeyi sıfırdan inşa etmek zorundaydı.

Fakat aradan geçen binlerce yıl bunu mümkün kılmıştı.

Sayısız işe imza atmıştı.

Kendisi Beş Ejderha Generali ile Ejderha Tanrısı-sama’nın kullandığı gizli teknikleri etüt ederken, bir yandan da Ejderha halkının tekniklerini ve büyülerini hızla gelişen İnsanlara aktarmıştı.

Sonraları İnsanlar bu teknikleri ve büyüleri kendi kendilerine geliştirip olgunlaştırdığında onları geri almış, daha da yetkinleştirip yeniden onlara aktarmıştı. Büyü çemberlerine tek bir bakış atarak Orsted’in üzerine yapılmış olması muhtemel büyüyü tahlil etmiş ve bunun onun üzerindeki olumsuz tesirlerini bertaraf edecek karşı tedbirler hazırlamıştı.

Hepsi bu kadarla da kalmıyordu.

En kötü senaryoya, yani bizzat İnsan-Tanrı’nın elinde can verme ihtimaline bile hazırlık yapmıştı. Merhum Ejderha Tanrısı’nın Tanrı Mücevheri’nin parçalarından işlenmiş gizli hazineleri, dört bir diyarda bulduğu Beş Ejderha Generali’nin soyundan gelenlere paylaştırmıştı. Üstelik dünyanın dört bir yanına harabeler inşa edip araştırmalarının meyvelerini geride bırakmıştı.

Elinden gelen her şeyi yapmıştı.

Şu anda bile her şeyin kusursuz olduğunu iddia edemezdi belki ama her daim yüzde yüze ulaşmak için çabalamıştı. Olası her senaryoyu önceden öngörmüş ve ona göre hazırlanmıştı. Belki de tüm o acıyı artık hissetmeyişinin sebebi buydu. Karanlık geçmişini aşmıştı ve artık önünde parıl parıl bir gelecek görebiliyordu.

“……”

İşte tam da bu yüzden Rostelina o hisse kapılmıştı.

Koyu bir yabancılaşma hissi.

Laplace’ın savaşı. Ejderha halkı ile İnsan-Tanrı arasındaki o savaş… Bu savaşta onun yeri yoktu. Ve bunu idrak etmek, içini derin bir kederle dolduruyordu.

“Ş-şey, Laplace-sama!”

“Ne oldu?”

“Benim… benim yapabileceğim bir şey var mı?”

Laplace, Rostelina’nın bu sözleri karşısında bir anlığına şaşkınlığa uğramış gibi göründü. Fakat hemen ardından yüzüne şefkatli bir tebessüm yerleşti ve kızın başını okşadı.

“Bana zaten fazlasıyla yardımın dokundu. Temizlik, çamaşır… Ama mesele yalnızca bunlar değil. İnsan Dünyası’na geldiğimden beri hep yapayalnızdım. Varlığın yüreğime şifa oldu. Sırf burada yanımda olman bile bana yeter.”

Laplace onu anlık bir hevesle yanına almıştı. Elbette işin içinde biraz hesap kitap da vardı; bir şekilde işine yarayabileceğini düşünmüştü. Ne de olsa bedeninde uyuyan o muazzam Büyü Gücü, nadir ve kıymetli bir cevherdi. Yine de en başından beri aklında biçtiği belirli bir görev yoktu.

Nihayetinde Laplace da diğer herkesten farksız bir canlıydı. Bunca zaman aynı çatı altında yaşadıktan sonra ona gönülden bağlanmıştı. Artık kız, onun bu hayattaki yegâne huzur ve teselli kaynağına dönüşüyordu.

“Böyle olsun istemiyorum! Ben de sizin işinize yaramak istiyorum, Laplace-sama! Belki yanınızda savaşamam ama yapabileceğim bir şeyler, ufacık da olsa bir şey mutlaka olmalı! İleride Miko-sama’ya yardımı dokunacak bir şey… Ne olursa…!”

Doğal olarak Rostelina bu sözleri öylece kabullenip köşesine çekilecek değildi. Bunca zamanı hiçbir şey yapmadan geçirmişti. Sadece Laplace’ın dönmesini beklemekle yetinmişti. Bu bekleyiş Laplace’a teselli verse bile kızı tatmin etmeye yetmiyordu. Çağ ne olursa olsun, bir başına beklemeye mahkûm edilmek her daim can yakardı.

“Hımm…”

Laplace da bu acıyı gayet iyi anlıyordu.

Ne de olsa bunca zamandır bizzat kendisi de beklemedeydi; Ejderha Çocuğu Orsted’i bekliyordu.

Rostelina’nın aksine kendini meşgul edecek pek çok uğraşı vardı gerçi; fakat yapacak hiçbir şeyi olmadan sonsuz bir bekleyişe mahkûm edilseydi, muhtemelen o bile aklını kaçırırdı.

“Pekâlâ. Madem bu kadar kararlısın, yardım etmene izin vereceğim.”

İşte Laplace tam da bu yüzden böyle konuşmuştu.

“! Gerçekten benim de yapabileceğim bir şey var mı?!”

“Evet, fakat senin için epey acı verici olabilir.”

“Nedir o?! Ne olursa yaparım!”

“Öncelikle bedenindeki büyü çemberini kaldırıp laneti ilk haline döndüreceğim.”

“…Ne?”

Lanetinin geri döneceğini işitince Rostelina’nın rengi hafifçe soldu. Vaktiyle kendisini çaresizliğin en dipsiz kuyusuna sürükleyen o illet geri gelecekti.

Bu, içgüdüsel bir korkuydu.

“Ardından, İblislerin gizli tekniğini kullanarak bedenini adım adım yeniden şekillendireceğim. Böylece o muazzam Büyü Gücünü depolayabilecek ve başkalarına aktarabileceksin.”

“Başkalarına mı…?”

“Evet. Orsted-sama’ya İnsan-Tanrı’yı alt edebilsin diye sayısız gizli teknik işlendi. Bu teknikler varlığını koruduğu müddetçe manası durmaksızın tükenecek. Üstelik bu mana sarfiyatı tahmin ettiğimizden çok daha büyük olabilir; hatta doğal yenilenme hızıyla kazandığı manayı bile aşabilir.”

“Ah, demek benim Büyü Gücüm bu noktada işe yarayacak.”

“Aynen öyle. Fakat gizli teknikler bütünüyle tatbik edilip bedenin en ideal forma kavuşana kadar defalarca ayarlama yapılması gerekecek. Bu da zaman alacak. Yüz yıl, iki yüz yıl… belki de bin, iki bin yıl. O süre zarfında derin bir uykuya dalacaksın. Artık şimdiki gibi bir hayat süremeyeceksin.”

“Uyandığımda her şey bitmiş olacaksa, benim için hiçbir sakıncası yok.”

“Dahası, bedenindeki bu dönüşüm kaçınılmaz olarak zihnini de etkileyecek ve akıp giden zaman anılarını solduracak.”

“Yani… benliğimi ve size dair hatıralarımı kaybedeceğim anlamına mı geliyor bu, Efendim?”

“Evet. Elbette hatıralarını muhafaza edebilmen için süreç boyunca gerekli ayarlamaları yapacağım.”

“…Siz öyle diyorsanız Efendim, o zaman benim için sorun yok.”

“Yani buna katlanabileceğini mi söylüyorsun?”

“Evet.”

Rostelina’nın bu cevabı üzerine Laplace’ın yüzü hafifçe gölgelendi. Artık kurdukları bu yaşamın son bulacağını biliyordu. Evinde çınlayan o sesin kesileceğini biliyordu. Varlığıyla ona bir vakitler Ejderha Dünyası’nda sürdüğü o sıcak hayatı anımsatan Rostelina’nın artık yanında olmayacağını çok iyi biliyordu.

İşte bu yüzden, içinde bir anlığına tereddüt kıvılcımları çaktı.

Fakat Rostelina onun uğruna—hayır, bizzat Ejderha Tanrısı-sama uğruna harekete geçmek istiyorsa, Laplace’ın onu durduracak hiçbir sözü olamazdı.

Nihayetinde Laplace, Beş Ejderha Generali’nden biriydi. Artık yalnızca lafta kalmış olsa bile hâlâ onlardan biriydi. Ejderha Tanrısı-sama için savaşmaya can atan birini nasıl geri çevirebilirdi ki?

“Anlıyorum… Öyleyse gel. Hazırlıklara başlayalım.”

Laplace bunu söylerken yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirdi.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Ejderha Kükreyişi Dağı’ndan çok uzakta, yeraltındaki bir mağarada.

Laplace’ın araştırma tesislerinden biri olarak kullandığı bir sığınak vardı. Üzerine sayısız devasa büyü çemberi kazınmış taşlardan inşa edilmişti; mağaranın bütünü tek başına dev bir büyü aygıtıydı.

En derin odasında, o yatıyordu.

Usulca parıldayan suyun içinde, gözleri yumulu, derin bir uykudaydı.

“—Ve böylece aziz, İblis Kralı’nı alt edip sevdiğine kavuştu.”

Laplace onun karşısında oturmuş, kısık ve şefkatli bir sesle anlatıyordu.

Eski bir hikâyeydi bu.

Laplace’ın vaktiyle İnsan Dünyası’nda bizzat tanıklık ettiği bir kahramanın öyküsüydü.

“Pekâlâ, bugünkü hikâyemiz bu kadar.”

Sözlerini bitiren Laplace ağır ağır ayağa kalktı.

“Yeniden savaşa gidiyorum. İnsan-Tanrı’nın aklından ne geçiyor kestirmem imkânsız ama ne pahasına olursa olsun durdurulmalı. Zira bugüne dek sebep olduğu tek bir şey bile iyi bir sonla bitmedi.”

Laplace böyle diyerek elini Rostelina’ya doğru uzattı. Genç kızın istirahatgâhının üzerine şeffaf bir kapak ağır ağır indi. Kapak tamamen mühürlenip haznenin içi usulca parıldayan suyla dolduğunda, Laplace elini kapağın üzerinde şefkatle gezdirdi.

“Döndüğümde hikâyeye devam edeceğim. Endişelenme—Ejderha Dünyası’nınki kadar trajik başka bir hikâye yok zaten.”

Bunu söyledikten sonra Laplace arkasını döndü.

“Yalnızca sabırlı ol ve beni bekle.”

Platformdan uzaklaşırken adımlarının sesi yankılandı.

O uzaklaştıkça odadaki ışıklar da yavaş yavaş soldu.

Nihayetinde ayak sesleri bütünüyle kesildi ve zifiri karanlık odayı yuttu.

Rostelina’nın bilinci kapalıydı.

Fakat Laplace’ın sözleri, onun derin uykudaki zihninin en kuytu köşelerine muhakkak ulaşmıştı.

Bekliyordu.

Gizli tekniklerin uyarlamaları tamamlanıp nihayet Laplace’ın işine yarayabileceği o günü bekliyordu.

Karanlığın içinde, sonsuza dek bekleyerek.

Daima bekleyerek.

Sonsuza dek…

Bekleyerek…

••●══••●۩۞۩●••══●••

Kadim Ejderha Masalı

Son –

Işığın Şarkısı – Hikari no Uta (光の唄)

Daha etkileyici bir deneyim için “Hikari no Uta” şarkısını dinlemek üzere buraya tıklayın.

YouTube

Uzak göklerde buz gibi parıldayan,

Çoktan yok olup gitmiş bir dünya.

Neden bu beden yanıp kül olmak zorunda,

Tıpkı bir yıldız gibi olan İnsan Dünyası uğruna?

Şu an yayılan ne kadar güzel bir ışık olsa da,

Nereye doğru akıp gidiyor ve onun da ötesinde ne var?

Geride bir şeyler bırakabilecek miyim?

Sevgi ve düşler, gökyüzünde parıldayan yıldızlar gibidir.

Hiç sönmesinler diye yakarız onları,

Keder ve yalnızlıkla dolu günlerde bile.

Işık dökülür üzerime, ruhumu okşayarak,

Şimdi karanlığın eteğinde olsak bile.

Her şeyi durmaksızın aydınlatacak olan,

Karşısına dikilen bu yürektir.

Bilmek isterim,

Yolları ayrılan ruhların nereye gideceğini.

Biri bu yüreği iyileştirse bile,

Işık parıldamaya başlamadan önceki halime dönemem artık.

Çok zaman önce kaybolup gitmiş yıldızımız,

Çok, çok uzaklara, dünyanın sonuna doğru sürükleniyor.

Altı Yüzlü Dünya’nın Hikâyesi Devam Ediyor:

Kral Ejderhalar Kralı’nın Boyun Eğdirilişi

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale
Puan 8.4
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Yayınlanma Tarihi: 2017 Anadil: Japonca
Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale, ana serinin binlerce yıl öncesine giderek altı yüzlü dünyanın yaratılışını, tanrıların yükselişini ve dünyayı kökten sarsan o kadim savaşı gözler önüne seriyor. İkinci Ejderha Tanrısı Laplace’ın gözünden anlatılan bu destansı önbölüm (prequel), sadece ana serideki gizemlerin perdesini aralamakla kalmıyor; aynı zamanda sadakat, ihanet, yıkım ve hayatta kalma mücadelesiyle dolu karanlık bir geçmişi keşfetmenizi sağlıyor. Ejderha kabilesinin ihtişamlı günlerine, dünyaların nasıl parçalandığına ve bugünkü Mushoku Tensei evrenini şekillendiren efsanelerin gerçek yüzüne tanıklık etmeye hazır olun. Geçmişin küllerinden doğan bu büyüleyici hikayeyi okurken, bildiğiniz tüm doğruları sorgulayacaksınız!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla