Mushoku-Tensei Cilt 15 – Bölüm 12 / Çağrı

Çağrı

SEVGİLİ RUDEUS GREYRAT,

Umarım bu mektup ulaştığında iyileşmiş ve mananı tazelemiş olursun.

Sonraki adımlarımızı konuşmak istiyorum. Seni Sharia’nın dışındaki kulübende bekliyor olacağım.

Bazı durumlardan dolayı yalnız gelmen daha uygun olur.

—Orsted

Bu kısa mektubu okuduktan sonra Aisha’dan hemen bana kahvaltı hazırlamasını istedim.

Güzelce karnımı doyurdum, ardından üstümü giyinmek için odama döndüm. En şık kıyafetlerimi seçmeye çalıştım, düzgün göründüğümden emin olmak için Aisha’ya birkaç kez kontrol ettirdim.

Sonra da bir elimde Aqua Heartia, diğer elimde gelecekten gelen günlüğümle evden çıktım.

Zenith şans eseri bahçede evcil hayvanımız Treant Byt ile oynuyordu, ben de çıkarken “Anneciğim, yakında dönerim,” diye seslendim. Yanıt olarak bana şöyle bir el salladı; sanki “sonra görüşürüz” der gibi bir hali vardı. Yanı başındaki Byt da dallarını oynattı.

Sylphie’ye ya da diğerlerine tek kelime etmemiştim. Benimle gelmek isteyeceklerini biliyordum. Ama mektupta yalnız gelmem söylenmişti, ben de aynen öyle yapacaktım. Zaten bu sefer savaşa falan gidiyor değildim.

Orsted’e tamamen güvendiğimi söyleyemezdim. En azından henüz değil. Ama mektubu sağlığımla ilgili biraz endişe duyduğunu gösteriyordu ve üslubu da soğuk ya da düşmanca değildi. Ayrıca Nanahoshi de onun iyi biri olduğunu düşünüyor gibiydi, zira onunla savaşma planıma duygusal düzeyde karşı çıkmıştı. En azından İnsan-Tanrı’dan daha güvenilir görünüyordu. Kesinlikle inanmak istediğim şey buydu.

Yine de hâlâ biraz gerginim,” diye mırıldandım kendi kendime Sharia’nın sakin bir sokağında ilerlerken. Yoldaki bir su birikintisinin yanından her geçişimde, durup yansımama bakmaktan ve düzgün göründüğümden emin olmaktan kendimi alamıyordum. Orsted için çalışmaya karar vermiştim—bir başka deyişle, kendisi yeni patronumdu. Ve patron seni bir görüşmeye çağırdığında, en iyi halinle görünmek isterdin.

Acaba biraz kolonya falan mı sürseydim…

Bu sabah banyo yapmıştım ama Eris’le geçirdiğim geceden sonra üzerimde hoş olmayan bazı kokuların kalmış olması kuvvetle muhtemeldi. Ofisine buram buram seks kokarak girersem patron tam olarak ne düşünürdü acaba? Beni anında kovacağını sanmıyordum ama kötü bir izlenim bırakabilirdi. Şu anda en son isteyeceğim şey buydu.

Orsted… İnsan-Tanrı’yı bulup yenme şansı olan tek kişiydi. Ve söylenene göre günün birinde soyumdan gelenlerin yardımıyla bunu başaracaktı. İnsan-Tanrı olmak da zordu hani. Ama benim güvenimi ilk sarsan o olmuştu, o yüzden ne hali varsa görsün. Kendini korumak için Roxy ve Sylphie’yi öldürecek bir adama acıyacak değildim.

Ben artık Orsted’in kaniş köpeğiydim. Onun için kuyruk sallayacak, düşmanlarına da dişlerimi geçirecektim. Ailemi korumamın tek yolu buydu.

Pekala…

Kararlılığımı bir kez daha tazeleyerek, geçen arabaların sıçrattığı çamurlu sulardan sakına sakına, daha hızlı ve kendinden emin adımlarla şehrin dış mahallelerine doğru yöneldim.

Şehir surlarının dışındaki kulübeme vardığımda, bir şekilde farklı olduğunu fark ettim. Kelimelerle anlatması zordu ama… etraftaki havada tuhaf bir şey vardı. Bu bir manga olsaydı, kulübenin etrafına kesinlikle tehditkar bir aura karalanmış olurdu. Orsted’in içeride beni beklediği bir bakışta anlaşılıyordu.

Derin birkaç nefes aldım, sonra kapıyı sertçe çaldım.

Rudeus Greyrat geldi efendim! İstediğiniz gibi buradayım!

Ah. Çok sürmedi.

İçeride olduğunu bilmeme rağmen, sesini duyunca hafifçe titredim. İçimde hâlâ ondan ölesiye korkan bir taraf olduğu kesindi. “Girmeme izin var mı efendim?

Neden benden izin istiyorsun? Bu kulübenin sahibi sen değil misin?

Evet efendim! Giriyorum efendim!

Kapıyı açıp kulübeye adım attığımda, Orsted’i içerideki sandalyelerden birinde oturmuş, bana keskin keskin bakarken buldum.

Yani… belki de dik dik bakmıyordu. Yüzü doğuştan korkutucu görünüyordu işte.

Kapıyı arkamdan kapatıp olabildiğince dik bir duruşla yanına doğru yürüdüm. Orsted’in karşısındaki sandalyenin hemen yanında durup esas duruşa geçtim. Yüzünde hafif şüpheci bir ifadeyle bana dik dik baktı.

Hmm.” “Buraya bütün arkadaşlarını arkana toplayıp geleceğini tahmin ediyordum…” “ama görüyorum ki sadece iki kişisiniz.

Evet efendim!” “Tek başıma ge— Bekleyin, iki kişi mi?

Bu laf beni biraz afallattı. Orsted’in gözleri çift görecek kadar bozulmadıysa, bu söylediği pek bir anlam ifade etmiyordu.

Eris Greyrat!” diye bağırdı Orsted. “Sen de içeri girebilirsin!

Bir an sonra kulübenin kapısı gürültüyle açıldı. Eris tam dışarıda dikiliyordu. Kılıcı çoktan elinde sallanıyordu ve gözlerinde cinayet arzusu vardı.

Orsted!” diye haykırdı, kılıcını kaldırıp ona doğrultarak. “Rudeus’a parmağını bile sürersen, seni şuracıkta gebertirim!

Sesindeki güç ve öfke daha zayıf bir adamın altına kaçırmasına yetip artardı ama Orsted’in kılı bile kıpırdamadı. “Ona zarar vermeye niyetim yok.

Sana güvenmiyorum ki!

Güvenmemen normal.

Eris başka tek kelime etmeden kulübenin bir köşesine doğru kurulup kollarını tehditkar bir şekilde göğsünde birleştirdi.

Bu dramatik giriş karşısında hâlâ biraz şaşkın bir halde, bir Orsted’e bir Eris’e baktım. Hemen şimdi mazeretler sıralamaya başlamalı mıydım? Onu yanımda getirmediğimi açıklamalı mıydım? Onu bir düşman olarak görmediğim hususunda ısrar mı etmeliydim? Sorun şuydu ki, kızın elinde tuttuğu kılıç için bir mazeret uydurmam imkansızdı. Şimdi ne yapmam gerekiyordu?

Ben kararsız kalmışken Orsted söze girdi. “Ne oldu Rudeus Greyrat?” “Otur bakalım.” “Konuşmamız gereken şeyler var.

Şey, doğru.” “Müsaadenizle.” Oturdum tabii ki. Ama aklım hâlâ Eris’te ve kınından çıkarılmış silahındaydı. “Şey, Eris hakkında…

Tepkinden yeterince açık anlaşıldı.” “Senden habersiz peşine takılmış olmalı.

Yani, evet.” “Galiba öyle yapmış…” “Başlamadan önce, şey, kendisiyle iki çift laf etmemin bir sakıncası var mı acaba?

Rahatına bak.

En azından pek sinirlenmişe benzemiyordu. Sandalyemde dönüp elimle Eris’e çabucak yanıma gelmesini işaret ettim.

Ne oldu Rudeus?

Eris…” “Neden beni takip ettin?

Böyle süslendiğini gördüm.” “Ben de sadece nereye gittiğini merak ettim.

Süslenmek mi? Yani, hm. En iyi kıyafetlerimi seçmiş ve bir süre saçlarımla oynamıştım. Belki de gizli bir buluşmaya falan gittiğimi sanmıştı…

Artık Orsted için çalıştığımı biliyorsun, değil mi?

” “Evet.” “Ama o Orsted, Rudeus.” “Belli ki bir şeyler planlıyor, değil mi?” “Seni bir şekilde kandırmasından korkuyorum.

Bu mümkün ama kesin bir şey söylemek için henüz çok erken.” “Şimdilik sakin kalıp konuşmamıza izin verebilir misin acaba?

Beni kandırdığını anlarsam ona karşı birlikte savaşabiliriz.” “Sana güveniyorum Eris.

Ha.” “Evet!” “Anlaşıldı!

Bundan tatmin olmuş görünen Eris, kılıcını kınına sokup yanıma oturdu. Kafasının bu kadar basit çalışması ne iyiydi.

Kusura bakmayın lütfen.

Sorun değil.

Görünüşe göre Eris size güvenmekte çok zorlanıyor Lord Orsted…” “Ama sanırım bu sadece lanetinizin bir etkisi.

Bunun üzerine Orsted’in gözleri parıldar gibi oldu. “Sana lanetimden kim bahsetti ki?

İnsan-Tanrı.” “Hatta kendisi birden fazla lanetten muzdarip olduğunuzu iddia etti.

Dürüstçe ve tereddüt etmeden cevap verdim. Kendimi Orsted’e düşmanıyla yaptığım tüm konuşmaları anlatmaya hazırlamıştım.

“Anlıyorum…”

Orsted elini çenesine götürdü ve bir anlığına bakışlarını yukarı çevirdi. Kaldığım kulübenin tavanında bakılacak pek bir şey yoktu, bu yüzden sadece düşüncelere dalmış gibi görünüyordu.

“Öncelikle.” “Sana verdiğim sözü yerine getirmeme izin ver.”

“Ha?”

“Neden bu kadar şaşırdın?” “Eski efendin gibi değilim ben.” “Sözümü tutarım.”

Bunu duymak güzeldi ama tam olarak neden bahsettiğini merak ediyordum… Bana bir ara söz mü vermişti ki?

“Aileni İnsan-Tanrı’dan koruma yöntemimden bahsediyorum.”

Ha. Ooooh! Tabii ya. Bunu nasıl unutabilmiştim?

Sanırım bu anlaşmayı tam olarak bir söz gibi düşünmemiştim. Daha çok bir sözleşme gibi hissettirmişti. Bilirsiniz işte, ruhunuzu şeytana satmak için yaptığınız türden olanlardan. Ama yine de bir sözleşmenin hükümleri de esasen bir dizi sözden ibarettir, değil mi? Doğru ya.

“Emin misiniz?” “Ben henüz sizin adınıza hiçbir şey yapmadım.”

“Evet ama sürekli ailenin güvenliği için endişelenirken hiçbir göreve odaklanamayacağını tahmin edebiliyorum.”

“Şey, evet.” “Bu oldukça doğru.”

Vay be. Aslında oldukça düşünceli davranıyordu, değil mi? Dürüst olmak gerekirse, ayağımın tozuyla böyle dostça bir muamele görmeyi beklemiyordum. Beni sertçe emri altına alıp sağa sola koşturacağını sanıyordum. Korkunç bir yüzü vardı ama şaşırtıcı derecede iyi bir patron gibi görünüyordu. Eris’in neden hâlâ ona bu kadar öfkeyle baktığını anlayamıyordum.

“Her neyse, onları korumak için aklınızda tam olarak nasıl bir yöntem vardı?”

“Karmaşık bir şey değil.” “Sadece güçlü bir kaderi olan bir muhafız canavar çağırıp ona ailenin güvenliğini sağlamasını emretmen gerekiyor.”

“Anlıyorum.” “Ne yazık ki henüz Çağırma büyüsü kullanmayı bilmiyorum.”

“Pekala.” “Büyü çemberini ben çizerim.” “Sen sadece içinden mana akıtırsın.”

“Ah.” “O zaman bu işimizi görür.” “Zahmet verdiğim için özür dilerim.”

Hımm. Güçlü bir kaderi olan bir muhafız canavar, ha? Başka bir deyişle, nedensellik yasalarıyla korunan bir bekçi köpeğimiz olacaktı…

“Yine de onları güvende tutmaya gerçekten yeterli olacak mı?”

“İnsan-Tanrı’nın insanlardan başka hiçbir şey üzerinde nüfuzu yoktur.” “Ayrıca aynı anda çok fazla kişiyi manipüle edemez; biz harekete geçtiğimiz sürece bizi durdurmaya çalışmaktan başını kaldıramayacaktır.” “Kişiliği göz önüne alındığında, bu sevdiklerini korumak için fazlasıyla yeterli olmalı.”

Harika, şimdi de adamın psikanalizini yapıyorduk.

Yine de aynı anda çok fazla kişiyi etkileyemediği kısmı ilgi çekiciydi. Bu da aynı anda en azından birkaç kişiyi kontrol edebildiği anlamına geliyordu. Benimle uğraşırken başkalarının da hayatına burnunu sokuyor muydu acaba?

“Yine de tedbiri elden bırakmamalısın.” “İnsan-Tanrı sinsi ve öngörülemezdir.” “Her şeyi muhafız canavara bırakma; sen de onların yanında olduğundan emin ol.”

Dürüst olmak gerekirse, bu sözlerin Orsted’in ağzından çıkması bir garip hissettiriyordu. Ailenle vakit geçirmeni hatırlatacak türden bir adama hiç benzemiyordu. Görünüşe bakıp karar vermemek lazım falan tamam da, cidden yani…

Her neyse, madem bu çağırma işlemini benim için hazırlamaya gönüllüydü, seve seve kabul edecektim.

Şimdi asıl meseleye gelme vaktiydi. Elbette Orsted’e sormak istediğim her türlü şey vardı ama bu anlaşmada üzerime düşeni yapmam da gerekiyordu. İnisiyatif alıp emirlerimin ne olduğunu sormaktan zarar gelmezdi.

“Pekala o halde.” “Bundan sonra sizin için ne yapmamı istersiniz?”

“… Bana soracağın başka bir soru yok mu?”

Hımm. Böyle bir karşılık vermesini beklemiyordum… “Var tabii.” “Pek çok soru var.”

“O halde neden sormuyorsun?”

“Şey, sizi çok fazla sıkboğaz etmek istemedim sanırım.”

Orsted iç geçirip başını iki yana salladı. “Artık benim müttefikimsin.” “Yani başka bir deyişle—”

“Ben sizin astınızım, Orsted Bey.” “Emir komuta zincirini açık ve net tutmamız gerektiğini düşünüyorum.”

Adam beni komalık edene kadar dövmüştü. Şimdi de ailemi korumanın yollarını düşünmüştü. Ben bile bu ilişkide eşitmişiz gibi davranacak kadar yüzsüz değildim.

“Pekala, eğer öyle tercih ediyorsan…” “Ama ne olursa olsun, İnsan-Tanrı’yı yenmek için birlikte çalışacağız.” “Bilmen gereken her şeyi öğrenmen önemli.”

“Tamam ama ya İnsan-Tanrı’nın casusu falan çıkarsam?” “Nereden bileceksiniz, belki de her gece ona bilgi sızdırmaya başlarım.”

“Sana güveniyorum, Rudeus Greyrat,” dedi Orsted, gözlerimin içine kararlılıkla bakarak. “Ailen uğruna hayatını riske attın ve bu benim saygımı kazandı.”

Vay canına, beni utandıracaksın!

Yani… O zamanlar bayağı çaresizdim, orası kesindi. Ve bu onun bana güvenmesini sağlamak için yeterliyse, şikayet edecek değildim. Teklifini kabul etsem iyi olacaktı.

Ona ne sormak istiyordum?

Hemen aklıma birkaç şey geldi. Neden İnsan-Tanrı’ya bu kadar takıntılıydı? Bahsettiği şu Laplace Faktörü de neyin nesiydi? Metastaz Olayı hakkında bir şey biliyor muymuş? Ve şu “kader” mevzusunu biraz daha net açıklayabilir miydi?

Şimdilik en önemli sorular bunlardı.

“Pekala o halde.” “Sırayla sorayım öyleyse.”

İnsan-Tanrı’yla olan husumetiyle başlamak en iyisi gibi görünüyordu… ya da daha doğrusu aralarındaki ilişkinin mahiyetiyle. Hımm. Ama yine de, o konuya gelmeden önce sanırım Orsted’in kendisi hakkında daha fazla şey duymam gerekiyordu.

“Bana kendinizden biraz daha bahsedebilir misiniz, Orsted Bey?”

“Hikayemi mi duymak istiyorsun?”

“Evet.” “Sakıncası yoksa.”

“İnsan-Tanrı benim hakkımda sana ne söyledi?” “En azından lanetlerimden bahsetti sanırım.”

“Şeyyy…”

O karşılaşmanın üzerinden beş yıl geçmişti, bu yüzden tam olarak ne söylediğini hatırlamak zordu. Hafızamdan o kelimeleri çekip çıkarmaya çalışarak iyice odaklandım.

“Özellikle dört farklı lanetiniz olduğunu söyledi.”

“… Devam et.”

“İlk lanet, bu dünyadaki tüm canlıların sizden nefret etmesine veya korkmasına neden oluyor.” “İkincisi, İnsan-Tanrı’nın sizi görmesini engelliyor.” “Üçüncüsü, tam gücünüzü kullanmanıza engel oluyor.” “Ve dördüncüsünün ne olduğunu bilmiyordu.”

“Anlıyorum,” dedi Orsted hafifçe başını sallayarak. “O halde ilk lanetle başlayalım.” “Doğduğum günden beri, gerçekten de bu dünyadaki yaşayan her şey tarafından tiksintiyle karşılandım.”

“… Yine de ben sizden pek nefret etmiyorum.”

“Böyle bazı durumlar var.” “Senin ve Nanahoshi’nin durumu gibi.”

“Anlaşıldı o zaman.”

Demek istisnalar vardı. Nanahoshi ile benim buraya farklı bir dünyadan gelmiş olmamız muhtemelen bununla alakalıydı. Bu fırsattan yararlanıp hakkımdaki gerçeği açıklamalı mıydım? Yanımda Eris varken bunu yapmaya pek istekli değildim. Ama bu noktada Orsted’den sır saklamak bana pek akıllıca bir fikir gibi gelmiyordu.

“Bunu sizden saklamaya çalışmıyordum ama…” “Ben de aslen Nanahoshi’nin geldiği dünyadandım.” “Belki de bununla bir ilgisi vardır?”

“… Rudeus Greyrat gerçek adın değil mi yani?”

“Uzun bir hikaye ama ben tam olarak Nanahoshi gibi değilim.” “Ben sadece, şey… Rudeus Greyrat adında bir bebeğin bedeninde uyandım sanırım…” “Aslında bunu nasıl açıklayacağımı tam bilmiyorum.”

“Ah.” “Demek reenkarnasyon geçirdin.”

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Bu kelimenin Orsted’in ağzından bu kadar rahat çıkmasını beklemiyordum. Düşününce… Günlükte, Ejderha Halkı’nın bir tür reenkarnasyon yöntemine sahip olduğuna dair birkaç not gördüğümü hatırlıyordum. Öldükten birkaç on yıl sonra yeni bir bedenle geri dönebildiklerine dair bir şeydi. Belki de onlar için son derece sıradan bir kavramdı.

“Büyük olasılıkla benden korkmamanın nedeni yeniden doğmuş biri olmanla bağlantılı.”

“Sizden korkmayan başkaları da var mı?”

“Bir avuç istisna dışında, yalnızca kadim Ejderha Halkı’nın soyundan gelenler.”

Mesela Perugius… gerçi o aslında Orsted’den ölesiye korkuyor gibiydi. Belki de bunun lanetle bir ilgisi yoktu. Bazen birinden korkmak için gayet geçerli nedenleriniz vardır.

“Beni İnsan-Tanrı’nın gözünden saklayan ikinci lanete gelince…” “bu aslında hiç de bir lanet değil.”

“Nedir peki?”

Orsted düşünmek için bir an duraksadı, ardından yeniden gözlerimin içine baktı. “İnsan-Tanrı’ya karşı bir koz olarak kullanılmak üzere ilk Ejderha Tanrısı tarafından yaratılmış bir tür gizli teknik.” “Kaderin akışını görmemi sağlıyor ve bu dünyanın belirli…” “kanunlarının benim üzerimde geçerli olmamasını sağlıyor.”

“Hımm…”

“İnsan-Tanrı geleceğe dair muazzam bir bilgiye sahiptir ve gözleri uzakları görür.” “Ancak bu dünyanın yetki alanının dışındakilere karşı kördürler.”

İlginç. “Dünyanın yetki alanının dışında” olmanın ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama İnsan-Tanrı için tamamen görünmez olmak kulağa gerçekten son derece cazip geliyordu.

“Şu kaderin akışını görme kısmını biraz açıklayabilir misiniz?”

“Hm. Şöyle ki…”

Sessizleşen Orsted, yine o düşünceli pozuna büründü. Bunun oracıkta bir yalan uydurmaya çalıştığı anlamına gelmediğini ummaktan başka çarem yoktu.

“Birine baktığımda, onun hayat hikayesinin genel hatlarını görebiliyorum.”

Yani, bu biraz muğlaktı… “Bu, sizin de geleceği görme gücünüz olduğu anlamına mı geliyor?”

“Hayır… Geleceği görmüyorum. Kaderin emrettiği şekliyle tarihi görüyorum.”

Hımm? Şimdi de filozof falan gibi konuşuyordu. Bu güç ile bildiğimiz geleceği görme arasındaki farkı pek anlayamamıştım. Şimdilik bunu İnsan-Tanrı’nın yeteneğinin alt kademe bir versiyonu olarak düşünmek en kolayı gibi görünüyordu.

“Bu gizli tekniği benim üzerimde de kullanabilir misiniz?”

“Bu akıllıca olmazdı.”

“… Neden öyle dediniz?”

İnsanların kaderini görme konusunda emin değildim ama kendimi İnsan-Tanrı’dan saklamak harika olurdu. Reddetmesinin arkasındaki asıl nedeni öğrenmek istiyordum.

“Tekniğin, mana yenilenme hızını muazzam ölçüde yavaşlatmak gibi bir yan etkisi var.”

“Ne kadar muazzam?”

“Mana deponu tamamen on günde doldurmuştun, değil mi? Bu tekniğin etkisi altındayken, bu süre yaklaşık bin kat daha uzun sürer.”

Bin kat daha uzun mu? Bu ne kadar ederdi ki… otuz yıl falan mı?

“Bunun bir sonucu olarak, büyüyü özgürce kullanamıyorum. Ve tüm gücümle o kadar nadir savaşmamın sebebi de bu.”

Demek öyle. Esasen, manası o kadar yavaş yenileniyordu ki onu pek sık kullanamıyordu. Mana deposunun ne kadar büyük olduğunu bilmiyordum ama dolmasının yıllar aldığını varsayarsak, gücünü koruma konusunda çok dikkatli olmak zorundaydı.

“Gizli tekniğin kendisini senin üzerinde kullanamasam da, sana verdiğim bilezik benzer bir etki sağlıyor.”

Sol bileğimdeki bileziğe göz attım. Görünüşe göre bu bir tür İnsan-Tanrı sinyal bozucu cihazıydı. “Yani bunun hiçbir yan etkisi yok mu? Belki seri üretime geçersek…”

“Mümkün olsaydı bunu zaten yapardım. Kendi lanetimi de kaldırırdım.”

Doğru ya. Biraz aptalca bir soruydu.

“Seninle olan savaşımda azımsanmayacak miktarda mana kullandım,” diye devam etti Orsted. “Bir süre tüm gücümle savaşamayacağım.”

“Ha? Bekleyin, ciddi misiniz? Ama beni anında yere serdiniz.”

“Büyülerinden defalarca doğrudan darbe almak zorunda kaldım ve nihayetinde Tanrı Kılıcı’nı çekmek zorunda kaldım,” dedi Orsted, ses tonu belirgin şekilde acı doluydu. “Bana pahalıya patladı.”

Hımm. Benim açımdan bakılınca, tek damla ter dökmeden beni yerin dibine sokmuştu… ama görünüşe göre fark ettiğimden daha iyi bir direnç göstermiştim. Kendim söyledim diye demiyorum, sağlam bir çabaydı. Hoh hoh hoh.

“Her neyse, şu anda mana depom oldukça düşük. Dolayısıyla, benim yerime senin harekete geçmen gerekecek.”

“… Anlaşıldı. Elimden geleni yapacağım.”

Yani temelde verdiğim hasarın bedelini çalışarak ödüyordum. Bu yeterince adil görünüyordu.

“Aklıma gelmişken, Orsted Bey… İnsan-Tanrı’ya karşı neden savaştığınızı sorabilir miyim?”

“Ah… evet, bir de o vardı…”

Orsted yan tarafa kayan bakışlarını boşluğa dikti, ses tonu biraz isteksizdi. Bu konuşmada bu tür düşünceli duraksamalardan çok fazla olduğunu fark etmiştim. Adam nihayetinde bana yalan mı söylüyordu? Özellikle de bana güvendiğini duyduktan sonra böyle düşünmek istemiyordum… ama yine de, bu noktada bana tamamen güvenmesi garip olurdu. Şimdilik bana basit yalanlar söylüyor olması ve nihai kararını ben güvenilirliğimi kanıtlayana kadar ertelemesi oldukça yüksek bir ihtimaldi.

“İnsan-Tanrı…” “…babamın ölümüne sebep oldu.”

“Ha?”

İntikam, ha? Kesinlikle klasik bir güdü. Gelecekteki halimi İnsan-Tanrı’yı öldürmeye iten şey de tamamen aynısıydı. Henüz sevdiğim hiç kimse elimden alınmadığı için şu an böyle arzuları küçümsemek benim için kolaydı. Ama o günlük, o zaman çizgisinde eninde sonunda intikam için yaşar hale geldiğimi çok net bir şekilde ortaya koyuyordu.

“Ayrıca, onun yok edilmesi kadim Ejderha Halkı’nın en büyük arzusuydu.” “Tüm Ejderha Tanrıları sırf bu hedefin peşinden koşmak için var oldu.”

Tamam, yani işin içinde bir tür kültürel görev bilinci de vardı… Bir dakika, tüm Ejderha Tanrıları mı?

“Şey, şimdiye kadar kaç Ejderha Tanrısı oldu ki?”

“Yüzüncüsü benim sanırım.” “Ve benden önceki doksan dokuz kişinin hepsi hayatlarını İnsan-Tanrı’yı devirmeye adadı.”

“Vay canına.” “Anlaşıldı.”

“Ancak, yalnızca muazzam bir güce ve saf kana sahip bir Ejderha Tanrısı bu görevde başarılı olma şansına gerçekten sahiptir.” Orsted’in keskin, parlayan gözleri benimkilere dikildi; bir an sonra sakin ve kararlı bir ses tonuyla devam etti. “İşte bu yüzden, ilk Ejderha Tanrısı olan babam, beni gelecekte yeniden doğurdu.”

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

4.8 5 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla