Sayısız canlının ödü koptu.
Bu ses göğün uçsuz bucaksız heybetini taşıyor, ruhlarına korku salıyordu.
Her şey bitmişti!
Bütün dünya ölüm sessizliğine gömüldü.
Ama göz açıp kapayıncaya kadar bu sessizlik acı dolu feryatlara dönüştü.
Hayatta kalmak bütün canlıların içgüdüsüydü.
Yine de umutsuz ve çaresiz bir şekilde ölümlerini bekleyip haykırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorlardı.
Dünya mutlak bir umutsuzluğa gömülürken…
Gökte daha da umutsuz bir kükreyiş yankılandı.
Yüce Kızıl Ay, yuvalarından fırlayacakmış gibi açtığı gözleriyle Yi Feng’e bakıyordu.
Nasıl olur?! Bu nasıl mümkün olabilir?! Bu dünyayı neden özümseyemiyorum?! Sen ne yaptın?!!!
Baştan beri ifadesiz duran Yi Feng’in yüzü sonunda değişti.
Bir aptala bakar gibi alaycı bir ifade takındı. Sakince tek bir cümle söyledi.
Bu dünyayla sadece birleştiğimi, onu çoktan özümsemediğimi nereden biliyorsun?
GÜM!
Yüce Kızıl Ay, sanki dokuz göğün gizemli yıldırımlarıyla çarpılmış gibi oldu.
Zihni şiddetle uğulduyor, bütün bedeni titriyordu. Sanki korkunç bir göksel kudretin altında eziliyordu.
Sen… Sen, sen…
Ne demek istiyorsun?
Yüce Kızıl Ay boğuk bir sesle kükredi.
Yi Feng ellerini arkasında kavuşturup ona sakince baktı. Huzurlu sesi aynı anda bütün dünyaya yayıldı.
Bunca yıldır Yüce Ebedî Felaket’in bu dünyasına göz diktin. Buradaki her şeyin hiç acımadan, keyfince yaratılıp yok edilebileceğini düşünüyorsun. Bense her canlıyı ayrı bir birey olarak görüyorum. Her biri başlı başına küçük bir dünya…
Benim dünyamın evrimi çöküşün eşiğine geldiğinde, Yüce Ebedî Felaket’in bu dünyada bıraktığı irade bana yardım etti. Beni kendi dünyasının bir parçası yaptı. O felaketi atlatmamı sağladı.
Bu yüzden ailem de dostlarım da bu dünyada. Sayısız yıl geçse, birçoğu yok olup gitse de burası bir zamanlar yaşadığım yer. Benim yurdum.
Yüce Ebedî Felaket’e bu dünyasını koruyacağıma söz verdim. Sözümü de tutacağım.
Az önce farklı olduğumuzu söyledin. İşte aramızdaki fark bu.
Yüce Kızıl Ay’ın yüzünde inanmaz bir ifade vardı.
Hâlâ dünyayı özümsemeye çalışıyordu. Ama dünya hiç tepki vermiyordu.
Yi Feng iç çekip başını iki yana salladı.
Boşuna uğraşma. Gözünün ne kadar döndüğünü çoktan biliyordum. Yıllarca ince ince plan yapmamın sebebi buydu. Rakibimsin. Bari neden öldüğünü bilerek git.
İmkânsız! Bu imkânsız!
Yüce Kızıl Ay delirmiş gibiydi. Dünyayı özümsemeyi tekrar tekrar deniyordu.
Yi Feng onu izleyerek yıllardır yaptığı hazırlıkları sakince anlattı.
Planımı göklerden bile saklamak, sana fark ettirmemek için bir yandan kendi yasa gücümün bir kısmını sildim. Fanilerin arasında gizlenip bu dünyayı yavaş yavaş özümsedim.
Bir yandan da seni yanıltmak için öğrencilerimi her yerde Dünya Kalbi ile Dünya Özü’nü aramaya gönderdim. Kendi dünyamın seviyesini yükseltmek istediğimi düşündürdüm. Senin karşına böyle çıkacakmışım gibi bir görüntü çizdim. Tek amacım tedbiri elden bırakmandı.
Yi Feng hafifçe güldü. Heh. Sen de tam beklediğim gibi yuttun.
Yüce Kızıl Ay buna bir türlü inanmak istemiyordu.
Yi Feng’in bütün planlarını çoktan çözdüğünü sanıyordu. Onu parmağında oynatan kendisi olmalıydı.
Ama Yi Feng’in sözleri şunu anlatıyordu…
Parmakta oynatılan Yi Feng değil, bizzat Yüce Kızıl Ay’dı.
Nasıl olabilir? Soytarı ben miydim yani?!
Yüce Kızıl Ay çılgınca bağırdı: İmkânsız! Kesinlikle imkânsız! Kendi dünyanın seviyesini yükseltmeyi hiç düşünmediysen şuna ne diyeceksin? Yüz bin yıl önce, yıldızlı gökte Dünya Özü oluşturmak için kurduğun formasyonu yıktırmaya adam gönderdim. Seninkiler neden onları durdurmak için ölümüne savaştı?
Yi Feng soğukça gülümsedi. Öyle yapmasaydım bana nasıl tamamen inanacaktın?
Şunu kabul edeyim: Gerçek amacımı bilip Kanlı Ay planından vazgeçseydin, bizzat gelip işimi bozsaydın bu dünyayı özümsemeyi başaramazdım.
O yüzden yaptığım her şey senin gözünü boyamak içindi.
Hayır, hayır! İmkânsız! Beni kandırıyorsun!!!
Yüce Kızıl Ay’ın zihni tamamen çöktü.
Yi Feng eski rakibine bakıp soğukça gülümsedi.
Onu doğrudan öldürmek fazla kolay olurdu. Önce direncini kırması gerekiyordu.
Kanlı Ay’ının bu dünyayla birleşmesine neden izin verdim, biliyor musun?
Cevap beklemeden devam etti: Sonuçta sen de bir Yüce’sin. Bu dünyayla bağın olmasa, ben efendisi olsam bile kaçmak istediğinde seni kesin olarak yok edemeyebilirdim.
Ama az önce senin de söylediğin gibi, bu dünyayı özümsediğimde sen Yüce olsan bile onun bir parçasısın. Ben de dünyanın efendisi olarak tek bir düşünceyle seni yok edebilirim…
Yüce Kızıl Ay’ın yüzü bir anda kâğıt gibi bembeyaz oldu.
Yi Feng’in bütün söyledikleri doğruysa bu dünya zaten ona aitti.
O zaman ben ortalıkta zıplayıp duran bir soytarıdan mı ibaretim?
Yi Feng’in dünyasına kendini katacak kadar aptallık etmiş, hâlâ zaferin avucunda olduğunu sanmıştı. Oysa artık kanadı olsa kaçamazdı.
İçinde sayısız pişmanlık ve kabullenemeyiş kabardı.
Çıldırmış bir iblis gibi başını göğe kaldırdı. Aciz, tiz bir kükreyiş saldı.
Yi Feng eski rakibinin sonuçsuz öfkesini sessizce izledi. İçine yalnızca bir hüzün çökmüş, iç çekesi gelmişti.
Sakince konuştu: Bunca yıl geçti. Artık bütün bunlar bitsin. Yok ol…
Hayır!!!
Yüce Kızıl Ay tiz bir sesle haykırdı.
Yi Feng onu hiç umursamadı. Yalnızca bir düşünce geçirdi zihninden.
Karşı konulamaz bir yasa gücü, Yüce Kızıl Ay’a şiddetle yöneldi. Onu doğrudan ezip öldürecek gibiydi.
Haykırışları ve isyanı arasında bedeni rüzgârda titreşen bir mum alevi gibi şiddetle sarsıldı.
Acıyla kıvranıyor, ağlayıp bağırıyordu.
Bütün gücüyle direndi. Deneyebileceği her şeyi denedi. Ama faydası yoktu.
Yasaların gücü onun yetişiminin üzerindeydi. Bu, dünyanın düzeniydi. Karşı koymasına izin vermiyordu.
Tarifsiz bir acı bütün bedenini kapladı. Ölümü arzuluyordu.
Ölümün eşiğindeki umutsuzluk zihnine doluyor, onu büyük bir pişmanlığa boğuyordu.
Yalnızca umutsuzluk da değildi.
Kabullenemeyiş, aşağılanma, kin, keder… Türlü duygularla acılar onu yutuyordu.
Bedeni çaresizce içe doğru çökmeye başladı. Yavaş yavaş yok oluyordu.
Boğuk, tükenmiş haykırışları yeri göğü doldurdu.
Bir pirinç kâğıdı gibi sıkıştırılıp buruşturuldu. Sonunda yasalar tarafından parçalandı.
Sayısız yıl boyunca dünyada önüne engel çıkmadan dolaşmış Yüce Kızıl Ay, işte böyle küle dönüştü. Boşlukta sönüp giden bir kordan ibaretti.
Bu dünyadan tamamen silindi.
Aynı anda…
İstilacı yabancı ırkların hepsi de onunla birlikte toza dönüştü.
Dünyayı kaplayan kara bulutlar yavaşça dağıldı.
Uzun zamandır görünmeyen parlak güneş ağır ağır ortaya çıktı.
Işığı karanlığı yarıp yeniden dünyaya indi.
Toprağı, dağları, nehirleri ve umutsuz insanların yüzlerini usulca okşadı.
Çoktandır özlenen bu sıcaklık, bütün canlılara yeniden hayat verdi.
Bitkiler filizlenmeye, buzullar erimeye başladı.
Canlıların yüreğine çöken kasvet tamamen silindi.
Yerini büyük bir felaketten kurtulmanın coşkusu aldı.
Diyarın her köşesinde dalga dalga sevinç haykırışları yükseldi. Uzun zamandır beklenen kutlama buydu. Bu dünyanın zaferiydi!
Sayısız insan birbirine sımsıkı sarıldı. Sevinç gözyaşları döktüler.
Gözyaşları toprağa sızdı; nehirlere, okyanuslara karıştı.
Gökte birden olağanüstü görüntüler belirdi.
Parlak güneşin altında hafif bir yağmur yağıyordu. Dünyanın dört bir yanına huzur yayıldı.
Gökkuşakları milyonlarca mil boyunca uzanıp diyara uğur getirdi.
Yi Feng boşlukta dimdik duruyor, dünyanın insanlarını izliyordu. Sayısız canlının sevincine ortak oldu.
Yüzünde bahar rüzgârı kadar sıcak ve yumuşak bir gülümseme açtı.
Bunca yıldır hepiniz çok acı çektiniz. Ben, Yi Feng, söz verdiğim gibi bu dünyayı korumak için elimden gelen her şeyi yapacağım!
Bunu duyan kalabalık yeniden dalga dalga haykırdı.
Dünyanın her yanındaki sayısız canlı Yi Feng’in önünde eğilip yere kapandı.
Sevinçle bağırıyor, zıplıyorlardı.
Onların gözünde Yi Feng artık bu dünyanın koruyucu tanrısıydı.
Ama kimilerinin gözleri yaşlıydı.
Sonunda kazanmışlardı.
Yine de bu zaferin bedeli korkunç derecede ağırdı.
Yabancı istilasına karşı savaşan sayısız üstat ölmüştü. Zaferin sevincini onlarla paylaşamıyorlardı.
Bu düşen kahramanlar onların aileleri, dostları, Dao eşleri, çocukları ve torunlarıydı…
Yi Feng dünyanın insanlarına bakıp gülümsedi. Kolunu hafifçe salladı.
Saf bir enerji herkesin bedenine aktı.
Yıllarca karanlığa ve ağır savaşlara dayanırken oluşan gizli hastalıkları, bir türlü iyileşmeyen yaraları temizledi.
Ardından dev bir altın ışık sütunu geldi.
Işık sütunu bütün dünyayı sardı.
Yabancı ırklara karşı savaşırken ölen sayısız insan yeniden biçimlenip ortaya çıkmaya başladı.
Diriliyor, yeniden doğuyorlardı!
Kalabalığın gözleri kocaman açıldı. Sevinç gözyaşlarına boğuldular.
Karşılarında beliren tanıdık siluetler ne yanılsamaydı ne de hayal. Etten kemikten, nefes alan canlı insanlardı.
Dirilen ailelerine ve dostlarına çılgınca koştular. Onlara sımsıkı sarılmak istiyorlardı.
Bunun bir rüya olmasından korkuyorlardı. Bu kez bir daha bırakmayacaklardı.
Yeniden hayata dönen sayısız kişi önce ne olduğunu anlayamadı.
Ama yanlarındaki aileleri ve dostları olanları hemen anlattı.
Kendilerini sevince ve huzura bıraktılar.
Ölülerin dirilişi, herkesin yüreğinin derinine gömdüğü kederi silip attı.
Şu an tek istedikleri yeni hayatlarını doya doya kutlamaktı.
Bu gün yalnızca ölümden dönenlerin yeniden doğduğu gün değildi.
Bütün dünya yeniden doğmuştu!
Daha önce de söylendiği gibi, Yi Feng bu diyarın efendisiydi.
Her şeyi yeniden yaratabildiği, evrenin yasalarını dilediği gibi yönetebildiği için diriliş mucizesi mümkündü.
Yi Feng uzayı ve zamanı tersine çevirip yitirilmiş canları dünyaya geri getirebiliyordu.
Bunlar onun sıfırdan yarattığı yeni insanlar değildi.
Zamanı geri çeviren yasaları kullanmış, onları bu dünyaya geri çekip aydınlık geleceğe getirmişti.
Dünyanın dört bir yanındaki sevinç sesleri sürüyordu. Her şey sıcacık, huzurlu ve capcanlıydı.
