Göğü kaplayan kara sis bir anda bütün formasyonu sardı. Dört dostun da yüreği aynı anda hopladı.
Ardından kara sisin içinden bir ilksel kaos aurası yayıldı.
Kara siluet soğukça gülümsemeyi sürdürdü. Sonra yavaş yavaş silinerek tamamen kayboldu.
Yi Feng savunmaya geçip uyardı: Dikkat edin, bu bir formasyon!
Siyahlı adam burun kıvırdı. Ucuz numaralar. Dövüşte yenemeyince formasyona sığınıyorlar. Çoraklık Sarayı dediğin de bu kadarmış.
İkisinin sözü daha yeni bitmişti ki…
Dört dost çevrelerindeki uzayın çökmeye başladığını hissetti. Bedenleri hızla aşağı düşüyordu.
Bütün dünya bir anda değişti.
Kara sis yavaşça ilksel kaos aurasına dönüşüp bütün alanı kapladı.
Gözlerinin önündeki her şey bulanık, tuhaf bir çarpıklığa büründü.
Dördü de bedenlerindeki gücün kaos enerjisi tarafından çekilip alındığını hissetti.
Çeşit çeşit alevler ve yıldırımlar tuhaf, beklenmedik biçimlerde üzerlerine iniyordu.
Bu alanın içinde her türlü yasanın gücü birbirine girmişti.
Yerçekimi yok olmuş gibiydi. Uzay üst üste biniyor, bükülüyor; zamanın akışı düzensizce değişiyordu. Her şey son derece ürperticiydi.
Yi Feng bağırdı: Beyler, savunma formasyonu kurun!
Formasyona formasyonla, büyüye büyüyle karşılık vereceklerdi.
Formasyonu bozmanın yolunu bulmak için önce bu aşındırıcı güce dayanmaları gerekiyordu.
Diğer üçü hep bir ağızdan cevap verdi: Tamam!
Yi Feng ile dostları dört yönde yerini aldı. Ellerini birlikte kaldırıp buranın tuhaf güçlerine karşı koruyucu bir formasyon kurdular.
Kalkan dördünü de sardı. Çarpılmış yasalardan, tuhaf yıldırımlardan ve kuduran alevlerden korudu.
Cızzz!
Güm! Güm! Güm!
Çeşit çeşit saldırı, dört dostun formasyon kalkanına çılgınca çarpıyordu. Yeri göğü sarsan patlamalarla kalkan şiddetle titriyordu.
Dördü de formasyonu bozmanın yolunu arıyordu.
Ama kulaklarına türlü sesler fısıldanıyor, gözlerinin önünde orada olmaması gereken insanlar beliriyordu.
Bir de yanılsamalar vardı!
Üstelik bu yanılsamalar, içlerindeki iblisleri de uyandırabiliyordu!
Sıcak İçki Şehri’nin ölmüş şarkıcılarıyla dansçıları, dört dostun gözleri önünde zarafetle dans ediyordu.
Ama dans ederken bu tanıdık kadınların gözlerinden, kulaklarından, burunlarından ve ağızlarından kan gelmeye başladı.
Beyaz tenleri yavaş yavaş sarardı, sonra kuruyup buruştu.
Sonunda rengârenk giysiler içinde birer iskelete dönüştüler!
Bu manzara dört dostun içindeki karanlık düşünceleri anında harekete geçirdi.
İntikam isteğiyle deliye dönüyorlardı. Ama ne kadar öfkelenirlerse güçleri o kadar hızlı tükeniyordu.
Yanılsama ortaya çıkar çıkmaz dördü de numarayı anlamıştı.
Birbirlerine ses iletip uyardılar. Herkes aklını başında tutmalı, tuzağa düşmemeliydi.
Bu yanılsama formasyonu içlerindeki iblisleri uyandırıyor, onlar da güçlerinin hızla tükenmesine yol açıyordu.
Yitirdikleri güçse canlarını almaya çalışan bu büyük formasyonu besliyordu.
Tam bir kısır döngüydü.
Formasyonu bir an önce bozmaları gerekiyordu. Yoksa dördünün de bütün gücü canlı canlı emilecek, burada ölüp gideceklerdi!
Birden alanın içinde Çoraklık Sarayı Efendisi’nin, o kara siluetin tuhaf ve çarpılmış sesi yankılandı.
Şeytani bir ezgi gibiydi. Bazen uzaktan, bazen yakından gelen bir gök gürültüsünü andırıyordu. Kimi an zihinlerinde patlıyor, kimi an sivrisinek vızıltısı kadar inceliyordu.
Öz kardeş gibi davranıyor, birbirinize sıkı sıkı tutunuyorsunuz. Bakalım bundan sonra da o kardeşliği, o birliği koruyabilecek misiniz?
Kara siluet alaycı bir keyifle dilini şaklattı. Cık cık… Size acıyıp formasyonu bozmanın yolunu söyleyeceğim.
Yöntem çok basit. İçeride yalnızca bir kişi sağ kaldığında formasyon kendiliğinden dağılır.
Yani buradan sadece biriniz çıkabilir. Ölümle burun burunayken siz dört kardeş birbirinizi katledecek misiniz, çok merak ediyorum!
Soğuk, tuhaf kahkahalarla birlikte şeytani ses yavaşça dağıldı.
Bu sözler dört dostu zerre kadar sarsmadı.
Yi Feng bağırdı: Korkutmaya çalışıyor, kulak asmayın! Formasyonu koruyup çıkış yolunu aramaya devam ediyoruz.
Siyahlı adam, Kurbağa ve Salyangoz ciddi ifadelerle başlarını salladı.
Siyahlı adam konuştu: Çevreyi arayalım. Belki formasyon çekirdeğini ya da Yaşam Kapısı’nı buluruz.
Yi Feng talimat verdi: Kurbağa, hava toplarınla her yöne saldır. Bakalım bir ipucu çıkacak mı.
Tamam!
Dördü kalkanı koruyarak formasyonun çeşitli yerlerine yöneldi.
Kurbağa her yöne aralıksız hava saldırıları yapıyordu.
Bu alan sonsuz gibiydi. Var güçleriyle uçuyor ama bir türlü kenarını bulamıyorlardı.
Üstelik burada aşağı, yukarı, sağ, sol diye bir ayrım da yok gibiydi.
Dört dost bu karmaşık dünyanın içinde dönüp duruyor, Qi’lerini durmadan tüketiyordu.
Yi Feng seslendi: Kurbağa, biraz dinlen. Sıra bende!
Hıhı. Kurbağa şimdiden epey yorulmuştu.
Dört dost sürekli yanılsamalarla, içlerindeki iblislerle yüzleşiyor; bir yandan da kalkanı ayakta tutuyordu. Hem zihinleri hem bedenleri işkence çekiyordu.
Salyangoz konuştu: Abi, biraz dinlen. Ben devralayım!
Böylece birbirlerine destek oluyor, formasyon çekirdeğini bulmak için ellerinden gelen her şeyi deniyorlardı.
Bazen saldırıyor, bazen büyülü eserlerle yokluyorlardı. Ama ne formasyon çekirdeğinin ne de Yaşam Kapısı’nın en ufak izine rastladılar.
Yaptıkları her şey boşunaymış gibi görünüyordu. Hiçbir işe yaramıyordu.
Bu arada büyük formasyon her an güçlerini emiyor, sessizce daha da güçleniyordu.
Burada zamanın akışı hiçbir kurala uymuyordu. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorlardı…
Belki bir yıl olmuştu.
Belki de on yıl.
Dört dostun durumu giderek kötüleşti. Dördü de bitkin görünüyordu.
Ama aralıksız süren işkence azalmıyor, aksine artıyordu.
Bulanıklığın içinden…
Yi Feng’in gözleri önünde o küçük dağ köyü belirdi.
Kuş sesleriyle, çiçek kokularıyla dolu, huzurlu ve sakin bir köydü.
Aydınlık, güneşli bir öğle vaktiydi.
Çocuklar Yi Feng’e eskisi gibi Ah Dai diye sesleniyordu.
Az önce kestiği odunları sırtına yüklemiş, evine yürüyordu.
Uzaktan bir kadın gördü. Giysileri rüzgârda dalgalanıyordu. Avlunun kapısında durmuş, onun dönüşünü sabırsızlıkla bekliyordu.
Yi Feng’i görünce kadının güzel gözleri ışıldadı.
Gülümsemesi, yüzlerce çiçeğin aynı anda açılması gibiydi.
Yi Feng’in içini sevinç kaplarken sonsuz bir keder de yükseldi.
Neden? Sevdiğim kadını görünce neden içim böyle parçalanıyor?
Anlamıyordu. Anlamak da istemiyordu. Tek istediği koşup sevdiğine sarılmaktı.
Ama bir anda dostlarının bağırışları kulağına doldu.
Abi, bu bir yanılsama! Çabuk kendine gel!
Tutun onu! Dışarı çıkmasına izin vermeyin!
Tokat atın! Vurun da kendine gelsin!
…
Dostları Yi Feng’i sıkıca tutuyor, kulaklarına çılgınca bağırıyordu.
Yi Feng şaşkına döndü. Çevresindeki manzara bir anda ıssızlaştı, sonra bulanıklaştı.
Sevdiği kadın yavaş yavaş katılaşıp hayat belirtisi taşımayan bir taş heykele dönüştü.
Hayır!
Yi Feng elini uzatıp bir şeye tutunmak istedi. Ama sonunda avucunda hiçbir şey kalmadı.
En kritik anda üç dostu onu sımsıkı tutmuştu.
Yi Feng böyle bir durumda kalkanın dışına atılsaydı başlarına büyük bir bela açılacağı kesindi.
Neyse ki kendine geldi.
Gözleri kıpkırmızıydı. Acıyla yutkundu.
Kurbağa endişeyle sordu: Abi, iyi misin?!
Yi Feng üç dostuna bakıp kederle cevap verdi: İyiyim.
Az önce gördüklerinin gerçek olmasını ne çok isterdi. Ama değildi işte.
Bai Piaopiao’nun taş heykeline verdiği sözü hatırladı. Yakında dönüp onu almaya gelecekti. Yi Feng bir kez daha kendini toparladı.
Sizi endişelendirdim, kusura bakmayın. Başka bir yol düşünelim. Birlikten güç doğar! diyerek dostlarına cesaret verdi.
Üçü bir ağızdan cevap verdi: Doğru!
Yi Feng’in yeniden mücadele azmi kazanması üçünü de yürekten sevindirmişti.
Ama içinde bulundukları durum gerçekten vahimdi.
Enerjileri durmadan emiliyor, yerine yenisi gelmiyordu. Güçleri hızla tükeniyordu.
Ne kadar zaman geçtiği bilinmiyordu. Dördünün de yüzü asılmıştı. Bedenlerinde takat kalmamıştı.
Hem zihni hem bedeni yıpratan işkence altında, yavaş yavaş ölümün eşiğine sürüklendiler…
