
Geç Ateş Ayı’nın 6’sı (Eylül), 08.45
Sebas’ın karşısında toplam kırk bir homunculus hizmetçi sıra olmuştu. En önde köpek başlı baş hizmetçi Pestonia S. Puppydog duruyordu. Nazarick’in içinde genel görevleri yerine getiren bütün hizmetçiler oradaydı.
“Herkes dinlesin. Bu, Nazarick için çalışacak yeni hizmetçimiz.”
“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Tsuareninya.”
Derinden eğildi. Baş hizmetçi de hem kendisi hem de emrindeki çalışanlar adına onu selamladı.
Birkaç söz konuştular; Tsuare özellikle korkmuş görünmüyordu.
Her şeyden önce Pestonia’nın yüzü, başının ortasından aşağı inen dikilmiş yara izi dışında yumuşak bakışlı bir köpeğinkiydi. Arkadaki hizmetçilerse insan gibi görünüyordu. Tuhaf varlıklarınki gibi korkutucu görünüşleri yoktu.
Yine de geçmişte yaşadıkları yüzünden diğer insanlara duyduğu korku ortadan kaybolmuş değildi. Bu durumun üstesinden gelebilmesinin nedeni, içinde bulunduğu koşulları anlaması ve elinden geldiğince çok çalışması gerektiğini bilmesi olmalıydı.
Ona göz kulak olmazsam ruhsal olarak çökebilir.
Sebas onun hakkında düşünürken resmî tanışma sona erdi ve Tsuare hizmetçilerden biriyle uzaklaştı. Dönüp Sebas’a baktı. Sebas başını sallayınca o da aynı şekilde karşılık verdi, ardından bir daha arkasına bakmadan yürümeyi sürdürdü.
“Sebas-sama, ona ne kadar eğitim verelim? Hav!”
“Onu Nazarick’te hizmetçi kabul edilebilecek bir düzeye ulaştırmayı hedefleyin. Ancak yalnızca insan olduğunu göz önünde bulundurarak eğitimi ona göre ayarlayın.”
“Anlaşıldı. Hav!” Köpek yüzü dişlerini gösterecek biçimde çarpıldı. Avının üzerine atılmak üzere olan bir yırtıcının yüzüydü ama gözleri yumuşaktı. “Hizmetçiliğinin yalnızca geçici olduğunu sanıyordum.”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Sebas. Gerçekten de ne anlatmaya çalıştığını anlayamadığı için şaşırmıştı.
“…Hav! Yani sizinle evlendiğinde işi bırakacağını sanıyordum. Hav!”
“Ne?!”
Sebas’ın yüzü seğirdi. Pestonia’nın yumuşak kahkahası Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’nın dokuzuncu katında yankılandı.

Geç Ateş Ayı’nın 7’si (Eylül), 16.51
Climb saate ve Renner’ın konuğu olup olmadığına baktı. Herhangi bir engel bulunmadığından emin olduktan sonra odasının kapısını açtı.
Akşam güneşiyle her şeyin kızıla boyandığı odada zarif ve güzel efendisi her zamanki yerinde oturuyordu. Pencereden süzülen ışık, bir sahne ışığı gibi onu çevresinden ayırıyordu.
“Hoş geldin, Climb.”
Tatlı güzelliğinin huzurunda parçalanmış yüreğinin iyileşmeye, içindeki huzurun hızla geri dönmeye başladığını hissetti. Yüzü fazla gevşemeden ifadesini sertleştirip ona doğru yürüdü.
“Pekâlâ, otur, Climb.”
“Hayır, gerek yok, Prenses Renner. Başkente yapılan iblis saldırısının ardından gitmem gereken bir yer var.”
Renner’ın gözlerinde bir ışık yandı. Climb’a emri o verdiğine göre neden söz ettiğini muhtemelen biliyordu.
Belirli bir eşya yüzünden Büyücü Loncası’nı korumaya gitmesi gerekiyordu.
İblis baskınının bütün ayrıntılarını henüz öğrenememişlerdi ama depolardan birinde garip bir eşya bulmuşlardı. Büyücü Loncası şimdi onu inceliyordu ve içinde barındırdığı büyü sıradan bir büyü değildi. Bu durum Jaldabaoth’un söyledikleriyle birleşince herkes aradıkları eşyayı bulduklarına inanmıştı.
Bu yüzden lonca güçlü ve tecrübeli kişileri bir araya getirip eşyaya ne yapılacağına karar verene kadar bölgeye muhafızlar yerleştiriliyordu. Renner, Climb’ı da onlardan biri olarak göndermişti.
O eşyayı şehre getirenler Sekiz Parmak olduğu hâlde yaşananlardan onları sorumlu tutamamamız korkunç! Renner’ın yanında olsa bile tiksintisini bütünüyle bastıramadı.
Başkente felaket getiren eşya, Sekiz Parmak’ın kaçakçılık koluna ait olduğu kesin olan bir depoda bulunmuştu. Kaçakçıları mümkün olan en kısa sürede ezmek için harekete geçmeleri gerekirdi. Fakat bunu yapamamalarının bir nedeni vardı ve bu nedeni yalnızca birkaç kişi biliyordu.
Jaldabaoth’un sızdırdığı istihbarat eşyanın bulunmasında rol oynamıştı. Bu nedenle Renner, astlarının bulamadığı eşyayı insanlara aratmak amacıyla bu bilgiyi bilerek ağzından kaçırmış olabileceğini savunmuştu.
Herkes bu görüşü ikna edici bulduğu için olayın tamamının üzeri örtülüyordu. Dolayısıyla eşyanın bir Sekiz Parmak deposunda bulunmasını onlara karşı kullanamıyorlardı.
“Kaptanla birlikte gidiyorsun, değil mi? Anladım. Öyleyse ayakta kalabilirsin. Peki kurtardığın şehir halkı nasıl? Bir süre öncesine kadar kalenin koruması altındaydılar ama artık ayrıldılar, değil mi?”
Attığı bomba Climb’ın yüreğini ağzına getirdi. “Ş-şey, hepsi ne kadar minnettar olduklarını size iletmemi istedi.”
“Anlıyorum. Acele edersem onları hâlâ görebilir miyim?”
“Hayır, göremezsiniz!” Sesini yükselttikten sonra, Kahretsin, diye düşündü. Başını eğdi ve biraz önceki çıkışını hemen düzeltmeye çalıştı. “Hepsi çok meşgul. Onları ziyaret etmeniz değerli vakitlerini fazlasıyla alır. İyiliğinizi boşa çıkardığım için özür dilerim ama bundan vazgeçmenizi rica ediyorum.”
Başını yeniden kaldırırken efendisinin güzel yüzünde hoşnutsuzluk ya da belki yaşıyla bağdaşmayan çocuksu bir somurtma göreceğini düşündü. Fakat onu karşılayan ifade ikisi de değildi.
Renner gülüyordu.
Yalnızca gülümsemiyor, gerçekten gülüyordu.
Onun zaman zaman güldüğünü görmüştü. En eski ve özlemle hatırladığı anılara dönerse kendisini bulduktan kısa süre sonra nasıl seğirerek güldüğünü anımsayabiliyordu. Ancak bu sefer kesinlikle farklı bir şey vardı.
Farkın ne olduğunu anlayamadan her zamanki gülümsemesi yüzüne döndü.
“…Pekâlâ, öyleyse sanırım gidemem, değil mi?”
Renner’ın anladığını gören Climb rahatlama iç çekişini bastırdı.
Aslında ona az önce anlattıklarının neredeyse tamamı yalandı. Renner’a teşekkür eden neredeyse hiç kimseyi duymamıştı. Aksine, Neden yalnızca biz kurtarıldık? gibi sözlerle onu suçlamışlardı.
Talihsizliklerine öfkelenen bu insanlar, kaybettikleri aileleri ve ellerinden çıkan malları yüzünden yalnızca Climb’a söylenmişlerdi.
Climb, öfkelerini açıkça yalnızca dışa vurduklarını bilerek her sözü sineye çekmişti. Çünkü suçlayacak başka kimseleri olmadığı için onlara acıyor ve efendisinin isteklerini kusursuzca gerçekleştiremediğinden kendisini cezalandırmak istiyordu.
Yine de tehlikeyi göze alıp onları kurtarmak için iblislerle savaşmıştı. Böyle sözler işitmek canını yakıyordu.
Deponun dışında ortaya çıkan iblis bambaşka bir seviyedeydi. Brain Unglaus’ın bile başa çıkamayacağı kadar güçlüydü ama ağır yaralanmıştı. Karşılarına yara almadan çıksaydı üçü kesinlikle yenilirdi. Lakyus daha sonra ne kadar güçlü olduğunu anlattığında, onu yenmelerini sağlayan şans için minnet duymuştu.
Ölüm kalım mücadelesini atlattıktan sonra bu hakaretleri işitmek… Yalnız kalmaya alışkındı ama bu başka türden bir acıydı.
Yine de nefret kendisine yöneldiği sürece sorun yoktu. Doğrudan prensesin emrinde çalışıyordu ama kimse ondan hoşlanmıyordu; bu yüzden ona sataşılmasını muhtemelen görmezden gelirlerdi. Fakat Renner’la görüşmelerine izin verirse işler çığırından çıkabilirdi. Nefretlerini prensese yöneltip ona hakaret ederlerse Climb kılıcını çekmek zorunda kalırdı.
“Pekâlâ, Climb. Şimdi sana kötü bir haber vereceğim. Kendini hazırla.” Birkaç saniye sessizce gözlerini kapattı, sonra açtı. “Sebas-dono ve diğerleriyle birlikte genelevden kurtardığın tutsaklar… öldürüldü.”
Climb bir anlığına ne söylediğini anlayamadı. Ardından boğuk bir sesle sordu. “Neden… Böyle bir şey neden…?”
Duyduğuna göre bir süre muhafız karakolunda barınacak, ardından Renner’ın topraklarına götürüleceklerdi.
“Benim hatamdı. Başta yanlarına birkaç maceracı muhafız vermeyi düşünmüştüm. Fakat sonra kargaşa başladı ve kimseyi kiralayamadım. Başka çarem kalmayınca paralı askerler tutup onları gönderdim ama…”
Başını iki yana salladı. Hiçbiri kurtulmadı.
“B-bu sizin hatanız değil! En ufak bir suçunuz bile yok! Yanlış yapanlar onlara saldıranlardı!”
“Hayır, daha dikkatli olmalıydım… Keşke gitmelerine izin vermeseydim! Kargaşa sırasında başkentteki koruma azaldığı için buranın tehlikeli olacağını düşündüm… Yanlarında seni gönderseydim belki her şey farklı olurdu. Üstelik bu paralı askerleri bana tanıtan maceracıdan özür dilemek için ne söyleyebilirim?” Gözlerinin köşelerinde yaşlar oluştu.
Climb’ın göğsü sıkıştı. Renner hata yapmış olabilirdi ama o koşullarda en doğru hamle buydu. Onu kim suçlayabilirdi?
“Yanlış hiçbir şey yapmadınız, Prenses Renner!” diye haykırdı. Renner öyle duygulandı ki ayağa kalkıp ona sarıldı.
Climb göğsüne yaslanan küçük bedene kollarını dolamak üzereydi—ama kendini durdurdu. Böyle bir şey yapması kesinlikle kabul edilemezdi.
“Fakat bilgi nasıl sızmış olabilir…?”
“Hiçbir fikrim yok. Kargaşa sırasında kalenin her zamankinden daha gevşek korunduğu bir dönem vardı. O sırada sızmış olabilir mi? Yine de hemen yola çıkmalarını sağlamıştım…”
Böyle bir ihtimal olmadığını söyleyemezdi. Daha doğrusu kurtarılan tutsaklar muhafız karakolunun koruması altında bulunduğuna göre meselenin orayla bağlantılı olduğundan emindi.
“Cesetler nerede bulunmuş?”
“Görünüşe göre başkentin içindeki yoksul mahallelerde. Ayrıntıları bilmiyorum.”
“Peki şimdi neredeler?”
“Gömüldüler. Neden?”
“Yaraları incelersek bir şeyler öğrenebiliriz.”
“Climb, lütfen yapma. Bu kızları daha fazla küçük düşüremeyiz. Hiç değilse ölümde huzur bulmalarına izin verelim.”
“…Anlaşıldı.”
Climb onun sevecenliği karşısında sarsıldı. Haklıydı. Düşüncesizliği yüzünden utandı. Gerçeğin peşine düşerken fazla ileri gitmeye çalışmıştı.
“Ama bunun için endişelenme. Yanlış hiçbir— Eh, daha önce söylediğin gibi.” Gülümsedi. Gözleri kızarmıştı ama artık yaş dökmüyordu.
“Evet.” Climb’ın yüzünde bir gülümseme belirdi.
“Seni alıkoyduğum için üzgünüm, Climb. Orada elinden geleni yap, olur mu?”
Tenindeki sıcaklığın uzaklaşmasına üzüldü ama arzularını zihninden kovdu.

Geç Ateş Ayı’nın 10’u (Eylül), 09.08
O gün gökyüzü gerçekten masmaviydi. Sanki gidişlerini kutluyormuş gibi rengi sonsuza uzanıyordu.
“Evine mi dönüyorsun?” diye sordu Evileye, arkasında kızıl pelerini dalgalanan kuzgun karası zırhlı adama. Bu durumu eve dönmek diye anlatmak tuhaftı ama Evileye’a öyle geliyordu; Mavi Gül’ün diğer üyeleri de aynı şeyi hissediyordu. Maceracılar çoğu zaman bir yere kök salmayan gezginler olarak düşünülse de içlerinden bazıları bir şehri merkez seçerdi. Momon için o şehir E-Rantel olmalıydı. “Seninle gelmeyi çok isterdim…” Sesinin bu kadar acınası çıktığına inanamıyordu. Giden sevgilisinin arkasından elini uzatan bir genç kız gibiydi ve sevgili sözcüğünü düşününce neredeyse acıyla kıvranacaktı.
“…Büyütülecek bir mesele değil.”
Karşılık olarak yalnızca bunu söyledi.
Ne kadar soğuk, diye geçirdi içinden.
Söyleyecek başka bir şey bulamadı ve aralarından bir esinti geçti.
Bu duraksamayı bekleyen bir adam konuşmak için ağzını açtı.
Bir erkekle kadın acı bir vedanın ortasındayken araya girmesini Evileye oldukça düşüncesizce buldu. Fakat orada yalnızca ikisi yoktu. Momon’un arkasında Nabe, Evileye’ın arkasında ise Mavi Gül’ün diğer üyeleri vardı. Momon ile Nabe’yi E-Rantel’e götürecek büyü kullanıcıları da oradaydı.
“Bizim için yaptığınız her şeyden dolayı size son derece minnettarız.”
Momon, Marki Raeven’ın teşekkürünü hafifçe eğilerek kabul etti.
“Kral Hazretleri de size doğrudan teşekkür etmek istedi ama…”
Düşman kuvvetlerinin beyni Jaldabaoth’la teke tek dövüşüp onu geri püskürten maceracının adı diğer maceracılar, sıradan insanlar ve soylular arasında her yere yayılmıştı. Kralın onunla görüşmek istemesine şaşmamak gerekirdi. Böyle bir başarı soyluluk unvanı verilmesini bile hak edebilirdi. Fakat Momon bunu reddetmiş ve kralın huzuruna çıkmak için hiçbir çaba göstermemişti.
Bu muhtemelen pek uygun bir tavır değildi.
Şereflerine her şeyden fazla önem veren soyluların gözünde, adı sanı bilinmeyen birinin kendilerinden üstün olan krala böyle davranması kibirli bir hareketti.
Bazıları onun kralı küçümsediğini söylüyordu.
Maceracılar arasında da inanılmaz derecede kaba davrandığını söyleyenler vardı.
Birkaç soylu, Jaldabaoth’u bırakmanın hata olduğunu, Momon’un onun işini bitirememesinin nedeninin ikisinin iş birliği yapması olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişti. Marki Raeven, “Momon’a isteği ileten kişi benim. Dolayısıyla bu sözleri şahsıma yönelik bir meydan okuma kabul edeceğim. Buna göre ne yapmak istersiniz?” diyerek onları tehdit etmiş ve susturmuştu.
Momon suçlamalara, “Ben bir işi kabul edip yerine getiren bir maceracıyım, hepsi bu. Bu, kraldan ödül almayı gerektirmiyor. Yine de beni ödüllendirecekse operasyona katılan bütün maceracılara teşekkür etmesini isterim,” diye karşılık vermişti. Bu cevap onları susturmuştu.
Fakat bu, için için yanan ateşin söndüğü anlamına gelmiyordu. Yalnızca Momon’a daha fazla hakaret etmenin kendi itibarlarını zedeleyeceğini anlamışlardı.
Evileye, Lakyus’un yaptığı açıklamayı hatırladı.
Momon olmasaydı kargaşanın sona ermeyeceğini ve çok daha büyük kayıplar yaşanacağını hayal etmek zor değildi. Böyle bir kahramanı yalnızca Mavi Gül üyeleriyle Marki Raeven’ın uğurlamasının nedeni, kendisini içinde bulduğu zor durumdu.
Bu operasyonun ardından halkın maceracılara, krala, ikinci prense ve Marki Raeven’a duyduğu saygı artmış; soylulara yönelik görüşleriyse kötüleşmişti.
Elbette soyluların da öne sürecek bir gerekçesi vardı. Kraliyet başkenti kralın toprağıydı. Bu nedenle kendi bölgelerinin yöneticileri olan soylular, öyle davranmaları gerektiğini hissetseler bile şehri korumak için askerlerini kullanmakla yükümlü olmadıklarını düşünüyordu. İblislerin malikânelerine saldırma ihtimali göz önüne alınırsa kendi savunmalarına öncelik vermeleri doğaldı.
Kargaşanın ardından Soylular Fraksiyonu, kendi toprağını korumayan bir adama kral denemeyeceğini kesin bir dille savunmaya başladı. Kraliyet Fraksiyonu ise hükümdarlarının saklanmak yerine ordunun başına geçmeye cesaret ettiğini vurguluyordu. Böylece iki taraf arasındaki güç mücadelesi şiddetlendi.
Güç mücadelesiyle hiçbir ilgisi olmayan sıradan şehir halkının hoşnutsuzluğuysa başka bir nedenden kaynaklanıyordu. Kendini bu kadar önemli gören soylular neden yalnızca kendi evlerini korudu da bizimkileri korumadı?
Bu yüzden çaresizce savaşanlar büyük övgü topladı. Soylular da bundan rahatsız oldu. Bu kısır döngü sonunda hoşnutsuzluklarını maceracılara yöneltmelerine yol açtı—bu kadar çok savaşmalarının tek nedeni para almalarıydı.
Onlara göre krallıktaki en güçlü maceracı sayılan, diğer adamantit rütbelileri bile aşan Momon bunun en belirgin örneğiydi. Hiçbirinin onu uğurlamaya gelmesi mümkün değildi. Ondan hoşlanan az sayıdaki soylu bile fraksiyonlar arasındaki mücadele kızıştıktan sonra bunu söylemeyi zorlaştıran bir konumdaydı.
Marki Raeven’ın oraya gelebilmesinin nedeni, iki fraksiyon arasında gidip gelen konumuydu.
“Kral, ikinci prens ve prensesin birlikte imzaladığı bir teşekkür mektubu geldi. Ayrıca kraliyet ailesinin doğrudan yönettiği topraklardaki bütün geçiş ücretlerinden muaf olmanızı sağlayan bir belgeyle kralın armağanı bir hançer de var.”
Evileye, bir soylu olan Lakyus’un hayranlık dolu iç çekişini açıkça duyabiliyordu. Kralın verdiği hançer, savaşta üstün başarı gösteren bir soylu ya da şövalye için madalya değerindeydi. Güç mücadelesinin giderek sertleştiği bu dönemde soylular bunu öğrenirse sorun çıkardı. Kralın bu riske rağmen Momon’un çabalarını hançerle ödüllendirmesi yalnızca görkemli bir karar olarak nitelenebilirdi.
Onu çatışma çıkarmaktan başka bir şey yapmayan yaşlı bir adam sanıyordum ama galiba hakkındaki görüşümü değiştirmeliyim.
Momon hançerle diğer eşyaları rahatça alıp arkasındaki Nabe’ye uzattı.
“Eh, soylular bunu yeterli bir ödül sayabilir ve hiçbir şey söylemeyebilir…” diye birden söze girdi Evileye.
Hem halkın sevgisine hem de güce sahip birinin soyluluk mertebesine yükseltilmesi soyluları hiçbir açıdan memnun etmezdi. Gazef’ten bile güçlü bir savaşçının Kraliyet Fraksiyonu’na katılması onlar için sorun olurdu. Bu yüzden kralın Momon’a unvan vermesi gündeme geldiği anda büyük bir itiraz dalgası yükselirdi ve hançer, görüşlerinin dayanağını oluştururdu. Zaten ödülünü vermemiş miydi? Bu yeterli değil miydi?
Evileye, Belki bunu sorunsuzca kabullenirler, diye düşündü ama yanındakiler aynı fikirde değildi.
“…Çok safsın, Evileye.”
“Tatlım, kral bir adım önde.”
“Ne?”
“O hançer şövalyelere ve soylulara verilir.”
“Bu da kralın daha sonra Momon Bey’e unvan verdiğinde soylular şikâyet ederse hançeri öne sürebileceği anlamına geliyor. O hançer sıradan halka verilmez! Biliyordunuz, değil mi? Güya hançerle birlikte ona çoktan unvan verilmiş. Kral biraz zorlamalı bir mantıkla engeli aşıvermiş.”
“Anlıyorum… Bütün bunları çözebilmiş olmanıza inanamıyorum.”
“Hih-hih. Kendimle gurur duyuyorum.”
“Eski bir suikast—yani ninjayı küçümseme.”
“Pekâlâ, yakında yola çıkacağım. Marki Raeven, her şey için teşekkür ederim.”
“Sözünü etmeye değmez. Umarım bundan sonra da iyi ilişkimizi sürdürebiliriz.”
“Ben de öyle umuyorum. Mavi Gül üyeleri, adamantit rütbeli meslektaşlar olarak bundan sonra sık sık konuşacağımızı düşünüyorum. Bir gün yeniden görüşürüz.”
“Evet, Momon Bey. Gücünü gördükten sonra seninle aynı rütbeyi taşımaktan biraz utanıyoruz ama yüceliğine yaklaşmak için çok çalışacağız. Yeniden aynı takımda görev yapacağımız günü bekliyoruz.”
Lakyus ile Momon hafifçe eğilerek selamlaştı.
Ardından Evileye, Momon’un bakışlarının kendisine döndüğünü hissetti. Bu kesinlikle hayal gücünün bir oyunu değildi. Bir şey söylemek üzere görünmesi bunun kanıtıydı.
Evileye atmayan kalbinin küt diye vurduğunu hissetti.
Momon takımına katılmasını isteseydi onu reddedemezdi. Bu, şimdiye dek iyi ve kötü her şeyi paylaştığı dostlarına ihanet etmek anlamına gelirdi ama kendi duyguları konusunda kendisine yalan söyleyemezdi.
Birkaç kez tereddütle başlayıp durduktan sonra iç çekti ve arkasını döndü. Dönerken kızıl pelerini gösterişli biçimde dalgalandı.
Momon uzaklaşırken Gagaran alaycı bir sesle, “Reddedildin, öyle mi?” dedi.
“Hayır, o yalnızca böyle bir adam.”
Evileye, Marki Raeven’ın büyü kullanıcılarının yarattığı [Yüzen Tabla] Momon ile Nabe’yi üzerinde taşıyarak yavaşça havalanırken gözlerini bir an bile ondan ayırmadı.
“Onunla yeniden karşılaşacağımıza eminim.”
“Umarım bu kadar büyük bir olay yüzünden değil, daha kolay başa çıkabileceğimiz bir nedenle karşılaşırız.”
“Zor olabilir.”
“Hem de nasıl.”
Mavi Gül üyeleri sohbet ediyordu.
Adamantit rütbeli maceracıların iş gereği karşılaşacağı tek zaman muhtemelen büyük bir olay sırasında olurdu.
“Öyleyse bir gün onu ziyaret etmemiz yeterli. Evileye ışınlanabiliyor. E-Rantel’in içinde uğrayabileceğimiz bir yerimiz olması fena olmaz. Aslında şimdi birlikte gidersen bir taşla iki kuş vurursun. Momon’un korumasında yolculuk etmekten daha güvenli bir yöntem olamaz!”
Evileye tek kelime edemeden Gagaran’a baktı. Elbette yüzünde maske vardı ama şaşkınlığı duruşundan açıkça anlaşılıyordu.
“Hey, hey, bildiğimizi gerçekten bilmiyor muydun? Her neyse, uzak mesafe ilişkilerinin asla yürümediğini bilmiyor musunuz? Gerçi resmen birlikte sayılmazsınız…”
Gagaran gökyüzüne baktı. Evileye da istemeden onun bakışlarını izledi.
Momon giderek küçülüyordu.
“Haaaaaaaaaayır!”
Evileye’ın öfkelendiğindeki sesine benzeyen bir çığlık yükseldi ve Mavi Gül üyeleri güldü.

Geç Ateş Ayı’nın 10’u (Eylül), 18.45
Sekiz Parmak’ın acil durum toplantısı kötü başlamıştı. Bütün üyeler orada değildi. Eksiklerden biri Coccodor’du ama herkes muhafız karakolunda tutulduğunu bildiği için bu kez acil sorun o değildi. Asıl mesele gelmeyen diğer üyeydi: Zero.
Kendilerine ihanet etmeyeceğini biliyorlardı. Sorunu daha da büyüten buydu.
Topladıkları istihbarata göre Zero’nun öldüğü kesinleşmişti. Kendilerine hakaret eden kişiye işkence ederek öldürme önerisi Zero’dan gelmişti. Bunun üzerine kendi adamlarından birkaçını göndermişler ama anlaşılan hepsi öldürülmüştü.
Bu, büyük bir darbeydi. Altlarındaki kişiler yeri doldurulamayacak insanlar değildi ama Sekiz Parmak’ın en güçlü adamının, güvenlik kolunun başının ölmesi akıl almaz bir kayıptı.
Burada toplanan kol başkanları birbirine rakipti ama aynı örgütün parçalarıydı. Bu kayıp, kuşkusuz hepsini etkileyecekti.
Tartışma hararetlendi.
Zero’nun bıraktığı boşluğu nasıl dolduracaklardı? Coccodor’u ne yapacaklardı?
Normalde her biri kendi adamını o göreve getirmek isterdi ama şu anda bunu yapmalarını engelleyen bir neden vardı: Kraliyet Başkenti’ne yapılan iblis saldırısı.
Sekiz Parmak’ın o saldırıda verdiği kayıplar hafife alınacak gibi değildi. Üsleri aynı gün basılmıştı ama uğradıkları zararlar kıyas bile kabul etmezdi. Özellikle kaçakçılık kolunun başı zor durumdaydı.
Depolarının neredeyse tamamı boşaltılmış, içindekiler çalınmıştı; yağmalanmayanlar ise denetimden geçirilmişti. Sonuçta başkente gizlice soktukları malların neredeyse yarısını kaybetmişlerdi.
“Yeniden toparlanana kadar birbirimizle iş birliği yapmaktan başka çaremiz yok.”
“Zaten hep iş birliği yapmıyor muyduk…?”
“İğnelemeyi bırak. Bu kez gerçekten iş birliği yapmamız gerekiyor. Bir süre başkentten uzakta faaliyet göstermek daha iyi olabilir diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?”
“Yok, tam tersine, bence başkentte kalmanın tam zamanı. Muhafız birliğinin yeni kaptanına rüşvet vermemiz gerek. Şimdi başkentten kaçarsak buradan elde edebileceğimiz bütün kazançtan vazgeçmiş oluruz.”
“Hımm, bu da bir seçenek ama askerî gücümüz olan güvenlik kolu felç olmuşken başkentte faaliyet göstermek tehlikeli değil mi?”
Beş kol başkanı kafa yordu. Sonra henüz konuşmamış olana sordular: “Hilma, sen ne düşünüyorsun?”
Hilma irkildi.
Tepkisi son toplantıdakinden tamamen farklıydı.
Gözlerinin altındaki, makyajın bile gizleyemediği koyu halkalarla neredeyse bir cesedi andırıyordu.
“Neyin var? Duyduğuma göre senin evin de basılmış. Gizli geçitten kaçmayı başaran tek kişi senmişsin, değil mi? Bu kadar sarsıldın mı?”
Diğer kol başkanlarının her zamanki korumaları arkalarında bekliyordu ama Hilma’nın arkasında kimse yoktu.
“…”
“Neyin var?”
Tam ağzını açtığı anda toplantı odasının kapısı açıldı.
“Tamaaam, burada durun!” Neşeli bir sesle bağırarak odaya giren kişi, tek başına bir Kara Elf oğlan çocuğuydu. Aynı ırktan bir kız da uysalca onun arkasından geliyordu.
Oradaki herkes öylesine afallamıştı ki tepki veremedi.
Karşılarında yetişkin Kara Elfler olsaydı durumu ele alış biçimleri değişebilirdi ama bunlar çocuktu ve mevcut ortamla hiç uyuşmuyorlardı. Herkes, onları düşman saymadan önce buraya birinin bilerek getirip getirmediğini düşündü.
“Şey, şu andan itibaren hepiniz efendimizin adamı olacaksınız!” Odaya iğne düşse sesi duyulacak kadar derin bir sessizlik çöktü. Söylediğini anlamadıklarını sanmış olmalıydı ki sözlerini başka türlü açıkladı. “Daima kutsal olan Yüce Varlık, sizi ele geçirmenin bu ülkenin yöneticilerini ele geçirmekten daha fazla nüfuz kazandıracağına karar verdi. Bu yüzden bütün suçlarınız bağışlanacak ve siz de bizim adamımız… kölemiz mi olacaksınız? Kuklamız mı? Neyse işte. Her durumda tebrikler!”
Kara Elf oğlan ellerini çırpınca çekingen kız da asasını kolunun altına sıkıştırıp ona katıldı. “T-tebrik—”
“Bu da ne lan?!”
Kol başkanları bu elflerin kim olduğunu, dost mu düşman mı sayılacaklarını bilmedikleri için tereddüt etmişti. Onların düşman olduğuna karar verdikten sonra olaylar çok hızlı gelişti. Yeraltı dünyasındaki yaşamları sayesinde düşünce biçimlerini çoktan değiştirmişlerdi; ilk işleri kendilerini güvende tutmanın ve hayatta kalmanın bir yolunu bulmaktı. Rakiplerini öldürmek daha sonraya bırakılacaktı.
Kara Elflerin asıl güç olup olmadığı belli değildi ama Sekiz Parmak’ın bu yönetici toplantısına kapıdan öylece girebildiklerine göre binanın önemli bir kısmını denetimleri altına almış olmalıydılar. Bu da her kol başkanının yanında getirdiği seçkin korumalara rağmen bir çatışmayı muhtemelen kazanamayacakları anlamına geliyordu. Rakipleri tam birer aptal değilse yenilme ihtimallerini daha baştan ortadan kaldırmışlardı. Tam da bu nedenle herkesin önceliği kaçmaktı.
Hiçbiri korumalarını kalkan olarak kullanmakta tereddüt etmedi. Hepsi aynı anda aynı şeyi düşünüp harekete geçti.
Fakat artık çok geçti.
Kol başkanlarından biri ayağa kalkmaya çalıştı ve hareket edemediğini ilk fark eden o oldu.
“Ah. Aaaah, aaaah?! Aaaaaah!” Hareket edemiyordu. Dili felç olmuştu ve ağzından tek kelime çıkaramıyordu. Yalnızca salyası akıyordu.
“Huu,” diye nefes verdi Kara Elf oğlan. Ardından genişçe gülümsedi. “Başlangıç olarak hepiniz eğlenceli bir yere davetlisiniz! Gördünüz mü?”
“Ş-şey. D-davetiyeniz burada.”
Hilma yerinden sıçradı.
“B-bir dakika! Benim gitmeme gerek yok, değil mi? İş birliği yaptım, değil mi?”
Kendilerine kimin ihanet ettiğini anlayan adamlar, hâlâ hareket edebilen kadına yalnızca gözlerini çevirip öfkeyle baktılar.
“L-lütfen! Daha fazlasına dayanamam! Oraya dönmek istemiyorum!”
“Hımm. Ona ne yaptın?” diye sordu oğlan.
“Onu Korku Prensi’nin odasına götürdüm ve içeriden dışarıya doğru yemelerini sağladım.”
Oğlan yüzünü buruşturup “Iyy!” dedi.
Hilma hatırlamış olmalıydı. Kollarıyla kendine sarılmış, tırnaklarını tenine geçirmiş hâlde şiddetle titriyordu. Bir eliyle ağzını kapatmıştı. Yüzü hastalıklı bir solgunluğa bürünmüş, gözlerinden yaşlar boşanıyordu.
“V-ve—”
“Yeter. Demek onu büyüyle iyileştirdin? Bu, herkesi sana boyun eğdirmeye yeter. Ama birini öldürmeden bırakmamız çok nadir.”
“E-evet. Sanırım elimizde bol bol ceset olduğu ve onu bu örgütü yönetmek için kullanabileceğimiz içindi…”
“Anlıyorum. Pekâlâ hanımefendi, elinden geleni yap. Bize ihanet edersen seni o odaya bu kez çok daha uzun süreliğine koyarız.”
“İiik!”
Hilma tekrar tekrar başını salladı. Başkaldırma isteği tamamen silinmişti; onlara kesinlikle sadık kalacak ve verilen emirleri yerine getirecekti.
“Öncelikle, bu insanlar itaat etmeyi öğrenene kadar bize zaman kazandırmanı istiyorum. Bunu yapabilir misin?”
“E-elbette! Bana bırakın! Size mutlaka faydam dokunur!”
Onun göze girmek için gösterdiği çaresiz çabayı gören adamlar, Hilma’yı böylesine korkutan şeyle yakında kendilerinin de karşılaşacağını anladı ve yüzleri soldu.
“Pekâlâ, yanımızda getirdiğimiz birkaç astımızı sana bırakacağız; onlardan iyi yararlan! Ayrıca asla öldürmemen veya karşı gelmemen gereken birkaç kişi var. Onları daha sonra açıklarım.”
Kara Elf oğlan genişçe sırıttı.
“Tamam! Bu ülkenin yarısını fethettik! Demiurge bir ülkenin tohumlarını ekmekle ilgili bir şeyler söylüyordu… Hımm. Neyse, herhâlde sorun olmaz. Sanırım sırada başka bir ülke var, değil mi?”
