Zirvenin ve Guy’ın ani ziyaretinin üzerinden birkaç ay geçmişti.
Zaman öyle hızlı akıp gitmişti ki—İblis Kralı oluşumun üzerinden bir yıl geçmişti bile. Walpurgis toplantısı, Hinata ile düello, Kurucu Festivali ve ardından Maribel ile Rozzo ailesine karşı verilen mücadele. O kadar çok şey yaşanmıştı ki, yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş gibiydi.
İkincisi düzenlenen yıllık Tempest Diriliş Festivali’nden sonra bile —ki sadece en yakın dostlarımla gerçekleştirdiğimiz, ilkinden çok daha sakin bir etkinlikti— İmparatorluk hâlâ hiçbir hareketlilik belirtisi göstermiyordu. Yine de Souei ve Moss’un söylediğine göre, askerî sınırlarına yakın ana şehirlere sürekli mühimmat ve erzak taşınıyordu. Bu gidişle kaçınılmaz olanı ben bile görebiliyordum. Savaş patlak vermek üzereydi.
Çatışmanın kaçınılmaz olduğu varsayımımızdan hareketle, Tempest’ı ziyaret eden kişilerin giriş kontrollerini çok daha sıkı hâle getirmiştik. Eskisi gibi önüne gelene kucak açamazdık. Artık sadece uygun kimliğe sahip maceracıları veya tüccarları, bir de geçerli referansı olanları ya da benzer durumdakileri içeri alıyorduk. Bu casus endişesinden kaynaklanıyordu ama başka bir sebebimiz daha vardı —bir nevi sınıflandırma sistemi.
Bizi sadece insanlardan çok daha fazlası ziyaret ediyordu ve her birinin kendine has niteliksel farklılıkları vardı. Kimliği belirsiz olanlar genelde oldukça medeniyetten uzak oluyordu; bu tür kişilerin çoğunu içeri alırsak hepsiyle başa çıkamazdık. Şehir etrafında düşmanca davranışların yasak olduğunu açıkça belirtebilirdik ama günün sonunda, bir aptalın içeri dalıp kontrolden çıkmasını gerçekten engelleyemezdik. Şehrin üzerinde bir bariyer vardı, evet ama her türlü büyüyü engellemek zordu. İnsanların şehri ile canavarların şehri arasındaki fark da buydu işte.
Bu yüzden konuyu Gazel ile görüştükten sonra Cüce Krallığı’nın yolundan gitmeye karar verdik. Birine giriş izni verdiğimizde, öncelikle temel Tempest kural ve düzenlemelerini öğrenmesi gerekecekti. Temelde bir oryantasyon yani.
Bir kimse Tempest’a taşınmak isterse, daha resmî bir eğitime ihtiyaç duyacaktı. Onları tam da bu amaçla inşa edilmiş bir alana götürüp orada eğitecektik; ancak istihdam edilebilir bir zanaat veya beceri öğrendiklerinde giriş izni alabileceklerdi. Shion’un birlikleri bu iş için biçilmiş kaftandı —müstakbel sakinlerden şiddete başvuran olursa, onları güzelce hizaya getirebilirlerdi. İmparatorluk casuslarını yakalamamıza da yardımcı olacaktı, bu yüzden bu sistemin buradaki işleyişin kalıcı bir parçası olacağını düşünüyordum.
Ziyaretçilerin kabulü sırasında her birini tartar, Tempest’a neden girmek istediklerini sorardık. Zırnıksız insan sürülerinin akın etmesini engellemek, şehirdeki belaları uzak tutmanın bir başka yoluydu.
Kolezyumun etrafında bir sürü sıradan konaklama yerimiz vardı ama bunlar imkânı olmayanlar tarafından kullanılıyordu. Durumu daha iyi olan tüccarlara ve soylulara ise daha şık mekânların bulunduğu mahalleler gösteriliyordu. Gerçek kaymak tabaka içinse Rimuru Şehri’nin sunabileceği en iyi imkânlara sahip beş yıldızlı tesislerimiz vardı; sağlık kaplıcalarımızda şifa bulmak isteyen ziyaretçileri buraya yönlendiriyorduk. Anıların paha biçilemez olduğunu söylerler ama bizim ülkemizde bu numarayı yutturamazsınız. İnsanların seyahatlerinden keyif almasını ne kadar istesem de, ödemen gereken neyse ödemek zorundaydın.
Fiyat aralığımız oldukça genişti. Sıradan bir konaklama gecelik otuz gümüş sikkeyle başlıyordu; daha varlıklı tüccarlar ve alt kademe soylular ise bir altın sikkeden başlayan yerleri karşılayabiliyorlardı. Oradan sonrası ucu açıktı; geceliği on altın veya daha fazlasına mal olan odalarımız mevcuttu —bir dakika, ben niye seyahat acentesi gibi gevezelik ediyorum ki?
Asıl söylemek istediğim, toplumun geniş bir kesimine hizmet sunabildiğimizdi. Pek çok insanın bizi bir tatil beldesi olarak görmesini istiyordum, bu yüzden reklama da çok çalışıyorduk; en aktif tüccarlarımıza veya Zindan’ın 10. Katını geçen kişilere lüks konaklama imkânları sunuyorduk. Zindancı müşteriler buna bayılıyordu —o mekânlardaki yemeklerin ne kadar harika olduğunu herkes bildiğinden, bu durum müthiş bir şevk yaratıyordu. Orada tek bir öğün bile on gümüş sikke ve üzerindeydi. En ucuz konaklamanın üç gümüş civarında olduğu düşünülürse, bu acayip pahalı gelmiş olmalıydı; ama bazen insan biraz para harcamak ister, bazen de Zindan’da kolay para denk getirirsin. İnsanlara o parayı harcayacak bir yol sunmak, işletmeciler olarak bizim işimizdi.
Bu arada, 10. Katı geçmek genel olarak C-artı veya daha yüksek rütbeli bir maceracı olduğunuz, grup hâlindeyken B-rütbeli bir kara örümceği alt edebileceğiniz anlamına geliyordu. Bunu tek başına yapmak sizi en az B rütbesine sokardı, ben de onlara bazı ekstra ayrıcalıklar tanımanın sakıncası olmayacağını düşündüm. Toplumsal açıdan bakıldığında, küçük krallıklardan birinde şövalyelik unvanı almaya denkti —Birlik’ten alınan bir B rütbesi, hemen her ülkede şövalye olarak iş bulabileceğiniz anlamına geliyordu.
İnsanların yeteneklerini bu şekilde takdir etmek, doğal olarak hâl ve hareketlerine biraz daha dikkat etmelerine yardımcı oluyordu. Ayrıca, B rütbeli bir maceracının, labirent bağımlısı olsun ya da olmasın, muhtemelen hesabında epeyce parası vardı. Elen’in partisi oldukça parasızdı ama onlar kuralı bozan istisnaydı. Ayrıca şehirde bir olay çıkarırlarsa gidecek hiçbir yerleri kalmazdı. Üst sınıf mahallesi bir hendekle çevriliydi ve ağır bir şekilde savunuluyordu; ziyaretçilere açıkladığımız üzere, bir kez atıldınız mı bir daha asla içeri giremezdiniz. Bunun farkında olan hiç kimse suça kalkışmazdı, bu bakımdan nezih bir imaj çizme konusunda iyi bir iş çıkardığımızı düşünüyordum.
Bu sırada tüccarlar —sonuçta tüccar olduklarından— satacak Tempest markalı silahlar ve el sanatları arayışıyla içeri girmek için can atıyorlardı. Bazıları çok kârlı işler yapıyordu ve birçoğunun parası gırla gidiyordu. Ücretsiz gece teklifleriyle ikna edilmeye gerek kalmadan, daha şık konaklama yerlerimizi tercih edenlerin sayısı gitgide artıyordu.
Bu gibi insanlara, Kurobe’nin çırakları tarafından işlenen savaş teçhizatlarını ve Dold’unkiler tarafından yapılan el sanatlarını satıyorduk —hepsi elbette yüksek kaliteliydi ve büyük beğeni topluyordu. Tüccarlar ayrıca Zindan’ın hazine sandıklarından toplanan sıra dışı ekipmanların çoğunu da satın alıyorlardı; bu pek hoşuma gitmese de şimdilik göz yumuyordum. Oradan çıkan gerçekten tehlikeli hiçbir şeyin genel alıcı kitlesine sızmamasını sağladım.
Bütün bu eşyalar daha sonra kıta genelinde satılıyor ve ülkemizin imajını yükseltmeye yardımcı oluyordu. Belki de bunun sayesinde, son zamanlarda Zindan’a gelen genel ziyaretçi kitlesinde bir artış görmeye başlamıştık. Kulaktan kulağa yayılma dedikleri şey gerçekten de güçlü bir güçtü.
Savaş tehlikesi bu kadar yakınken neden bu tür şeylere odaklandığımızı merak edebilirsiniz ama o ayrı, bu ayrıydı. Kendi keyfime fazla düşkünlük ettiğimi ben bile biliyordum… ama gelecek olan tehlikeye karşı ne kadar teyakkuzda olsam da ondan korkmuyordum. Normal bir hayat yaşamaktan vazgeçmenin âlemi yoktu. Sadece yapabileceğin şeyleri inşa etmeye devam etmen gerekiyordu.

Böylece başkent gayet iyi bir hızla büyüyordu, uluslararası ulaşım ağımız da öyle.
Benimaru’nun müzakerelerinin ardından Momiji ve tengu kabilesi desteklerini sunacaklarına söz vermişlerdi. Artık bir dağ tünelini tamamlamıştık ve birkaç yer dışında yol kaplama işi de bitmişti. Tempest ile Thalion arasındaki otoyolun inşaatını da Arşidük Erald’ın yanında getirdiği işçilere devretmiştik; böylece çok geçmeden oraya da doğrudan bir rotamız olacaktı.
Farminus Krallığı’na giden demir yolu hattı çalışmaları başlamıştı ve hummalı bir hızla ilerliyordu. Hat Englesia’ya kadar zamanında tamamlanmıştı bile, Cüce Krallığı için de durum aynıydı —hatta yol üstündeki bir durakta yer alan konaklama kasabasını bile bitirmişlerdi. Burası Jura Ormanı’nı geçtikten hemen sonra, Büyük Ameld Nehri ile kesiştiği noktada inşa edilmişti; mükemmel bir dinlenme durağıydı ve otoyol inşaatı sırasında bir operasyon üssü olarak kullanılmıştı. Demir yolu nehir boyunca inşa edildiğinden, ara nokta olarak hizmet vermek için biçilmiş kaftandı. Kasabayı inşa etmek için civarda yaşayan canavarları görev işlemiştik ve inşaat sonrasında buranın boşa gitmesine izin vermeye gerek yoktu; biz de binaları biraz daha donatarak tam teşekküllü bir konaklama durağı hâline getirdik. (Gelecekte bu kasabanın büyük bir şehir ve ana aktarma merkezi olmasını istiyorum, bu yüzden yıllar geçtikçe öneminin artacağına eminim.)
Eurazania’ya giden otoyol artık tamamen genişletilmişti. Yer yer hâlâ kaplanmamıştı ama baştan sona tamamen kat edilebilir durumdaydı. Yüksek hızlı bir arabayla seyahat ederken rota sarsıntılı ve rahatsız edici olduğundan, tüccarlar yolun kaplanması için tepemde boza pişirip duruyorlardı —ama yine de eskisine kıyasla kıyaslanamayacak kadar güvenli ve kullanışlıydı. Işıklar gece yolcuları için tüm otoyolu aydınlatıyordu ve düzenli aralıklarla yerleştirilmiş otomatik büyü jeneratörleri, düşman canavarları uzak tutan bir bariyer oluşturuyordu.
Böylece, bir yıldan kısa bir sürede tam teşekküllü bir ulaşım ağını neredeyse tamamlamış olduk.
Cüce Krallığı ve Englesia’ya giden büyü trenleri için pratik testler başlamıştı; bu da veri toplamamıza ve sorunları çözmemize olanak tanıyordu. Ray testlerinin hepsi bitmişti, bu yüzden şimdi trenleri sahada beta testine tabi tutuyorduk. Saatte ortalama otuz mil civarında bir hızı koruyorlardı ve tek seferde eşi benzeri görülmemiş miktarda yük taşıyabiliyorlardı; bu dünyadaki lojistik tarihini neredeyse sil baştan yazacağını düşünüyordum.
Artık yiyecekleri yolda bozulmadan taşıyabiliyorduk. Bu da bir yandan mutfak kültürünü genel olarak zenginleştirirken, diğer yandan kıtlık zamanlarında aç kalan insan sayısını azaltmaya yarıyordu. Ülkemizin nüfuzunu genişletmek için bu tür lojistik imkânların olmazsa olmaz olduğunu bir kez daha hatırladım.
Bu veri toplama sürecinin yanı sıra, halka açık ilk sefer tarifemizi çıkarırken deneme yanılma yoluyla büyü trenlerinin çalışma periyotlarını da detaylıca değerlendiriyorduk. Tempest ile Dwargon arasındaki hat yaklaşık 620 mil uzanıyordu; saatte otuz mil hızla, bir uçtan diğerine gitmek yirmi bir saat —bir günden az— sürüyordu. Buna karşılık Englesia yaklaşık 180 mil uzaktaydı, yani oraya altı saatte ulaşılabiliyordu.
Bu rakamlar elbette oldukça cömert bir güvenlik payını yansıtıyordu. Teoride, hesaplamalarımıza dayanarak bu aletleri dört kat daha hızlı çalıştırabilir ve üzerlerine bin tondan fazla yük yükleyebilirdiniz… ama bu büyü trenlerinin daha önce bir emsali yoktu. Onları tam güçte çalıştırırsak ve ters bir şey çıkarsa, bununla başa çıkamazdık.
Şimdilik gidişatı görecektik. Her ulaşım türünün aksaklıkları olur elbette, ayrıca dinlenme süresini de hesaba katmamız gerekiyordu. Büyü trenleri bir defada ancak belirli bir süre çalışabiliyordu, bu yüzden şimdilik gece seferleri yapmıyorduk —zaten yedek parça ve diğer bakımları gece halledemediğimiz sürece tamircilere ve makinistlere gece gündüz vardiyası veremezdik.
Şu anda faal durumda yirmi lokomotifimiz vardı. Her biri iki yük vagonu ve üç yolcu vagonu çekebiliyordu, bu da onları altı vagonlu trenler yapıyordu. Yolcu vagonlarımızın her birinde seksen koltuk vardı ama en fazla 150 kişi alabiliyordu —gerçi insanları saatlerce ayakta durmaya zorlayacağı için buna izin vermememiz gerektiğini düşünüyordum. Dolayısıyla, sefer başına iki yüzün üzerinde yolcu hedefleseydik, bu bizi yüzde 80 kapasiteye ulaştırırdı.
Bu da geriye kişi başı ne kadar ücret alınacağı sorusunu bırakıyordu… Ama bir dakika, neden bu seviyeye kadar ince detaylarla ben uğraşmak zorundaydım ki?! Bunu eski dostum Mollie’ye bırakayım gitsin. Eminim o bir çaresini bulurdu. Tam teşekküllü faaliyete geçmemiz an meselesiydi ve bir kez daha fazla tecrübe edindiğimizde kapasitemizi biraz artırıp kolaylığı katlayabileceğimizi düşünüyordum. Belki de saatte altmış mil hızla giden on vagonlu trenleri hedefleyebilirdik —bunun yapılabilir olduğunu düşünüyordum. Kesinlikle hayal değildi —çok geçmeden gerçekleştiğini gerçekten göreceğimiz bir şeydi.
Yani gerçekten de bir yılda inanılmaz miktarda iş başarmıştık. Bütün bu başarıları duyurmanın tüm dünyadaki insanları şaşırtıp heyecanlandıracağını düşünüyordum. Geleceği hepimiz için daha parlak kılacak ve ayrıca herkese ne kadar sert çalıştığımı ve ülkemizin ne kadar faydalı olduğunu gösterecekti. Hayatlar daha tatmin edici olacaktı. Dünyanın dört bir yanından daha iyi yemeklerin tadını çıkaracak ve daha fazla eğlencenin tadına varacaktık. Aslında, ilk kez bir balçık olarak reenkarne olduğumda hayal bile edemeyeceğim, eğlence dolu bir yaşam bana vaat edilmiş olacaktı.
Şu Doğu İmparatorluğu meselesi olmasaydı, dünyadaki hiçbir şeyi umursamadan kendimi hobilerime adayabilirdim ama…
Aniden aklıma bir fikir geldi: Neden Veldora ile (ve bize katılmak isteyen diğer herkesle) takım kurup İmparatorluk’a savaş ilan etmiyoruz ve hemen onlara saldırmıyoruz? Uygarlığımız fazla gelişirse bize saldıracak olan melek ordusunu biliyordum ama nerede oldukları hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Önce onlara saldırmak zor olacaktı ama İmparatorluk için durum öyle değildi. Bize saldırmaya hazırlanıyorlarsa ve bunu gizlemeye bile çalışmıyorlarsa, düşünmeden edemiyordum —onların işini bitiriverseydik kim ne diyebilirdi ki?
Bir yanımın sabırsızlık ettiğini biliyordum ama bu tür şeylerde saldırmak her zaman savunmaktan daha kolaydı. Eğer İmparatorluk Batı Ülkelerini ilhak etmeyi hedefliyorsa, yol üstünde Jura Ormanı’na saldırmak zorunda olmalarının hiçbir nedeni yoktu. Bizi öylece görmezden gelmeye her zaman karar verebilirlerdi. Artık Veldora’nın dirildiğini herkes biliyordu ve azıcık bir araştırma yapsanız bile bize karşı gelmenin Fırtına Ejderhası’nı düşman edinmek anlamına geldiğini anlardınız. Karar vermek İmparatorluk’a kalmıştı ve bu tür durumlar üzerimizde büyük bir baskı yaratıyordu.
Peki Batı’yı doğrudan işgal etmeleri mümkün müydü ki?
Deniz rotası yoktu. Dretnot sınıfı savaş gemilerinden oluşan bir filo bile orada pusuya yatmış devasa deniz canavarlarına karşı sizi güvende tutamazdı ve onların çöplüğünde savaşmak sürdürülemeyecek kadar riskliydi. Bir kere güvenli bir yolculuk yapacağınızın garantisi yoktu ve şövalyeler deniz savaşında korkunç bir dezavantaja sahipti.
İşin içinde olan muazzam sayıdaki askeri taşımak için kaç gemiye ihtiyacınız olurdu ki? Hem onları Farminus’a çıkarmayı başarsanız bile Yohm ve güçleri boş duruyor değildi ya. Onlara pusu kurmaya ve topraklarını savunmaya tamamen hazırlıklılardı. İlk saldırıda bir kıyı başı tutmadıkça İmparatorluk hiçbir takviye kuvvet gönderemezdi. Önlerinde Farminus kraliyet gücü, arkalarında deniz canavarları olurdu —bu onların moralini altüst ederdi ve biz de kolay bir taktiksel zafer kazanırdık.
Peki İmparatorluk Farminus’u görmezden gelip kuzey Englesia üzerinden ilerleyebilir miydi? Bunun da zor olacağı sonucuna vardık. Kuzey Englesia iblislerin oyun alanıydı. Guy onları tamamen durdurmakla pek ilgileniyor gibi görünmüyordu ve şu anda o bölgeyi Testarossa’nın adamları savunuyordu. Orada düzenli aralıklarla savaşan bir sürü kavgacı vardı; dolayısıyla İmparatorluk bir işgale kalkışırsa esasen keklik gibi avlanacaklarını öngörüyorduk.
Şuydu buydu derken, bir deniz işgali kesin olarak ihtimal dışı görünüyordu. Peki ya karadan? Kara tarafında İmparatorluk’un iki seçeneği vardı: Cüce Krallığı’nın içinden geçmek ya da Canaat Dağları içindeki Ejderha Yuvası’nı katetmek.
İkinci seçenek en başından beri masadan kalkmıştı —fazla riskliydi. Ne kadar hazırlanırsanız hazırlanın, Everest Dağı’ndan daha yüksek zirveler boyunca büyük ölçekli bir yürüyüş başlatmak intihardan farksızdı. Bütün bir piyade gücünü uzman dağcılar olacak şekilde eğitemezdiniz; eğitebilseniz bile ötede sizi bekleyen ejderha sürüleri —A-rütbeli canavarlar— vardı. Sağduyu, en destansı derecede aptal bir liderin bile bu rotayı seçmeyeceğini söylerdi.
Peki ya Cüce Krallığı rotası ne kadar mümkündü? Raphael’in önerisi üzerine Hinata’dan bu konuyu araştırmasını istemiştim; o da büyük bir birliğin teorik olarak oradan geçebileceğini bildirdi. Yine de Gazel buna izin vermezdi, yani gerçekten böyle bir girişimde bulunsalardı İmparatorluk’un Batı Ülkelerine ulaşmadan önce Dwargon’a saldırması gerekirdi ki bu da son derece pervasızca bir hareket olurdu.
Uluslararası ilişkilerde resmî olarak tarafsız olan Cüce Krallığı, savunması için iyi eğitilmiş muvazzaf bir orduya sahipti. Son teknoloji silah ve zırhlarla donatılmışlardı; atasözünde de dendiği gibi, dövüşte zayıf cüce diye bir şey yoktu. Üstelik Dwargon’un tamamı doğal bir kale gibi tasarlanmıştı; tek yapmaları gereken girişleri korumaktı, böylece her türlü büyük gücün içeri dalmasını engelleyebilirlerdi.
Doğu, Batı ve Merkez olarak adlandırılan üç ana giriş noktasından İmparatorluk, Doğu veya Merkez’e vururdu. Batı çıkışı Farminus’a bağlanıyordu, bu yüzden oraya göz kulak olmaya gerek yoktu. İmparatorluk sınırında yer alan Doğu kapısı en tehlikeli olanıydı ama Gazel de aptal değildi. Ordularını burada toplamış, İmparatorluk’un hamlelerini inceletiyordu. Bir olay çıkarsa ben de olay yerine giderdim ama genel olarak Dwargon’u Gazel’in ellerine bırakabileceğimizi düşünüyordum.
Özetle, Tempest’ın şu anki durumu böyleydi.

Sonuç olarak, İmparatorluk’un önündeki tek gerçek seçenek Jura Ormanı’ndan geçmekti. Benimaru ile yapacağım (artık günlük rutinimiz hâline gelen) bilgilendirme toplantısından önce zihnim bu düşüncelerle çalkalanıp duruyordu.
Koruduğumuz ormandan geçen bir rota seçerlerse, İmparatorluk’un karşılaşacağı en büyük engel Veldora’nın varlığı olacaktı. Onunla doğrudan asla baş edemezlerdi; bu yüzden onu başka yöne çekmek için sahte bir yem birliği hazırlayacaklarını tahmin ediyorduk. Ülkemizin savunma hazırlıklarını planlarken bunu aklımdan çıkarmamam gerekiyordu.
Jura Ormanı içinde askeri intikale uygun üç rota vardı. Ancak bunlardan biri Cüce Krallığı’na yakın bir bölgedeydi. İmparatorluk her şeyi göze alıp orayı işgal etmeye kalkışırsa, dört bir yandan Cüce ve Tempest güçleri tarafından kıskaca alınırdı. İmparatorluk bu rotanın ne kadar tehlikeli olduğunu biliyor olmalıydı, bu yüzden orada ekstra tetikte olmamıza pek gerek duymuyordum.
Dolayısıyla geriye kalan iki rotadan birini seçmeleri muhtemeldi. Ama iş gerçekten bu kadar basit miydi? Büyük bir düşmana karşı birlikleri bölmek asla iyi bir fikir değildi; bu yüzden belki de Veldora’yı rotalardan birine konuşlandırıp tüm ordumuzu diğerine dizebilirdik. Bu sayede olası bir yem birliğine karşı hazırlıklı olurduk—fakat ben eğitimli bir askeri subay değildim ve bu taktiği ben bile düşünebildiğime göre… Profesyonel birinin bu kadar basit bir yönteme başvuracağından şüpheliydim.
Ama belki de İmparatorluk bizi tepeden tırnağa küçümsüyordu. Belki de ezici bir kuvvetle dalıp ister Veldora ister bir canavar ordusu olsun, karşılarına çıkan her şeyi biçip geçmeye çalışacaklardı. Ya da belki ana orduyu yem yapıp, ormandan çıktıktan sonra tekrar toplanacak gerilla tarzı savaşçı ekipleri göndermek gibi daha sinsice ve ezber bozan bir şey denerlerdi. Eğer öyleyse, ormandaki her bir patikayı tek tek gözetlemek imkânsızdı. Keşif birlikleri çıkarsak bile, karşılaştıkları düşmanın boyutuna bağlı olarak zayiat verebilirlerdi. Ya ortalıkta Hinata ve askerleri gibi şövalye sınıfı savaşçılardan oluşan ekipler cirit atıyorsa?
Tüm bu olasılıkları hesaba katmak isteseydik, muhtemel işgal rotalarının hepsini tutmaya personelimiz yetmezdi. Sadece İmparatorluk’un amacını tam olarak öğrendiğimizde harekete geçmek çok riskli olurdu, bu yüzden bundan kaçınmak istiyordum. Bir kez geriye düşersek bir daha toparlanamama ihtimalimiz vardı. Tetikte olduğum husus tam olarak buydu—ama sorun şuydu ki İmparatorluk’un ne tür hamleler yaptığına dair en ufak bir fikrimiz yoktu.
Savaşta rakibini şaşırtmak sana üstünlük kazandırırdı. Düşmanın hesaba katmadığı bir hamle yaparsın ve sırf bu bile seni genellikle zafere götürür. Her olasılığı değerlendirmemiz gerekecekti… ama şu an sadece kendi etrafımda dönüp duruyordum. Böyle olmayacaktı. Bunları düşünüp durmak sadece canımı sıkıyordu. Belki de en başından gidip onlara doğrudan saldırmalıydık, ha? Doğru cevap bu olmaz mıydı—savaşı ilan et, ardından bir an bile beklemeden üzerlerine çullan?
İmparatorluk’un tahmin ettiğimiz gibi hareket edeceğinin hiçbir garantisi yoktu, bu yüzden bunu daha fazla kafaya takmanın âlemi yoktu. Onların hamle yapmasını beklemeden saldırmanın gerçekten en mantıklı yaklaşım olduğunu düşünüyordum. İnisiyatifi elimize alırdık ve tüm bu ıvır zıvır şeyleri dert etmek zorunda kalmazdık… Gerçi öyle bir şey yapacağımdan değil ama…
Böyle düşünmek bir sonuca varmamı sağlamayacaktı. Bu tür işleri akışına bırakmak en iyisiydi. Evet ya. Kulağa hoş geliyor—beni çok marifetli gösteriyor hem. Hadi böyle devam edelim.
Ve böylece hayatımdaki diğer tüm sorunlarda vardığım kararın aşağı yukarı aynısına vararak, Shuna’nın benim için getirdiği kremalı çöreklerden birine uzandım. Ciddi ciddi ne zaman bir şey düşünsem canım tatlı bir şeyler çekiyordu. Aşırıya kaçsam bile bundan bıkmamın imkânı yoktu. Bıkarsam da neyse, o zaman da kervanı yolda dizerdim artık.
“Ne, sadece sana mı? Bu hiç adil değil.”
Shion’un çayıyla hararetimi giderip kremalı çöreğimin tadını çıkarırken en sonunda Benimaru çıkageldi. Odamdaydık; artık günlük hâle gelen bilgilendirme toplantımız için her zamankinden biraz daha geç kalmıştı. Gözümüzde canlandırdığımız İmparatorluk savaşına hazırlanmasını istemiştim ve bu onu epey meşgul ediyordu, bu yüzden biraz gecikti diye ona dırdır edecek kadar dar kafalı değildim.
Ne? Neden ona yardım etmiyorum? Neden bahsettiğiniz hakkında en ufak bir fikrim yok. Burası acemilere göre bir yer değil.
“Benimaru’ya da biraz çay getir, Shion.”
“Hemen Efendim!”
Shion’un yemekleri yüzünden travma yaşamış olan Benimaru, her zaman ona karşı temkinli bir gözle bakıyordu. Çay en azından zararsızdı, ama öyle olsa bile gardını asla düşürmüyordu. Klasik Benimaru.
“Çok teşekkür ederim,” dedi bana. “O kadar çalıştıktan sonra canın tatlı bir şeyler çekiyor, değil mi?”
“Evet, sayılır. Eskisine kıyasla artık çok daha fazla şekere erişimimiz var. Umarım buralarda işler huzurlu kalmaya devam eder.”
“Haklısınız. Ama iş çatışmaya varırsa, ee, onları yerle bir edip geçeriz.”
Her zamanki gibi kendinden emin. Bunu görmek beni sevindirmişti, ancak umarım en azından çatışmadan kaçınmaya çalışmayı unutmazdı.
“Buyurun!” dedi Shion, Benimaru’ya çay ikram ederek. Benim de fincanımı tazeledi, çayın aroması şimdiden beni rahatlatmaya yetmişti.
“Peki Diablo ne durumda?” diye sordu Benimaru.
“Aha, bugün yine arabuluculuk yapıyor.”
“Yine mi?”
“Evet. Yine.”
Evet, Diablo yine arabuluculuk görevine dönmüştü, çünkü Ultima ve Carrera her Allah’ın günü sorun çıkarmaktan geri durmuyorlardı. Aralarının bozuk olmasından değildi; sadece Her. Tek. konuda birbirleriyle yarışma hırsına kapılıyorlardı. En ufak. Şeyler yüzünden hem de.
Dün bir suçlu nakliyle ilgiliydi; ondan önceyse gözaltındaki bir şüpheliye nasıl muamele edileceği üzerineydi. Bazen menüdeki yemekler yüzünden tartışırlar, bazen de yeni bir kıyafeti ilk kimin alacağı konusunda takışırlardı. İş sadece sözlü atışmayla kalsa yine iyiydi, ama o ikisi birbirine girdiğinde yakuza’yı bile sindirecek bir sokak savaşına dönüşüyordu. İş o raddeye geldiğinde onları sadece Diablo durdurabilirdi—eğer emrindeki Venom’u gönderirse zavallı çocuk sadece dayak yediğiyle kalıyordu. Henüz masum bir görgü tanığı zarar görmemişti ama o kadar nam salmışlardı ki insanlar kavgalarının sonucuna bahis oynamaya başlamıştı… ki bu harika bir şey olsa da böyle devam etmesine izin veremezdim.
Bu yüzden başlarına Diablo’yu gönderiyordum ama belki de daha kalıcı bir çözüm düşünmenin vakti gelmişti. Aksi takdirde Diablo’nun çok geçmeden tepesinin atmasından korkuyordum.
Kısa bir süre önce Diablo, Ultima ve Carrera’yı Zindan’a götürmüştü. Bu öyle randevu falan gibi sevimli bir şey değildi; bana tutkuyla açıkladığı üzere, onlara esaslı bir savaş eğitimi verme fırsatı olacaktı. O alanı (ve sağladığı ölümsüzlüğü) ikisinin de pestilini çıkarmak için kullandı ama görünüşe göre bu bile ders almalarını sağlamamıştı. Hatta Diablo ile savaşmak onları neşeyle dolduruyor gibiydi. İblisler neden bu kadar lanet olasıca kavgacı olmak zorundaydı ki? Daha ne kadar dayanabileceğimi cidden merak etmeye başlıyordum.
“Ben döndüm, Efendim.”
Benimaru ile bir süre sohbet ederken, Diablo gözle görülür şekilde bitkin bir hâlde geri döndü.
“Selam. O işi hallettiğin için sağ ol.”
“Yok, hayır, hiç de zor bir şey değildi, fakat Sizinle geçirmeyi planladığım vakti kaybettim, Lord Rimuru—”
“Pekâlâ, eğer yorulmadıysan başlayalım.”
“Nasıl isterseniz.”
Yani, hâlâ saçmalamayı becerebildiğine göre durumu iyi demekti. Diablo bir şey söylemek istiyor gibi görünüyordu ama yine her zamanki zırvalar olacağından emindim. Endişelenecek bir şey yok diye düşünerek Benimaru ile bilgilendirme toplantımıza başladım.

Daha önce de belirttiğim gibi, ülkemize yönelik göçün arttığını görüyorduk. Bu durumun yarattığı sorunlardan biri de gelen tüm bu yeni insanları nasıl iş sahibi yapacağımızdı.
Her ulus için olduğu gibi, bizim için de istihdam oranı hayati önem taşıyordu. Tüm vatandaşlarımızın öyle ya da böyle bir konumda özveriyle çalışması, verimliliğimizi artırmak açısından son derece önemliydi. İstihdam istatistikleriniz iyiyse bu kişisel tüketimi, dolayısıyla ekonomiyi de canlandırırdı. Kötüyse, bu durum zor zamanlara ve suç oranının artmasına yol açabilirdi.
Bu rakamları yönetmek ülke yönetiminin işiydi ama gerçekten de inanılmaz derecede zor bir görevdi. Tempest’a gelen göçmenlerin yetenek yelpazesi oldukça genişti fakat herkesin yapabileceği vasıfsız iş gücüne olan ihtiyacımız sınırlıydı. Bir ara hızla gelişen ve devasa bir inşaat hamlesi yaşayan bir ülkeydik; bu durum bir süre işleri idare etmemizi sağlasa da o devir sona ermek üzereydi ve bundan sonra ne yapacağımızı düşünmek zorundaydık.
Vasıflı insanlar sorun teşkil etmiyordu. Teknik yeteneklere sahip zanaatkârları ve yetenekleriyle başlarının çaresine bakabilen kişileri yerleştirmek kolaydı. Asıl mesele, uygun bilgi birikimine veya para kazanma yoluna sahip olmayan insanlardı. Bir çiftçiye toprak verebilirdiniz, bir zanaatkârı atölyeye yerleştirebilirdiniz. Zindan maceracılar için biçilmiş kaftandı, gösteri sanatçıları ise bir tiyatroda iş bulabilirdi. Peki ama bu yeteneklerden yoksun olan kişilere nasıl yaklaşmalıydık?
Bulduğum çözüm, eğitim tesisleri kurmaktı. Kabul sırasında başvuranlara yeteneklerini soracak ve verecekleri yanıtlara göre onlara öğrenme fırsatları sunacaktık. Öğrenim görecekleri bu tesisler Benimaru’nun birlikleri tarafından yönetilecekti.
“Göç artışta ve orduya katılmak isteyen pek çok gönüllü çekiyoruz. Ne kadar yetkin olduklarını söyleyemem ama sınırlarımız içindeki güvenliği sağlayabilecek durumda olmalılar.”
Denemekte olduğumuz yaklaşım buydu ama görünüşe göre ordu bugünlerde çok daha fazla gönüllüyle uğraşıyordu. Orduya yazılmanın karnınızı doyurmayı, ücretsiz bir meslek öğrenmeyi ve hatta sivil işlere yönlendirilmeyi garanti ettiği yönünde dedikodular dolaşıyordu. Bu sayede sadece yeni göçmenler değil, maceracılar ve paralı askerler de geliyordu.
Batı Ülkeleri’nin ulusal savunma görevlerini üstlendiğimiz düşünülürse, ordumuzu genişletme konusunu ele almamız gerekiyordu. Bunu aklımızda tutarak, şimdilik buna bir sorun demezdim. Orada burada küçük sorunlarımız vardı ama kendi içimizde halledemeyeceğimiz hiçbir şey yoktu. Asıl sorun, durumun gitgide Doğu İmparatorluğu ile bir savaşa benzemeye başlamasıydı. Bunun için tecrübesiz yeni erleri ön saflara süremezdik, bu yüzden kuvvetlerimizi yeniden organize etme zamanı gelmişti. Benimaru’dan bana yeni bir teşkilat şeması hazırlamasını istemiştim.
“Düşündüğümüz yeni yapı bu,” diyerek bir kâğıt çıkardı ve masama serdi. “Görevlendirmelerden bazılarının oldukça cesurca olduğunu söyleyebilirim ama işe yarayacaklarını düşünüyorum.”
Benimaru komutan olarak kalacak, ben ise başkomutanlığı (subay atama hakkı dahil) elimde tutacaktım. Bunlar eskiden temel olarak aynı şeydi fakat ben ikisini ayırıp birini Benimaru’ya devretmiştim. Düşüncem, benim gibi askeri bir aceminin ordu komutasını yönetmeye kalkışmaması gerektiğiydi; bu yüzden tüm askeri konularda ilk söz hakkının Benimaru’da olmasını istiyordum. Bu, ordu içinde Benimaru’nun emirlerinin benimkilerden üstün olduğu anlamına geliyordu — tabii konu stratejik manevralara geldiğinde durum böyle değildi. Üst komuta kademesine atamalar yapabilir ve devam eden bir savaşı sona erdirebilirdim. Benimaru generallikten alt kademedeki pozisyonlara istediği kişiyi atayabilirdi ama kolordular kurma ve generaller atama yetkisi bendeydi. Dolayısıyla Benimaru’nun teşkilat şemasını inceleyip onaylayıp onaylamayacağıma karar vermek bana kalmıştı.
“Hmm…” “Peki, eğer işe yarayacağını düşünüyorsan hiçbir şeyden şikâyet etmeye niyetim yok…”
Şikâyet etmeye niyetim olmasa da yine de söylemek istediğim şeyler vardı. Atama yetkim göz önüne alındığında, işler kötü giderse atamalarımın hesabını vermek zorunda kalacaktım. Fakat bu teşkilat yapısı üzerinde zaten uzun uzadıya tartışmıştık, yani tüm bunlar geride kalmıştı. Ve nihayetinde, gerçekten ısrar ettiğim tek atama yeni Birinci Ordu Kolordusu’nun lideri olarak Gobta’nın atanmasıydı.
“Gobta’yı general yapmayı ilk önerdiğinizde dürüst olmak gerekirse ne düşüneceğimi bilememiştim…” “…ama şimdi bunun ona gerçekten yakıştığı konusunda hemfikirim,” dedi Benimaru.
Onun bu tepkisinin de gösterdiği gibi, Gobta’nın generalliğe terfi ettirilmesi konusunda farklı görüşler vardı. Kuşkusuz, o aptal Gobta’ya gerçek bir sorumluluk verme fikrinin insanları endişelendirmesini anlayabiliyordum. Ordusunun hayatını etkileyebilecek kararlar alacaktı, bu yüzden Benimaru ve diğer kurmay subayların tereddüt etmesi son derece doğaldı. Pek çok toplantıda uyuyakalıyordu ve ben de işlerin sorunsuz gideceğini düşünüyor değildim… …ama gizlice özel bir eğitimden geçtiğini ve bu ulusu korumayı en az herkes kadar çok istediğini de biliyordum.
“Değil mi ya?!” “Yumurta kapıya dayandığında o herif gerçekten olaya el koyuyor.”
İşler kızışmadığında ise kılını bile kıpırdatmıyordu. Ama adamları ona güveniyordu ve kendince başkalarını çok umursuyordu. Hepsinden önemlisi, ben ona güveniyordum.
“Sonuçta o da Dört Büyük’ten biri. Kararınızda yanılmadığınızdan eminim, Efendim Rimuru!”
“Kesinlikle,” diye araya girdi Diablo. “Ayrıca her ihtimale karşı Testarossa’yı gözlemci olarak görevlendireceğim. Çizgiden çıkacak olursa, onu kendine getirir.”
Dört Büyük’ün diğer üyeleri olan Shion ve Diablo da Gobta konusunda en az benim kadar hevesliydi… …ve sanırım Benimaru da onu kabullenmişti.
“Eh,” dedi sırıtarak, “Dört Büyük’ün lideri olarak ona hayır diyemem. Hem Diablo haklı — bir şey çıkarsa ona biraz destek oluruz, değil mi? Görevi ona verelim.”
“Ah, o halleder. Öyle görünmeyebilir ama gerçekten iyi bir çocuktur.”
Ve böylece Gobta artık bir ordu generaliydi.

Diğer kolordu generallerini inceleyerek teşkilat şemasına dikkatle göz gezdirdim.
Benimaru’nun komutası altında toplamda üç kolordu kurulmuştu. Askeri danışman olarak Hakuro’nun yer aldığı ve Gobta’nın liderlik ettiği Birinci Ordu Kolordusu’nu henüz konuşmuştuk. Kolordunun kadrosu şu şekildeydi:
• 100 Goblin Süvarisi
Her biri teğmen seviyesinde güçlere erişerek A-eksi tehdit düzeyine ulaşmıştı.
• 12.000 kişilik Yeşil Numaralar
Orijinal 4.000 kişi terfi alacak, yeni katılan 8.000 acemi ise er olarak göreve başlayacaktı. Üçer kişilik gruplar hâlinde hareket edecekleri söylenmişti.
Geçen yıl içinde, çoğu Jura Ormanı’nın yerlisi olan pek çok canavar asker kadromuza katılmıştı. Söylenene göre bu durum pek bir zorluk çıkarmamıştı. Yeni piyadelerin rütbesi D veya C’den yukarı çıkamıyordu ama kıdemliler B seviyesine kadar yükselmişti; bu yüzden oldukça dişli bir kuvvet olmalarını bekleyebilirdim.
Sırada Geld’in liderlik ettiği İkinci Ordu Kolordusu vardı. Bu kuvvet şu anda kıta genelinde istihbarat ve istihkâm görevleri için konuşlandırılmıştı; savaş zamanında onları geri çağırıp ana ordumuz olarak görevlendirmeyi planlıyorduk. Kadroları şöyleydi:
• 2.000 kişilik Sarı Numaralar
Bu, eski kötü günlerden beri Geld’e hizmet eden yüksek orkların kolordusuydu. Her biri B-artı rütbesiyle oldukça güçlüydü ve Geld’in kendisiyle tam bir uyum içinde hareket ederek sarsılmaz bir savunma hattı oluşturabiliyorlardı. Onları, daha genç birlikleri bir arada tutacak takım komutanları olarak görevlendirecektim.
• 35.000 kişilik Turuncu Numaralar
Daha yeni yüksek orklar bu kuvvete gönüllü olarak dâhil edilmişti. Takım olarak C rütbesini yakalamışlardı ancak yalnızca kıdemliler —yaklaşık 15.000 asker— sıcak çatışmaya girecekti. Geri kalanların ise arka hat desteği ve istihkâm işlerini yürütmesini planlıyorduk.
Geriye nihayet sahada boy göstermeye hazır olan seçkin uçan komando birliğimiz, Üçüncü Ordu Kolordusu kalıyordu. Generalleri birliğin kurucusu olan Gabil’di ve kadroları şu şekildeydi:
• 100 üyeden oluşan Hiryu Takımı
Bu çocukların tanıtılmaya ihtiyacı yoktu — Tempest’ın sunabileceği en iyi savaşçılardı. Her bir üye, uçuş becerilerini etkili komuta kabiliyetleriyle birleştirerek tek başına A-eksi seviyesinde bir tehdit oluşturuyordu. Hatta bazıları tam bir A rütbesine ulaşmıştı ve sıkıştıklarında Ejderha Bedeni yeteneğini kullanabiliyorlardı.
• 3.000 kişilik Mavi Numaralar
Bu, sırf Gabil’e olan katıksız sevgilerinden ötürü kuvvete katılan Kertenkele-Adam gönüllülerinin oluşturduğu gruptu. Grubun asıl üyeleri olarak bireysel anlamda yalnızca C-artı rütbesindeydiler fakat bu resmin tamamını yansıtmıyordu. Mavi Numaralar’ın en özgün yanı wyvern sırtında uçarken sergiledikleri savaş becerileriydi; hava üstünlüğünü elinde tutuyor ve her savaşta en yıkıcı, sarsıcı gücü uyguluyorlardı. Ancak şu anda ahırlarımızda hazırda bekleyen yalnızca üç yüz wyvern vardı, dolayısıyla henüz hepsinin bir binek hayvanı yoktu.
Çoğunlukla görevleri yedek destek sağlamak ve wyvern bakımıyla ilgilenmek olacaktı; gerçekten parlamaları biraz zaman alacaktı. Ama onları şimdiden hafife almayın. Wyvernlar, B-artı değerinde canavarlar olan Küçük Ejderhalar’ın bir alt türüdür. Gabil onları yakalayıp yetiştirmenin bir yolunu bulmuştu ve bir sonraki hedefinin sürülerini büyütmek olduğunu söylüyordu. Her bir Mavi Numara üyesi kendi binek hayvanına kavuştuğunda, filonun gerçek değerini kanıtlayacağı an işte o an olacaktı.
Doğrudan Benimaru’ya bağlı olan üç kolordu bunlardı.
“Demek İkinci Kolordu’ya Geld, Üçüncüye de Gabil liderlik ediyor? Bana bir sorun var gibi gelmedi.”
“Evet, pek çok olasılığı değerlendirdim ama en güvenli tercihler bunlar gibi göründü.”
Bunu bana hatırlatmasına gerek yoktu. Bunlar güvenebileceğim generallerdi. Gabil ile ilgili bile hiçbir sorun görmüyordum. Tabii ki kendine fazla güvenip kasılıyordu ama savaştan gayet iyi anlıyordu, tatbikatlarımızda her zaman üstün performans gösteriyordu ve Benimaru bile onu bir rakip olarak görüyordu. Stratejist olarak pek iyi olduğunu düşünmüyordum ama sahadaki taktiksel zekâsı keskindi. Birliklerini de çok önemsiyor, gerektiğinde geri çekilmekten korkmuyordu. Bu iş için biçilmiş kaftandı.
“Bu ise,” dedi Benimaru başka bir kâğıt çıkarırken, “daha önce size gösterdiğimle aynı.” Kâğıtta üç askeri birlik daha listelenmişti.
Biri Benimaru’nun üç yüz askerden oluşan seçkin muhafız birliği Kurenai Takımı’ydı. Liderleri A rütbesindeki Gobwa’ydı ve her bir üyesi A-eksi veya daha yüksek bir rütbeye sahipti. Artık ordunun genelkurmay karargâhını da onlar yönetiyordu.
Onu savaş eğitiminde gördüğümde, Gobwa gibi birinin Gelmud gibi üst düzey bir büyü doğumluya karşı dayanabileceği —hatta belki ondan daha iyi performans sergileyebileceği— fikri beni şaşırtmıştı. Birliğin geri kalanına baktığımda, gözümde rahatlıkla A seviyesi alabilecek, bir paladin ile kapışıp kazanabilecek en az birkaç kişi görüyordum. Savaş becerilerinin ne kadar derine indiğini kestirmek imkânsızdı.
Çoğunlukla bir canavarın gücü, büyü gücüne —yani büyü zerrecikleri (magicules) miktarına— göre değerlendirilirdi. Bir canavar doğuştan güçlüyse tüm o seviye belirleme sistemi pek geçerli olmuyordu; fakat doğal fiziksel kabiliyetlerine ek olarak askerlerimiz askeri eğitim de almış, bu da onlara savaşa daha uygun güçler kazandırmıştı.
Standart değerlendirme kriterlerinin öngördüğünden çok daha iyi olduklarını varsaymanın yersiz olduğunu düşünmüyorum. Hakuro gibi istisnai vakalar bir yana, genel tabloya bakıldığında bile bunu açıkça görebiliyordum. Gerçek şu ki, bu birlik Hakuro’nun cehennem gibi eğitiminden sağ çıkmayı başarmış, iyi bilenmiş gerçek savaşçılarla doluydu.
Sırada Soei’nin yüz kadar istihbarat subayından oluşan Kurayami Takımı vardı. Bu birlik pek çok açıdan bir gizemdi — tamamen Soei’nin kontrolü altındaydı ve varlığından çok az kişinin haberi vardı. Ancak bildiğim kadarıyla lanet olası derecede iyi savaşçılardı. Soka ve emrinde görev yapan dört filo komutanı kesin olarak A rütbesindeydi ama bu birliğin en iyisi bile değildi. Takımda, aralarında Glenda Attley’nin de bulunduğu birkaç özel-A seviyesinde kişi vardı.
Üstelik Tempest’ın adalet sisteminden geçen birkaç kişi, bu manga bünyesinde Soei’nin emrinde çalışmak üzere Testarossa ile pazarlık yapmayı başarmıştı. Çayırın Evlatları paralı asker takımının başındaki Girard ve onun emrindeki elementalist Ayn da buna dâhildi. İkisi de A rütbesini çoktan aşmıştı ve şimdi harika birer gizli ajan olarak hizmet veriyorlardı.
Bir keresinde Kurayami Takımı’na takılarak onlara özel kuvvetlerin sorunlu çocuklarından oluşan bir çete demiştim ama artık gerçekten de öyle görünmeye başlamıştı. Soei beni savaşta onlardan çok şey beklememem konusunda uyarmıştı ama ona inanmamıştım — bir kere suikast konusunda oldukça iyi görünüyorlardı ve bir takımda A rütbesinin üzerinde bu kadar adam varsa nasıl acımasız birer fırtına olmasınlar ki? Dürüst olmak gerekirse, Soei’nin bu adamlarla nasıl bir yol izlediğinden tam olarak emin değildim. Birlik hakkında zaman zaman tekinsiz söylentiler duyuluyordu ve bunları yayan hiç kimseyi suçlayamazdım.
Son ama bir o kadar da önemli olarak Shion’un toplam yüz üyeden oluşan Reborn Takımı vardı. Bu birliğin en benzersiz özelliği basitçe ölmüyor oluşlarıydı. Şaşırtıcı rejenerasyon yeteneklerinden faydalanarak inanılmaz derecede ağır bir eğitimden geçmişlerdi, bu da her bir üyeyi B-artı veya üzerine taşımıştı. Daha önce yalnızca C seviyesine ulaşabildikleri düşünüldüğünde, bu kuvvetlerimiz arasındaki en büyük gelişmeydi. Haçlılar’a karşı yapılan savaşta da kendilerini kanıtlamışlardı, dolayısıyla bildiğim kadarıyla belki de bazıları engelleri aşıp A rütbesine ulaşmıştı. Hiryu Takımı şimdilik aralarındaki en güçlü birlik gibi görünüyordu ama bana kalırsa bu unvanı ellerinden alma potansiyeline sahip bir birlik varsa, o da Shion’unkiydi.
Üstelik Benimaru, Reborn Takımı’nı benim kişisel seçkin kuvvetim, bir nevi imparatorluk muhafızım olarak görevlendirmişti. Buna pek bayılmıyordum ama dayanıklılıklarından faydalanılacak görevlerde —mesela birliğin geri kalanına zaman kazandırmak için yem olarak kullanılmak gibi— en çok öne çıkanlar onlardı. İşler gerçekten sarpa sararsa Reborn Takımı’nı yem olarak kullanıp tabanları yağlayabilirdim — Shion bana bunu bu şekilde gururla açıklamıştı.
Ayrıca benim kişisel muhafızım olmalarına rağmen benden emir kabul etmediklerini de belirtmek gerek. Orada beni korumak için bulunuyorlardı ve ben ne söylersem söyleyeyim bu görevi terk etmeleri yasaktı. Ayrılmalarını istesem bile benim uğruma kendilerini feda etmekten çekinmezlerdi. Bu tam bir baş belası durumdu. (Yine de ufak tefek getir götür işlerimi yapmaktan mutlu oluyorlardı ama bunu Shion’a söylemesem daha iyi. Bazen görünüşü kurtarmak gerekir.)
Bu arada Shion, bu şemalarda yer almayan gizli bir başka birliğin daha başındaydı. “Gizli” diyorum ama herkesin bildiği türden açık bir sırdı. Bu onun kişisel birliği, bir nevi kendi muhafız takımıydı ama aslına bakılırsa resmen onun hayran kulübüydü. Ne kadar büyük olduğunu bilmiyordum; en fazla bin kişiyi geçmez diye düşünüyordum. Resmi olarak kendi başına bir “birlik” sayılmadığı için Tempest kontrolü altında değillerdi. Becerileri hakkında da hiçbir şey bilmiyorduk. İyi olacaklar mıydı ki acaba? Bu uğurda kimsenin ölmesini istemiyordum — ama Shion onları gizlice eğitiyordu, bu yüzden ne durumda oldukları hakkında cidden hiçbir fikrim yoktu.
Yine de Daggrull’un oğulları görünüşe göre sözde bu birlikte filo liderliği yapıyordu ve aralarında savaş deneyimi olan bazı maceracılar da vardı. Belki ileride işe yararlardı ama beklentiden çok endişe duyuyordum. Bu ön saflarda görmek isteyeceğiniz türden bir birlik değildi, Benimaru’nun onları neden resmi listelerimize almadığı açıkça ortadaydı.
Kâğıdı Benimaru’ya geri uzattım ve “Bana uygun görünüyor. Görünüşe göre artık daha fazla ateş gücümüz var ama bu birlikleri değiştirmeye gerek görmüyorum. İkimizin de onlara müdahale etmesine gerek yok bence,” dedim.
“Haklısınız. Sonuçta Kurenai Takımı’nı kendi bizzat özenimle yetiştirdim; Soei ile Shion’un da kendi birlikleri hakkında aynı şeyleri hissettiğini tahmin edebiliyorum. Onları resmi hiyerarşiye eklemekten kaçınacağım.”
Shion onaylarcasına başını salladı, benim de bir itirazım yoktu, bu yüzden ona, “Pekala, öyle yapalım,” dedim. Sonuçta bir takımı kendin kurup yetiştirdiysen onu yakınında tutmak isterdin. Ve doğrusu, Gabil’in Hiryu Takımı’nı da listelememize gerek yoktu; bu onun önerisiydi ve biz de kabul etmiştik. (Gobta, Goblin Süvarileri’ni bizzat kendisi yetiştirmiş sayılmazdı ama onların mesai arkadaşı, silah arkadaşıydı ve gücü tartışmasız olan biriydi. İleride komutanları değiştirmek zorunda kalsak bile bunu göz önünde bulundurmak istiyordum.)
Derken Benimaru üçüncü bir kâğıt çıkardı.
“Asıl tartışmamız gereken konu işte bu. Bunlar benim dışımdaki kişilere bağlı tüm kuvvetler.”
Nihayet. İlk iki kâğıt yalnızca halihazırda var olan birlikleri ve mevcut sayılarını özetliyordu; göz açıcı tek şey Gobta’nın Birinci Kolordu’ya liderlik etmesiydi ki bunu da zaten ben önermiştim, bu yüzden bir sürpriz değildi.
Şimdi bakalım burada ne varmış? Biraz heyecanla kâğıda göz gezdirdim.

Gördüğüm şey, sol ve sağ kanat olarak işaretlenmiş iki şemaydı. Sağ kanatta, önceden belirlenmiş kolordularımızın sayıları yer alıyordu; Gobta komutasındaki Birinci Kolordu için yaklaşık on iki bin, Geld yönetimindeki İkinci Kolordu için otuz yedi bin ve Gabil komutasındaki Üçüncü Kolordu için üç bin olmak üzere toplamda elli iki bin civarındaydı. Bu, Tempest’in daimi ordusuydu ve korkutucu derecede büyük bir kuvvetti. Üstelik bu birlikleri daha da geliştirip büyütme imkânımız vardı. Ülkemizin nüfusu henüz bir milyonu geçmişti ve roket hızıyla artmaya devam ediyordu. Düşününce, bu gerçekten muazzam bir büyümeydi ve bu büyüklükte bir orduyu besleyip ayakta tutmamızı sağlayan şey de buydu.
Tabii bir de İkinci Kolordu’yu inşaat ekibi gibi çalıştırmak, bu seviyedeki bir gücü muhafaza etmemize imkân tanıyordu. Savaş dışında hiçbir şey üretemeselerdi işimizin çok daha zor olacağını düşündüm. Geld ve askerlerinin hakkını teslim etmem gerekiyordu; onlar olmasaydı sadece on beş bin kişilik bir kuvvetimiz kalırdı ki bu da Doğu İmparatorluğu’yla başa çıkmak için yanından bile geçemezdi. Bu, Benimaru ile benim bir süredir kafamızı kurcalayan bir meseleydi.
“Savaş başladığında Geld ve kolordusunu geri çağırabiliriz,” dedi Benimaru. “O kısım planlandığı gibi işleyecektir… ancak bu yine de yeterli değil. Batı Ülkeleri’nin her birinin kendi ordusunu barındırdığını biliyorum, fakat onları sahaya sürmek beraberinde farklı sorunlar getirir.”
“Haklısın. Konsey’in kontrolünü ele geçirdik falan, yani onları kullanmazsak fırsatı kaçırmış oluruz ama bu durumda da ciddi bir tepkiyle karşılaşırız gibi geliyor.”
“Ayrıca Batı Ülkeleri içinde bir sorun çıkacak olursa, elimizde hiçbir caydırıcı güç kalmaz. Bu da kötü bir duruma yol açabilir.”
“Hmm. Tempest’te her şey yolunda ama Batı Ülkeleri halkı yönetimimizi sorgulamaya başlarsa, bu durum gelecekteki işlerimizi zorlaştırır.”
“Kesinlikle.”
Buna benzer konuşmaları birkaç kez yapıp durmuştuk. Sanırım Benimaru’nun bulduğu çözüm, kâğıdın sol kanadında listelenen birliklerdi. Kâğıtta şöyle yazıyordu:
Batı Birlikleri—150.000
Birleşik Büyü Doğumlular—30.000
Gönüllü Ordusu—20.000
“Ha. Bayağı büyük sayılar. Soldakiler ne tür birlikler böyle?”
“Aşağı yukarı bizim komutamız altındaki birlikler. Batı Birlikleri, az önce bahsettiğim gibi Konsey’e hizmet eden kuvvetlerden oluşuyor. Bunlar her ülkenin kendi daimi ordusundan ayrı tutuluyor. Doğrudan Konsey’in —daha doğrusu büyük oranda bizim— gönderdiği parayla istihdam ediliyorlar.”
Gayet mantıklı. Konsey bize askeri yetkileri devrettiyse, bu durum doğrudan kendisine hizmet eden birliklerin komutasını da bize veriyor demekti. Bunu biliyordum bilmesine de…
“İyi de gerçekten bu kadar çok var mıydı?”
Kâğıt üzerinde böyle bir Konsey gücü elbette vardı ama bunlar esas olarak konsey üyelerinin kendi ülkelerinden getirdikleri şövalye ve askerlerden oluşuyordu. Sayıları bin civarındaydı ve temel görevleri Englesia başkentindeki arena ve benzeri yerlerin güvenliğini sağlamaktı. Kural olarak Batı Ülkeleri’nin her bir üyesi, kendi ülkesindeki huzuru korumakla görevli ulusal ordusunu bünyesinde tutuyordu. Konsey’in kendisi neredeyse hiç kendi askeri gücünü sahaya sürmezdi, bu yüzden büyük bir ordu beslemeye gerçekten gerek yoktu. (Askeri kontrolü bize bu kadar kolay devretmelerinin nedenlerinden biri de buydu zaten.)
Gerçi ben o yetkileri kriz anlarında onlara emretmek istediğim için talep etmemiştim. Bütün istediğim bu ülkeleri birbirine bağlayan sihirli tren demiryollarını inşa etmekti; sahadaki Tempestli mühendisleri her görevlendirişimde onay istemek tam bir baş belasıydı. Gerçekten bir sorun çıkarsa kendi ordumuzu gönderirdik —ve bu kararla birlikte, Konsey ile sözleşmesi olan askerleri şimdilik kendi ülkelerine geri göndermiştik.
Ayrıca, masraflarını bizim karşılamamız şartıyla bir barışı koruma gücü kurmaya karar verdik. İnsanların, canavarlar ve yarı insanlardan oluşan bir birlik yerine insanlardan oluşan bir kuvvetle kendilerini daha rahat hissedeceklerini düşündüğümüz için bu birlik yerel halktan toplandı.
“Evet, orduyu bir kez lağvettik ama sonrasında daha da büyüdü. Testarossa’nın raporuna göre, bu birliğe katılmanın ücretsiz yemek ve barınma sağladığına dair söylentiler yayılmış, bu yüzden alımlara başladığımızda insanlar akın akın geldi.”
“İyi de bu bir barışı koruma gücü değil mi? Bunun için yüz elli bin kişiye ihtiyacımız yok ki.”
Her ülkenin kendi kolluk kuvvetlerini işletme hakkı vardı. Suçluları toplamaya başlarsak yetkimizi aşmış olurduk. Bir barışı koruma gücünün işi esas olarak afet önlemektir —aslında sadece mühendislere yardım etmek ve arka plan desteği sağlamaktır. Yüz elli bin şöyle dursun, on bin kişiye bile ihtiyacımız olacağını sanmıyordum.
“Şey, Testarossa’nın belirttiğine göre, tüm ülkelerden aldığımız talep bu yöndeydi,” diye söze başladı Benimaru, ardından her şeyi detaylıca açıklamaya koyuldu.
Testarossa Konsey’in kontrolünü ele geçirdiğinde, oldukça cesur bir reform dizisini yürürlüğe koymaya başlamıştı. Hepsini onaylamıştım ancak hayal ettiğimden çok daha büyük yankıları olmuştu. Bütün bu reformlara münferit ülkeler öncülük edecekti; biz sadece gerekli tavsiyeleri ve teknolojiyi sağlayacaktık. Esasen dış yardımdı —hükümet jargonunu kullanmak gerekirse “resmî kalkınma yardımı”.
Sistem şöyle işliyordu: Konsey kamusal fon sağlayacak, biz de ülkelerin ihtiyacı olan her konuda yardımcı olmak üzere devlet destekli iş gücü temin edecektik. Yerel halkı işe alacak, teknik destek sağlayacak ve bölgesel talepleri yönetecektik. Bu sayede Tempestlilere iş ve maaş imkânı doğuyor, ortaklarımıza da ihtiyaç duydukları hayati destek sağlanıyordu; yani tam bir kazan-kazan ilişkisiydi.
Ama bedava öğle yemeği diye bir şey yoktur. Bu destek sisteminin diğer bir yüzü daha vardı. Örneğin, inşaat masraflarımızı karşılama yöntemimiz, bu tutarı yerel su kullanım haklarını devralarak tahsil etmekti. Bir bölgede tren rayları döşersek, tren kullanım ücretlerine vergi uygulayarak kalıcı olarak kâr elde edecektik. Tıpkı otoyollarda olduğu gibi, gümrük muafiyetleri ve diğer haklar karşılığında tüm bakımı biz üstlenecektik.
Tam anlamıyla bir iblis kralı işiydi —iyiliksever ve hayırsever gibi davranıp perde arkasında oldukça acımasız şeyler yapmak. Yine de insanların hayatını iyileştirmeye yardımcı oluyorduk ve müttefiklerimiz de bu anlaşmada pek bir şey kaybetmiyordu açıkçası. Sadece henüz kendilerinin yapmayı öngöremediği konulardaki kârlarla bize ödeme yapıyorlardı.
Büyük ülkeler elbette işleri kendileri halletmeyi tercih ederdi muhtemelen. Belki henüz bunu yapamıyorlardı ama ne yaptığımızı gördüklerinde bizi taklit edebilir, teknolojimizi çalabilir ve sistemi kendileri işletebilirlerdi. Bunu zaten doğal bir ihtimal olarak görüyordum.
Gelgelelim:
“… İşte bu yüzden büyük ülkeler bile bir an önce demiryolu altyapısı kurulması için bize baskı yapıyor,” dedi Benimaru.
“Tempest’te bununla ilgilenecek yeterli mühendisimiz olmadığı için, sen de arka plan desteği olarak aldığımız insanları sahaya sürdün.”
“Aynen öyle. “Ama görünen o ki onlar bile yeterli gelmeyince biz de yerel halkı sahaya sürdük ve ekibe katılmalarını sağladık…”
Ve bu sayede, elimizde saçma derecede büyük bir asker grubu oluşmuştu.
Testarossa’ya diplomatik görevli olarak benim adıma hareket etmesi için tam yetki vermiştim. Küçük meseleleri bana rapor vermeden kendisinin halledebileceğini de söylemiştim, bu yüzden yakın zamana kadar Benimaru’nun bile bundan haberi yoktu. Bu sayede muazzam sayıda insanı istihdam etmiş olduk.
“Peki büyük ülkelerin istediği de bu değil mi zaten?” diye sordum. “Onlar için bir sürü teknisyen yetiştirirsek, işleri kendi başlarına yürütmeleri kolaylaşır.”
Sanayi casusluğundan çok daha verimli bir yöntem olurdu bu —ve belki böyle söylemem acımasızca gelebilir ama bu yaklaşımı hiç de dert etmiyordum. Her liderin aklına gelebilecek bir şeydi neticede. Bu sayede yetişen deneyimli personel, kendi memleketlerinin temel direkleri hâline gelecekti. Bölgedeki bazı çıkarlarımızı kaybedecek olmamız üzücüydü belki ama bunu takip eden teknolojik gelişme daha fazla rekabete yol açacaksa, bu da oldukça heyecan vericiydi.
“Pek öyle göründüğü söylenemez. Öyle olsa o teknisyenleri ellerinden kaçırmak istemezlerdi, değil mi?”
Yok, herhalde istemezlerdi.
“… Bir dakika. Testarossa’nın topladığı destek birliklerini alıp hepsini bu Batı Birlikleri’ne kattığını mı söylüyorsun yani?!”
“Aynen öyle.” Benimaru şaşkınlığımı izlerken sırıttı.
Bu teknisyenleri eğitip öylece heba olmalarına izin vermek büyük israf olurdu. Afet kurtarma eğitimi alabilecek, önemli şahsiyetlere korumalık yapabilecek, sivil savunma tatbikatları düzenleyebilecek gerçek, dört dörtlük bir barışı koruma gücü kurmak çok daha mantıklıydı. Benimaru’nun aldığı karar oldukça cesurcaydı.
“Testarossa onları serbest bırakmak üzereydi —aslında onlarla işi bitmişti ama bu bana büyük bir israf gibi geldi.”
“Eminim öyledir.”
“Bir de onlara yapacak iş bulabileceğimi düşündüm, ben de kendi başıma hareket edip adlarını Batı Birlikleri koydum.”
Anlıyorum. Mantıklıydı. Elbette sadece bir yılın ardından bu güçten mucizeler beklemiyordum ama eğitimlerini sürdürürlerse, onları afet kurtarma uzmanları veya benzeri bir konumda görebiliyordum. Kazalara müdahale etmek için biçilmiş kaftandılar ve Benimaru’nun dediği gibi, onları pek çok farklı durumda kullanabilirdik.
“Pekala. Gayet iyi bir karar olmuş, Benimaru.”
“Aman, övgüye gerek yok,” diye karşılık verdi, her ne kadar bundan biraz mahcup olmuş gibi görünse de.
Yine de Batı Birlikleri, ha? Yüz elli bin büyük bir sayıydı belki ama onları Batı’nın dört bir yanına konuşlandıracaksak neredeyse yetersiz kalırdı. Üstelik bu sayede o topraklardaki çıkarlarımızı koruyabileceksek, kesinlikle kendilerine harcanan parayı hak etmiş olurlardı. Bütün bunlar sürpriz olmuştu ama kesinlikle sevindirici bir haberdi.
Sıradaki şeye bakacak olursak…
“Tamam, Batı Birlikleri’ni anladım da bu Birleşik Büyü Doğumlular neyin nesi?”
Toplamda otuz bin kişiydiler —Jura Ormanı’ndan canavarları zorla askere falan mı alıyorlardı?
“O birlik aslında ağırlıklı olarak Clayman’ın emrinde hizmet etmiş büyü doğumlulardan oluşuyor. Geld onları savaş esiri olarak çalıştırıyordu, biz de özellikle savaşa yatkın olanları ödünç aldık. Bunun karşılığında, inşaat projeleri tamamlandığı için boşa çıkan yüksek orklarla oradaki açığı kapatıyoruz.”
Benimaru’nun anlatışına bakılırsa, bu oyuncu değişikliğinin Geld’in inşaat işlerinin gidişatını olumsuz etkilemediğinden emin oluyordu. Eğer öyleyse —yani, tabii ki deneyimli savaşçılara sahip olmak acemilerden oluşan bir güçten çok daha iyiydi. Yine de:
“Ancak o adamlar pek iş birliğine yanaşacak tipler değildir, değil mi?”
Clayman’ın kuvvetleri çoğunlukla B-rütbeli büyü doğumlulardan oluşuyordu, her ne kadar aralarında A seviyesinde ve hatta üzerinde olanlar bulunsa da. Güçlü olmalarına güçlüydüler ama grup olarak aslında oldukça zayıftılar —korkuyla yönetilen bir canavar sürüsünden ibarettiler, iyi eğitilmiş profesyonel askerlerin eline su bile dökemezlerdi. Hepsini bir araya toplasanız bile onları eğitmek için yeterli zamanımızın olacağını hiç sanmıyordum.
“Geld sayesinde birlik içinde öyle bencillik eden ya da zorbalık taslayan kimseyi bulamazsınız. Öyleleri çıkmış olsa bile, şey, seslerini kestim zaten.”
Hı-hım. Benimaru’nun onlardan herhangi birini bastırmasının çocuk oyuncağı olduğuna emindim.
“Pekala, güzel de onlar artık normal iş yapmaya alışmadı mı? Onları zorla savaşa sürmenin pek de parlak bir fikir olduğundan emin değilim…”
“Sorun yok,” diyerek beni temin etti Benimaru. “Bu zaten kendi önerileriydi. Size, Lord Rimuru’ya, bir işe yarayabileceklerini kanıtlamak istediler.”
“Ha?”
Onlardan böyle bir şey duymak şaşırtıcıydı. O kadar bencil büyü doğumlu varken, şimdi kendi istekleriyle göreve mi talip oluyorlardı?
“Her şey iyi yemek, iyi arkadaşlıklar, kendilerine ihtiyaç duyduğunu söyleyen bir patron ve düzgün bir işe dayanıyor. Değer verdikleri şey buydu ve bunu korumak için güçlerini ortaya koymak istiyorlar. Bayağı da hevesliydiler.”
“Öyle miydiler…?”
Beklenmedik bir şans eseriydi ama gerçekten takdir ettiğim bir durumdu. Ne de olsa zorla askere alınan birlikler gerçek savaşta hiçbir işe yaramazdı. Kendi vatanlarını savunuyor olsalar belki başka seçenekleri olmazdı ama aksi takdirde koşulsuz teslim olmaları çok daha akıllıca olurdu.
Kimse başka bir ülkenin kölesi olmak istemezdi. Sömürgeleştirilip iliğinize kadar vergilendirilecekseniz, itaat eder gibi görünür ama sürekli başkaldırmak ve intikam almak için fırsat kollardınız. Ancak işgalciler gerçekten zalim ve istismarcı olmadığı sürece, bu süreçte birkaç olumsuzluğa katlanmayı seçebilirdiniz. Bir işgalci orada yaşayan insanların duygularını asla göz ardı edemezdi; o insanların karar verdikleri geleceğin sorumluluğunu üstlenmesi gerekiyordu ve bir hükümdar da onlara hesap vermek zorundaydı.
İşte bu yüzden zorunlu askerliğin insanlara yapılabilecek en kötü şeylerden biri olduğunu düşünüyordum. Bu yüzden insanların boğazından zorla vatanseverlik tıkıştırmaya çalışmazdınız.
Tempest benim korumam altında faaliyet gösteriyordu ve kendi küstahça taleplerini dayatan dışarıdan insanların lafını dinlemeye hiç niyetim yoktu. Haklarımızdan kolayca vazgeçmeye niyetli olmadığım sürece, fikir ayrılıkları kaçınılmaz olarak her zaman var olacaktı. Karşı taraf alttan almazsa bu durum doğal olarak savaşa yol açardı ve ben buna karşı çıkılsın istemiyordum. Birinin kendi ülkesini korumak gibi bir niyeti yoksa, çekip başka bir yere gitmesini dert etmezdim açıkçası.
Son derece netleştirmek istediğim tek şey, kimi korumayı önemli gördüğümdü. Doğal olarak, bu ülkeyi kurduğum andan itibaren iyi günde kötü günde yanımda olan yoldaşlarıma öncelik verirdim. Sonradan gelip de kendi haklarından dem vuran biri için o kadar da ileri gitmeye hiç niyetim yoktu. Koruyacak vatandaşım kalmasaydı, muhtemelen ben de tüyüp giderdim—sonra da kafamın uyuştuğu yoldaşlarımla başka bir yerde yeni bir ülke kurardım. Sonuçta bu topraklara öyle ahım şahım bir bağlılığım yoktu.
Ama aynı zamanda, eğer bu insanlar hepimizin ait olduğu bu toprağı, yani Tempest’i seviyorlarsa, ben de bunun karşılığını sonuna kadar vermeye hazırdım. Bize kim saldırırsa saldırsın, var gücümle onları tepeleyecektim. Kahretsin, saldıran Guy bile olsa onu öldürmek için kirli temiz her türlü numarayı çekmeye hazırdım. Yani, herif doğanın bir ucubesiydi ve işlerin o noktaya varmamasını umuyordum ama yine de durum buydu.
“Bana oldukça hevesli göründüler ve duygularında dürüst olduklarını söyleyebilirim. Ayrıca, yaklaşan bir savaşın söylentilerini duyan Jura Ormanı’nın dört bir yanındaki halk arasından da gönüllüler çıktı. Büyü Doğanlar Birliği işte bu kişilerden oluşuyor.”
Benimaru hafifçe kıkırdayarak ekledi: “Yine de zayıf görünenlerin çoğunu geri çevirdim tabii.”
Pekala, harika. Bu onlara benim için gerçekten canla başla çalışma şansı veriyordu, buna sevinmiştim.
Öte yandan Gönüllü Ordu, Tempest’te veya komşu bölgelerinde yaşayan insanlardan oluşan bir kuvvetti. Bu savaşı kaybedersek (nasıl olursa olsun), tüm Jura Ormanı harabeye dönerdi. O halde en başından bizimle iş birliği yapmak daha iyiydi ve bu topluluk da tam olarak bunu yapmıştı.
Bu ordu esas olarak maceracılardan ve paralı askerlerden oluşuyordu; birçoğu ülkeye kabul ettiğimiz göçmen gönüllülerdi. Ayrıca Zindan’da sürekli hayatlarını ortaya koyan, ancak her seferinde arkadaşlarımın ve benim avatarlarım tarafından canlı canlı yenen bir sürü aptal da vardı. Toplamda yirmi bin kişiydiler ve onlardan çok fazla bir şey beklemesem de yine de oldukça kayda değer bir kuvvetti.
“Sol kanadın düzeni bu şekilde. Yani burada sağ ve sol arasındaki temel fark, size olan sadakat dereceleridir Rimuru-sama.”
“Ben mi?”
“Sağ taraftaki kuvvetler, ülkeniz veya sizin için canını ortaya koymaya hazır kişilerden başkası değil. Sol tarafta ise farklı motivasyonlara sahip bir sürü insan var. Bazılarının yüce niyetleri olabilir ama her biriyle tek tek mülakat yapacak vaktimiz pek yoktu, bu yüzden böyle bir örgütsel yapıyı uygun gördüm.”
“Anlıyorum…”
Shion ve Diablo arkamda başlarıyla onaylıyorlardı. Şimdiden oldukça rahatsız edici şeyler söylediklerini duyar gibiydim—“Demek harcanabilir piyonlar”; “Onları bir imtihandan geçirelim de aralarından sadece gerçek elitleri seçelim”; bu tarz şeyler—ama kesinlikle sadece benim hayal gücümdü.
“Sıradaki mesele ise her bir birliğin liderliğine kimi atayacağımız.”
Şimdi Benimaru asıl meseleye el atıyordu.

Önce Batı Konuşlanması ile başlayalım. En büyük kuvvet onlardı ama mensupları hâlâ diyara dağılmış durumdaydı.
“Sadece sayı olarak bakarsak,” diye söze başladı Benimaru, “komutamız altında çeyrek milyon asker var fakat Batı Konuşlanması’ndaki yüz elli bin kişiyi sağa sola hareket ettirmektense oldukları yerde tutmanın en iyisi olacağına inanıyorum.”
“Evet. Teknik olarak hâlâ Konsey’e bağlılar. Belki onları hareket ettirmekte özgürüz ama buraya kadar çağırmamız gerekeceğinden şüpheliyim.”
Hepsini tek bir yerde toplayabilseydik, elbette büyüyle tek hamlede buraya nakledebilirdim. Ancak yüz elli bin kişilik bir kalabalığı yönetmek muazzam bir sorumluluktur; yerleşik bir komuta zinciri olmadan asla aklı başında bir ordu gibi hareket edemezler. İmparatorluk ajanlarının dünyanın dört bir yanında dikkat dağıtmaya başlamasını önlemek adına, sağlam bir güvenlik yapısını oturtmak en iyisi.
“Size katılıyorum Rimuru-sama. Onları sevk ve idare edecek güce sahibim sanırım ama Batı Konuşlanması’nı olduğu yerde bırakalım. Başlarında tek bir lider yok fakat diplomatik görevlimiz Testarossa’nın bu sorumlulukları da üstlenebileceğini düşünüyorum.”
“Bu fikir hoşuma gitti… ama savaş patlak verirse Testarossa’yı buraya geri çağırmak zorunda kalabilirim. Eğer öyle yaparsam, onlarla nasıl iletişimde kalacağı konusunda endişeliyim.”
Bunca geniş bir alana yayılmış bir kuvvetle iletişimi nasıl sürdürecekti ki? Büyülü aramalar, iletişim kristalleri ve büyüçeliği kablolar kullanarak her bir ulusu ve ana şehirlerini birbirine bağlayan bir iletişim ağı kurmayı başarmıştık. Fakat altyapı henüz kasaba ve köy düzeyine kadar ulaşmamıştı—aslına bakılırsa bu, mühendis birliklerimizin işi olacaktı. Konuşlanmadaki her birliğin en az bir büyü kullanıcısı vardı, bu yüzden en azından büyülü aramalar mümkündü ama…
“Bu bir sorun teşkil etmeyecektir,” dedi Diablo. “Moss, aynı anda yüzlerce birliği yönetebilecek kapasitededir.”
“Evet, Souei de bana bunu söylemişti,” diye ekledi Benimaru. “Moss onunla birlikte istihbarat toplamada çalışıyordu fakat görünüşe göre bir yandan birlikler arası iletişimi de idare edebiliyormuş.”
Edebiliyor mu? Ne kadar inanılmaz derecede kullanışlı bir iblis!
“Peki, o zaman onu birlik lideri tayin etmek ister misin?” diye teklif ettim.
“Ben… bunu yaparsak onun adına üzülürüm.”
“Kesinlikle. Testa’nın mizacı düşünüldüğünde, onun için trajik bir durum olurdu. Bunun benim için bir önemi yok elbette fakat elimde olmadan hafif bir acıma duygusu hissediyorum.”
“… Pekala. Şimdilik Testarossa’yı geçici lider yapalım.”
Sadece Benimaru değil, Diablo bile Moss için acıma hissini dile getirmişti. Satır aralarını gayet iyi okuyabildiğim için adaylığımı geri çektim.
Şimdilik Batı Konuşlanması, asıl barışı koruma görevine odaklanacaktı. Olağanüstü durumlar haricinde, onları başka bir yere konuşlandırmak yalnızca son çare olarak yapılacaktı. Onlara Testarossa liderlik edecekti fakat bu geçici bir çözümdü—uygun biri çıktığında onun yerine başkasını getireceğimizi net bir şekilde belirttim.
Sırada Büyü Doğanlar Birliği vardı. Neden oraya Benimaru’yu atamıyordum ki?
“Şahsen ben Rigur-dono’yu öneririm,” dedi.
Ooh, Rigur mu? Doğru ya, Rigur’un güvenlik gücüne liderlik etme deneyimi vardı ve A-üzeri gücü de yabana atılacak gibi değildi. Fakat aynı zamanda Rigurd’un yardımcısıydı ve tam teşekküllü bir orduya liderlik edecek vakti olup olmadığından emin değildim.
Mümkünse bu savaşı sadece düzenli ordumuzla halletmek istiyordum—ama o an için Doğu İmparatorluğu’nun ne kadar askeri güce sahip olduğuna dair hiçbir fikrimiz yoktu. Casuslarımız yoldaydı ancak henüz imparatorluk sınırları içerisinden bir istihbarat elde edememişlerdi. Yine de tatbikatları hakkında öğrendiğimiz kırıntılara dayanarak yapılan mevcut tahminler, en az üç yüz bin askerin konuşlandırılacağını gösteriyordu. Hatta bir milyonun üzerinde asker gönderme ihtimalleri bile vardı ki bu gerçekten devasa bir kuvvetti.
İş o noktaya varırsa, Büyü Doğanlar Birliği’ni yedekte tutma lüksümüz olamazdı. Bu bakımdan Rigur’un komutasına diyeceğim yoktu ama yine de tedirgindim. Neredeyse hiç prova yapmadan toplama bir orduyu yönetmek herkes için tehlikeli bir işti.
“… Hmm. Bunu gerçekten sana bırakmak istiyorum, Benimaru. Ayrıca gelecekte bu karma kuvvete Kırmızı Numaralar diyebiliriz. Bu kuvveti uyumlu bir birlik haline getirmek için Kurenai Takımı’ndan bazı yüzbaşılar seçmeni istiyorum. Onları Dördüncü Ordu Kolordusu yapacağız ve senin de onların doğrudan komutanı olmanı istiyorum.”
Onlara kırmızı diyecektim çünkü yollarına çıkan herkesi durduracaklardı. Anladınız mı? Uzun zamandır yaptığım ilk soğuk esprimdi!
…
Pekala. Bunu kendime saklasam iyi olacak. Ortamın neşesini kaçırmak istemiyorum.
Tüm bu saçma düşüncelere rağmen, bilgilendirme devam ederken istifimi bozmamayı başardım.
“Pekala. Bu durumda görevi kabul ediyorum.”
Görünüşe göre Benimaru ondan bunu isteyebileceğimi tahmin etmişti. İstifini hiç bozmadan kabul etmeye hazır görünüyordu. Birliklerinin tecrübesizliğini telafi etmesini sağlayan Doğuştan Lider adlı benzersiz yeteneğe sahipti, bu yüzden böyle toplama bir gruba liderlik edecek en mükemmel kişiydi.
Böylece başkomutanım olmasının yanı sıra Benimaru, henüz çiçeği burnunda Kırmızı Numaralar’ın da lideri olarak atanmış oldu. Geriye Gönüllü Ordu kalmıştı.
“Peki, Gönüllü Ordu’yla ne yapmayı düşünüyorsunuz?”
Benimaru yüzünü buruşturdu. “Ah, işte sorun orada.”
Bu gönüllüler çok sayıda insan içeriyordu. Benimaru, komutan olarak bir canavar görevlendirmenin, onların saflarında gereksiz bir hoşnutsuzluğa yol açabileceğinden endişeleniyordu.
“Haklı bir nokta. İnsanların canavarlar diyarında yükselemeyeceğine dair laflar dolanmaya başlarsa, bu imajımızı zedeler.”
“Böyle sığ düşüncelere kapılan herkes zayıf biridir. Aşağılık bir eziktir,” diye araya girdi Shion. “Zaten öylelerinden hiçbir halt olmaz. Onlar için zerre kadar endişelenmenize gerek yok!”
“Shion, ben… Pekala, belki ben endişelenmiyorumdur ama hakkımızda pek bir şey bilmeyen birine bu laflar son derece gerçekçi gelecektir.”
“Doğru. İnsanlar uğraşması değişken ve kararsız bir güruhtur.”
Shion durumdan pek hoşnut olmasa da marka imajını korumak kıymetli bir şeydir. Bu mesele yüzünden ayrımcı gibi görünmemize izin vermek saçmalık olurdu, bu yüzden bunun ciddi bir tartışma gerektirdiğini düşündüm.
“Peki bu rol için gerçekten uygun biri var mı?” diye sordu Diablo. Gerçekten de yoktu. Benimaru’nun bu kadar sıkıntılı olmasının sebebi de buydu.
“Haklısın,” diye yanıtladım. “Üstelik bunlar gönüllü. Onları hesaba katmamıştık bile.”
“Ama öyle boş durmalarına da izin veremeyiz,” dedi Benimaru.
Hayır, veremezdik. İnsanların bize hizmet etme arzusunu takdir ediyordum ve bunun boşa gitmesini istemiyordum. Ancak onları iyi bir şekilde değerlendirmek istiyorsak yetenekli bir komutana ihtiyacımız vardı. Bu Gönüllü Ordu, Büyü Doğanlar Birliği’nden—yani Kırmızı Numaralar’dan—bile daha toplama bir gruptu; bana onları birleşmiş bir güç haline kimin getirebileceğini sorarsanız, aklıma Benimaru’dan başkası gelmiyordu.
E şimdi ne yapacaktık peki…?
“Souei’nin birliğindeki Girard’a ne dersiniz?” diye önerdi Benimaru.
“İmkânı yok,” dedim. “Onu Englesia ile yaptığımız gizli bir anlaşmanın parçası olarak bünyemize kattık. Yüzünün herkesçe görülmesini istemeyeceğinden eminim.”
Testarossa’nın onunla nasıl bir anlaşma yaptığını duymamıştım ama Girard’ın herkesin görebileceği yerlerde dolanması kötü bir fikir olurdu. Bütün insanlığa hain ilan edilmişti bir kere. Onu—en azından toplum içinde—ölü olarak muamele etmezsek, diğer herkes için kötü bir örnek teşkil ederdi. Onu kollamak gibi bir yükümlülüğüm yoktu ama bizim açımızdan sahneye çıkmasına da gerek yoktu.
“Güç açısından bir şikayetim olmazdı ama pek gerçekçi değil, evet…”
Benimaru onu öne sürme konusunda pek ciddi görünmüyordu. Sanırım bir sonrakine geçmeden önce fikri öylesine ortaya atmıştı. Yine de seçenekleri insanlarla sınırlandırmak baş belası bir işti. Birkaç isim üstünde durduk ama hiçbiri tam olarak uymuyor gibiydi.
Aniden Shion söze girdi.
“Kutsal Şövalyeler’den biraz yardım istesek nasıl olur?”
Benimaru ile birbirimize baktık, sonra tekrar Shion’a döndük.
“Pek— pek sanmıyorum.”
“Hayır, bu pek—”
“O zaman Masayuki-sama’ya ne dersiniz?” Ben bunun iyi bir fikir olmadığını söyleyemeden lafımı kesti.
Masayuki. Bu ismi duymak beni yıldırım çarpmışa çevirdi.
“İşte bu!” diye bağırdım.
“Harikasın, Shion!!” Benimaru da benimle birlikte haykırdı.
Masayuki’yi Gönüllü Ordumuzun lideri olarak atamaya karar verdiğimiz an tam olarak o andı.

Bu karar elbette adamın kendisine danışılmadan alınmıştı ama hemen hemen herkesin katılacağı bir karardı. İkna olmaktan uzak tek kişi Masayuki’ydi.
“Neden ben…?”
Haberi ona verdiğimde elini kafasına götürdü. Ama ona söyleyecek pek bir şeyim yoktu. Ne kadar üzücü olsa da bu bir savaştı. İnsanların ne istediğinin bir önemi yoktu. Az önce tam tersini düşündüğümü biliyordum ama burada Masayuki’nin duygularını dert edemezdim. Sonuçta Gönüllü Ordu’yu onun ellerine bırakırsam işler yolunda gitmeliydi. Böyle zamanlarda yanınızda bulunması gereken değerli bir müttefikti.
“Biliyorsun, galiba Seçilmiş Kişi benzersiz yeteneğimi kullanmakta da geliştim. Eskisi gibi yaptığım her şeyden sonra övgülere boğulmuyorum. Ama artık onu istediğim zaman kullanamıyorum, bu yüzden lütfen benden çok bir şey beklemeyin, tamam mı?”
Bir yolunu bulup kaytarmak için elinden geleni yapıyor, bu konuda gerçekten mızıkçılık ediyordu ama gerçeğin bu olmadığını biliyordum. Sonuçta Masayuki her zamanki gibi popülerdi ve tüm dünyada hâlâ muazzam bir nüfuz sahibiydi.
“Ama Kenya ve diğerlerine caka satmak istemiyor musun?”
“Ben, şey…”
Görevi kabul ederse çocuklara istediği tuhaf şeyleri öğretmesine ve onların hayranlığının tadını çıkarmasına izin vermeye razıydım.
“Hey, her şey güzel olacak! Bunu yapabilirsin!”
“Ama…”
“Aması maması yok! Bovix ile yüzleşmek zorunda kaldığında sana yardım etmiştim, hatırladın mı?”
Masayuki’nin grubu, Bovix’in muhafızlık yaptığı 50. Kat’ı çoktan geçmişti. O keşif sırasında avatarımı kullanarak teraziye biraz müdahale etmiş, herifi yeterince yumuşatmış ve onların herifi yenip tüm övgüyü toplamalarını sağlamıştım.
“Bu paçamı kurtarmıştı, evet…”
“Anlaştık o zaman?”
“Pekala.”
Dil dökmem ve egosunu okşamalarım sonucunda nihayet ‘evet’ cevabını alabildim.
“Bana çok yardımın dokundu Rimuru. Bir ara gerçekten de bunun karşılığını vermek istiyordum, bu yüzden…”
Sesi hâlâ pek hevesli gelmiyordu ama yine de Gönüllü Ordu generalliği görevini kabul etti. O gönüllülerden de hiçbir şikayet almadık—hatta tepkileri daha çok “İşte bu!!” ve “Zafer bizimdir!!” şeklindeydi. Onlar için bu, maça zaten yirmi puan önde başlamak gibi bir şeydi. Bize ne kadar süt dökmüş kedi gibi bir ifadeyle bakarsa baksın, artık geri dönüş yoktu.
“Böyle olacağını biliyordum…”
Masayuki bu günlerde Seçilmiş Kişi yeteneği üzerinde daha fazla kontrole sahip olduğunu söylemişti ama bununla ne demek istemişti ki? Belki de hislerim doğruydu ve yalan söylüyordu… ya da yetenek olsun veya olmasın, Masayuki’nin kendi doğuştan gelen şansı mı devreye giriyordu? Bu aslında daha da şaşırtıcı olurdu. Leon ise tam tersiydi—yaptığı her şey onu olabildiğince kötü göstermeye meyilliydi. Görünüşe göre Kahraman olduğu günlerde bile durum böyleydi; sanırım gerçek doğanızla savaşmak zor olabiliyordu.
“Hadi ama… Tüm bunların sana danışılmadan kararlaştırılmasına üzüldüm ama bir düşün! Tüm orduya ilham verecek bir sancak olacaksın!”
Onunla elimden geldiğince empati kurmaya çalıştım—ama ne olursa olsun, Kahraman Masayuki artık (çoğu) insan olan yirmi bin gönüllümüze liderlik ediyordu.

Böylece düzeltilmiş teşkilat şemasında sağ kanatta elli iki bin, sol kanatta ise elli bin asker yer alıyordu. En tepede Benimaru bulunuyordu, onun altında ise her bir ordu kolunun generalleri vardı.
Elimizin altında yüz binden fazla asker vardı ama yine de bu kuvvetle İmparatorluk ordusunun üstesinden gelip gelemeyeceğimiz konusunda emin değildim. Yine de paniğe gerek yoktu. Tüm hazırlıklarımız hız kesmeden devam ediyordu. Bizi desteklemek üzere Batı Konuşlanması’nda yüz elli bin askerimiz vardı. Batı Ülkeleri’nin her biri kendi şövalye birliklerinden destek üniteleri hazırlıyordu. En ama en son savunma hattı olarak Batı Ülkeleri’nin ordusunu da kuracaktık. Bana söylendiğine göre toplam sayı iki yüz elli bini aşacaktı ve iş sıkışırsa onlara güvenmek zorunda kalacaktım.
Bu, tüm paralı askerler ve destek birliklerinden toparladığımız rakamdı; ancak bunun çok mu yoksa az mı olduğunu kestirmek zordu. Testarossa, Konsey’i tatlı dille ikna edip tehdit ederek bizimle iş birliği yapmaya zorlamıştı; zaten pek bir seçenekleri de yoktu—ne de olsa biz kaybedersek sıra onlara gelecekti. İşler bizim açımızdan iyice kötüye gitmediği sürece bu kuvvetlerin hiçbirine başvurmayacaktık.
Her ne olursa olsun, arazi avantajına, Veldora’ya ve Luminus ile Leon gibi İblis Kralları‘ndan gelecek ek desteğe sahiptik. Milim bile yardım etmeyi kabul etmişti; Carrion’a hizmet eden Canavar Efendisi’nin Savaşçı İttifakı her an göreve hazır olacaktı.
Ayrıca, kişisel kozum olarak Diablo’nun komutasındaki Kara Birlik de emrime amadeydi. Bütün ordunun tam komutası Benimaru’daydı, bu yüzden dürüst olmak gerekirse hiyerarşi bana herhangi bir birlik üzerinde doğrudan kontrol sağlamıyordu. Yine de uygulamada Kara Birlik, Diablo ve onun altındaki üç kadın iblisten başkasından emir almıyordu. Benimaru’nun kontrolünün tamamen dışında, tümüyle bağımsız bir orduydular.
Bütün kuvvetlerimizin özeti buydu. Üstelik Yuuki’nin ne gibi hamleler yapacağını henüz hesaba katmamıştık.
“Demek bir savaş, ha?” Odama çekilip kendi kendime mırıldandım. İmparatorluk gerçekten Batı Ülkeleri’ni fethetmek mi istiyordu? Guy, kendi güdülerini tanımlamak için ‘oyun’ terimini kullanmıştı. Görünüşe göre orada bazı bağlantılar vardı—İmparatorluk’a yönelmiş bir tür huzursuz gizli niyet. Ama yine de:
“Kim gelirse gelsin, küçük cennetimize el uzatırlarsa onları ezerim.”
Gerçek duygularım bunlardı. Aynı hatayı ikinci kez yapmaya hiç niyetim yoktu. Ben bir İblis Kralı‘yım ve yanlış şeylere öncelik verme lüksüm yok.

Bu sırada, Rimuru ve yoldaşları savaşa hazırlanırken, Doğu İmparatorluğu da aşağı yukarı aynı şeyi yapıyordu… …Şu farkla ki onlar hazırlanmak için çok daha uzun yıllar harcamıştı. Yavaşça, dikkatle, adım adım, büyük bir taarruz için yaptıkları hazırlıklar şekillendi. Çok geçmeden İmparatorluk o uzun, upuzun uykusundan uyanacaktı… ve fırtınanın kopmasına yalnızca azıcık bir zaman kalmıştı.
