Hinata Sakaguchi, Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nun ana sarayında kendisine tahsis edilen odasında can sıkıntısıyla oturuyordu. Bu dünya tek kelimeyle çok sıkıcıydı.

Bu dünyaya düştüğünde henüz on beş yaşındaydı. Lisenin ilk günü, resmi açılış töreninin yapıldığı tarihti ve katılmasının tek sebebi evde bulunmak istememesiydi. Dönüş yolunda, haftanın her günü önünden geçtiği tapınağın yanından geçerken aniden bedenini kesip geçen şiddetli bir fırtına koptu; o kadar güçlüydü ki gözlerini açık tutamıyordu. Nihayet göz kapaklarını aralamayı başardığında, karşısında yepyeni ve yabancı bir manzara gördü.
Hinata’nın hoşuna gitmişti bu durum.
Artık kendini dine kaptırıp o günden sonra ailesini zerre umursamaz hâle gelen annesinden kurtulmuştu; aklından geçen buydu. At yarışlarında büyük ikramiyeyi vurmasının an meselesi olduğuna inanan babası ise geriye devasa bir borç batağından başka hiçbir şey bırakmayıp çoktan ortadan kaybolmuştu. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak patlak veren şiddet nöbetlerine dayanamayan annesi de çareyi inancına sığınmakta bulmuştu.
Üstelik tüm bunlar, Hinata’nın sırf annesi hayat sigortası tazminatını alabilsin diye babasını öldürmek için o kadar çabalamasının ardından yaşanmıştı. Birazcık daha sabredebilseydi, para çoktan ailenin banka hesabına yatmış olacaktı. Kimsenin hiçbir şeyden şüphelenmeyeceğinden emin olmuştu. Tek gereken babasının ortadan kaybolmasıydı.
Fakat üzerinde düşündükçe, bu işi kusursuzca kotarabilmek için başka cinayetler de işlemesi gerekeceğini fark etti. Annesinin takıldığı cemaatin yetkililerini öldürmesi gerekecekti ve er ya da geç, muhtemelen kendi annesinin de canını almak zorunda kalacaktı. Hinata’nın soğukkanlı analizinin vardığı sonuç buydu; evde olmak istememesinin en büyük sebebi de her şeyden öte buydu.
En azından burada, başka kimseyi öldürmek zorunda kalmayacaktı. Ya da bir grup adam etrafını sarana dek öyle sanıyordu.
“Hey, burada bir tane daha var!”
“Vay canına! Yine genç bir kız, ha? Nefis!”
“Hey, satmadan önce biraz tadına baksak kimsenin ruhu duymaz, değil mi?”
Demek öyle… Demek buralar da aynıymış. Onun gözünde bu dünya çaresizlikten başka hiçbir şeyle dolu değildi. Çirkinliklerle, iğrençliklerle dolu bir dünya. Bir an önce yok olması gereken bir dünya.
Onlardan alacağım. Benden hiçbir şey almalarına izin vermeyeceğim.
Onaylandı. Benzersiz Yetenek: Gaspçı… başarıyla kazanıldı.
Ben haklıyım. Hesaplamalarım kusursuz, çünkü dünya ezelden beri değişmezdir.
Onaylandı. Benzersiz Yetenek: Hesaplayıcı… başarıyla kazanıldı.
Aniden görüş alanı berraklaştı. Yüreğindeki sis dağılmış, zihni keskinleşmişti.
Karşımdaki bu adamlar benden bir şeyler almak istiyorsa, önce ben onlardan alayım.
Canlarını alayım.
Ve ardından katliam başladı. Hinata’nın üç adamı kendi elleriyle öldürmesi beş dakika bile sürmedi. Yeteneklerine henüz yeni uyanmıştı ve olağanüstü bir kas gücüne sahip değildi, ancak hepsi bu kadardı.
Bunlar, bu dünyada işlediği ilk cinayetlerdi.
Hinata’nın çevresinde yakın olduğu insanlar vardı elbette, fakat hiçbirine asla güvenemiyordu. Güvenilemeyecek kadar zayıftılar. Günün birinde onları da kendi elleriyle öldürebileceğini hissediyordu. Bu yüzden yanlarından ayrıldı.
Ölümler ardı ardına geldi; onlarla birlikte bilgi ve teknik beceri de peşi sıra aktı. Yeni kazandığı bu hünerleri bir temel olarak kullanıp kudretli birine, bu dünyanın hâkimlerinden birine dönüştü.
Günler geçti…
Ve sonunda Hinata O’nu buldu.
Hizmet etmeye layık olduğu yegâne tanrıyı.
Bu dünyada tanrılar sahiden de vardı.
Artık kaç kişiyi öldürdüğünü bile hatırlamıyordu. İyi insanlarmış, kötü insanlarmış—Hinata için hiçbir önemi yoktu; çünkü tanrısının huzurunda herkes eşitti. Hizmet ettiği varlığın emirlerini zerre sorgulamadan savaşmaya devam etti. Canavarları da aynı şekilde. Emirler mutlaktı ve tanrısı, canavarların varlığına asla müsamaha göstermiyordu. Böylece, karşı konulamaz gücüyle tanrısının düşmanlarını birer birer ortadan kaldırdı.
O küçük kızdan eser kalmamıştı artık. Artık tanrısının sağ koluydu. Doğrudan Kutsal İmparator’a bağlı İmparatorluk Muhafızları’nın başşövalyesi olan paladin unvanını taşıyordu ve bu unvana yaraşır bir güzelliğe sahipti.
Onu tüm canavarların ezeli düşmanı kılan bir unvan.

Derken, ona korkunç bir haber ulaştı. Öğretmeni ve akıl hocası olan Shizue Izawa ölmüştü. Bu dünyada Hinata’ya şefkat gösteren yegâne kişiydi.
Ne duygusal anılar vardı ortada ne de bir nefret. Ruhuna dolup taşan o hislerin bir adı bile yoktu.
Bunu asla affedemem. Bir canavar bunu nasıl yapabilirdi…?
Saraydaki o sıkıcı günleri artık sona ermişti. Neredeyse bir azizeyi andıran o güzel çehresinde buz gibi bir tebessüm belirdi ve derhal harekete geçti.

