26 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
İnsanoğlu, deneyimlerinin ve içinde bulunduğu çevrenin sınırlarına hapsolmuş bir canlıdır. Hangi bilgiye sahip olursa olsun, hiç kimse bu doğa kanununun ötesine geçemez. Örneğin, pırıl pırıl güneşli bir günü ele alalım. Savaş filtresinden bakıldığında, bu güzel gökyüzü bile alçak bulut katmanlarına indirgenip bir endişe kaynağına dönüşebilir.
Dünyayı olduğu gibi kabul etmek imkânsızdır. İnsanlar sosyal hayvanlardır; gerçekliği kabullenmek için gözlerini yummaktan başka çareleri yoktur.
Kendi kuralları ve nizami kısıtlamaları olan bir toplumun mensupları için bu durum çok daha geçerlidir. Bir örgütün parçası olan her birey, zamanla o örgütün kültürünü cisimleştirmeye başlar.
Albay Lergen de bu kuralın bir istisnası değildi.
Bunu herkesten iyi idrak ediyordu. Adam, Genelkurmay Başkanlığı’nda kıdemli bir kurmay subay olmanın ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.
Ne yazık ki bu farkındalık, kendi dünyasının dışından biriyle temas kurmak zorunda kaldığı her seferinde daha da derinleşiyordu.
Konferans salonuna doğru ilerlerken Genelkurmay Başkanlığı’nın tanıdık koridorlarında yürüyor, birazdan gerçekleşecek görüşmeyi düşündükçe yüzünde beliren buruk tebessüme engel olamıyordu.
Aslında oldukça tuhaf bir durumdu.
Savaş iki tarafla yürütülür ve konu savaşı bitirmeye geldiğinde müzakere etmek sürecin kaçınılmaz bir parçasıdır. Genelkurmay Başkanlığı’nın savaşa tek başına son vermesinin bir yolu varmış gibi konuşulamazdı.
Bu gerçeğe rağmen, Dışişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı ilk kez bir araya gelmek üzereydi.
Ordu ve Dışişleri Bakanlığı bu noktaya kadar birbirlerini neredeyse tamamen görmezden gelmişti. Her iki kurumun da kendi işine bakması gerektiği varsayımıyla birbirlerinden kaçınmaya yönelik karşılıklı eğilimi, kıymetli vaktin devasa boyutta heba olmasına yol açmıştı.
Genç askerlerin bedenleriyle satın alınmış bir vakit. Bu toplantının nihayet planlanabilmesi için yılların geçip gitmiş olması günahtan farksızdı.
İyi ya da kötü, Dışişleri Bakanlığı temsilcisi vaktinde çıkagelmiş ve son derece dakik olan Albay Lergen’den bile önce varmıştı.
“Tanıştığımıza memnun oldum, Albayım. Ben…”
“Namınız sizden önce geldi, Müsteşar Conrad. Buraya kadar geldiğinize sevindim.”
Takım elbiseli adam, henüz asker selamı vermekte olan Lergen’e elini uzattı. Lergen uzatılan eli gecikmeli olarak fark etti ve elini indirip aynı şekilde karşılık vermeden önce hafifçe zoraki bir tebessüm sergiledi.
Asker selamı yerine el sıkıştılar.
Bu basit bir nezaket göstergesiydi ama Lergen’in dengesini bozmaya yetmişti. Adamın el sıkışı… o kadar inanılmaz derecede gevşekti ki Lergen irkilmemek için kendini zor tuttu.
Bu el, bırakın bir silahı, hayatında bir alet bile tutmuş bir adamın eli değildi.
Bu zayıf adam günümüz İmparatorluğu’nda doğduğu için şanslıydı —hayır, şimdi böyle boş düşüncelere kapılmanın sırası değildi. Lergen başını sallayarak düşünceleri savuşturdu ve bakışlarını karşısındaki adama dikti.
Karşısında duran, yakışıklı ve dürüst bir çehreye sahip bir adamdı. İlk bakışta muhatabı kendisinden biraz daha yaşlı görünüyordu… İmparatorluk Dışişleri Bakanlığı’nda müsteşar olmak için fazlasıyla genç.
“Özür dilemeliyim, zira benden önceki seleflerimin tamamı görevden alındı.”
“Ah… Asıl özür dilemesi gereken benim. Aklımdan geçenler yüzüme mi yansıdı?”
“Evet, yansıdı. Pekala, belki de bu konu benim için biraz hassas bir mesele olduğu içindir.” Müsteşar Conrad’ın yüzünde bu noktada hafif bir tebessüm belirdi. “Mevcut konumum için son derece genç olduğumun gayet farkındayım. Bunu belirterek haddimi aşıyor olabilirim ama siz de benzer bir durumda değil misiniz? Genelkurmay Başkanlığı’nda albay olmak için epey gençsiniz, öyle değil mi?”
“Savaş zamanlarında bir insanın rütbe basamaklarını ne kadar hızlı tırmanabildiğine şaşırırsınız… Farkında mısınız bilmiyorum Müsteşar Conrad, ama harp okulundan yeni mezun olmuş çömezlerin savaş alanına adım atar atmaz teğmen ve yarbay olmaları hiç de alışılmadık bir durum değil.”
“Bir örgüt için taze kan her zaman iyidir.” Müsteşar, esprili bir edayla çenesini sıvazladı. “Morukları iskambil oyunlarıyla baş başa bırakabiliriz.”
Açıkça Dışişleri Bakanlığı’ndaki üstlerini kastediyordu.
Söylediklerine bakılırsa, çalıştığı yer kendisi gibi daha kıdemsiz mensuplar için oldukça stresli bir ortamdı. Albay Lergen, adamın muhtemelen içini döktüğünü fark etti.
“Pekala Albay, sadede gelelim. İkimiz de aynı gemideyiz. Seleflerimizin sırtımıza yıktığı bu pisliği temizlememiz gerekiyor. Umarım güzel bir iş birliği yürütebiliriz.”
Lergen, bu müsteşarın nihayetinde üzerine düşeni yapabileceğine dair umut beslemeye başlıyordu. Adamın ne kadar büyük bir bataklık içinde olduklarını gerçekten kavrayıp kavramadığı konusunda hâlâ şüpheleri olsa da, bozuk bir plak gibi köhne jargonları tekrarlayıp durmaması iyiye işaretti.
“Epey sert bir yorum oldu. Ya da… Bugün şahsınızla beni şereflendirmenizin sebebi bu olabilir mi? Yakında birtakım değişikliklerin yaşanabileceğine dair içimde umut doğuruyorsunuz.”
“Değişiklikler mi?”
“Ordu temsilcisi olarak, Dışişleri Bakanlığı ile el ele çalışmaktan daha çok isteyeceğim hiçbir şey olamaz.”
Albay dürüst olmak gerekirse yakın zamanda pek bir şeyin değişmesini beklemiyor olsa da, sürpriz bir tepkiyle karşılaştı.
Müsteşar, yüzünde ilgisiz bir ifadeyle başını salladı.
“Mutabıkım.”
“Ne?”
“Haklı olduğunuzu söylüyorum Albay Lergen. Bizler kudretli İmparatorluk’un birer hizmetkârıyız. Çelik üçlünün çarklarını döndüren makinedeki birer dişliden ibaretiz. Hükümet, bürokrasi ve ordu.” Yakışıklı çehresini hafif bir küçümseyici tebessüm süsledi ve konuşma tonunda, hemen yüzeyin altında yatan hor görmeyi sezdiren bariz bir hırs vardı. “Bugün içinde bulunduğumuz durağanlık hali, birbirimizden kopuk yaşamamızın bir sonucudur. “Hatamızın farkına vardığımıza göre, rotamızı değiştirmemiz son derece doğaldır. Yanılıyor muyum?”
“Hayır, katılıyorum.”
Karşısında oturan danışman, yüzünde beliren tebessümün arkasından husumetini dışa vurmaya başladı.
“Aptal olmadığınız sürece aslında oldukça basit bir mesele bu. Ne yazık ki İmparatorluğumuzun ilgili makamları yalnızca diğerlerinin aptal olduğunu düşünüyor; tam bir basiretsizlik ve cehalet düeti.” Durumun ne kadar utanç verici bir hal aldığını vurgulamak istercesine, sesi giderek öfkelenerek alaycı bir edayla kıkırdadı. Adam, içindeki katıksız öfkeyi gizlemekte yetersiz kalıyordu. “İmparatorluk’un temelini oluşturması gereken o bilge üçlü yapıdan bir hayli uzaklaştık. Yanılıyor muyum?”
Şu an İmparatorluk’un belini büken tam olarak buydu.
Lergen adama hak vermekten kendini alamadı.
İmparatorluk Ordusu “askeri mantık” anlayışını savunuyordu. Bildiği tek dil buydu. İmparatorluk konseyi, hanedan ve hükümet ise kamuoyundan başka hiçbir şeyi umursamıyordu. Bunun sonucunda da İmparatorluk’un çarklarını döndüren bürokratik mekanizma, yalnızca mevcut durumun korunması yönünde çağrıda bulunmaya devam ediyordu.
Bu üç dişli artık birbirine uyum sağlamıyordu.
Üstelik yetmezmiş gibi, her bir dişli en yüksek önceliğe sahip görevi kendisinin üstlendiğini sanıyordu.
“İşlevini yitirmiş olan Yüksek Komuta Konseyi artık kurtarılacak durumda değil. Gerçi, içine düştüğümüz bu vahim tabloda kimse masum sayılmaz. Bu hususta, en büyük sorumluluğun Genelkurmay Başkanlığı’na ait olduğunu düşündüğümü de açıkça belirtmeliyim.”
Albay Lergen, yapılan eleştiriyi ciddiyetle sineye çekiyormuş gibi görünerek hazırolda oturdu. Ancak danışmanın bir sonraki söyleyeceği şey onu sarsacaktı.
“Özellikle Korgeneral Zettour, kural tanımaz müstakil tavırlarıyla işlerin bu noktaya gelmesinde muazzam bir etkiye sahip.”
“Korgeneral mi…? Bağışlayın ama bu ifadenize katılabileceğimi hiç sanmıyorum. Başkan yardımcısı her şeyi nizamlara ve prosedürlere harfiyen uygun şekilde yürütmektedir. Biraz daha açabilir misiniz?”
“François Cumhuriyeti ile yapılan muharebe sırasında, üst yönetim çeşitli askeri meseleler hakkında tamamen karanlıkta bırakıldı. Bir asker olarak, Albay, bu durumdaki sorunu göremiyor olabilirsiniz. Fakat bu milletin gözünde, bizler adeta toplumdan tecrit edildik. Geleceğe dönük olarak, bilginin eşit şekilde paylaşılmasını talep etmek istiyorum.”
“Bu bizim işimiz değil.”
Bu şikâyeti daha önce milyon kez duymuş olan Genelkurmay subayının verebildiği tek yanıt bu oldu. Danışman, basit bir yanlış anlamadan başka bir şey olmayan bir konu yüzünden öfkelenmişti. Genelkurmay Başkanlığı’nın perspektifinden bakıldığında, ordunun bilgi paylaşımında cimrilik ettiği falan yoktu.
“Ortada bir kafa karışıklığı var gibi görünüyor. Nihayetinde, paylaşılması gereken tüm bilgileri halihazırda paylaştığımıza inanıyoruz.”
“Elbette öyle inanıyorsunuzdur. Ancak Albay, sizin gibi yüksek rütbeli bir subay, Korgeneral Zettour’un cephe gerisinde yapılan düzenlemelere nasıl müdahil olduğunu kuşkusuz biliyordur.”
“… Gerekli tüm bilgileri paylaşmadığını mı ima ediyorsunuz? Ordu bildiklerini paylaşır ve üzerine düşen görevi yerine getirir. İmparator Majestelerinin huzurunda konuşmuyoruz neticede.”
“Albay… İtiraf etmeliyim ki Genelkurmay Başkanlığı’nı kıskanıyorum.”
“Anlayamadım?”
Danışman Conrad, bu söz üzerine şaşkınlığa uğrayan Lergen’e bakarak derinden, bıkkın bir iç çekti.
“Harekâtlarınızın mükemmel bir şekilde yürütüldüğünü duyuyorum. Genelkurmay Başkanlığı kulağa fevkalade, entelektüel açıdan uyarıcı bir çalışma ortamı gibi geliyor. İmparatorluk’un en zeki, en parlak zihinlerini bünyesine kattığını varsaymaktan başka bir şey gelmiyor elimden.”
“Küstahlığımı bağışlayın ama bu son derece doğal. Bir kurmay subayın yapması gereken—”
Danışman Conrad, daha da aşağılayıcı sözlerle Lergen’in lafını ağzına tıkadı.
“Sizin sayenizde biz sivil yetkililer, tatmin edici bir açıklama sunmakta epey zorlanıyoruz.”
Lergen ona açık bir kafa karışıklığıyla bakakaldı; bu bakışa yine derin bir iç çekiş karşılık verdi.
“Aptallara aptal olduklarını yüzlerine vurmanın yeterli bir açıklama sayıldığını düşünmüyorsunuzdur herhalde? Aklınızı kaçırmış olmalısınız. Açıklamaların sindirilmesi, basitleştirilmesi gerekir. Bir gerizekalının bile anlayabileceği kadar açık ve basit olmalıdırlar.”
“Peki bu bahsettiğiniz aptallar tam olarak kimler?”
“Nefret ettiğiniz o avam tabakası, yani halk.”
Lergen, danışmanın bu keskin ve zehir zemberek sinizmine kaşlarını çattı. Çizgiyi aşmıştı. Lergen hayatı boyunca halk hakkında tek bir kez bile böyle şeyler hissetmemişti.
“Pekala Albay. Yüzünüzün aldığı hale bakılırsa değerlendirmeme katılmadığınızı varsayıyorum?”
“Sınıfsal kökenine bakarak kimseye saygısızlık ettiğimi düşünmüyorsunuzdur umarım.”
Danışman Conrad elini çenesine götürdü ve yüzünde açıkça şüpheci, kocaman bir sırıtışla çenesini sıvazladı.
“Demek aynı şeyi tekrar tekrar açıklamaktan erinmeyen tiplerdensiniz. Birinin ancak küçücük bir kırıntısını kavrayabildiği bir şeyi anlamasına yardım etmek için yolunuzdan saparsınız, öyle mi? Ne mükemmel bir eğitmen ama.”
Haklı bir noktaya değinmişti ve bu durum Lergen’i gerçekten sarsmıştı. Kendisinin ve diğer kurmay subayların çoğunun, bir bilgiyi tek bir kez duyduktan sonra kavraması ve hafızasına kazıması beklenirdi.
Kesinlikle işlerini ne kadar verimli yürüttüklerine göre değerlendirilirlerdi.
Kurmay subaylık görevinin özü de buydu zaten. Bulabildikleri her alanda gereksiz ayrıntıları budamaya odaklandıklarını inkar edemezdi.
“Görünüşe göre neden bahsettiğimi nihayet anladınız. Güzel. Bu sayede sohbetimizi çabuk bitireceğiz…” “Nihayetinde bu, yalnızca dış kurumlarla münasebetlerinizde karşınıza çıkan bir sorun.”
“İtiraf etmek benim için ne kadar utanç verici olsa da, çalışma arkadaşlarımın hepsinin iletişim konusunda ne kadar mahir olduğunu anlamamı sağladınız.”
Aklına Yarbay Degurechaff geldi. Nelerin söylenmesi veya yapılması gerektiğini gayet iyi anlardı. Bu da onunla çalışmayı son derece kolay kılıyordu. Ildoa’lı Albay Calandro için de durum aynıydı.
Keza üstleri Korgeneral Zettour ve Korgeneral Rudersdorf için de öyle.
Bodoslama söylemek gerekirse, Lergen’in zihninde bu tanıma uyan pek çok kişi vardı. Buna emri altında çalışanlar da dahildi. Yarbay Uger’e bir görev verirken hiçbir zaman gereksiz teferruatlara girmesi gerekmezdi.
Hem üstleri hem de altları laftan gayet iyi anlayan insanlardı.
Müşterek askeri bilgileri bir nevi ortak dil işlevi görüyor, görevlerini tamamlamak için ortak taktiklerden faydalanıyorlardı. Dahası, hepsi de görevlerine duydukları ortak gururu paylaşan yetkin kimselerdi.
İş iletişime geldiğinde ise Danışman Conrad’ın yüzünü ekşitmesi, Lergen’e mevcut duruma dair bilmesi gereken her şeyi açıkça anlatıyordu.
“… Yani yeterince iletişim kurmadığımızı mı söylüyorsunuz?”
“Açık konuşmak gerekirse, evet. Hatta durumun bundan da vahim olduğuna inanıyorum. Elbette Dışişleri Bakanlığı olarak bizim de kusurlarımız yok değil. İletişim her cephede zayıf kaldı.”
Danışman Conrad, puro seçmeden önce iç cebinden küçük bir tabaka çıkarmak için bir an duraksadı.
Puronun ucunu kesti, ardından bir kibrit çıkardı ve—dostane bir jest yapmak istercesine—tabakayı Lergen’e uzattı.
“Siz de alır mısınız, Albay?”
“İkram ediyorsanız, hayır demem.”
“Elbette. Bu purolar fevkaladedir. Bakan yardımcısının makamına gelen bir hediyeydi.”
Lergen, danışman purosunu tüttürürken etrafa yayılan kokudan bunların ne kadar kaliteli olduğunu anlayabiliyordu. Ayrıca üzerindeki mühürden henüz yeni ithal edildiklerini de kestirebiliyordu. Muhtemelen Ildoa üzerinden gelmişlerdi… Danışmanın bunları ele geçirebilmiş olmasına şaşırdı. Böyle puroları temin etmek Genelkurmay Başkanlığı için bile kolay iş değildi.
“Bunları hediye etmek amacıyla temin etmiştim, ya da en azından o çekilmez amirime öyle söyledim. Bir tane içmek sizi de suçuma ortak edecek… Bakanlık peşimize düştüğünde bunun izahı mümkün olmaz.”
Danışman Conrad bu şakayı son derece ciddi bir yüz ifadesiyle söyledi.
Şaka yapıp yapmadığını anlamak güçtü. Lergen bir puro alırken gergin bir kahkaha attı.
“Diplomasi camiasından biriyle görüşmekten keyif alacağım bir günün geleceği hiç aklıma gelmezdi.”
Danışman Conrad, gönülden katıldığını belirten bir edayla ellerini birleştirdi ve tatmin olmuş bir ifadeye büründü.
“Benimle aynı fikirde olmanıza sevindim. Doğru tahmin ettiniz; birlikte çalışarak ikimizin de elde edeceği kazanımlar var. En önemlisi de iş birliği yapma iradenizdir. Yanılıyor muyum, Albay?”
“Size katılıyorum fakat elde edeceğimiz kazanımlar niyetimizden daha önemli değil midir?”
“Pek bir diplomatça yaklaştınız, Albay. İrade gerçekten de yetenekten önce gelir. Bütün eylemleri harekete geçiren şey odur. Niyetten yoksun yetenek, yararsız olmaktan da öte bir yüktür.”
Danışman Conrad hafifçe kıkırdadı.
“Haleflerime bakmanız yeterli. Kağıt üzerinde hepsi gayet yetkin bir gruptu.”
Elini uzattı ve adeta yedi erdemi sayıyormuşçasına parmaklarıyla saymaya başladı.
“Çok dil bilen, nüfuzlu, eğitimli, görgülü ve kültürlü bir yetiştirilme tarzına sahip… Hepsi hoş sohbetli, nazik insanlardı ve her biri sanattan son derece iyi anlardı. Her biri serbest piyasaya ve adalet sistemine inancı tam olan soylu diplomatlardı. İnsan bundan daha iyi bir heyet isteyemezdi.”
Biri hariç tüm parmaklarını indirdi; kalan tek parmağıyla da son derece ciddi bir ifadeyle kendi kafasına dokundu.
“Hepsinde de kararlılık eksikti. Sanıyorum sizin daireniz de benzer bir dertten muzdarip?”
“İtiraf etmeliyim ki Anlaşma İttifakı ile ilk karşılaşmamız sırasında bazı hatalar yapıldı…”
“Ve şimdi o ilk bocalayışların bedelini ödüyoruz. Kurumlarımızın şimdiye kadar birbirimizden kopuk hareket etmesinin yegane sebebi de işte budur. Bunun artık son bulması gerekiyor. Birlikte hareket etmeye başlamalıyız. Tek umudum vakit kaybetmeden başlayabilmemiz. Tanrı korusun, her ihtimale karşı hazırlık yapmamız gerek.”
İçten içe ne hissederse hissetsin, Lergen sakince yanıt verdi.
“İster ordu olsun ister bürokrasi, en kötü senaryoya karşı her zaman hazırlıklı olunması gerektiğine inanıyorum.”
Ne hissettiğinin bir önemi yoktu. Bu, Lergen’in bir kurmay subay—yani askeri bir bürokrat—olarak zamanla edindiği politik duruşun bir gereğiydi.
Nefret ettiği türden bir siyasetti tam olarak; yine de onların düşünce yapısına dikkate değer bir kolaylıkla uyum sağlayabiliyordu. Kendisi bile şaşırmıştı bu duruma.
Aşağılayıcı bir şeydi. O da yavaş ama emin adımlarla politik bir figüre dönüşüyordu. Bu fikirden ne kadar tiksinse de mecburiyet insana her şeyi yaptırıyordu.
Danışman için de durum aynıydı; en başından beri burada buluşuyor olmalarının sebebi de buydu zaten.
Sakince kısa bir süre bakıştıktan sonra aralarındaki gerginlik aniden son buldu.
“Son derece haklısınız,” dedi Danışman Conrad; kayıtsızca bakışlarını kaçırıp hafifçe başıyla onaylayarak. “Yine de daha fazla başarısızlık ihtimali üzerinden yeni mezarlar kazmaya gerek görmüyorum. Kayıplarımızın ardından yas tutmaktansa, neden yakın bir iş birliği içinde yapılması gerekenleri yerine getirmiyoruz?”
Lergen konuşmadan önce düşünmek için bir an duraksadı.
Conrad’ın söyledikleri kâğıt üzerinde şüphesiz kulağa hoş geliyordu fakat Lergen, diğer kurumlardan gelen yetkililerden ve onların siyasi oyunlarından pek hoşlanmazdı. Bu teklifin arkasında ne tür gizli anlamların yatıyor olabileceğini kestirmesinin imkânı yoktu. Satır aralarını okumaya çalıştı. Bürokratın muhtemel gizli niyetleri üzerine kafa yorarken sıkıntılı bir an geçti.
Aklına belirgin bir şey gelmeyince, önermeye katılmaktan başka yapabileceği bir şey kalmadı.
“… Kayda değer bir noktaya değindiniz.”
“Harika.”
“Harika bulduğunuz nedir, Danışman Bey?”
“Ah,” diyerek açıklamaya başladı Danışman Conrad, sanki bunu daha önce açıkça belirtmediği için özür diler gibiydi. “Hem doğu hem de batı cephelerinde yaşanan mevcut durgunluğun ideal olmaktan çok uzak olduğunu tahmin ediyorum. Bu yüzden buraya, mevcut durumu nasıl değerlendirdiğimizi size aktarmaya geldim. Vaziyetten derin endişe duyuyoruz ve bir tür çıkış stratejisi belirlemek istiyoruz.”
“Bunu Dışişleri Bakanlığı’nın bir yetkilisi olarak söylüyorsunuz sanırım.”
“Elbette. Kurumumun bir üyesi olarak, bir iş birliği yolu bulabilirsek bu her ikimizin de yararına olur. Elimizdeki bilgileri paylaşmamız gerektiğini düşünmemin sebebi de tam olarak bu.”
Konuşma tarzı… Bütün bunları açıkça dile getirmekten hiç çekinmiyor.
Dışişlerinden sorumlu biri için Conrad’ın ne düşündüğünü okumak son derece kolaydı. Lergen’in içinde tuhaf bir hissin belirmeye başlamasının nedeni muhtemelen buydu. Sebebini tam olarak koyamıyordu ama bir kelime seçmesi gerekseydi, muhtemelen en doğrusu kıskançlık olurdu.
Bu adamı kıskanıyordu.
İmparatorluk Ordusu’nun mevcut durumu göz önüne alındığında, kendi aralarında bir uzlaşmaya varıp hükümetin başka bir kurumuna böyle bir teklifte bulunmaları mümkün olabilir miydi ki?
“B Planı” gibi uğursuz kelimeler Lergen’in zihninden şimşek gibi geçti fakat bu düşünceyi hemen kafasından attı.
Eğer her şey pürüzsüz ilerlerse—ordu, Dışişleri Bakanlığı ile aynı çizgiye gelebilirse—İmparatorluk dertlerinden kurtulmuş olurdu.
Yüzünde kocaman bir tebessümle Albay Lergen, elini Danışman Conrad’a doğru uzattı.
“İmparatorluk bayrağı altında kenetlenebilmek bana son derece büyük bir mutluluk veriyor.”
“Yani demek istiyorsunuz ki…?”
Lergen başıyla onaylayarak yanıt verdi.
“Ordudan herhangi bir itiraz geleceğini sanmıyorum. Bu savaşı birlikte bitirmemizi sağlayacak bir yol varsa, buna açık olacaklardır.”
“… Dürüst olmam gerekirse Albay, bu içimi gerçekten rahatlattı.”
“Nedenini sorabilir miyim?”
“Elbette,” dedi Danışman Conrad, ağzından çıkan duman kümesi purodan süzülüp havaya yayılırken. “Endişeliydim. Bu sıkıntılı zamanlarda Genelkurmay Başkanlığı’nda konuşabileceğimi sandığım kimsenin olmayacağından korkuyordum.”
Danışmanın eleştirisi ağırdı ancak Lergen bir kurmay subaydı. Bu ona hiç de sürpriz gelmedi.
“Topyatun savaş zamanlarında muayyen bir aklıselimi korumanın önemini kavramış bulunuyorum. Savaş, rasyonelleştirilmiş şiddetten başka bir şey değildir.”
Yarbay Degurechaff buna mükemmel bir örnekti.
Şiddeti, amaca giden yolda rastgele bir araç olarak kullanmıyordu.
Sonunda muhtemelen hiçbir işe yaramayacak olsa da, topyekün savaş koşullarındaki yaşama bütünüyle uyum sağlamış bir subaydı. Lergen, kızın vatana hizmet eden mantıklı bir asker olduğunu inkar edemezdi fakat onda yine de tuhaf bir şeyler vardı.
Aynı zamanda, kontrolden çıkmış bir yük treni gibi de değildi. Durum gerektirdiğinde kendini dizginlemesini bilirdi.
Tepeden tırnağa bir subaydı. Ölçülüydü, disiplinliydi ve doğru zamanda doğru eylemi gerçekleştirecek kabiliyete sahipti. Ona derin bir hürmet duymamak imkânsızdı. Saha subayı olarak kazandığı sayısız nişana bakmak yeterliydi; sicili zaten her şeyi anlatıyordu. Lergen o genç kıza saygı duymaktan başka bir şey yapamıyordu.
Bu bakımdan, Danışman Conrad Lergen ile görüşmeye geldiğinde zihninde canlandırdığı saha subayı tipi buysa, çok daha sert biriyle karşılaşmayı beklemiş olması son derece anlaşılırdı.
Kısa bir öz değerlendirmenin ardından Albay Lergen, Danışman Conrad’ın yüzünde tatmin olmuş bir ifadeyle ayağa kalktığını fark etti.
“Albayım, bugün için teşekkür ederim. Sizinle tanışabildiğime çok memnun oldum. İşleri harekete geçirmek adına gerekli düzenlemeleri yapmak istiyorum. Yarın tekrar uğramamda bir sakınca var mıdır?”
“Ne derler bilirsiniz, demir tavında dövülür. Vakit kaybetmeden başlayalım.”
AYNI GÜNÜN İLERLEYEN SAATLERİNDE, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI HAREKÂT DAİRESİ—DAİRE BAŞKANI MAKAM ODASI
“Ben Albay Lergen. Giriyorum.”
“Merhaba, Albay. Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen ziyaretçi ne anlatıyordu bakalım?”
“Görünüşe göre onlar da en kötüsünden korkmaya başlamışlar. Bu açıdan bakıldığında, hedeflerimiz aynı. Zafere giden yolun engebeli olacağının farkındalar… ama birlikte hareket edebilirsek hâlâ bir çıkış yolu olabileceğine inanıyorlar.”
Korgeneral Rudersdorf’un ölü gibi solgun yüzüne doğru kaçamak bir bakış attı.
“Vaktinde başarabilirsek ne ala.”
“Kısıtlı bir zamanımız mı var?”
“Onu Ildoa’lılara sorman gerekecek. Sana kum saatimizde hâlâ biraz kum kaldığını söylerlerdi.”
Lergen bu açık sözlü yorum karşısında kaşlarını çattı. İmparatorluk’un müşkül bir durumda olduğunun kendisine açıkça söylenmesine ihtiyacı yoktu.
“… “İğneleyici konuşmaktan pek hoşlandığınızı bilmezdim, efendim.”
“Albayım, amma da beceriksiz bir aptalsınız.”
Lergen’in boğazından küçük bir şaşkınlık nidası döküldü. İşin doğrusu Lergen, kendisinin de pek şaka kaldıracak ya da yapacak biri olmadığının farkındaydı. Korgeneral Rudersdorf ise… muhtemelen sadece biraz rahatlamak, içini dökmek için söyleniyordu.
Yine de bu laf Lergen’i gafil avlamıştı.
General muazzam bir baskı altındaydı; savaştaki umutsuzluk onu günden güne kemiriyordu. Belki de bu, yola devam edebilmesini sağlayan bir başa çıkma mekanizmasından ibaretti.
Yine de yıllardır onun yanında görev yapan Albay Lergen, bu değişimi gözden kaçırmamıştı.
Eski Korgeneral Rudersdorf çok daha yüksek sesle, çok daha kararlı bir tonla konuşurdu. Yoksa gücünün, tahammülünün sonuna mı gelmişti?
“… Sanki herkes ne yapacağını bilmeden sağa sola koşturup duruyor. Savaşın kargaşası acımasızdır. Topyatun bir zafer uğruna savaşmanın bedeli ağır olur.”
“Kabul edilebilir bir uzlaşma sağlamak adına diplomasiden faydalanabiliriz. Tüm kaynaklarımızı bu işe aktarırsak, bunu başarmanın bir yolunu bulabileceğimize inanıyorum.”
“Bunu bir zafer olarak mı görürsün?”
Albay Lergen soruya kararlı bir tonla yanıt verdi.
“Bu bir zaferdir.”
Korgeneral Rudersdorf, ‘Devam et’ dercesine sert ve keskin bir bakış fırlattı.
“Savaşı bitirmemiz için son derece ideal bir yol olduğuna inanıyorum. Düşmana taleplerimizi kabul ettirmenin bir yöntemi olacaktır. Aynı amaca ulaştıran farklı bir araç sayılamaz mı?”
Cesurca bir zafer sayılmazdı. Onca, bunca can kaybının ardından savaş en nihayetinde bir mütareke ile sona erdirilmiş olacaktı.
Fakat çatışmaların durması yine de bir son demekti. Övünülecek bir şey değildi belki ama bazen en iyi ilaçlar en acı olanlardı. Albay Lergen’in, umutla tatlandırılmış bir hayalden ibaret olduğunu bilse dahi bu teklifin arkasında kararlılıkla durmasının sebebi işte buydu.
“Milli savunma açısından bakıldığında, bunun net bir zafer olacağına inanıyorum.”
“Bu ancak savaşı lehimize koşullarla bitirebilirsek geçerli olur. Sen de diğer herkes de sadece gelecekten—olmasını umduğunuz şeylerden bahsediyorsunuz. Hasat hakkında konuşmak güzeldir fakat ürün alabilmek için önce tohum ekmek ve tarlada ter dökmek gerekir.”
“Kesinlikle haklısınız, Generalim. Değerli zamanımızı alsa bile, tam da bu yüzden toprağı hazırlamanın vaktidir.”
“Ha?” Korgeneral von Rudersdorf’un yüzünde ilgili bir ifade belirdi. “Çiftçilikten pek anlamıyorsun galiba, Albay? Toprağı ilkbahara kadar hazır etmen gerekir. Takvime bakılırsa, şu sıralar mahsulü toplamaya hazırlanıyor olmalıydık.”
Mevsimin çoktan yaz olduğuna hafif bir kahkahayla dikkat çekti fakat mantığında bir kusur vardı.
“Yulaftan bahsediyorsak haklısınız tabii… Fakat zamanlama, ne yetiştirmek istediğinize bağlı olarak değişir.” Lergen, hiçbir şey için henüz geç olmadığını vurgulamakta kararlıydı.
“Lafı nereye getirmeye çalışıyorsun?”
Lergen’e yöneltilen bakış son derece heybetli ve baskıcıydı ama Albay Lergen soğukkanlılığını koruyarak yanıtını rahat bir tonla sürdürdü.
“Sadece zihnimizin dağılmasını istemiyorum. Hepsi bu. Anavatanın—Heimat’ın—hasat vakti geldiğinde zihnimin berrak olmasını istiyorum.”
“Sana tamamen katılıyorum, Albay. Son zamanlarda, ‘zaman’ darlığına rağmen enine boyuna tartışılması gereken pek çok önemsiz teferruat var. Gerçekten çok yazık.”
Yorgunlukla başını sallarken “zaman” kelimesinin üstünü basa basa vurguladı.
“Bizler Heimat için, İmparatorluk için savaşan askerleriz. Ne yapılması gerekiyorsa onu yaparız. Ötesini umut edemeyiz.”
“Ben de tamamen aynı fikirdeyim.”
“En doğrusu olduğunu düşündüğümüz şeyi denemeliyiz. Ve umarım tutacağımız yol doğru yol olur.”
Akıllarına gelen en iyi çözümün bu olması düşüncesi ikisinin de yüreğini sızlatıyordu. Albay Lergen’in bu yeni yönelimin meyve vermesi uğruna her şeyini ortaya koymaya karar vermesinin sebebi işte buydu. Görevinin çağrısını kulak ardı etmek yapacağı en son şeydi.
Heimat’a olan sevgisi çoğu kimseninkinden çok daha tutkuluydu.
“Albay, Dışişleri Bakanlığı’ndan şu… Danışman Conrad ile yakın bir iş birliği yürüt. İmparatorluk hangi yolu seçerse seçsin, elimizde ne varsa onunla yetinip idare etmek zorundayız.”
“Hemen icabına bakacağım. Yarbay Uger’i de yanıma almama müsaadeniz var mıdır?”
“… Trenler vaktinde kalkmamaya başladığında, doğu cephesinde konuşlu askerlerin—en başta da Zettour’un—dizginlenemez öfkesiyle karşılaşmayı göze alıyorsan sorun yok.”
Bu vahim zamanlarda bu durum, Uger’in yardımını almaktan vazgeçmek için yeterli bir sebep sayılamazdı. Lergen ne yapması gerektiğini biliyordu ve bunu başarmak için Uger’e ihtiyacı vardı.
“Buna katlanabilirim. Her şey Heimat için.”
“Mükemmel.”
Korgeneral Rudersdorf sandalyesinden yavaşça kalktı. Sanki omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi içten bir kahkaha attı.
“Kısıtlı zamanımızda bu işten bir çıkış yolu varsa, en iyi çözüm odur. Sana güveniyorum, Albay.”
“Elbette efendim. Sözüme güvenebilirsiniz.”
“Şimdi, ihtiyacın olan her şeyi sana tahsis edeceğim. Doğrudan benim yetkimle hareket edeceksin. En doğrusu neyse onu yap.”
Albay Lergen, generale teşekkür ettikten sonra sert bir asker selamı verip müsaade istedi.
Albay saatine baktı. Bir sonraki randevusuna daha biraz vakit var gibi görünüyordu.
Günün buraya kadar olan kısmını şöyle bir gözden geçirdi. Yataktan kalktığı andan itibaren tetikteydi.
Albay sabahını önce Danışman Conrad, ardından Korgeneral Rudersdorf ile toplantı yaparak geçirmişti.
Her iki görüşme de gayet verimli geçmişti. Ancak bu ilerlemenin de bir bedeli vardı… Kendisini korkunç derecede bitkin hissediyordu. Zihinsel yorgunluğunu yatıştırmak için vücudu bir mola çığlığı atıyordu. Sabah kahvaltısında yediği o pek de parlak sayılmayacak K-Brot’un bu yorgunluğu artırmaktan başka bir işe yaramamış olması da durumu kolaylaştırmıyordu.
Ne olursa olsun, açlıktan kaçış yoktu.
Biraz vakti varken Lergen bir şeyler atıştırmasının iyi olacağını düşündü… Bu, Genelkurmay Başkanlığı’nın yemekhanesinde yemek yemek anlamına gelse bile.
Eski günlerde olsa, neredeyse her zaman dışarıda yemeyi tercih ederdi. Yemekhane menüsüne kıyasla kalite ve lezzetteki göze çarpan fark düşünüldüğünde, bu aşikâr bir tercihti. Savaş her şeyi değiştirmişti.
“Burada yemem daha pratik… Sırf bu gerekçenin o berbat lezzete katlanmama yeteceği bir günün geleceğini düşünmek bile tuhaf.”
Savaş olmasaydı bu muhtemelen asla gerçekleşmezdi. Neticede burası, her allahın günü dışarıda yemek yemeyi makul bir seçenek haline getirebilecek tek yerdi. Günlük kullanım için Genelkurmay’daki ziyafet salonu artık daha mantıklı bir seçimdi.
Lergen, topyekün savaşın imkânsızı imkânlı kılmak gibi tuhaf bir huyunun olduğuna fazlasıyla aşinaydı.
Bu düşüncelerle, bir sonraki toplantı vaktine kadar makamında sıcak su alıp ucuz çay içmeden önce o cinayet gibi lezzetsiz yemekleri mideye indireceği o şaşaalı ziyafet salonuna doğru ilerledi.
Kapıya ulaştığı anla eş zamanlı olarak diğer taraftan bir ses duydu.
“Yarbay Degurechaff, efendim.”
Zarif bir kapı vuruşuydu. Degurechaff bir saha subayı olarak inanılmaz başarılara imza atmıştı. Savaş öncesinin en katı subayları bile onun bu tekmiline diyecek söz bulamazdı. Onun gibi duruş sahibi askerlerin sayısı pek azdı. Tüm subayların er ve erbaşlara örnek olması gerekirdi, ancak Degurechaff muhtemelen harp okulunun ve Genelkurmayın gururu ve göz bebeğiydi.
Onun gibilerinden daha fazla yetiştirememiş olmaları üzücüydü. Ama çok fazla da değil. Savaş alanında çok fazla Degurechaff’ın bulunması pekala kıyamete yol açabilirdi.
Her ne olursa olsun, Lergen ona gıpta ediyordu.
“Tam vaktinde geldin. Her zamanki gibi dakiksin.”
Hava büyücü yarbay cevap olarak boş gözlerle baktı. Lergen, bunun sebebinin tam vaktinde geldiği için övüleceğinin kırk yıl düşünse aklına gelmeyeceğinden emin kılınmış olmasına bağladı. Dakik olmak hayatın temel bir parçasıydı, ancak Albay Lergen için —ne kadar temel olursa olsun— önemli ve takdire şayandı.
Zamanı daralmıştı. İmparatorluk’un tüm sorunları zamanlamayla ilgiliydi.
Albay Lergen bir an düşündü… Karşısında duran hava büyücü subayı Degurechaff, onu şimdiye kadar hiç yüzüstü bırakmamıştı. Gerçi birkaç seferde fazla ileri gittiği de olmuştu. Yine de… Lergen, bazen çaresiz zamanların çaresiz önlemler gerektirdiğini biliyordu. Özellikle de zamanın böylesine kısıtlı olduğu şu anda, onun kararlılığını takdir ediyordu.
“Güzel sözleriniz için teşekkür ederim, Albayım. Benim için hazırladığınız o makul derecede mantıksız emirlere karşı hazırlıklı geldim.”
“Ne kadar da keskin zekâlısın. Önümüzdeki günlerde seni batıya göndereceğiz.”
“Batıya mı?”
Albay Lergen ayrıntıları onunla paylaşmaya başladı.
“Doğru duydun. Korgeneral Romel’e tek bir piyon vereceğiz. Bunu Genelkurmayın kendisine duyduğu sempatinin bir nişanesi olarak düşün. Amansız bir savaşın ortasında bunun ani ve beklenmedik olduğunun farkındayım… Ama sonuç alacağını ümit ediyorum.”
Bu tür ani ve gayriresmî tayinler genelde acele gerektirirdi, ancak bunu gizli tutma zahmetine katlanmış olmaları hâlâ biraz vakitlerinin olduğu anlamına geliyordu. Lergen bunun tuhaf bir çelişki olduğunu kabul ediyordu ama İmparatorluk Ordusu “Eile mit Weile” sözüyle yaşayan bir organizasyondu. Yavaş pürüzsüzdür, pürüzsüz de hızlı.
Bu durum özellikle albaylar ve yarbaylar için geçerliydi.
“Evet, efendim. Eşyalarımı toplayıp batıya hareket edeceğim. Genelkurmay son zamanlarda oldukça düşünceli… Ne kadar da naziksiniz.”
“Korgeneral Rudersdorf merhametli bir adamdır.”
“Anlaşıldı. Muharebe Grubumu intikal ettireyim mi?”
“Hayır, bize sadece senin hava büyücü taburun lazım. Diğer birliklerin dinlenip toparlanmaya odaklanmasını istiyoruz.”
Sakin yarbay, emirleri anladığını ve harfiyen yerine getireceğini göstermek için selam verdi. Lergen onun bu tepkisini her imparatorluk askerine gösterebilmeyi ne kadar da çok isterdi.
Duruşu ve davranışları örnek teşkil ediyordu. Sessizliği kusursuzdu. Yine de bakışlarında göz ardı edemediği bir şey vardı.
İmparatorluk’un mevcut durumu göz önüne alındığında Lergen, Genelkurmay’ın Romel’e duyduğu sempatiden kastının ne olduğunu biraz daha açması gerektiğini hissetti.
“Değinmek istediğim bir husus daha var, Yarbayım.”
“Efendim?”
“En kötüsüne hazırlanmamızın vakti geldi. Uçurumdan aşağı yuvarlanmamızı engellemek için elinden gelenin en iyisini yapmanı istiyorum. Lütfen cesur ve fevri kararları en aza indir.”
“Albayım, ben bir askerim—emirlere uyan sade bir subayım. En kötü senaryoya göre planımı yapar, ardından yetki alanım dâhilinde görevimi elimden gelenin en iyisiyle yerine getiririm.”
Bu da başka bir formaliteydi. Lergen’in duymak istediği cevabın ta kendisiydi bu; ancak karşısındaki subay, görevini yapacağına dair artık kimseye güvence vermek zorunda olan biri değildi.
Kitabi cevabı neredeyse iç acıtacak kadar kusursuz görünüyordu. Açıkça sınırlarını çizmek ve bir askerden fazlası olmadığını vurgulamak için elinden geleni yapıyordu. Lergen de bir zamanlar böyleydi. Siyasetten nefret ederdi.
“Yarbay Tanya von Degurechaff, son zamanlarda seni daha iyi tanımaya başladığımı hissediyorum. Sadece o olağanüstü koku alma duyunu nereden edindiğini merak ediyorum.”
“Ne demek istiyorsunuz, Albayım?”
Kendi sorusunun cevabını zaten biliyordu. Bir av köpeğinin av köpeği burnuna sahip olması son derece doğaldı.
Muhtemelen B Planı’nın kokusunu çoktan almıştı.
Lergen’in insanlara bir şeyleri açıklamakta neden gittikçe zorlandığını düşünmesi de tuhaf bir şekilde anlam kazanıyordu. Onun gibi biriyle çalışarak çok fazla zaman geçirmişti. Danışman Conrad haklıydı—şeyleri sıradan insanların anlayacağı dilde tane tane anlatmayı yeniden öğrenmesi gerekiyordu.
Elindeki işe odaklanmak için kendisiyle alay eden bir kahkahayı bastırdı. Albay Lergen ana geri döndü ve Degurechaff’a bilmesi gerekenleri aktarmaya başladı.
“Bu bağlamda… programa harfiyen uyarak yapmanı istediğim bir şey var.”
“Evet, efendim. Program nedir?”
“Resmî bir iş için doğu cephesine gitmeni istiyorum. General Rudersdorf adına General Zettour’a gizli bir mektup ileteceksin. Ardından doğuda hazırlık yapmak üzere biraz vakit geçirmeni ayarladım. İşin bitince imparatorluk başkentine döneceksin. Ondan sonra da batıya yöneleceksin.”
BİR SÜRE SONRA, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI ZİYAFET SALONUNDA
Genelkurmay Başkanlığı’nın ziyafet salonu her zaman öğle yemeğini henüz bitirmiş subaylarla dolup taşardı. Bu durum hızla bir rutin haline geliyordu.
İşlerin her zaman böyle yürüdüğünü zannedenler, savaş öncesi dönemden habersizdi.
İnanması zor gelebilirdi ama General Romel’in bildiği kadarıyla Genelkurmay’ın ziyafet salonu yalnızca gösterişten ibaretti. Lezzet bu denklemde yer alan bir unsur bile değildi. Hatta burası, dünyanın en berbat yemeklerini sunmasıyla nam salmıştı.
Ama bir de şimdiye bakın—ağzına kadar subay doluydu. Dışarıda dünyanın en cazip lezzetleri bekliyor olsa bile, sürekli değişen savaş durumu üst düzey kurmay subayları hayatta kalacak kadarı dışında bir şey yiyemeyecek kadar meşgul ediyordu.
Ziyafet salonundaki subayların çoğunun, tadını almamak için yemeklerini olabildiğince hızlı bir şekilde adeta içlerine çektiği görülebiliyordu. Ardından, ağızlarındaki o tadı bastırmak için ellerindeki ucuz askerî tütün neyse onu içerlerdi. Haklarını yememek gerekirse subaylar, binanın tam bir çöplüğe dönmesini önlemek adına izmaritlerini etrafa saçmaktan kaçınıyorlardı. Yine de bu durum, çoğu insanın o prestijli Genelkurmay Başkanlığı’nı düşündüğünde zihninde canlanan tablodan oldukça uzaktı.
Aslına bakılırsa son birkaç gündür bu manzaraya tanık olan ziyaretçilerin çoğu, buranın askerî harekâtların merkezi olduğuna inanmakta güçlük çekerdi. Uzun süredir uğramamış olan Korgeneral Romel gibi biri için bu durum katbekat daha geçerliydi.
Kafasına oturtulan o afaki zeytin dalı çelenginin yarattığı hoşnutsuzluk, döndüğü an bunu fark etmesini engellemişti ama… Genelkurmayın bu halini o kadar huzursuz edici buldu ki artık görmezden gelmesi imkânsız görünüyordu.
Ren cephesindeki zaferden güney kıtasındaki bocalayan askerî harekâta kadar… Bu süreçte meydana gelen radikal değişiklikler, kendisini Rip van Winkle veya Uraşima Taro gibi hissetmesine neden oluyordu.
Şüphesiz dedikoduları duymuştu ama kendi gözleriyle görmek yine de sarsıcı bir manzaraydı.
“… Eski alışkanlıkların hepsi kötü değildir. Belki de Genelkurmay’a gelmeden önce yemek yememe gerek yoktu.”
Görev süresi boyunca hiç değişmemiş olan aynı halıda yürürken kendi kendine bıyık altından güldü. Burada hatırlayabildiğinden çok daha fazla insan vardı.
Koridorlar arı kovanı gibi kaynıyordu.
Bir saha subayının bakış açısından sakin görünse de… Burası Genelkurmay Başkanlığı’ydı. Çok değil kısa bir süre önce, sebepsiz yere gürültü çıkaran herkes anında sağlam bir fırça yerdi.
Ama bir de şimdiki haline bakın!
Sanki bambaşka bir binaya adım atmıştı. Fark ettiği ilk şey, mekânın tam bir keşmekeş içinde olduğuydu. Romel, bu tür kargaşaların planlama ve intizamla hizada tutulması gerektiğine yürekten inanan biriydi!
Genelkurmayın kutsallığı yitip gitmişti. Artık yalpalanan sarhoş bir adama benziyordu.
Burası askerlerin tek bir vücut halinde uygun adım yürüdüğü, düzenin simgesi, savaşın mabedi olması gereken bir yerdi. Binlerce insanın ölümü, bu kutsal koridorlardan önemli bir şeyleri söküp almış mıydı?
Korgeneral başını iki yana salladı ve koridorda ilerlemeye devam etti.
Binanın mevcut durumuna rağmen pek değişmemiş olan bir odaya, Genelkurmay binasının derinliklerine doğru ilerledi… ve Korgeneral Rudersdorf onu karşılamak için tam vaktinde göründü.
Karşılıklı selam verdikten sonra doğrudan konunun özüne girdiler.
Toplantı, savunma hattının tahkim edilmesi ve batı cephesinde bir komuta-kontrol yapısının kurulması hakkındaydı. Açıkça söylemek gerekirse orada bir komuta merkezi kurulması emirleri doğrudan Genelkurmay’dan gelmiyordu ve bir askerî darbenin hazırlık aşamasında olup olmadığı hâlâ belirsizdi.
Pekâlâ, buna benzer bir şeyin zorunluluktan ötürü gerçekleşmesi kaçınılmazdı. Genelkurmay Başkanının ne düşündüğü hakkında hiçbir fikri olmayacak kadar yaşlanıp bunamamıştı.
Yine de sonsuz sayıdaki olası senaryolar arasından, kendisini tek bir geleceğin beklediğini biliyordu. Acil durum planları, adından da anlaşılacağı üzere, yalnızca bir tedbirden ibaretti.
Korgeneral Rudersdorf’un gerçek niyetini bilmiyordu. B Planı dedikleri bu tüm mesele bir tür aldatmaca da olabilirdi. Her halükarda General Romel’in işi silah arkadaşlarını kandırmak değildi. O bir askerdi ve görevi savaşmaktı. Sadece batı cephesinde ivme kazanmaya odaklanacaktı.
Genelkurmayın, kendisinin bu üstün askerî hizmetini kendi çıkarları doğrultusunda kullanacağından en ufak bir şüphesi yoktu. Sadece savaşa odaklanması gerektiğini biliyordu; küçük oyunlara ve siyasete kapılacak vakti yoktu.
Bu yüzden kendisine açıkça batıya gitmesini bildiren emirleri aldığında minnet duymaktan başka bir şey hissetmedi.
“Ak Gümüş’ü benimle birlikte cepheye sevk ettiğiniz için şükranlarımı sunarım. İşlerimizi oldukça kolaylaştıracaktır.”
Degurechaff yetenekli bir hava büyücü subayı ve mükemmel bir kurmay subaydı. Bu kadar çok kömür yığınının yetiştiği bir nesilde doğmuş nadide bir elmastı. İki, üç, hatta belki dört subayın iş yükünü tek başına sırtlayabilecek kapasitede bir subaydı.
Aynı zamanda acil durum planını istişare edebileceği bir av köpeğiydi.
Romel’in onu komutası altında görmekten neden bu kadar memnun olduğu bir sır değildi. Ne var ki, her güzel şeyin üzerine gölge düşüren bir aksilik mutlaka çıkardı.
“Kusura bakmayın ama sevk edilmesi biraz zaman alacak. Yarbay Degurechaff’ın istediğiniz an orada olamayacağını bilmenizi isterim.”
“Nedenini sorabilir miyim?”
Romel’in yüzü hafifçe gerildi, yine de neşesinin tamamen kaçtığı söylenemezdi. Bu tepki son derece anlaşılırdı.
Söz verilen askerleri teminat çekleri gibi görmeyi severdi. Tahsil edilip nakde çevrilmediği sürece gerçek bir para sayılmazlardı. Bunun sebebi, yukarıdan gönderilen takviye birliklerin genelde karşılıksız çek çıkmasıydı.
O ise parasını bir an önce nakit olarak elinde görmek istiyordu.
Bu yüzden generale delici bakışlarla bakıp sebebini doğrudan sordu; ancak alacağı yanıt hiç de beklediği gibi değildi.
“Personel Dairesi, hem yaz iznini hem de kullanmadığı diğer izinlerini kullandırmam için başımın etini yiyor. Yaz izni de tam olarak bugün başladı.”
Korgeneral Romel farkında olmadan—hayır, bal gibi de farkında olarak—sesini yükseltti.
“İzin mi? İzin mi dediniz?!”
Bundan daha iyi bir mazeret olmalıydı! Savaşın ortasında tecrübeli bir hava büyücüsünün kafa dinleyip yazın tadını çıkaracağı düşüncesi saçmalıktan başka bir şey değildi.
“Bağışlayın efendim. Ancak sormam gerek… Siz… Genelkurmay buna gerçekten izin mi verecek?”
Romel, stratejistleri acımasız zaruret tanrısının rahipleri olarak görürdü. Savaş hedeflerine ulaşmak uğruna astlarının izinlerini tereddütsüz kurban edebilirlerdi. Gerekli görüldüğü takdirde, daha önce söz verilmiş izinleri bile iptal etmeye hazırdılar.
İnsan zihninin zaman zaman dinlenmesinin hayati önem taşıdığını söylemeye bile gerek yoktu. Fakat günün sonunda strateji tarlasının rençberleri, zaruretin kölesiydi. Üstelik Romel’in karşısında duran adam, tek bir telefon görüşmesiyle hava büyücü subayının iznini kolaylıkla iptal edebilirdi.
Korgeneral Rudersdorf kıkırdamasını bastırarak ellerini kavuşturdu ve hafifçe omuz silkti.
“İzin kullanmak önemlidir, değil mi? Yarbay Degurechaff doğuda bizim için ufak bir ayak işini hallederken bu sadece onun için bir nefes molası olacak. Kendisine gizli bir belge teslim ettiriyoruz.”
“Öyle mi? Ve bu özel belgeyi bizzat Yarbay Degurechaff’ın mı teslim etmesi gerekiyor?”
O bir hava büyücü subayıydı; üstelik zengin tecrübesi olan, fevkalade yetenekli bir subay. Taşıdığı şey her neyse, son derece kritik bir evrak dosyası olmalıydı.
General Romel bu hayati paketin ne olduğuna dair isabetli bir tahminde bulundu—B Planı’na dair bir mesaj. Muhtemelen General Zettour ile doğrudan bir iletişim hattı.
“Acele etmeyelim. İznini kullanabilmesi adına onun için basit bir görev sadece. Bunu ona bir jest olarak düşün. Doğuda biraz etrafı gezip Korgeneral Zettour ile de görüşme fırsatı bulacak.”
“Umarım doğu cephesine gitmek onun için gerçekten dinlendirici olur.”
“Evet. Öyle olması için dua edelim.”
Korgeneral Rudersdorf bunu öylesine kendi kendine mırıldandı. Konuyu daha fazla uzatmak istemediği Romel için gayet açıktı.
Romel minyon yarbay için neredeyse üzülecekti. Rahat bir nefes almasına asla izin verilmiyordu. Onu canını çıkarana kadar çalıştırmayı kafaya koyduğu batı cephesine gelmeden önce, tek temennisi doğuda gerçekten biraz kafa dinleyebilmesiydi.
“Peki madem, durum buysa anlıyorum.”
“Güzel.”
Korgeneral Rudersdorf konuya dönmeden önce özellikle kasıtlı bir şekilde hafifçe öksürdü.
“O halde karar verilmiştir. Batı cephesindeki başarını sabırsızlıkla bekliyorum.”
“Güneyde geçirdiğimiz sürenin meyvelerini takdirinize sunacağız.”
Korgeneral Romel odadan çıkmadan önce asker selamı verdi. Koridora çıktığında derinden, kurşun gibi ağır bir iç çekti.
Dönüş yolu da kasvetli ve loştu. Geçtiği koridorlar adeta uzun, harap bir fare deliğinden farksızdı.
Bir kedi bile buraya adımını atmak istemezdi. Romel bu lanet olası Genelkurmay Başkanlığı’ndan korkmaya başlıyordu.
Kendine has biçimde, muharebe meydanından bile daha korkunçtu. Bir an önce buradan çıkıp gitmek istiyordu. Hem dondurucu soğukta hem de kavurucu sıcakta çetin savaşlara göğüs germiş bu adam, kendi ülkesinde karşılaştığı bu muğlak ve ikiyüzlü dile asla alışamayacağını biliyordu.
Bir asker olarak dış tehditlere karşı korumakla yükümlü olduğu kendi ülkesinde.
Görevinin sınırlarını fersah fersah aşan bir işe bulaşmakta olduğu hissinden bir türlü sıyrılamıyordu. B Planı denen bu keşmekeşi tam anlamıyla kavrayabilmek onun için çok zordu.
İşler fazla karmaşık bir hal alıyordu.
Mevcut durumu bir muharebeye benzetecek olsa, sanki birlikleri dört bir yana dağıtılmış gibiydi. Bu durum, kuvvetleri tek bir hedefe odaklama yönündeki sınanmış ve rüştünü ispatlamış ilkeyle tamamen çelişiyordu. Savaşın bu yoğun sis perdesi içinde kendisinden bir mucize yaratması mı bekleniyordu?
Bu tam anlamıyla felakete davetiye çıkarmaktı.
“General Rudersdorf ipin ucunu fazla kaçırmış olabilir.”
Generalin boyunu aşan işlere kalkıştığı hissinden kendini alamıyordu.
Bütün bu işte oturmayan, kafasını kurcalayan bir şeyler vardı.

