25 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK BAŞKENTİ
Kahramanlara ihtiyaç duyulan her devir, talihsizliklerle dolu olmaya mahkûmdur.
Örneğin Cao Cao, Çin’i çalkantılı dönemlerden çıkaran dahi bir lider olarak pek çok kişi tarafından övülür. Zaferlerinin efsanesi, en hafif tabirle oldukça etkileyicidir.
Peki ya onun mirasına farklı bir açıdan bakıldığında ne olur? Diyelim ki Han Hanedanı’nın bir tebaası olarak yaşamış sıradan bir köylünün gözünden.
Seçme şansı verilseydi, Cao Cao’nun adını tarih sayfalarına kazımasını sağlayan o çalkantılı dönemi bizzat yaşamayı isteyerek seçerler miydi? Şüphesiz pek çok insan, onun iktidara gelişinden sonra Han Hanedanı hâkimiyeti altında yaşayanlar için tesis ettiği o istikrarlı dönemi çok daha fazla tercih ederdi.
Kahramanca bir müdahale gerektiren sorunların bulunmadığı yerde, kahramana da ihtiyaç yoktur. Doğal olarak, bunun tersi de geçerlidir. İnsanların feryat etmesinin tek sebebi, feryat edilmeye değer bir durumun var olmasıdır.
Aynı şey İmparatorluk için de söylenebilir.
Yurttaşları ortak bir dava, yani Vatan uğruna kenetlendi.
İmparatorluk, topraklarının her birine seferberlik çağrısında bulundu.
Bu birleştirici davanın hizmetinde, İmparatorluk’un halkını daha tehlikeli yalanlara inandıran sonu gelmez resmi propagandasının yerini tutabilecek başka hiçbir şey yoktu.
İmparatorluk bir araya gelmediği sürece savaşın sonunu görmek esasen imkânsızdı.
İmparatorluk Ordusu Yarbayı Tanya von Degurechaff, arz edilebilecek olandan çok daha fazla birlik ve beraberlik talebi olduğuna zerre şüphe duymadan inanıyor.
Üstelik bulunabilecek ne kadar birlik varsa, ihtiyaç duyulan miktarın fersah fersah gerisinde kalıyor.
Arz ve talebin o hassas dengesi tamamen yerle bir oldu.
Piyasanın dürüstlüğüne ve işleyişine inanan mantıklı ve rasyonel her birey, mevcut dengesizliğin bu haline öfkeden deliye dönerdi.
“… Artık neyin doğru olduğuna serbest piyasanın karar vermesine izin verebileceğimiz bir konumda değiliz.”
Bu çaresizlik hissi, Tanya’nın bastıramadığı derin bir iç çekişle dışarı vuruyor. İçinde birbirini kesin olarak dışlayan çelişkiler birikiyor.
İdeal bir piyasa, rasyonel insanların rasyonel denetimi altında yapılandırılmış rasyonel bir piyasadır. Konu kapitalizm olduğunda, piyasanın sarsılmazlığı On Emir kadar mutlak olmalıdır.
Sınırlı rasyonellik kavramını anlayabiliyorum.
Akılcılığın sınırları olduğunu da kabul edebilirim.
Bu durum hesaba katıldığında bile, bir model olarak akılcılığın üstünlüğüne saygı duyulmalıdır.
Fakat ah, bu dünyanın gerçekliği ne kadar da tüyler ürpertici!
Avazları çıktığı kadar barış istediklerini haykıranların, gerçekte neyi satın almak istediklerine dair en ufak bir fikirleri bile yok.
“İmparatorluk bir kimera… Ordu barış istiyor, hükümet barış istiyor, halk barıştan başka bir şey istemiyor; yine de hepsinin aynı yatakta yatarken bu denli farklı rüyalar görmesi inanılır gibi değil.”
İmparatorluk’un kendi eliyle yarattığı bu rezalet, Tanya’nın yüzünde acı bir tebessüme yol açıyor.
İmparatorluk Ordusu, İmparatorluk adıyla bilinen ulus devlete tabi bir şiddet aygıtıdır. Dolayısıyla, vekâlet ilişkisi açısından bakıldığında, İmparatorluk Ordusu’nun tek yapması gereken İmparatorluk’un barış anlayışını yerine getirmektir.
Sorun şu ki, İmparatorluk barış istemiyor. İstediği şey “zafer”.
Mevcut mütareke anlaşmasından barış çıkarmak için mi zafer arzuluyor? Hayır.
Barışa giden bir yol olarak uzlaşma yaratacak bir zafer mi? Hayır.
İmparatorluk’u tatmin edecek bir zafer mi? Hayır.
Arzuladıkları zafer, sırf kazanmış olmak için kazanmaktan ibaret.
Mantıkla açıklanır yanı kalmadı. Ateşle mücadelede ateşi kullanmak, nasıl kullanıldığına bağlı olarak mantıklı olabilir; ancak itfaiyenin her seferinde yangın söndürme aracı yerine tank sevk etmesi devasa bir hatadır.
Avazım çıktığı kadar bağırmak istememe sebep oluyor. Hedeflerini tamamen gözden kaçırdıkları ortada.
Bir de buna ülke mi diyorlar? Bu işin hiçbir stratejisi yoktu; savaş makinesi bodoslama bir sonraki muharebeye doğru savruluyor!
İmparatorluk’un tam anlamıyla stratejisiz oluşu endişelerimin odağında yer alması gerekirken, göz göre göre daha da açık bir şiddete doğru savrulma biçimimiz beni dehşete düşürüyor.
Modern dünyada barış zamanında yaşayanlarınız için bu bir anlam ifade etmeyebilir. İzah edeyim.
Diyelim ki bir hızlı yemek zincirinin şubesini yönetmek üzere işe alındınız. Adına Reich’s diyelim.
Bir gün, her ne sebeptense, zincirin sahipleri ve hissedarları çıkagelsin ve başka hiçbir şey söylemeden size “kârı olabildiğince hızlı bir şekilde en üst düzeye çıkarın” talimatını versin. Reich’s’ın uçuşa geçeceğine olan inançları tamdır ancak sunacak başka hiçbir bilgileri yoktur: ne bir plan, ne bir hedef, ne de bir yönlendirme.
Ayrıca şubenin nasıl yönetileceği konusunda size ek bir bütçe veya yetki de tanımazlar.
Operasyon başarısız olursa, başı derde girecek olanlar çalışanlardır. Hiçbir yol göstermeksizin çalışanlarının sırtına böyle bir yükü nasıl yükleyebilirler?!
Bu imkânsız koşullar altında hiçbir çalışan şirketine başarı getiremez.
Açıkça söylemek gerekirse, halkından zafer talep ederken İmparatorluk’un yaptığı şey tam olarak budur.
O hızlı yemek zincirindeki zerre kadar sağduyu sahibi her çalışan derhal yeni bir iş aramaya başlardı.
Çalışanlar şirket için yaşıyor değil ya. Sadece faturalarını ödeyebilmek için orada çalışıyorlar.
Bir restoran zincirine neden sadakat yemini etsinler ki? Aklı başında kim böyle bir şey yapar?
Beyni olan hemen her insan yukarıda yazılanlar konusunda hemfikirdir.
Ancak bazı örgütler, üyelerinin gruptan ayrılamayacağı önermesiyle hareket eder. Bu birlik serabı, bir ulus olmanın özüdür ve en zeki, en medeni, en eğitimli yurttaşları bile kandırabilecek güçtedir.
Sevgi ve nefret, iyi ve kötü. Ya da insan ırkının yarattığı en büyük, en kötücül eser olan modern ulus devlet anlayışı.
Tanya için, kıssadaki o kudretli Leviathan bile çok daha sevimli bir düşman olurdu. Gerçekten acıklı bir durum. İmparatorluk’un Leviathan versiyonu, üç başlı bir kimeradır.
Üç erkli bir sistemdir. Kraliyet ailesi ve parlamento prestij ile gelenekleri belirler, bürokratlar devlet çarkının dönmesini sağlar ve İmparatorluk Ordusu da diğer iki erkin iradesini kararlılıkla uygular.
Ordu, bürokratlar ve siyasiler kendi aralarında bir bütün oluşturur.
Bu kenetlenme, bu ulusun şafağında adeta Tanrı’nın kelamı işlevi görmüştü. Buna rağmen —hayır, tam da bu sebepten dolayı— ulusun kurucuları nihayetinde vahim, ilkel bir hata yaptılar.
Tanya’nın bakış açısına göre, selefleri bilge ve rasyonel insanlardı. Hatalarını kaçınılmaz kılan da tam olarak buydu.
Hataları ne miydi? Haleflerinin ellerine gereğinden fazla sorumluluk bırakmak. Neticede akıllı insanlar, genelde haleflerinin de en az kendileri kadar bilge ve kabiliyetli olacağı şeklindeki basit bir varsayımla hareket ederler.
Üç başın sistemi olabildiğince sarsılmaz kılmak adına birlikte çalıştığı bu düzenin sürekliliği, İmparatorluk sistemi tarafından kayıtsız şartsız “üstün insan kaynaklarının vazgeçilmez bir getirisi” olarak tanımlanmıştı.
Kendi haline bırakıldığında, bu şartları karşılayan bir sistemin dünyadaki en güçlü ulusa dönüşmesi gerekirdi.
İmparatorluk’un sonraki kademeleri için hem şans hem de şanssızlık eseri, bu üç baş “gücü hızla ellerine geçirdikleri” dönemde gerçekten de tek amaçlarının peşinden koştular. Seleflerinin oluşturduğu bilgi birikimi ve kurumsal gelenekler henüz İmparatorluk’un tam olarak erişemeyeceği düzeydeydi, ancak ayağına bağ olan prangalar da bir o kadar hafifti.
Bu kimera, eksikliklerini bireylerin yetenek ve azmine dayanan bir sistemle aşmaya çalıştı; bu bireyler de —iyi ya da kötü— ülkenin bir süper güce dönüşmesine öncülük etti.
Sonuç olarak, üç başın her biri kendi hedeflerinin peşinden gitmeye başladı. Bunun tek bir sonu olabilir: Başların her biri, paylaşılan o tek vücudu harekete geçiren “beyin” olduklarına bilinçsizce inanıyor ve bu yüzden vücudu kendi yönüne çekmeye çalışıyor.
Klasik bir çok başlılık ve yetki karmaşası vakası.
Ülkenin şu anda ihtiyacı olan tek şey birlik ve beraberliktir.
Savaşılan cephelerin sayısı göz önüne alındığında, İmparatorluk’un iç çekişmelere harcayacak en ufak bir zamana veya kaynağa bile tahammülü yoktur. Üstelik böyle düşünen tek kişi Tanya da değil. İmparatorluk Ordusu için savaşan mantık sahibi her asker, yaşananların bu soğuk gerçekliğini aynı şekilde idrak ederdi.
Tanya, durumun talihsizliğine kendi kendine hayıflanıyor.
“Birliğe sahip olan tek baş ordu… Yiğidi öldür hakkını yeme, bu birlik de sadece harp alanı ile sınırlı.”
Farklı bir açıdan bakıldığında ordu, İmparatorluk’un bir organı gibi hareket etmek yerine İmparatorluk içinde var olan bağımsız bir örgüt haline gelerek kendi dokunulmazlığını korumuştur.
Kimeramızın her bir başı vücudun kendi payına düşen kısmı üzerinde mutlak kontrol kurmaya çalıştığında ne olur?
Her bir parça bölünür, parçalanır ve kendi kafasına göre hareket eder.
Her biri birlik çağrısında bulunuyor, fakat başların hiçbiri iş birliği yapmaya yanaşmıyor. Halk kenetlenmiş olabilir ama canavarın kendisi kesinlikle kenetlenmiş değil.
Barış zamanında bu belki idare edebilir, ancak felaket anlarında böyle bir yönetim anlayışıyla başarıya ulaşabilecek tek bir ülke bile dünyada yoktur.
Bu durum, tutkulu birer vatansever olan askerler için tam bir ikilem yaratıyor.
Yabancı işgalciler tek bir vücut halinde karşılanmalıdır —bu zaten tartışmasız bir gerçek.
Asıl soru şu: Birliği oluşturan şey nedir?
Bu kimerada gereğinden fazla baş var.
Bu tür bir yönetim anlayışı, ordunun tiksindiği bir şeydir. Strateji üretme safhasına gelindiğinde, ne kadar çok akıl olursa o kadar iyidir. Mesele şu ki, tek bir hedef belirlendiğinde, canavara komuta eden tek bir baş olmak zorundadır. Her türlü kargaşanın önüne geçmek ve tüm kaosu ortadan kaldırmak için komuta zinciri mutlak olmalıdır.
Tamamen askeri bir bakış açısından bakıldığında bu ilke bundan daha açık olamazdı. Muharebelerin bölünmüş değil, tek bir bütün halinde verilmesi şarttır.
İkinci bir komuta zinciri karmaşayı körüklemekten başka bir işe yaramaz —kaldı ki üçüncüsünden bahsediyoruz.
İmparatorluk’un tüm dünyaya karşı yürüttüğü bu savaşta bunca zaman nasıl ayakta kaldığını inceleme zahmetine katlanan herkes için bu durum acı bir şekilde ortada olmalıdır. Federasyon ve Milletler Topluluğu ordularını birbirine bağlayan o şaşaalı antlaşmaya şöyle bir bakmak bile bu aşikâr gerçeği teyit etmeye yeterlidir.
Bölünmüş bir ordu, çapulcu sürüsünden farksızdır. Karşınızda muazzam bir kalabalık olsa bile, onlara yıkıcı bir darbe indirmek çocuk oyuncağıdır.
Yüz asker muharebede kendi sayılarının iki katı büyüklükteki bir kuvvetle yüzleşmek zorunda kaldığında, sayısal dezavantaja rağmen kazanma şansları yok denecek kadar azdır. Ancak aynı yüz asker, her seferinde on kişiden oluşan kuvvete karşı yirmi ayrı muharebe verirse, yüz kişilik bu kuvvetin zafer kazanacağından şüphe duyulmaz.
Bu temel mantık, her askeri komutana henüz yolun başındayken kazınır. Savaş alanına adım atmış hemen hemen herkes bu kuralları bizzat yaşayarak öğrenmiştir.
Hava Büyücü Yarbay Tanya von Degurechaff’ı şu an bulunduğu yere getiren ve çaresiz bir öfkeyle tavana dik dik baktıran şey de işte bu düşünce silsilesidir.
“Ordu kenetlenmiş durumda. Aynı şeyin ulus için de geçerli olduğunu ummaktan başka çarem yok.”
Demek tek bir vücutta üç başımız var.
Şimdi soru şu:
Bu kimera çıkmazından kurtulmanın en kestirme yolu nedir?
“Eylemlerini zorunluluk esasına dayanarak mı meşrulaştırmaya çalışıyorlar…?”
Doğal olarak akla gelen ilk çözüm cerrahi bir müdahaledir.
Fazlalık olan diğer iki başı kestirip atarsınız, olur biter.
Ne yazık ki bu düşünce tarzı sığlıktan başka bir şey değildir. Cerrahi müdahale başarıyla tamamlansa bile, hastanın hemen ardından ölmesi berbat bir şaka olurdu. Böyle bir çılgınlığa ancak bir aptal kalkışır. Maalesef İmparatorluk Ordusu, kendi uzmanlık alanlarının dışında ne yaptıklarına dair en ufak bir fikri olmayan aptallardan geçilmiyor.
Üstelik bu aptallara sadece cerrahi müdahale yapılması öğretilmiş.
Başka türden bir çözüm bulmayı asla öğrenmemişler.
“Kesip atmalı mı, atmamalı mı?” sorusu… akıllarının ucundan bile geçmez. Bir sorunla karşılaştıklarında verdikleri doğal tepki, kasaturalarına sarılıp cerrahi operasyona girişmektir. Mesele ameliyatı yapıp yapmayacakları değil, ne zaman ve nerede yapacaklarıdır.
Belki de işin en kötü yanı, isteğe bağlı ameliyatları gerçekleştirme konusundaki maharetlerinin neredeyse takdire şayan olmasıdır.
Korgeneral Rudersdorf gibi üst düzey bir generali ele alalım. Tanya’nın zihninde, onun böyle bir şeyi mükemmelen yapabileceğine dair en ufak bir şüphe yok. Onu ve geri kalan yüksek komuta heyetini dar görüşlü olmakla eleştirmek sancılı olsa da, savaş yürütme konusunda inanılmaz derecede yetenekli oldukları su götürmez bir gerçektir. Fazlasıyla yetenekliler.
Zekâdan nasibini almadıklarını söylemek imkânsız.
Kurmay subay olan herkes; acımasızlıklarının, ne kadar hesapçı olduklarının ve en önemlisi ne kadar kindar olabileceklerinin en ince ayrıntısına kadar incelendiği bir dizi sıkı değerlendirmeden geçer —ki bunlar Tanya’nın henüz tabi tutulmadığı titiz değerlendirmelerdir. Korgeneralin zihninin bir köşesinde cerrahi müdahaleyi her zaman bir seçenek olarak tuttuğu bundan daha açık olamazdı.
Zorunlu olmadıkça bu düşünce akla gelmezdi.
Fakat… Tanya, zihninden geçen korkunç bir ihtimal yüzünden ürperiyor.
Korgeneral gibi insanlar şahsi arzularına göre hareket etmezler; yapılması gereken neyse onu yapmak için hareket ederler.
Daha açık ifade etmek gerekirse; batmakta olan bir şirketin tabutuna son çiviyi çakan türden vahim hatalar, genelde şirkete en sadık, en örnek çalışanlar tarafından yapılır. Bir örgütün kendini kurtarmak için giriştiği başarısız çabanın can çekişleriyle dibe çekilmekten daha sefil ne olabilir ki?
Bu da bizi bugüne getiriyor. Tanya von Degurechaff için vatanseverliğini alıp en yakın çöp tenekesine fırlatma vakti geldi de geçiyor.
Miadını doldurduğu apaçık ortada.
“Bu kadarı da saçmalık.”
Bu iş için yeterince maaş alıyor mu sanki?
Kesinlikle hayır.
Batmaya mahkûm ülkesinin sefil kaderini paylaşmak zorunda mı yani?
Böyle bir düşünceyi değerlendirmek bile abesle iştigal.
Rütbesini ve maaş kademesini açıkça aşan bir işi yapmak zorunda olmasının hiçbir gerekçesi yok. İş standartları hak getire.
Askeri sistemdeki yetersizlikler, devlet kurumlarının yapısal çöküşü ve en kötüsü de stratejik durumu kurtarma şansının tamamen yitirilmiş olması. Geriye kalan kısıtlı seçenekler üzerinde durmaya bile değmeyecek türden.
Şu anki haliyle İmparatorluk, ay sonunu zor getiren bir işletmeden farksız; Tanya da onun sadık çalışanlarından biri.
Verimli çalışan insanlara, sergiledikleri performansa uygun karşılıklar verilmelidir. Farklı bir açıdan bakılacak olursa para, sadakatin ve samimiyetin en gerçek göstergesidir. Toplumu yapılandırmaya yönelik bir kavram veya ideoloji olarak bu son derece makul bir ilkedir. Tanya’nın da yaptığı sözleşmeye sadık kalmakla ilgili bir sorunu yok.
Ancak bu toplumsal sözleşme, yalnızca istikrarlı bir istihdam ve buna uygun bir ücret sağlayabildiği sürece geçerlidir.
İmparatorluk Ordusu gemisinin aslında Titanik’ten farksız olduğu bu kadar açıkken, hâlâ güvertede kalmasını gerektirecek bir sebep var mı? Hayatta kalmak istiyorsan tek seçenek cankurtaran filikalarına doğru var gücünle koşmaktır. İşte Carneades’in Tahtası teorisinin ta kendisi.
Sonuç olarak…
“Benden bu kadar… Görünüşe göre artık kariyer değişikliği yapma vakti geldi.”
Bu durum firar olarak değerlendirilecek olsa bile Tanya ayrılmak konusunda en ufak bir vicdan azabı duymuyor. Batan bir gemiden kaçmak son derece doğaldır. En az onun kadar önemli bir diğer şey de emeklilik yolunu güvence altına almaktır!

