Youjo Senki Cilt 7 – Bölüm 6 / Aşırı Zafer

Aşırı Zafer

13 MAYIS BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Gönderen: İmparatorluk Ordusu, Doğu Ordu Grubu Karargâhı

Alıcı: İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı

Saldırıya geçen Federasyon Ordusu püskürtülmüştür.

Şu anda Doğu Cephesi’ndeki kazanımlara dair geçici değerlendirmeler yapılmaktadır.

Düşmanın ana kuvvetleri de dahil olmak üzere birkaç tümeni imha edilmiştir.

Düşmanı takibe ve kazanımlarımızı pekiştirmeye devam ediyoruz.

P. S. Savaş esirlerinin nakli için en kısa sürede gerekli düzenlemeler yapılsın.

“Kazandık, ha?”

“… Bayağı bildiğin kazandık hem de.”

İmparatorluk Ordusu’nun kazandığı başarılar o kadar muazzamdı ki, sarsılmaz kaya da esnek söğüt de sükûnetini koruyabilirdi. Doğu cephesindeki bu devasa manevra muharebesinin sonucundan şüphe duyan birinin, duvardaki haritaya tek bir bakış atması yeterliydi.

Elbette bir noktada doğudaki baskı iyice artmış ve epey bir geriye çekilmek zorunda kalmışlardı. Ön hat birliklerindeki düzensizlik, aksayan ikmal hatları ve en nihayetinde Doğu Ordu Grubu Karargâhı’ndaki kafa karışıklığı… Geliştirilmesi gereken pek çok husus olduğunu kabul etmek gerekiyordu.

Yine de sonuçlar haritada gözlerinin önündeydi.

“… İşgal edilecek yer seçenekleri arasına Moskva’yı ve güney şehirlerini bile dahil edebiliriz artık.”

“Teoride evet, Rudersdorf.”

“Yani uygulamada sıkıntılı mı olur?”

Sıkıntılı demek az bile kalırdı. Korgeneral von Zettour yüzünü buruşturdu ve değerli dostuna durumu net bir şekilde açıkladı. “Demiryolu ağını yeniden inşa etmek imkânsız. Şu an bile ikmali sahadan yerel imkânlarla karşılayarak sınırları zorluyoruz!”

Geniş ölçekli bir işgali içeren manevra muharebeleri, kaçınılmaz olarak lojistiğin sınırlarıyla yüzleşmek zorundadır.

Kendi topraklarında iç hatlar stratejisi uyguluyor olsalardı, ikmal sağlamak çok daha kolay olurdu. Kendi iyi bildikleri ülkelerinde, özerk eyalet yönetimlerinin desteğini alıp tam sürat ilerleyebilirlerdi; bu sadece masa başı bir teori değildi.

Fakat yabancı topraklarda, Özerklik Konseyi gibi en dost canlısı grup bile nihayetinde yabancılardan oluşuyordu. Onların art bölgesinde stratejik bir üs kurup, açıkça düşman olan topraklara saldırmak tam bir lojistik kâbusuydu.

Devasa bir işgali sürdürebilecek bir ikmal üssü kurmak, İmparatorluk’un ulusal gücünü aşan bir şeydi.

“Düşman karargâhındaki ikmal depolarını eksiksiz ele geçirmeyi başarmamız büyük şanstı. Özerklik Konseyi’nin sağladıkları ile ele geçirdiğimiz ganimetleri birleştirerek işi ucu ucuna idare edebiliyoruz; bu resmen bir mucize.”

İki ucu bir araya getirebilmenin sırrı basitti; tıpkı o kadim Savaş Sanatı kitabındaki gibi, erzakını düşman toprağından temin etme taktiğini uyguluyordunuz.

“Peki ya bu kaynaklar tükenirse?”

“O zaman her şeyi gerçekten de düşman toprağından zorla temin etmek zorunda kalırız.”

Ve Zettour böyle bir senaryoyu hayal bile etmek istemiyordu. Düşman teçhizatına el koymak yine bir askeri harekât sayılabilirdi; ancak sahada düşman ikmalini ele geçirmek ile halkı mallarını vermeye zorlamak arasında ince fakat kritik bir fark vardı.

“Somut olarak yani?”

Madem sorulmuştu, cevap vermek zorundaydı.

“Organize yağma.”

“Yağma mı? Paralıl askerler çağında değiliz. Ciddi misin sen Zettour?”

“Ciddiyim.” Rudersdorf’a doğru başını salladı. “Durumumuz tam olarak bu. En azından, hmm, dostlar alışverişte görsün diye… Resmi olarak askeri hukuka uygun kamulaştırma adı verilir. Ancak askeri senetlerin düşman toprağında bizi ne kadar idare edeceğinden şüpheliyim.”

“Haklısın,” diye yanıtladı eski dostu yüzünü buruşturarak. O bile bunu biliyordu. Askeri senetler, rüzgârdaki bir mum kadar güvenilirdi. Kendi ülkenizde nasıl işlerse işlesin, düşman toprağında buna güvenecek tek kişiler, güveniyormuş gibi yapmak zorunda kalanlardı.

“Arada ne fark var ki zaten… askeri senetle kamulaştırmak ile yağmalamak arasında?”

“… Demek ki var olmayan şeyleri talep ediyoruz ve bu yüzden kırk takla atmak zorunda kalıyoruz. Ama sırf ikmal sorunları yüzünden harekâtımızdan vazgeçecek halimiz de yok.”

“Keşke vazgeçebilseniz.”

“Bu laflar sana hiç yakışmıyor General von Zettour… Bizler askeriz, unutma.”

Zettour derin bir iç çekti. Rudersdorf ise ona pat diye bir soru yöneltti.

“Varsayımsal olarak söylemek gerekirse, mevcut şartlar altında yeni bir ilerleme harekâtı icra edecek olsaydık, lojistik açıdan ne gibi önlemler alırdın?”

“… Ateşkes müzakereleri yürütmek daha yüksek öncelikli değil mi? Bu sonuçtan sonra Federasyon bile masaya oturmayı reddetmekte zorlanacaktır.”

“Müzakere ancak karşı taraf yanaşırsa mümkündür. Unuttun mu?”

Zettour unutmadığını söylemek üzereydi ki, Rudersdorf’un ne demek istediğini anladı. “… Anlıyorum. Müzakereleri reddetme ihtimallerine karşı da bir plan yapmamız gerektiğini düşünüyorsun?”

“Aynen öyle.”

“Dürüst olmak gerekirse bunun ne kadar olası olduğundan emin değilim. Albay von Lergen’in raporu daha yeni ulaştı ama… ona göre şartlar konusunda çetin çekişmeler yaşansa bile bir ateşkes anlaşmasının sağlanması an meselesi.”

“Raporu okudum. Federasyon tarafının bir ateşkes ihtimalini yokladığını rapor etmişti, değil mi?”

“Evet,” diyerek sözlerine devam etti Zettour.

Ildoa kanalıyla ilettikleri şartlar gayet basitti. Tüm ordular mevcut temas hattı boyunca ateşi kesecekti. İşgal altındaki topraklar geçici kontrol altında sayılacak ve mülkiyet el değiştirmeyecekti.

Ancak İmparatorluk’un savaştan önce fiilen kontrol ettiği bölgeler üzerindeki tüm mülkiyet talepleri reddedilecekti. Bu nihai bir çözüm olacaktı. Ardından İmparatorluk Ordusu, bir tedbir olarak sınır boyunca birkaç kilometrelik bir silahsızlandırılmış bölge oluşturacaktı. Gerekirse güvenliği garanti altına almak adına işgal için de açık kapı bırakılmıştı.

Ayrıca işgal altındaki bölgelerin halkının nereye ait hissettiklerine dair oy kullanacakları şartı da eklenmişti. Birden fazla uyruğu takip etmek gerekecek olsa da, bu gerçekleşirse İmparatorluk’un güvenliğini sağlamak esasen bir başarı sayılacaktı. Sembolik savaş tazminatları da hesaba katıldığında, istedikleri hemen her şeyi elde ettikleri söylenebilirdi.

“Halkın oylaması konusunda çetin tartışmalar yaşadığımız doğru. Başka bir deyişle… Onları öyle ağır bir yenilgiye uğrattık ki, şikâyetlerini bir kenara bırakıp bir an önce ateşkesi sağlamak zorunda kaldılar…”

“Bunun sadece Federasyon tarafının bir temennisi olmadığını mı düşünüyorsun?” Rudersdorf bunu inkâr edemiyordu ancak başka sebepleri de olabileceğini hissediyordu.

Zettour karşılık verdi: “Sizce de bu daha çok tüm muharip devletlerin ortak iradesi gibi değil mi? Ildoalılar bile böylesi bir zaferi gördükten sonra müzakereleri sonuçlandırarak bizim yanımızda yer almaya çalışacaklardır.”

“Nihayetinde hepsi ihtimaller dâhilinde.”

“Yani en kötü senaryoya mı hazırlanmalıyız?”

“Başka bir fikriniz mi var, General von Zettour?”

Anlıyorum. Zettour, Rudersdorf’un bu yorumu üzerine başıyla onayladı ve bir süre sessizlik içinde düşündü. Zihninde hesaplar yaptı, eldeki tüm ikmal stoklarını gözden geçirdi, sahadan gelen raporları birleştirdi ve bir ihtimal kırıntısı aradı.

Fakat tüm bu araştırmaların ortasında bile zihninin gerisinde beliren şu düşünceye engel olamadığı da bir gerçekti: Böylesine eksiksiz bir zaferden sonra müzakerelerin olumsuz sonuçlanmasına imkân yok.

Cumhuriyet kalıntıları Commonwealth’ten destek bekleyebilirdi.

Commonwealth ise Federasyon ve Birleşik Devletler’den destek umabilirdi.

Ancak Birleşik Devletler’deki kamuoyu savaşa girmeye sıcak bakmıyordu. Birleşik Devletler’in şimdiye kadarki katkısı yalnızca ödünç verme-kiralama kanunu ve gönüllü askerlerden ibaretti. Elbette her ikisi de son derece problemli hususlardı ama fiilen savaşa girmiş olan Federasyon’un varlığı kadar ağırlık teşkil etmiyorlardı.

En nihayetinde Federasyon Ordusu’nun ezici mühimmat ve malzeme üstünlüğü, diğer devletlerin savaşma azmini ayakta tutan ana sütun olmalıydı.

Ve İmparatorluk, doğuda bu sütunu yerle bir etmişti. Sadece bu da değil; bu zafer çevredeki herkesi şaşkınlığa ve dehşete düşürmüş olmalıydı.

Bu şartlar altında diplomatik bir çözüm pekâlâ mümkün olmalıydı.

Zettour bu düşüncelere dalmışken çalan telefon onu kendine getirdi. Doğrudan hattan gelen bir arama mı? Bu zamanlama demek oluyor ki…

“Ben Korgeneral von Zettour… Anlaşıldı.”

“Müjdeli haber mi?”

Zettour’un eski dostu gözle görülür bir merakla sormuştu; o da başıyla onayladı. “Yüksek Komuta Merkezi’nde acil bir toplantı var.”

“Öyle mi? Peki Yüksek Komuta Merkezi ne diyor?”

“Şartları değerlendiriyorlar. Artık detaylar karara bağlanacak… En nihayetinde bu işi bitirecek bir yola kavuşacağız.” Çok az kaldı. Bu duyguyla dolup taşarak mırıldandı: “Ektiğin tohumların mahsulünü toplamanın sevinci… Heimat’ın lütufları işte böyle bir şeydir.”

Anavatanları için savaşmışlardı. Onurlarıyla, göğüslerindeki gururla, silah arkadaşlarının kemiklerini geride bırakarak yine de tüfeklerini doğrultmuşlardı. Selefleri ve ataları da yurtlarını aynı şekilde korumuş olmalıydı, torunları da aynısını yapacaktı.

Ve geçmişin mirası olan bugün, işte tam da bu yüzden vardı.

“Elinize sağlık, General von Rudersdorf. Mareşal ilan edilmeniz an meselesi.”

Ve vazifesini yerine getirmiş olmanın o tuhaf huzuruna kendini kaptırmakta bir sakınca yok gibiydi. İşte bu yüzden Zettour, kendisini meslektaşına her zamankinden çok daha abartılı övgüler yağdırırken buldu.

“Bunu sizden duymak güzel ama ben yalnızca bir vekilim.”

“Yine de işleri kimin sevk ve idare ettiği ortada. Bu sonuçları getiren sizin başarılarınız oldu. İmparatorluk’un böylesine hayranlık uyandırıcı başarıları görmezden gelecek kadar çürüdüğünü sanmıyorum.”

“Bu övgü dolu değerlendirmeniz için müteşekkirim. Sanırım bu sizin uzmanlık alanınız ama… Bu dünyada ‘görünüş’ yahut ‘usül’ diye bir şeyin varlığından gayet eminim…”

“Kıdem sırasına göre mi ilerleyeceğini kastediyorsunuz? Yine de. Yine de öyle.” Hadi ama. Zettour hafifçe gülümsedi. “Dostum, başardın. Gurur duy.”

“Sanırım bir teşekkür borçluyum.”

“Bana mı? Birliklere mi?”

“Aşikâr değil mi.” Güldü; bu rahatlatıcı bir şeydi. “Birliklere.”

“Evet… Gerçekten başardılar.”

Tam da bu yüzden… Zettour bir anlığına gözlerini yumdu ve zihninde ant içti. Ne pahasına olursa olsun, bu kez bu savaşı bitirmek zorundayım.

Mutluluk veren tatlı bir hayaldi. Fazlasıyla lüks bir temenniydi belki ama inanması mümkündü. Bundan sonrasının gerçekten daha aydınlık olacağını hissediyordu.

Yine de itiraf etmek gerekir.

Hayır, bunu kabullenmek zorunda kaldığını itiraf etmek daha doğru olur.

Bu yalnızca hüsnükuruntu değil, apaçık bir ihmalkârlıktır.

AYNI GÜN, ÖĞLEDEN SONRA, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, İRTİBAT KONFERANS SALONU, YÜKSEK KOMUTA MERKEZİ TOPLANTISI

Yüksek Komuta Merkezi toplantısına katılan Korgeneral von Zettour, zafer sonrası gidişatın değerlendirildiği oturumda Ildoa kanalıyla yürütülen müzakereleri özetleyip sunulan şartları aktardığında, aldığı beklenmedik tepki karşısında kaskatı kesildi.

Sivil bürokratların çoğunun gözlerinden yorgunluk aksa da üzerilerinde şık, iyi dikilmiş takım elbiseler vardı. Tıpkı subaylar gibi onlar da devlet çarkının zeki, bilgili dişlileriydi… Yani durumu “anlamış” olmaları gerekirdi.

Gerekirdi gerekmesine de…

Fakat toplantı salonunda çalkalanan şey şiddetli bir öfkeden ibaretti.

“Bize bu zırvaları anlatmayın!”

Masaya vurarak ayağa kalkan bürokratlar, hislerini açıkça dışa vuruyordu.

“Siz ciddi misiniz, Generalim?!”

“Bunlar iyi şartlar öyle mi?! Bize bunu mu söylemeye çalışıyorsunuz?!”

Sarsılmış olsa da Zettour durumu doğruladı. “Tüm saygımla belirtmeliyim ki, evet, aynen öyle. Mevcut şartlar altında elde edilebilecek en iyi koşulların bunlar olduğunu düşünüyorum ve bunları destekliyorum.”

“General von Zettour! Kendinize hâlâ bir İmparatorluk evladı mı diyorsunuz?!”

“Elbette.”

Salon, bunun nasıl mümkün olabildiğini sorgulayan öfkeli seslerle dolup taştı. Cinai bir nefret dolu bakışların hedefi olan kişi için pek de konforlu bir ortam değildi.

“Böyle şartlarla nasıl barış yapacağız?!”

“… ‘Böyle şartlar’ derken sanki kötü bir şeymiş gibi konuşuyorsunuz.” Zettour, kıt anlayışlı öğrencilerle uğraşan bir öğretmen edasıyla lafı gediğine oturtup onları düzeltti. Bunlar, her türlü çabayı gösterdikten sonra elde edebildikleri sonuçlardı. “Ancak güvence altına alabileceğimiz en iyi şartlar bunlar. Buradan bir ateşkes anlaşmasına ve barış görüşmelerine geçecek olursak, şartlar gerçekçi ve kabul edilebilir nitelikte olacaktır. Dinleyin.” Salondakilere göz gezdirip huzursuz sivil bürokratlara çıkıştı. “Birliklerimiz bize bu koşulları sağlayabilmek için var güçleriyle savaştı! En azından ben olaya böyle bakıyorum.”

“Bağışlayın General von Zettour, ama bu—bu şartlar—elde edebileceğinizin en iyisi mi yani?!”

Sanki ‘Evet, öyle’ der gibi alayla güldü.

Bir ateşkes ihtimali de barışa götürecek şartların tartışılması da ancak İmparatorluk’un askeri gücünü son sınırına kadar zorlayarak—adeta imkansızı başararak—güvence altına alınabilmişti. Meydandaki zafer sayesinde karşı tarafa aklın yolunu göstermişlerdi, ama bu yetmiyor muydu yani? Masadan gelen hafif vurma sesi, neredeyse yumruğunu masaya indirecek olmasındandı.

Gayriihtiyari bir hareketti. Fakat diğerleri bunu bir kışkırtma olarak algılamış olmalıydı. Öfkeyle üzerine yürüdüler.

“Ne düşündüğünüzü bilmek istiyoruz! Böyle sessiz kalırsanız sizi anlayamayız!”

Ancak aksine Zettour, onların bu öfkesi karşısında sükûnetini yeniden kazanmaya başladığını hissediyordu.

Tıpkı bir savaş gibiydi. Galeyana gelip onların kurallarına göre oynamasını gerektirecek bir sebep yoktu.

Seçim yapabilmek, inisiyatifi elinde tutmak demekti. Savunmada olmak illa inisiyatifi kaybetmek anlamına gelmezdi.

Çeşitli taktikleri değerlendiren zihni, rakiplerinin kendi kendini yıpratmasını bekleme yaklaşımını öne sürdü. Hırçın olabilirlerdi ama hırçınlık sadece enerji tüketmeye yarardı.

“Bütün bu soruları zaten yanıtladığımdan gayet eminim.”

“… Ama bunlar sizin şahsi düşünceleriniz, General von Zettour. Biz ordunun ne düşündüğünü bilmek istiyoruz!”

İronik bir şekilde, karşısındakiler ne kadar ajite olursa o kadar sakinleşiyordu. Bunun kötü bir huyu olduğunu bilse de Zettour, aptallarla laf yarıştırmayacak kadar gururluydu.

Bunu zaten biliyor olmaları gerektiğini söyleyerek onlara çıkıştı.

“Eee?”

“Tuhaf doğrusu. Personel Dairesi Başkan Yardımcısı’nın fikri gerçekten ordunun genel fikri sayılmıyor mu?”

Aptallarla konuşur gibi bir üslup kullanmış olmalıydı. Adamlar bakışlarını kaçırırken hoşnutsuzluklarını gizleme gereği bile duymadılar, Zettour ise iç geçirdi.

“… General von Rudersdorf! Aynı rütbedesiniz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

“Açıkçası ben de General von Zettour’un dikkat çektiği hususlara katılıyorum.”

“… Olacak iş değil—! Ama o zafer öylesine devasaydı ki!”

Ve gerçekten de doğuda kazandıkları muazzam bir zaferdi. Her askerin parçası olmayı düşlediği türden bir zaferdi bu.

Ancak belki de bağırıp çağıran sivil bürokratlar, Genelkurmay’ın bu zaferin ederini gayet iyi bildiğini anlayamıyordu. Sessiz kalırsa anlamayacaklarını düşünen Zettour söze girdi. “Evet. Ve tam da böylesi bir zafer elde ettiğimiz için bu şartları kesinleştirebildik.”

Bu sözleri üzerine salondakiler sanki ‘Şaka yapıyor olmalısınız’ der gibi ona baktılar. Bakışlar fiziksel bir baskı uygulayabilseydi, çoktan şişe geçirilmiş olurdu. Bak sen! Ne soğuk, ne keskin bakışlar ama.

Bir dereceye kadar direnç bekliyordum ama bu tahmin ettiğimin de ötesinde. Zettour irkilmeden edemedi.

“İmparatorluk’un ne durumda olduğunu anlamıyor musunuz?!”

Aklına Doğu’ya ait o Budist sutraları okumakla ilgili özdeyiş geldi. İş rakamlara gelince, askeri sırlara ve diğer her şeye erişimi olduğu düşünülürse, durumu kendisinden daha iyi kavrayan insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.

“İmparatorluk’un durumu hakkında gayet detaylı bir bilgiye sahip olduğumdan eminim.” Sözlerine, üflediği mor bir duman halkası ve yüzündeki hafif, acı bir tebessüm eşlik etti. Uzman Korgeneral von Zettour’un asıl niyeti, gerçek hisleri ve duyduğu pişmanlık tam da buydu.

Bilmeseydim, en azından daha iyimser bir şeyler söyleyebilirdim…

“Yüksek Komuta tarafından sunulan teçhizat dağıtımı ve insan kaynakları da dâhil olmak üzere, devletin mevcut harp gücüne tam anlamıyla hâkim olduğuma inanıyorum.”

Lojistiğin başındaydı, askeri malzeme seferberlik planından sorumlu Personel Dairesi üyesiydi ve Harekât geçmişine sahipti.

Odadakiler arasında durumu en iyi kavrayan kişinin kendisi olduğuna dair özgüveni, en sonunda şunu sormasına sebep oldu: “Bilmediğim gizli bir durum mu var? Eğer yoksa, sorunuza vereceğim cevap değişmeyecektir. Mevcut şartlarımız dâhilinde bundan daha iyi koşullar elde etmemiz mümkün değil.”

“Vaziyetimizin farkındaysanız işimiz kolay demektir. Bağışlayın ama fikrinizi gözden geçirin. General von Zettour, tüm saygımla belirtmeliyim ki ordu sadece şu ana odaklanmış durumda.”

“Yani?”

“Milli servetimiz de dâhil olmak üzere, İmparatorluk’un uğradığı kayıplar çok büyük.”

“Nereye varmak istediğinizi anlamıyorum.”

“Anlamıyor musunuz? Bu çok tuhaf…”

Bürokratlar bıkkınlıkla iç çekip hep bir ağızdan tartışmaya başladılar.

“Bu kayıpları bir yerden telafi etmek zorundayız. Bu aklınıza gelmiyor mu? Savaş tazminatı almadığımız sürece İmparatorluk—”

“O zaman ne olacağını biliyorum,” diyerek araya girdi Zettour.

Bu savaşa bir servet harcamış ve karşılığında neredeyse hiçbir şey elde edememişlerdi. Üstelik genç erkek iş gücü neredeyse tükenmişti. Askeri malzeme seferberliğini yöneten biri olarak Zettour’un cepheye gönderdiği her bir mermi kovanı, kadınların ve yaşlıların elinden çıkıyordu. Okul çağındaki çocuklar fabrikalarda günlük ihtiyaç maddeleri üretiyor, tarlalarda ise savaş esirleri çalıştırılıyordu.

“Devletin iflas edeceğini tahmin ediyorum. En kötü ihtimalle devlet mekanizması tehlikeye girer ve—korkunç bir senaryo olduğunun farkında olarak söylüyorum—hanedan bile risk altına girebilir.”

“Madem tüm bunları biliyorsunuz, o halde—!”

Ondan ne kadar şey yapmasını isterlerse istesinler, bu bir askerin işi değildi.

“Müsaadenizle, ben bir askerim.”

“Bu da ne demek şimdi?”

“Vatanımızı dış tehditlerden korumak için İmparator’a ve devlete sadakat yemini ettim. Dolayısıyla ordunun iç işlerine karışmaması gerektiği aşikârdır.”

Özetle ordu, kendisine tanınan yetki sınırlarını aşmamalıydı. Bu, profesyonel bir subay olarak Zettour’un mutlak bir inançla bağlı olduğu temel bir ilkeydi.

Savaş, en temelinde, siyasetin bir uzantısıdır. Askeri meseleler hiçbir zaman siyasetin üstüne çıkamazdı. Aksi takdirde, devletin büyük bir strateji yerine yalnızca askeri stratejiyle sürüklendiği bir kâbus doğardı. İmparatorluk Ordusu, devletin şiddet aygıtıydı; devletin kendisi olması beklenemezdi.

“General von Zettour, itiraz ediyorum! Devletin maliyesinin çökmesine göz mü yumacaksınız? Bu son derece ciddi bir mesele!”

“Maliye mi? Ne varmış maliyede? Yavaş bir gerilemeden o kadar mı korkuyorsunuz ki bizi göz göre göre sefaletin kucağına itiyorsunuz?”

“Para, para, para! Para her şeydir! İflasın eşiğindeki bir devletin ne hale geleceğini kavramıyor musunuz?! Dinleyin!” diye çıkıştı Hazine Bakanlığı yetkilisi. Yüzlerindeki gergin ifadeden şaka yapmadıkları açıkça belli oluyordu. “Elimizde dağ gibi tahvil alacağı var! Arkasında hiçbir karşılığı olmayan kâğıt parçalarına güvenemezsiniz! Devlet tahvillerini nasıl ödeyeceğiz?!”

Siz ciddi misiniz? diye düşündü. Eğer gerçekten savaş yüzünden devletin iflas etmesinden korkuyorlarsa… bu saçmalıktı.

“Aşırı bir görüş olduğunun farkındayım ama daha fazla kâğıt parçasına ihtiyacımız varsa, yenilerini basarız olur biter.”

Korgeneral von Zettour bir askerdi. Mesleğinin araçları silahlar, kayıpları ise askerlerdi. Başka bir deyişle, insanlardı. Bu ülkenin gençleri ölecekti.

Hiçbir şeyin onların önüne geçmesine izin veremezdi.

“Tabii, tabii, darphane basar durur artık! Peki ya sonra? Kaçlık Mark istersiniz beyefendi?”

“Devletler enflasyon yüzünden gerilemiş olabilir ancak bu durum, halkın İmparatorluk’a olan inancını kaybetmesinden iyidir. Kendimizle gurur duymalı ve bununla başa çıkmalıyız.”

“İkisinin de kaderi pamuk ipliğine bağlı olmamalı!”

Herkesin gözü yalvaran bakışlarla onun üzerindeydi.

Yoksa bu adamlar… ne söylediklerinin farkındalar mı?

Hayır, farkında olmamaları imkânsızdı. Biliyor olmalılardı. Zettour düşüncesini düzeltti. Hanedan mensupları bile hayatını kaybetmişti. Dağ gibi yığılan ölülere rağmen sürüp giden bu savaşın doğası böyleydi. İmparatorluk tebaasından yakın birini kaybetmemiş birini bulmak çok daha nadir bir durumdu.

Zettour’un bu insanları bir türlü anlayamamasının tam da nedeni buydu. Bu fedakârlıkların boşa gitmemesini söylerken, aynı zamanda daha fazla fedakârlık gerektireceğini bile bile savaşa devam etmeyi mi savunuyorlardı?

“Tek bir zafer daha bize daha iyi şartlar kazandıracaksa, sadece bir kez daha kazanmalıyız! Devletin ayakta kalmasını sağlayacak o kritik ödemeyi ne yapıp edip temin etmeliyiz!”

“Siz orduyu ne sanıyorsunuz?! Bu milli mücadeleyi bir kumar fırsatı gibi görmenize asla müsaade etmem!” Zettour bunun söz konusu bile olamayacağını belirterek burun kıvırdı.

Karşılığında Hazine yetkilisi, yüzü buruş buruş olmuş halde, gözyaşlarını gizlemeye bile çalışmadan bağırarak cevap verdi. “Bu, devlet politikamızın yürütülmesine dayanan son derece makul bir taleptir! Amacınız itibarımızı lekelemek mi?!”

“Siz hiç ‘zararın neresinden dönülse kârdır’ mantığını duymadınız mı?!”

“Peki bunun uğruna ailenizi sefalete mi mahkûm edeceksiniz?! Hâlâ kazanabiliriz! Masada çok daha avantajlı şartlar koparabiliriz!”

Hiçbir yere varamıyorlardı.

Bir başka deyişle, kısır bir döngüde dönüp duruyorlardı.

“Ahmakça bir hülyaya tutunup savaşa devam etmemizi mi söylüyorsunuz? Personel Dairesi’nin başındaki kişi olarak, kuvvetlerimizin harcayacak ekstra bir gücü kaldığını varsaymanıza asla göz yumamam.”

“O kadar kaynağı yuttuktan sonra, ordumuzun kâğıttan bir kaplan olduğunu mu söylüyorsunuz?!”

İmparatorluk Ordusu’nun dönüştüğü o devasa, sürdürülemez tüketim makinesi yüzünden eleştiri yağmuruna tutulsa bile Zettour’un tek yapabildiği acı bir şekilde gülümsemek oldu.

“Düşman pes ederse daha iyi şartlar elde etmeyi bekleyebiliriz, değil mi?! Yeniden doğrulabilmek için, neye mal olursa olsun bu şartları almalıyız!”

Zettour buz gibi bakışlarla uğultulu kalabalığı izlerken sabrının sonuna gelmişti. Odadaki yüzleri şöyle bir süzdüğünde, aniden başını döndürecek kadar korkunç bir gerçekle yüzleşti. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş bürokratlar her bağırdığında, sessizce oturan katılımcıların çoğu onaylarcasına başlarını sallıyordu!

Onaylamak mı? Onaylamak ha?!

Onca şey varken bu saçmalığı mı benimsiyorlardı yani?!

“… Anlaşılan generaller savaşı biliyor ama finansmanından anlamıyor. Mesela işgal altındaki toprakları ele alalım. Federasyon’un kaynakları hemen yanı başımızda duruyor.”

“Buna ne diyorsunuz?” diye sorulduğunda, cevap vermekten başka çaresi kalmamıştı. Ancak bir anda, düşman toprağında geride kalıp birliğinden kopmuş bir piyade kadar dehşete düştüğünü hissetti.

“Bağışlayın ama onları fethedersek kendi kendimize yetebileceğimizi mi iddia ediyorsunuz?”

“Kesinlikle. Bu sistemle ilerlersek—”

Bürokrat şanslarının yüksek olduğunu söyleyecek gibiydi ama Zettour lafın nereye varacağını anlayıp sözünü kesti. “Kusura bakmayın,” diye gürledi, “ama ham hayallere dayanarak savaş yürütmemize müsaade edemem.”

Kabul edelim. Burada devasa bir görüş ayrılığı vardı. Tam da bu yüzden derdini iyice kafalarına sokmak zorundaydı.

“Bu tamamen imkânsız bir hayal. Müzakerelere devam etmek için geri dönsek bile, şartlar değiştiğinde bu tür koşulları elde etmek için yapmamız gerekenler—”

“Zaferleri üst üste yığarsak düşmanın tavrı kesinlikle değişecektir!”

Zafer, zafer, zafer!

Bu bağımlılar ve her derde deva gördükleri o mucizevi ilaç: Zafer!

Kusmak istediği gerçek hislerini bastıramayan Zettour, elinde olmadan inler gibi bir ses çıkardı. Seleflerinin, büyük bir hezimetten daha tehlikeli olan tek şeyin büyük bir zafer olduğu yönündeki uyarısını şimdi çok net anlıyordu ve bu onu derinden dehşete düşürüyordu.

Hâlâ kazanabileceğimize kendi kendilerine mi inanmışlardı yani? İçerideki hava ona “Siz ciddi misiniz?!” diye haykırma isteği veriyordu.

“Müsaadenizle, ben de bir şey söyleyebilir miyim?”

“Buyrun, General von Rudersdorf.”

Araya giren, yanında sessizce oturan değerli dostundan başkası değildi. Konuşmaya doğrudan dâhil olarak durumun net bir özetini çıkardı.

“General von Zettour’u eleştirmeniz sorun değil. Ancak bu ortam soğukkanlı bir tartışma gerektirir. Nerede olduğumuzu gözden geçirmeye ne dersiniz?”

“Pekala, General von Rudersdorf. Siz olayları nasıl değerlendiriyorsunuz? Harekât’ın başında siz olduğunuza göre, düşüncelerinizi duymayı çok isterim.”

“Anlatayım. Ancak tam olarak neyi bilmek istediğinizi belirtirseniz iyi olur. Böylece genel bir özet yerine net bir cevap verebilirim.”

“Pekala o halde.” Bürokrat başıyla onayladı. “İmparatorluk’un bundan sonra zafer kazanma umudu kalmadığına mı inanıyorsunuz?”

“Hmm.” Zettour ve diğerleri, Rudersdorf’un ağzına bir puro koymasını izledi. Toplantı odasındaki herkes gözünü ona dikmişken, o umursamazca purosundan derin bir nefes çekti.

Nihayet, devam etmesini talep eden bakışların baskısıyla, ağzından bir duman bulutu üfleyerek ağır ağır konuşmaya başladı.

“Açıkçası, bu muhtemelen oldukça zor olacaktır. Bakın,” diyerek purosunu ağzında düzeltti, bürokratlar ise vakit kaybetmeden sorularla karşılık verdiler.

“Zor mu?”

“Evet. Fevkalade zor.”

“Ama imkânsız olduğunu da söylemiyorsunuz.”

Hafif bir hareketlenme. Neredeyse fark edilmeyen bir sapma. “Bu pek de hoş bir soru değil” dercesine kaşlarını çattığını fark eden tek kişi Zettour’du.

Bir asker için, az önce kendisine yöneltilen bu sorudan daha nefret uyandırıcı başka bir soru olamazdı.

“… Ordu tam da burada çıkıp kazanamayacağını ilan mı etsin? Hanedana ve tebaamıza böyle bir şeyi nasıl yapabiliriz?”

Dolambaçlı bir şekilde cevap vermeyi reddetti. Sadece bunu söyleyerek kendisini yeniden purosuyla meşgul etti.

Ancak asker denilen bu mahlukların huylarını bilen herkes için cevap fazlasıyla netti. Zettour’un eski dostu, ordunun sınırlarını kabullenmiş sayılırdı. Büyük olasılıkla iç çekişlerini gizlemek için purosuna sığınıyordu. Puro, dilini tutmak için biçilmiş kaftandı.

Bu yüzden, savaştan önceki haline kıyasla çok daha tiryaki bir sigara içicisi haline gelen Zettour, Rudersdorf’u midesini bulandıracak kadar iyi anlıyordu.

O noktaya kadar gitmen iyi oldu. İçinden de olsa Rudersdorf’un cesaretine ve kararlılığına övgüler yağdırmaktan kendini alamıyordu. Bu zafer uğruna bu kadar çok şey feda edenler birliklerin kendisiydi. Genelkurmay, bu zaferi Federasyon’un elinden söküp almak için doğuda nasıl ölü dağları yığdıklarının son derece bilincindeydi. Bunu duymak için bürokratların söylemesine ihtiyaçları yoktu. İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı, en ön hatta yığılan gelecek vadeden gençlerin ceset dağlarını görmezden gelecek kadar gerçeklikten kopuk değildi.

Savaşın sonucu henüz kesinleşmemişti. Bir asker neden sorumsuzca çıkıp kazanamayacaklarını ilan etsindi ki? Katlanılan tüm askeri harcamalardan, insan kaynaklarından ve cephe gerisine yüklenen bunca sıkıntıdan sonra, ordunun savaşın sis perdesi karşısında sinip zaferin imkânsız olduğunu söylemesi kabul edilemezdi.

Eğer bir noktada gerçekten kazanmanın hiçbir yolu kalmadığını anlasalardı, belki ancak o zaman bunu söyleyebilirlerdi. Fakat hâlâ ihtimaller mevcuttu. Tam da bu yüzden Harekât’ın başındaki Rudersdorf, sehven bile olsa “Kazanamayız” gibi bir saçmalık yumurtlayamazdı; yine de sınırlarına dayandıklarını ima etmişti.

“… Anlatabildim mi?”

Rudersdorf, satır aralarında onların bunu anlayışla karşılamasını talep ediyordu.

“General von Rudersdorf, General von Zettour. Size resmi olarak soruyorum: Bunun Genelkurmay’ın—ve ordunun—ortak görüşü olduğu söylenebilir mi?”

Bu hemen cevap verebilecekleri bir soruydu.

Mükemmel bir senkronizasyonla başlarını sallayarak, ““Elbette,”” diye cevap verdiler.

Artık bu tartışma bir sonuca varmalıydı. Bu iyimser beklentiyle birlikte, omuzlarındaki gerginlik hafifçe dağılmaya başladı.

Cephe gerisindeki yükleri hafifletmek için bir plana ihtiyaçları vardı ve ateşkesten barışa uzanan koca bir süreç onları bekliyordu. Yapılacak dağ gibi iş olsa bile…

“… Yani bunun bir meydan okuma olacağını söyleseniz de hâlâ kazanma şansımızın olduğunu mu kastediyorsunuz?”

Bekle bir dakika. Bu anlaşılmaz saçmalığı duyduktan sonra Zettour’un zihnindeki çarklar durdu. Zor olsa bile hâlâ kazanma şansımız var öyle mi?

“Ordunun durum hakkındaki kanaatini dinledik. Ancak cephe gerisi gerekli tedbirleri alırsa yeni zaferler kazanmak mümkün olabilir, değil mi?”

“Lütfen bekleyin. Siz neden bahsediyorsunuz?”

“General von Zettour, bir soru… Ildoa Krallığı aracılığıyla yürütülen müzakerelerde bu şartları kabul edersek düşmanlarımızın gözünde zayıf ve iradesiz görünme ihtimalimiz yok mu?”

“… Ne dediniz siz?”

Zettour’un boş bakışlarla sorduğu soruya verilen cevap son derece amansızdı. “Müzakereler için acele ediyormuşuz gibi bir izlenim bırakıp bırakmadığımızı merak ediyorum sadece. Düşmanlarımız savaşı sürdüremeyeceğimizi düşünürse, pazarlık masasında pek de güçlü bir konumda olamayız.”

Bir başkası daha yorumda bulundu. İçişleri Bakanlığı’ndan biri miydi acaba?

“Açık konuşacağım. Kamuoyundaki eğilimlere ve halkın hissiyatına tam anlamıyla hâkim misiniz? Bu şartlar altında bir ateşkes ve barışı kabul edemeyiz. Üstelik Ildoa’nın ateşkes planı yalnızca geçici bir çözüm. Bunun barışa yol açıp açmayacağı bile belirsiz!”

Zettour, diğer konuşmacıyı takip etmek üzere şık kesimli takım elbiseli bir adamın ayağa kalktığını gördü. Dışişleri Bakanlığı’nın o züppe gösterişçilerinden biri miydi?

“Askeri ateşkes müzakereleri ordunun yetki alanında olabilir ama resmi ateşkes ve barış görüşmeleri diplomasinin alanıdır. Bu da doğal olarak yetkinin Dışişleri Bakanlığı olarak bizde olması gerektiği anlamına gelir. Ordunun bu hususta kafasına göre güç kullanması yetkisini aşması demek değil midir?”

Bu kadarcık şeyi bile nasıl anlayamazsınız? Salondakilerin çoğu ona saldırırken tam olarak bunu düşünüyor gibiydi.

Ona fırlatılan o sert bakışlar!

Neredeyse bunun insanın düşmanına atacağı türden bir bakış olduğunu düşündü ama sonra duraksadı.

Belki de “türden” kelimesi bile fazla hafifti.

“Biz de en az sizin kadar barış istiyoruz. Ancak bu, adil ve kabul edilebilir bir tazminatla birlikte gelmeli. Adalet tecelli etmezse… halkın vicdanı rahat etmeyecektir.”

“Barışın yeniden tesis edilmesinin önüne bunu mu koyuyorsunuz?!” Zettour “Şaka yapıyor olmalısınız!” diye haykırmak üzereydi ki sayısız çatık kaş ve öfkeli bakışla sözü kesildi.

“Adil olmayan bir barışa öncelik verme devri savaş başladığında bitti!”

“Fedakârlıkların karşılığı layıkıyla ödenmelidir!”

“Bu kadar çok taviz veremeyiz! Ildoa’nın teklifi fazla gevşek!”

Zettour’un dile getirmek üzere olduğu itirazlar, sanki vatana ihanetmiş gibi önlendi ve sertçe kınandı. Burası İmparatorluk’taki tüm fiili işleri yürüten kişilerden oluşan Yüksek Komuta toplantısı olmasaydı, bu tepkiyi duygusal bir hezeyan diyerek gülüp geçmek isterdi; durum o kadar absürttü.

Fakat gülüp geçememek, durumu ister istemez son derece ciddi bir hale getiriyordu.

“Kural olarak Yüksek Komuta askeri emirlere müdahale etmez. Ancak milli stratejiye dair talepte bulunma yetkisini kullanma hakkına kesinlikle sahiptir.”

“… Ve bu talep nedir?”

“Lütfen yapmayın!” diye haykıramazdı ya. Zettour, muharebenin kaybedildiğini anlayan bir komutan gibi kaderiyle yüzleşmek zorundaydı.

“Tüm saygımızla, ordunun masada daha iyi şartlar kazanmasını istiyoruz.”

“… Bunu hükümetin resmi görüşü olarak mı yorumlamalıyım?”

“Tam olarak söylemek gerekirse, bu halkın iradesi ve hanedanın da katıldığı haklı bir taleptir. Dolayısıyla ordunun bu hedefin gereğini yapmasını istiyoruz.”

Kurumsal açıdan bakıldığında haklıydılar. Askeri açıdan bakıldığında ise Yüksek Komuta, uzun zamandır Genelkurmay’ın kararlarını onaylamaktan ibaret bir makamdı. Fakat asıl karar yetkisi şüphe götürmez bir şekilde Yüksek Komuta’nın elindeydi. Zettour’un bile buna itiraz edecek bir yolu yoktu.

Dehşetini dile getiremiyorsa ve karşı çıkmasına izin verilmiyorsa, o zaman sessiz kalmak zorundaydı.

Ama tek bir kişinin sessizliği ne anlama gelirdi ki? Tam kendine acıyan, alaycı bir tebessüm kondurmak üzereydi ki birisi konuşmaya cüret etti.

“… Pekala. Bize kazanmamızı mı söylüyorsunuz?”

Kapa çeneni, Rudersdorf!! diye haykırmak istedi.

Belki de haykırmalıydı. Fakat nutku tutulan Zettour, onu durduracak sessiz bir çığlık bile atamadı.

“Size bir zafer göstereceğiz… İhtiyacımız olanı bize verdiğiniz sürece ordu istediğiniz kadar zafer kazanacaktır.”

Zettour hemen Rudersdorf’a bir bakış fırlattı ama bakışları ona ulaşmadı. Bürokratlar memnuniyetle başlarını sallayıp çeşitli detayları aktarırken ve karşılıklı konuşmalar sürüp giderken, keder içinde kıvranan tek kişi Zettour’du.

Nasıl? Neden?

AYNEN O GÜN, ILDOA’DAKİ İMPARATORLUK BÜYÜKELÇİLİĞİ

Zafer haberi her zaman güzeldir. Özellikle de tam zamanında geldiğinde. Vücudun her köşesine işler, uzuvları kendiliğinden ısıtır. Sunduğu o tanıdık huzur hissi bakımından alkolden hiç aşağı kalır yanı yoktur.

İyi bir tekila ya da belki de bir skoç viskisi gibi.

Zafer haberi tüm İmparatorluğa yayılırken, Ildoa Büyükelçiliğindeki bütün İmparatorluk vatandaşları da aynı heyecanı paylaşıyordu.

Ildoa Askerî Ateşesi Albay von Lergen başını salladı. Doğruluğu gözetmek gerekirse belki de şunu düzeltmek lazımdı: Doğrudan diplomatik müzakerelerin içinde yer alan bu insanlar, herkesten çok daha büyük bir coşku içindeydi. Büyükelçilik öyle bir tımarhaneye dönmüştü ki, üniversite öğrencileri gibi kaliteli şarapları kafaya dikiyorlardı.

Kendilerine hâkim olacak iradeden yoksun olduklarından değildi bu. Ölçülü olmak ne demek gayet iyi bilirlerdi. Hepsi de belli bir yaşa ve makama gelmiş yetişkinlerdi. Başkalarının önünde kontrolü kaybetmenin ne kadar çirkin göründüğünün tamamen bilincindeydiler.

Yine de işte buradaydılar, sırılsıklam sarhoş.

İçkiler sadece fazla lezzetliydi.

Ildoa, iki tarafa da oynadığını gizlemeye bile gerek duymadan, geri adım atmayı reddeden taraflar arasındaki müzakerelere arabuluculuk etmişti. Bedenen ve ruhen tükenmiş olan İmparatorluk temsilcileri, sadece şöyle bir sohbet eşliğinde içmeyi planlamışlardı; fakat ne olduğunu anlamadan hem zihnen hem de bedenen kantarın dozajını kaçırmışlardı.

Dengenin kendi lehlerine kaydığından o kadar eminlerdi ki kutlama yapıyorlardı.

Gerçekten başarmışlardı.

Lergen’in kendisi de yüreğinin derinliklerinden tezahürat edenlerden biriydi.

Bir zafer haberi… Bu ancak ilahi bir yardım olabilirdi!

O kadar duygulanmıştı ki elinde olmadan neredeyse gözyaşı dökecekti; harika bir iş çıkarmışlardı. Farkında bile olmadan, yıllardır gözü gibi sakladığı bir şişeye uzanıyordu. Sadece savaş başlamadan öncesinden beri saklamakla kalmamıştı; bugünlerde tarafsız ülkelerde bile bu Commonwealth içkisinin güvenilir bir tedariğini bulmak imkânsızdı.

Sıkı mühürü söküp mantarı çıkardığında, şişenin yıllanmışlığına yakışır zenginlikte bir kokuyla karşılaştı.

Büyükelçiliğin buzdolabından buz alıp içkisini Ildoa usulü kesme cam kadehe doldurmaya hazırlanmak bile heyecan vericiydi.

Dikkatlice doldurduktan sonra, yüzde 40 alkol oranına göre oldukça yumuşak olan bu deneyimin tadını çıkarırken, o sıcak enerji pınarı yüreğine işledi.

“Nefis.”

Bu sessiz yorum, en derin duygularını ifade ediyordu. Düşman ülkeye ait olsun ya da olmasın, iyi bir içki iyi bir içkiydi. Bu lezzeti unutmayalı çok olmuştu.

“Tadını gerçekten alabiliyorum. Böyle güzel bir şeyi içme fırsatını bize bahşettikleri için birliklere ne kadar borçlu olduğumu kelimeler tarif edemez.”

Bünyesindeki alkol onu geveze yapmıştı; özellikle de bir zaferi kutlamak için yıllanmış yüksek alkollü içkiler yudumlarken. Onu her zamankinden daha çok sarhoş ediyordu.

Ama kesinlikle kötü bir anlamda değil.

Geleceğe dair endişelerini ve yaşadığı hüsranı söküp atan bir hafiflikti bu. Vücuduna yayılan bu hisse, eski bir dostunki gibi bir samimiyet bile eşlik ediyordu. Kadehinde çınlayan buzun serin, ahenkli sesi de enfesti. Berrak, mavi bir gökyüzüne bakmak gibiydi.

Hepsinden öte, bu atmosfer!

Bugün ateşelik makamında bile bir kadeh dikebilirim ve kimse bunu sorgulamaz!

“Ooo, Albay von Lergen. Ağzınızın tadını biliyorsunuz.”

Ona seslenen, genellikle ciddi olan büyükelçiydi. Fakat bugün yüzünün her çizgisine kazınmış, gizleyemediği bir neşe vardı.

“Aaa, Sayın Büyükelçimiz! Ya siz, efendim? Elinizdeki şişe nedir öyle? Hafızam beni yanıltmıyorsa, Dışişleri Bakanlığının diplomatik kullanım için kilit altında tuttuğu X markalı o özel içki!”

Abluka altında bile nezaket kuralları korunmalıydı, aksi takdirde itibarlarını kaybederlerdi. Lergen, yurt dışında görevli diplomatların işinin bir parçasının da şarap temin etmek olduğunu öğrendiğinde şaşırmıştı.

“Ha-ha-ha! Çok haklısınız. Diplomatik çantamda tarafsız bir ülke üzerinden kaçırdığım değerli bir şişedir, ancak bugün cimrilik yapmanın sırası değil! Tüm imkânları seferber ediyorum!”

Görünüşe göre, çizmeyi aşanları azarlaması gereken kişi olan büyükelçi, bizzat bir zafer kutlaması düzenlenmesi talimatını vermişti ve keyfi o kadar yerindeydi ki, diplomatik amaçlarla anavatana göndermek üzere satın aldığı şarap şişelerinin mantarlarını teker teker patlatıyordu.

“Gelin, gelin Albay. Lütfen biraz alın. İmparatorluk Ordusunun çetin mücadelesinin şerefine bir kadeh kaldırırsınız umarım.”

“Madem öyle ısrar ediyorsunuz…”

Normalde her şişenin hesabı sıkı sıkıya tutulurdu. Ama sadece bugüne özel, kural mural yoktu. Ağzına kadar dolu kadeh için şükranlarını sundu ve kırmızı sıvının zenginliğine hayranlıkla baktı.

Gerçek şeyin kokusunu tamamen unutmuştu.

“Zafere ve çetin mücadeleye!”

“Silah arkadaşlarımıza ve onların fedakârlığına!”

“Vatana şan olsun!”

Coşkuyla haykırmak için ne yüce sözler.

“Tanrı bizimle!”

Bu kalıplaşmış sözler dudaklarından döküldüğü an, bunun gerçekten de ilahi bir lütuf olabileceği ihtimali Lergen’in zihnine düştü. Vatanın geleceği şimdi başlıyordu. İşte bu yüzden belki de, diye düşünmeden edemedi. Belki kendisi gibi pragmatistler de Rab’be övgüler düzmeliydi: Öyle olsun.

Böylece, derinden etkilenmiş tüm o adamların arasında, kendisi de tebrik konuşmalarına katıldı.

“İmparatorluk sonsuza dek yaşasın!”

“““Yaşasın!!!”””

Kolları birbirinin omuzlarında, tören üniformalı adamlar “Prosit!” diye gürledi ve bu ses büyükelçiliğin dışından bile gürleme gibi duyulmuş olmalıydı.

Varsın duysunlar.

Bu, İmparatorluğun zafer nidasıydı. Doğu cephesinin kahramanlarına, vatanın —imparatorluğumuzun— koruyucularına yürekten sunulan bir defne çelengi. Buna bir neşe şarkısı da denebilirdi.

İmparatorluk aşkına sesimizi yükseltelim!

Sarhoşluğa teslim olup avazınız çıktığı kadar haykırın; bırakın gurbet ellerde yankılansın!

Belki bir subayın stres atması için pek saygın bir yol değildi. Yine de, neden tereddüt etsin ki?

Vatanının zaferini sözleriyle kutlamayacak kim vardı? Asker olarak ülkesine sadakat yemini etmiş her insan, onun başarısını alkışlamak zorunda hissederdi kendini.

“A-Albay von Lergen?”

“Ha? Ha, nöbetçi gruptan birisi. Zavallı çocuklar. Mutfaktakilere sizin için bir şeyler hazırlatmıştım. Yetmedi mi yoksa?”

“Hayır, şey… sadece sizin duymanız gereken bir konu, efendim. Benimle gelebilir misiniz acaba?”

Gösterdiği hürmetkâr tavır, meselenin önemsiz olmadığını ima ediyordu. Lergen zaferin coşkusuyla kendinden geçmiş olsa da, toparlanıp bakınca durumun aciliyetini fark etmek zor olmadı.

“Gidelim.”

Onu boş koridora çıkarırken, nöbetçi subaya fazladan iş çıkardığı için özür diledi. Kendi büyükelçiliklerinde bile dinlememesi gereken kulaklar olabilirdi.

Nöbetçi subay son derece tedirgin bir halde etrafı süzdü.

“Ne oldu?”

“Genelkurmay’dan geldi.”

“… Ha? Yani… Yüksek Komuta Konseyi toplantısının sonuçları mı?”

“Evet, öyle görünüyor. Size haber vermem gerektiğini düşündüm…”

Nöbetçi subay amirinin kutlamasını bölmeye değip değmediği konusunda endişeli görünüyordu ama Lergen samimi bir gülümsemeyle onu rahatlattı. “Teşekkür ederim. En doğrusunu yapmışsın.”

Anavatandan gelen bir mesajdı bu.

Ve bu kadar çabuk olması etkileyiciydi. Zamanında gelen gizli mesaj, beklentiyle kalbinin küt küt atmasına neden oldu.

“Sanırım bunu odamda okumam daha doğru olacak. Müsaadenle.”

Anavatanın müzakereler konusunda bu kadar çabuk bir karara varmış olmasından duygulanan Lergen, odasına geri döndü.

Sırıtmamak için kendini zor tutuyordu. Ne kadar saf biriyim böyle diye düşündü, ama sonra neşesini dışa vurmasını engelleyen hiçbir kural olmadığını fark etti. Müzakerelerin tam ortasında olsaydı belki, fakat mevcut durumunda hissettiği tüm duyguları dışa vurması son derece doğaldı.

“… Ha-ha-ha. O kadar uzun zaman olmuş ki…” … böyle içtenlikle gülümsemeyeli. Acı acı gülümsedi ve adımlarını hızlandırdı. Bir elinde yıllanmış şarap kadehi, diğer elinde ise geliş zamanına bakılırsa savaşı nasıl bitirmeyi planladıklarına ışık tutacak şifreli mesaj vardı.

Odasındaki kasada duran kod kitabını kullanmazsa bunu okuyamazdı.

Sinyalin kendisi de şifreli olmasına rağmen, yeterince uzun süre izlenirse düşmanın bunu çözme riski vardı. Bu doğrultuda, bir anlam ifade edebilmesi için yalnızca Lergen ve Genelkurmay’ın sahip olduğu bir şifreyle karşılaştırılması gereken son derece özel bir yöntemle yazılmış mesajlar teatisi yapıyorlardı.

Deşifre etmek için sabırsızlanıyorum, diye düşündü Lergen odasına doğru hafif adımlarla ilerlerken.

İçkinin verdiği kızıllık hâlâ yanaklarındayken, kasasından şifre kitabını çıkarırken kalbi daha önce hiç olmadığı kadar hızlı çarpıyordu.

Hissettiği o tatlı çakırkeyiflik sadece alkolden değildi.

Hangi adam böyle bir durumda kendini tutabilirdi ki? Ülkesinin kaderini kurtarma sürecine katkıda bulunma onuruna erişmişti. Neden heyecanlanmasındı ki?

“Pekala, pekala. İşte en önemli kısım. Umarım savaşı nasıl bitireceğimize dair mantıklı bir plan vardır…”

Büyük bir heyecanla kitabı ve telgrafı yan yana dizdi. Sonra deşifre etmek için tüy kalemini bir süre çalıştırdı. “Doğu cephesinde zafer” olarak çözülen kısma geldiğinde, bundan sonra gelecek şeyin beklediği şey olduğunu bilerek şifre kitabının sayfalarını hızlıca çevirdi.

“…? Nasıl yani?”

Beklenmedik bir kafa karışıklığıyla, kendine gelmek ister gibi kadehini kafaya dikti ve biraz daha doldurdu.

“Aah, ne kadar aptalım… Bir yerde hata yapmış olmalıyım.”

Aklına gelen ilk şey, biraz fazla sarhoş olduğuydu. Elindeki kadehe bakarak acı acı gülümsedi ve başını salladı. Görünüşe göre feci bir okuma hatası yapmıştı.

“Yani bu… Ve bu da… Ha? Hayır ama…”

İçkiyle ısınan damarları, sanki yakından top ateşine tutulmuşçasına büzüştü.

Kadehini düşürdüğünün farkına bile varmayan Lergen, dehşet içinde telgrafa bakakaldı.

“… Ne?”

Hiçbir satırı kaçırmamaya özen göstererek her bir kelimeyi, her bir noktalama işaretini dikkatle inceledikten sonra bile hâlâ şaşkınlık içindeydi. Yanlış bir okuma değil mi bu?

Olamaz mı yani? Lütfen?

Yoksa sadece ben mi doğru anlayamıyorum? Belki de… öyle değildir?

Çılgınca tekrar okudu, fakat metnin içeriği acımasızca sabit kaldı.

Şifreli bir telgraf, resmi dilde yazılmış ve yanlış anlamalara mahal vermeyen bir şablonu takip ederdi. Okuma, anlama ya da kaleme alma konusunda hiçbir hata yoktu. Bunu kaleme alan kişi üstün bir subay olmalıydı. Bu resmi belgeyi kusursuzca cilalayıp sunma görevini kesinlikle layıkıyla yapmıştı.

“Doğu cephesindeki zafere istinaden, müzakerelerin yeniden başlatılmasını ve çok daha büyük tavizler için baskı yapılmasını uygun görüyoruz.”

Bunun bir şaka olmasını istiyordu.

Hiç düşünmeden metni aniden yüksek sesle okurken hissettiği şey buydu, ama beyni hâlâ inatla bunu anlamayı reddediyordu.

Aslında anlamıştı; sadece anlamak istemiyordu.

Anlarsa, kabul ederse…

“‘D-doğu cephesindeki zafere istinaden, müzakerelerin yeniden başlatılmasını ve çok daha büyük tavizler için baskı yapılmasını uygun görüyoruz’ mu?!”

Bu, Lergen’in bir araya getirmek için o kadar uğraştığı teklifin kabul edildiğini teyit eden bir mesaj değildi. Anavatanın teklifi kabul etmediğine dair kötü bir haber olduğu söylenebilirdi ki zaten öyleydi.

Aslında, en başından beri olası kötü haberlere hazırlıklı olduğunu sanıyordu. Ama bu mu? Bu, aklından geçirdiği senaryolardan biri değildi. En kötü senaryo, her zaman öngöremediğiniz dehşettir.

“… A-ama bütün bunları… bütün bunları ben müzakere etmiştim…”

Bu sonuca ulaşmak için verilen tüm uğraşları ve yaşanan tüm sürtüşmeleri hesaba bile katmamışlardı.

“Y… y-y-yeniden müzakere mi? En başa mı dönülecek?”

Gerçekten anavatanın, Yüksek Komuta Konseyi’nin, İmparatorluk’un niyeti bu mu? Ortak bir zeminde buluşmak için o kadar çabaladıktan ve işler nihayet yeni yeni şekillenmeye başlamışken hem de?

Alçak sesle inledi.

Nasıl?

Neden?

Bu ne aptallık.

Lergen, düzgün bir cümleye dökülmeyi reddeden karmaşık feryatlarla, kan çanağına dönmüş gözlerini tekrar telgrafa çevirdi.

Alabileceği her şeyi aldığına inanıyordu.

Ama yetmiyor muydu?!

Hâlâ yetmediğini mi söylüyordunuz?!

“… Albay von Degurechaff’ın neler hissettiğini anlayacağım bir günün geleceği hiç aklıma gelmezdi.”

Ona saygı duyması şaşırtıcı değildi.

Üstün bir büyücü subaydı.

Bir subay, bir asker ve modern bir entelektüel olarak dört dörtlük bir paketti; bu yüzden bu kadarı mantıklıydı. Çarpık biri olabilirdi ama ona duyduğu saygıyı inkâr edemezdi.

Lergen’i asıl şok eden şey, onun şikâyetlerine ve kafa karışıklığına hak verdiğini fark ettiği o öfkeli söylenmesiydi.

“… Neden sadece bununla yetinemiyorlar?!”

Bu bir çığlıktı.

Bir feryattı.

Ve bir ağıttı.

“Neden olayları olduğu gibi kabul edemiyorlar?!”

İmparatorluk bu savaşa çok fazla kan ve çelik yatırmıştı. Artık aklıselim sahibi herkesin daha fazla çatışmanın anlamsız olduğunu görebileceği bir noktaya geliniyordu. Bu günler bir kâbustan farksızdı; çok fazla değerli can, çok fazla sermaye göz açıp kapayıncaya kadar eriyip gitmişti.

Ve çözümün ışığı tam da yarım adım ötede parıldıyordu.

“Bu şartları kabul etmelerini nasıl sağlayacağım ben?!”

Çözüm tam oradaydı. Doğudaki en ön cepheden tarafsız ülke Ildoa’ya nakledilmişti ve sırf bu fırsat için endişeyle zafer haberini beklemişti!

Anavatanının kaybettiği o normallik kokusunu Ildoa’da yeniden hissettiği içindi ki, bazı hoşnutsuzluklara rağmen ülkenin yüksek arabuluculuk bedelini sineye çekmeye değer olduğunu savunabilmişti.

İstese de istemese de İmparatorluğun karşı karşıya olduğu savaş durumunun ne kadar anormal olduğunu anlıyordu. Ulusun elindeki her şeyi seferber edip o bataklığı andıran çorak topraklara saçmak mı?

Bunun ne faydası olacaktı?

Vatanı uğruna, Heimat’ı uğruna ölmekten korkmuyordu. Fakat Federasyon çamuru uğruna savaşmak için daha kaç askeri feda etmeyi planlıyorlardı?

Lergen kendini o kadar kötü hissetti ki yer ayağının altından kayıyor gibiydi. Başı dönerek yanındaki sandalyeye dayandı.

Telgrafın mesajı netti.

Biz, İmparatorluk Ordusu, doğu cephesinde zafer kazanmıştık. Müzakereler sürerken Federasyon’u dünyayı hayrete düşürecek kadar ağır bir yenilgiye uğratmıştık; bu hem taktiksel hem de harekât düzeyinde bir zaferdi. Sırf askeri açıdan bakıldığında, muhtemelen stratejik bir zafer olarak da kutlanabilirdi.

İmparatorluk Ordusu artık Federasyon’un büyük şehirlerine hassas saldırılar düzenleyebilecek bir konumdaydı.

Dolayısıyla şimdi konuyu nihayete erdirme vaktiydi. Lergen böyle düşünüyordu ve bu, sadece büyükelçiliktekilerin değil, ordu içinde durumu kavrayabilen herkesin paylaşabileceği bir vizyon olmalıydı.

Doğu cephesindeki genel duruma şöyle bir bakan bir çocuk bile kazanmaya daha fazla devam edemeyeceklerini anlayabilirdi. Bunu anlamak için canavar gibi bir küçük kız olmaya gerek yoktu.

Basit bir aritmetikten ibaretti.

İmparatorluk Ordusu doğu cephesine milyonlarca insan sürmüştü ve hâlâ yeterli değildi. Bu durumdayken cephe hatlarını genişletmeyi bir deneyin bakalım. Askerî bölgelerin bir kısmını Özerklik Konseyi gibi yerel güvenlik teşkilatlarına devretseler bile, güçlerini ancak bir yere kadar yayabilirlerdi.

Haritada işgal edilmiş devasa topraklar vardı — feci derecede devasa.

Bir devlet olarak İmparatorluğun bunları elinde tutacak gücü yoktu ve İmparatorluk Ordusunun da hiçbir planı yoktu.

“Genelkurmay bunu biliyor ama yine de onları durduramadı mı?”

Sivil bürokratlar yüzünden miydi? Yoksa sadece rütbeden ibaret elite mensup asilzade subayların saçmalıkları yüzünden mi? İki ihtimal de felaketti.

Lergen’in yüzü asıldı, sövmekten kendini alamadı.

Anlaşılması zaten güç olan bu mesaj ve daha da ileri gidebileceklerine dair bağıran bu ısrar, kontrol edilemeyecek kadar büyüyen bir şeyin ürünüydü.

Bana söylediğiniz şey bu mu yani? Bir çırpıda yeniden mi müzakereye oturacağım yani?!

“Generaller von Zettour ve von Rudersdorf buna razı mı oldu?”

Gerçi, muhtemelen başka çareleri yoktu.

İmparatorluk Ordusu kazanmıştı.

Hayır, bir kumar oynamış olmalıydılar. Mevcut şartlar altında, cephe hatlarını doğuya doğru büyük ölçüde kaydırmak için alışılagelmiş yöntemler yeterli olamazdı.

İşin içinde bir kumar olmadığını söylemek yalan olurdu.

“Ha-ha-ha… insanı güldürüyor. Peki bahsinizi kazandınız mı? Yoksa raundu kazanıp maçı mı kaybettiniz?”

Bunun biraz fazla ileri gitmek olduğunun farkındaydı ama yine de düşünmeden edemedi: Keşke doğuda kaybetseydik. Bu kesinlikle muvazzaf bir subayın söyleyebileceği türden bir şey değildi.

Şaşkın bir halde, o absürt telgrafı sıkarak ızdırap çekmekten kendini alamadı. “Doğu cephesinde kazandık. Kazandık, öyleyse ne oluyor? Ektiğimiz bu tohumlar tam olarak nedir böyle?”

14 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, İMPARATORLUK ORDUSU, SEMENDER MUHAREBE GRUBU GARNİZONU

Bir nehrin akışı gerçekten de insanı duygusallaştırabiliyormuş meğer.

Muharebede kazanılan zafer, önündeki parlak imkânlar… Muhteşem bir su manzarası eşliğinde yağmalanmış kahvesini keyifle yudumlayan ve aydınlık bir geleceğe umutla bakan Tanya için harika bir sabah.

Anavatandan yeni emirler gelene kadar mevcut mevzileri korumak, esasen kendini her zamanki tahkimat ve inşaat işlerine adamak anlamına geliyordu. Etrafa bakıldığında son derece tanıdık bir manzara göze çarpıyordu: Avcı boy çukuru kazan piyadeler, iletişim kabloları döşeyen istihkâmcılar ve başka yapacak işi olmayanların kum torbası dolduruşu.

Peki ama neden her şey bu kadar ışıl ışıl görünüyordu?

“… Halkın kendi kendini yönetme umudunu taşıyabileceği bir rüyanın tohumu; İmparatorluk ile Federasyon arasında bir tampon bölge, dostane ve tarafsız bir alan. Gelecek hakkında kendimden emin hissetmemde bir sakınca yok herhâlde.” Bu sessiz mırıldanmanın ardından, yaptığı öngörüler yanaklarında gevşeyen bir tebessüme dönüştü.

Tanya orduya ilk katıldığında kötümser bir tutuma sahipti, nitekim katılmaktan başka çaresi yoktu. Ama bir de şimdiki hâline bakın; muzaffer bir ulusun gururlu bir ferdi.

Hayır, öyle değil. Tanya başını iki yana salladı. Henüz değil. Henüz hiçbir şey netleşmedi. Dereyi görmeden paçaları sıvamak ne büyük bir yüzsüzlük olurdu.

Yine de…

“Diplomatik müzakereler, ateşkes, barış. Her bir adımı gerçekleştirmek zor olacak, bu gerçek değişmedi. Fakat bu zafer muazzamdı. Batıda ve doğuda kazanmayı başarırsak…” İki cepheli bir savaşın başarıyla sonuçlanmasının nadir örneklerinden biri olurdu. Tanya bu düşünce karşısında kıkırdadı.

Ulusun başlıca düşmanına ağır bir darbe indirmek ve barışı dikte ederken beklenenden bile iyi şartlar elde etmek… hiç de fena olmazdı.

Bu mantıklı bir çıkarımdı. Rasyonel analiz, işlerin bu şekilde yürüyeceğinden emin olmasını sağlıyordu.

Batının uzaktaki uçlarında neler olup bittiğinden zerre kadar haberi olmadığı için, bu inancını masumca sürdürebilirdi.

Bilgisiz olduğu için umutla gülümsemeye devam ediyordu. “İmparatorluk tohumlarını ekti. Ahh, hasat zamanı için sabırsızlanıyorum. Kutsal metinlerin pek hayranı sayılmam ama ne ekersen onu biçersin.”

(Saga of Tanya the Evil, Cilt 7: Ut Sementum Feceris, ita Metes, son)

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla