Youjo Senki Cilt 7 – Bölüm 5 / Dönüm Noktası

Dönüm Noktası

BİRLEŞİK YIL 1927, 11 MAYIS, FEDERASYON ORDUSU VEDA MESAJI

Gönderen: Batı Ordusu, Siyasi Komiser Temsilcisi Hobrov ve Komutan Temsilcisi Korgeneral Markov

Alıcı: Federasyon Ordusu Genelkurmayı

Karargâh, geride kalan tüm birliklere kesin geri çekilme emri vermiştir. Komutanlık, yoldaşlarımızın geri çekilişinde artçı birlik olarak görev yapmak istemektedir. Tek bir askerimizi bile kurtarabilirsek bu bizim için kâfidir.

Şu anda baskı ateşi altındayız. Bu veda anında Komutanlık, var gücüyle savaşan tüm yoldaşlarımıza şükranlarını sunar. Ancak çamura düşen yoldaşlarımızın fedakarlıklarının borcunu ödeyebilmiş değiliz. Hava üstünlüğünü kaybettiğimizden, artık tek yapabildiğimiz boş yere kayıplar vermektir.

Hava sahasının kontrolü kaybedildiğinde kara birliklerinin ne kadar savunmasız kaldığı zaten bilinmektedir; yine de bu vesileyle söz konusu tehdidi bir kez daha vurgulamak isteriz. İmparatorluk Ordusu’nun Dakya’da uyguladığı kendine has manevralar, daha sonraki birçok muharebede de defalarca kanıtlanmıştır.

• Hava hâkimiyeti sağlamak mümkün olmasa bile, fırsat doğduğunda düşmanın hava saldırılarını pusuyla durdurun.

• Hava tahminlerini iyileştirmek için çaba sarf edin.

• Hava büyücü birlikleri çetin bir mücadele vermektedir, bu yüzden canınız pahasına müdafaa edin. Savaş vaziyeti kötüleşmiş olsa da mevzilerinizi koruyun.

Rütbe meseleleriyle ilgili ortaya atılan bazı şüphelere cevaben; birliklerimizin masumiyetlerini etleri ve kanlarıyla kanıtladığına inanıyoruz. Katkılarının takdir edileceğini umuyoruz.

Ayrıca, daha az katı bir yapılanmaya sahip bir düşmana karşı dezavantajlı durumdayız; bu nedenle harekât düzeyinde daha fazla esnekliğe ve çevikliğe ihtiyacımız var. Bu sistemsel sorunları dikkate alacağınızı ümit ediyoruz.

• Siyasi komiserlerin mesajlarındaki ve raporlarındaki tekrarlayan ifadelerin, bunları şifreleyen kodların etkinliğini zayıflattığını fark ettik.

• Harekâtlarımız sıklıkla mesajlar gönderildiği anda ifşa oluyor gibi görünmektedir. Bu durum, karargâhımızın konumunun sızmasına yol açmış gibi görünmektedir. Bu hava büyücü birliği saldırısının sebebinin de büyük olasılıkla bu olma ihtimali yüksektir. Lütfen subay kuryeler kullanın; mesajları kısaltmaya ve tekrarlardan kaçınmaya gayret edin.

• İdeolojik terimlerin sıkça kullanılması, şifreleme açısından son derece zayıf bir noktadır.

Harekâtlar sırasında gerekli istihbaratın kısıtlanmasının büyük zorluklara davetiye çıkarabileceğini lütfen göz önünde bulundurun. Ancak Komutanlık dışında herkes elinden gelenin en iyisini yaptı.

Yoldaşlarımızın it gibi ölmesine izin vermek tamamen Komutanlığın başarısızlığıydı; bu yüzden lütfen altımızdaki birlikleri suçlamaktan kaçının. Tüm silah arkadaşlarıma şans diliyorum.

Yaşasın anavatan, yaşasın parti, yaşasın halk.

AYNI GÜN, MOSKVA, İÇİŞLERİ KOMİSERLİĞİ MAKAMI

Raporu okumayı bitirdiği anda hissettiği tek şey derin bir hiçlikti. İmparatorluk Ordusu ile yaşanan çatışmanın sonucuna karşılık İçişleri Komiseri Loria derin bir iç çekti.

“… Ne korkunç. Durumun bu kadar kötüleşeceğini hiç tahmin etmemiştim.”

Resmi rapor, telgraf kopyaları ve bilgi vermesi için gönderdiği muhbir…

“Sayısal üstünlük, bolca teçhizat… Hatta ikmal hatlarını bile iyileştirmiştik; elde ettiğimiz sonuç bu mu yani?”

Mevcut durumları hayal edebileceğinden çok daha perişandı.

Düşmanın hava indirme birliği onları arkadan yakalamış, ortalığı karıştırıp karmaşaya sürükledikten sonra İmparatorluk Ordusu, zırhlı birliklerin öncülüğünde cephelerini yararak onları kuşatmış ve imha etmişti. Bugün için iki kat daha hazırlıklı olması gereken bu ordu o kadar hızlı çökmüştü ki mücadele, ucuz bir propaganda filminden fırlamış bir sahne gibiydi.

Bununla partinin çektiği filmler arasındaki tek fark, kahramanlar ile kötü adamlar arasındaki roldü.

Kazanması gereken Federasyon Ordusu’nun silinip süpürülmesi ve kaybetmesi gereken İmparatorluk Ordusu tarafından püskürtülmesi dışında her şey tıpkı filmlerdeki gibiydi. Stüdyodaki adamlar, gerçekçilik peşinde koşma konusunda sanılandan daha yetenekliydi anlaşılan.

Hepsini Sildberia’ya mı sürseydim? Benzerlik o kadar tüyler ürperticiydi ki hıncını film yapımcılarından gerçekten bu şekilde çıkarmak geçti içinden.

“Demek bu, orduya indirilen ciddi bir darbeydi ha?”

Biraz çabalamak savaşın gidişatını değiştirmeye yetmeyecekti anlaşılan. Bunu anlamak için metni bir kez okumak kâfiydi. Açıkça söylemek gerekirse, bu durum her derde deva ‘devrimci ruh eksikliği’ bahanesiyle çözülebilecek bir şey değildi.

“Söyle bana yoldaş. Batı Ordusu’nun harekât tarzında herhangi bir sorun var mıydı?”

“Duyduğuma göre esasen doktrine uygundu efendim.”

Bu kurmay subay, sıradan bir albay olmasına rağmen oldukça cesurdu; nihayetinde suçun orduda olmadığını ima ediyordu.

Tabii ki Loria onu tam da bu yüzden emri altında çalışması için seçmişti.

“Teyit etmek için soruyorum; ‘esasen’ derken bir istisna olduğunu mu kastetmek istiyorsun?”

“Görünüşe göre sahadaki siyasi komiserlerle birlikte emirleri uygun gördükleri şekilde yeniden yorumlamak üzere bazı planlamalar yapılmış.”

“Albay Yoldaş, kimseyi suçlamıyorum. Bu soruşturmanın amacı ithamlarda bulunmak değil. Doktrinde ne gibi değişiklikler yapıldığını bana söyleyebilir misin acaba?” Loria konuşmasına devam etti: “Birini tasfiye etmek istesem uyduracak sayısız sebep bulurdum zaten. Ben sadece sahadaki durumun ne olduğunu bilmek istiyorum. Sorum gayet açık, Albay Yoldaş. Sahadaki komutanlar ne tür değişikliklere ihtiyaç duydu?”

“… İçişleri Komiserliği’ne rapor edilmeye değer türden bir şey olduğunu sanmıyorum…”

“Yoldaş, beni anladığını sanıyordum.”

Ne de olsa Genelkurmay, kurbanlık koyun gibi ona irtibat subayı yardımcıları gönderip duruyordu. Bu albay bile daha yeni yeni irkilmeden konuşabilir hale gelmişti.

“En basit ifadesiyle, birliklerin beceri seviyesi ve kısmi taktiksel geri çekilme göz önüne alınarak sahada yapılmış küçük taktiksel iyileştirmelerdi.”

“Ooo? Küçük mü?”

“… Yoldaş, lütfen ‘küçük’ olarak kabul edemez misiniz…?”

Ordunun tasfiye edilmesi, onu partinin iradesine boyun eğdirme hususunda büyük bir başarı olsa da subayların uzman olarak öz saygılarını tanıma ve onlardan iyi faydalanma konusunda selefi biraz fazla ileri gitmiş gibi görünüyordu.

Nihayetinde, devrimci ideolojinin o her derde deva ilacı belki de sahte bir afyondu. Demek ki sosyalizmi kurmaya giden yol bazı düzeltmeler gerektirecekti. Burjuva devrimini teğet geçmeye çalıştıkları sürece, yol boyunca gerekli düzeltmeler yapılmalıydı.

“O halde bir soru sormak istiyorum. Ordumuzun sahada köklü değişiklikler yapması gerekiyor mu?”

Albay sessiz kaldı fakat hemen bir inkar savurmaması bile gerçek hislerini ele veriyordu. Bir adım daha ileri gidersek, bu hisler şüphesiz Federasyon Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’nın hisleriydi.

“Hımm.” Loria son kanaatini açıklamadan önce başıyla onayladı. “Yani doktrinde bir sorun var, öyle mi?”

“Loria Yoldaş, bir şey söyleyebilir miyim?”

“Sevgili öncü yoldaşlarımız, sorunu bilmenin çözmenin yarısı olduğunu söylemişti. Sorunun nerede olduğunu bildiğimiz için sevinmemiz gerekmez mi? Gülümse,” dedi giderek gerilen albaya sırıtarak. Ardından devam etti: “Açık konuşalım. Bu kadar kötü kaybedeceğimizi düşünmüyordum. Ordunun tahmini, karşı saldırıya uğrasak bile işi bir çatışmaya dönüştürürsek durumu kilitlenmeyle sonuçlandırabileceğimiz yönünde değil miydi?”

“Bağışlayın ama sanırım daha yüksek rütbeli biriyle konuşmak istersiniz…”

Sıcak bir şekilde sırıtarak Loria, albayın gözlerinin içine baktı. Oradaki yansımasını kontrol ettiğinde gayet hoş bir şekilde gülümsediğini fark etti. Yine de Genelkurmay tarafından seçilen her irtibat subayı, bilerek ya da bilmeyerek eninde sonunda ondan geri çekiliyordu.

“Genelkurmay’ın ne düşündüğünü duyabilir miyim?”

Masanın karşısında albay hazırolda duruyordu; Loria oturduğu yeri yadırgayarak ayağa kalktı ve elini uzatıp adamın omzuna koydu.

Albay bol kaslı, iri yarı, güzel bir fiziğe sahipti… Loria onu çalışma kampına gönderecek olsa iyi bir iş gücü kaynağı olurdu. Ancak onun gibi uzmanların, uzmanlık bilgilerinden katkı sağlaması sağlanmalıydı. Loria bunun parti ve anavatan için daha kârlı olduğunu biliyordu.

“Hey, yoldaş.”

“E-evet?”

“Ben sadece senin gibi bir uzmanın ne düşündüğünü duymakla ilgileniyorum. Sana üstünü teslim etmeni ya da kimseyi ihbar etmeni söyleyecek değilim. Bunu anlıyorsun, değil mi?” Kendi adına Loria, Genelkurmay’a zaten sürüyle ihbarcı ve muhbir yerleştirmişti. Bu albayın bu rolü üstlenmesine kesinlikle gerek yoktu. İhtiyacı olan şey bir ajanın raporu değil, içerideki bir uzmanın genel görüşüydü. “Genelkurmay Başkanlığı’nda durumlar nasıl?”

“Dürüst olmak gerekirse, yaşanan şok herkesin gözünü korkuttu.”

“Şoke mi olmuşlar? Hımm, lütfen devam et.”

Birinin aşırı gergin olduğunu anlamak Loria için çocuk oyuncağıydı.

Loria’ya katılan albayın yüzündeki ifade, yüzünde hiçbir ifade olmaması için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan birininkiydi. Loria burnunu kıpırdatacak olsa adamın yüzü şüphesiz daha da kasılacaktı.

Yine de onu korkutmak hiçbir şey kazandırmazdı. Loria, sevecen bir baba gibi çıktığını düşündüğü bir ses tonuyla adamı konuşmaya teşvik etti.

“Askerlerin düşünce yapısını tam anlamıyla kavrayamasam da ne hissettiğini anlıyorum. Ben de bu sefer uğradığımız türden kayıplar beklemiyordum. Eee?”

Loria’nın bu sözleri üzerine albay başıyla onaylayarak konuşmak üzere ağzını açtı. “Üstlerimiz, el üstünde tuttukları güvenlik tümeniyle bir topçu tümenini cepheye sürdü. Hepimiz mükemmel sonuçlar bekliyorduk. Kimse işin bu şekilde sonuçlanacağını tahmin etmemişti.”

“Hımm.” Loria hırlayıp sessizliğe gömüldü.

Korkunç bir alışkanlık sayılmazdı belki ama Genelkurmay’ın üst düzey subayları suya sabuna dokunmayan açıklamalar yapma konusunda olağanüstü yetenekliydi.

Söz sanatlarını ayıklayıp sadede gelebiliyordu ama albayın ‘şok edici’ kelimesini temcit pilavı gibi evirip çevirip sunan bir rapor vermeyi neden şart gördüğünü bir türlü aklı almıyordu.

Bu kadar mı tereddüt ediyor? Bu durumda, orada neler olup bittiğini kesinlikle öğrenmeliyim.

“Lafı dolandırmayı bırakalım. Ne oldu? Elimizden gelen en iyi çabayı gösterdiğimize inanmak istiyorum ama…”

“… Sizinle açık konuşabilir miyim, Komiser Yoldaş?”

“Elbette, Albay Yoldaş. Bu zaten olması gereken değil mi? Halk için yapabileceğim ufacık bir şey bile varsa bunu duymak isterim.”

İşte oracıkta Loria bunu pek de iyi ifade edemediğini fark etti. Karşısındaki kireç gibi sararmış albay, Sildberia’ya sürgüne mahkûm edilmeden hemen önceki minik bir kuş gibiydi.

Bu sefer Loria’nın niyeti bu değildi ama… selefi de dahil olmak üzere pek çok gerici unsuru temizlerken aynı lafı kullandığından, belki de ifade biçimini değiştirse daha iyi olacaktı.

“Sanırım bunu farklı bir şekilde ifade etmeliyim yoldaş.”

“A-a-asla, hiç gerek—”

“Evet, etmeliyim.” Loria elini sallayarak adamı susturdu. “Yenilgi yüzünden ordu herhangi bir ceza alsa bile bu askeri mahkemenin takdirine bırakılacaktır. İçişleri Komiserliği personelinin müdahale etmeyeceğine bizzat garanti veriyorum. Rahat ol,” dedi böbürlenerek. Tepki ise son derece şiddetliydi. Az öncesine kadar cesetten farksız olan albay, Lazarus gibi yeniden hayata döndü.

“… Bu sözü Genelkurmay’a da verebilir misiniz?”

“Parti toplantısında sizi destekleyeceğim. Ayrıca Genel Sekreter Yoldaş ile şahsen konuşacağım. Bu kadar güvence yeterli mi?”

“Teşekkür ederim!”

“Yeter ki sen mutlu ol. Eee?”

“Ha?”

Anlaşılan albay o kadar sevinmişti ki önemli bir şeyi unutmuştu. Loria, siyasi komiserlerin yarattığı tatsızlıklara ancak onun konuşması karşılığında katlanırdı.

“Sorunu tespit etmek istiyorum. Sonra bunu Genel Sekreter Yoldaş ile birlikte yoldaşlarımıza rapor edip düzeltilmesi gerekenleri düzelteceğiz… Yoldaş, ortada bir sorun olmasaydı orduyu savunmanın zor olacağını düşünmüyor musun?”

Başka bir deyişle, eğer konuşmazsa hiçbir güvence yoktu.

“… Şey, sorun…”

“Evet, nedir?”

“Hava üstünlüğünün olmaması. Düşmanı gökyüzünden söküp atmayı başaramadık.”

“Filonun epeyce takviye almış olması gerekiyordu. Almadı mı?”

“…… Yoldaş. O…”

“Albay Yoldaş, şu ana kadarki tavrından anlayabiliyorum.” Loria bir iç çekerek albayın omzuna dokundu ve tekrar yerine oturdu. Kendisi bu kadar cömert davranırken cesur bir adam bile düşüncelerini hâlâ açıkça dile getiremiyorsa…

Bir tabunun varlığını hayal etmek zor değildi.

Ve nasıl bir tabu olduğunu da.

“Mesele hava büyücüleriyle mi ilgili?”

“…… Evet, yoldaş.”

Çekingen bir şekilde cevap vermiş olsa da bunu dürüstçe itiraf etmiş olması takdire şayandı. Loria’nın böyle adamlara ihtiyacı vardı.

“Açıklamanı istiyorum. Büyücülerin hava üstünlüğü üzerindeki etkisi göz ardı edilecek kadar az değil mi?” “Uçaklar için en fazla asgari düzeyde bir tehdit oluşturabildiklerini duymuştum.”

“Sorun, onlarla ilgili her şeyde. Bu uç bir örnek ama hava büyücüleri esas olarak alçak irtifalarda savaşır. Daha yüksekte uçan ‘Unvan Sahibi’ büyücüler olduğuna dair raporlar var, fakat onlar azınlıkta.”

“Bunun farkındayım. Ne olmuş yani?”

O perinin Moskova’ya kadar gelebilmesinin sebebi de buydu zaten.

Bilmiş olsaydı, o kızın kaçmasını engellemek için şahsen çok, çok, çok daha fazlasını—defalarca kez—yapardı.

Büyücüleri hafife alan sorumlulara beden terbiyesi verdirip yeniden eğitime tabi tutmuştu; fakat bu öyle büyük bir yenilgiydi ki bunun bile yetersiz kaldığını hissetmekten kendini alamıyordu.

“Hava muharebesinin özü, üstün pozisyon elde etmektir. Büyük bir yanlış anlaşılmanın kökeni de burada yatıyor.”

“Pek anlamam ama olay düşmanın arkasına geçip ateş etmekten ibaret, değil mi?”

“Evet.” Albay başıyla onayladı ve hava muharebesinin esaslarını alışılagelmiş bir tavırla anlatmaya başladı. Genelkurmay’ın onu irtibat subayı olarak görevlendirmesi oldukça mantıklıydı.

“As pilotlara göre her şey, neredeyse düşmanı tespit etmeye ve ateş etmek için üstün bir mevzi yakalamaya bağlıdır.”

“Anlıyorum. Yani eskisi gibi sadece birbirine silah doğrultup ateş etmekle olmuyor.”

“Hayır, tam olarak dediğiniz gibi. İşte bu yüzden iş it dalaşına dönüyor ve iyi bir atış pozisyonuna geçmek bu kadar kritik bir hal alıyor. Yani,” diye devam etti albay, “bu hususta ana muharebe avcı uçaklarımızın teknik özellikleri, büyücülerden çok daha hızlı olduklarını gösteriyor; bu da… kağıt üzerinde, bu teknik özelliklerle üstün olduklarının savunulması anlamına geliyordu.”

“Teknik özellikler” kelimesinin tekrarlanmasıyla, askeri uzman olmayan bir adam bile albayın ne anlatmaya çalıştığını kafasında canlandırabiliyordu. Bunun sırf teoriden ibaret olduğunu sezen Loria başını salladı. “Peki ya fiili durum nedir?”

“Temas bile kuramıyoruz.”

Loria istemeden de olsa nefesini tuttu. Yüzeysel sükunetini korumak kolaydı ama içten içe huzursuz olmuştu. Bunu ilk defa duyuyorum…

Elbette kamuoyuna, uçaklarla büyücülere karşı koymanın mümkün olduğu vurgulanmıştı.

“Neden kuramıyoruz?”

“Uçakların pistlere iniş yapması gerekirken büyücüler görevlerinin gerektirdiği her yere inebilirler.”

Seçim hakkının büyücülerde olduğunu açıklamak için bu kadarı yeterliydi. Albay, komiserin durumu anladığından emin olunca, Loria’nın daha önce hiç duymadığı bir şeyi hızlıca dile getirdi.

“Açıkçası, uçaklarla çatışmaya girmek yerine yer seviyesine sinebilir ve anında bir uçaksavar ateş mevziine dönüşebilirler.”

“Peki ya onları piyadeyle etkisiz hale getirmek?”

“Onları piyade ateş gücüyle mağlup etmek son derece güçtür. Zırh delici tüfekler ancak ucu ucuna işe yarıyor ama kurmalı modellerle onları hedef almak fazla zor.”

Bir başka deyişle, harekât açısından bakıldığında bu görev için piyadeleri kullanmak imkansızdı.

“Büyücülerin uçaklardan daha yavaş, tanklardan daha zayıf ve piyadelerden daha az sayıda ‘mürteci kalıntıları’ olduğuyla övünebildiğimizi sanıyordum.”

Adamın yüzündeki şaşkın ifadeden çocukça yorumunun yanlış anlaşıldığını fark eden Loria, şakasını geri çekmek için acele etti.

“Şaka yapıyordum, Yoldaş Albay.”

Anlamıyor değildi. Aksine, kıymetli perisinin nasıl bir kısrak olduğunu çok iyi biliyordu. Onu kırmak, iradesini ezmek ne kadar da tatmin edici olurdu.

“Uçaklardan daha özgürce sevk edilebiliyorlar, savunmaları bir tankınkiyle kıyaslanacak kadar sağlam ve aynı zamanda askerler gibi çok amaçlılar, değil mi? … Peh, kafamda çözdüğümü sanıyordum ama bu cidden başa belâ bir sınıfmış, ha?”

İmparatorluk gibi askeri bir gücün veya İmparatorluk Ordusu gibi aşırı militarist bir teşkilatın hava büyücü birliklerini bu kadar yaygın kullanmasının sebebi, son derece kullanışlı olmalarıydı. Büyüye tutunan çağ dışı mürteciler diyerek onları kestirip atmak imkansızdı.

Bir değil, iki değil, tam üç ordunun tepe kadrosunu yok eden o gelişmiş manevralarını kabul etmek zorundaydı. İmparatorluk’un büyücü ordusu ideolojik bir irtica değil, bilakis ilerici bir unsurdu.

“Yani hava büyücüleriyle sadece hava büyücüleri mi savaşabilir? Hımm, fakat bu gerçekten büyük bir sorun.”

“Efendim?”

Anlamsız bakışlar. Doğru ya, bu adamlar nihayetinde birer askerdi.

“Ve Batı Ordusu’nun hava büyücülerinin katkılarını öne çıkarması da oldukça sıkıntılı bir durum, Yoldaş Albay.”

Bu adamlar amma da kalın kafalı, diye düşündü Loria, hafifçe sinirlenerek. Askerler pratik meselelere gereğinden fazla kafa yoruyordu. Teoriye ve siyasete tepeden bakmalarına izin veremezdi.

“Onların çoğunu lageri’ye tıkmamızı fazla acımasızca buluyor olmalısınız, fakat bu biraz hassas bir mesele.”

“Neden böyledir, yoldaş?”

“Kulağa bir mazeret gibi gelmiyor mu?”

Albay tek kelime etmese de yüzündeki şok olmuş ifade, hatasını kabul ettiğini gösteriyordu. Gerçekte ne olup bittiğini bizzat dile getirmesine şaşırmaktan basiretleri bağlanmış olmalıydı.

“… Ama onlar size gerçek durumu anlatmak için çok çabalıyorlardı.”

“Ve elbette haklısınız. Sorun şu ki, ben ve diğer pek çok nomenklatura en başından beri bu hususta bilgilendirilmemiştik.”

Çarlık dönemindeki büyücü subaylar, devrimci yönetime karşı sert bir direniş odağı olmuştu. Federasyon nomenklaturasının büyüye karşı alerjisi son derece şiddetliydi. Büyü mü? Onu bilimle defedeceğiz. Övündükleri şey buydu ve gerçekte Federasyon içindeki büyücüleri yok etmeye yaklaşmışlardı; bu yüzden fikirlerini aniden değiştirmek zordu.

“… Siyasi olarak meşrulaştırılamaz.” Bir asker zoraki bir sesle inledi, Loria ise sadece doğruladı.

“Bu kadar ileri gitmek gerekli mi emin değilim ama… Üsteleyecek olursanız, haklısınız derim.” “Yani, Yoldaş Genel Sekreter bile hava büyücülerinden hazzetmiyor.” “Yani doğru muymuş?” diye bakışlarıyla sordular; Loria ise yüzünü ekşiterek ekledi: “Karşı devrimci savaşta onlardan direnç gördüyseniz ve daha yakın zamanda eviniz neredeyse onlar yüzünden kül oluyorduysa, büyücülerden nefret etmek mantıklı olmaz mıydı?”

“Haklısınız yoldaş.”

“Yine de savaş alanının gerçeklerini görmezden gelemeyiz. ‘Batsın bu iş’ deyip büyücü birliklerimizi büyük çapta takviye edebilmeliyiz.”

“Takviye etmek mi…?”

Loria, kendisine inanamayan gözlerle bakılmasına alışkındı. Ancak ideolojiyle heba olmamış, aklı başında askerlerden saygı dolu bir bakış almak onu bile kızartmıştı.

“Elimize ne geçerse kullanmak zorundayız. Savaş budur.”

O periyi, o değerli varlığını kovalarken hava büyücüsü denen bu yaratıklar hakkında en ince ayrıntısına kadar bilgi toplayıp öğrenmiş olması büyük bir etkendi.

Hava büyücülerini kullanabilirdik.

Eski rejimin onlardan bu kadar iyi faydalanmış olmasına şaşmamalıydı. Yetenekli bir sapık ve siyaset canavarı olan Loria’nın vardığı sonuç buydu. Kahramanlık güzellemeleri yapmanın ve büyü teorisini fazla övmenin siyasi ve ideolojik açıdan hassas bir mesele olduğu doğruydu, yine de hava büyücü birliklerinin bir işe yaradığını kabul etmek zorundaydı.

“Haaah,” diye sessizce iç çekerek hayıflandı, “bu gidişle devlet, düzgün büyü yatkınlık testleri yapmadığına pişman olacak.”

Büyücüler Çarlık döneminin elitleriydi. Devrime verdikleri tepkiden ötürü büyücüler öteden beri kendi sınıflarının düşmanı olarak görülmüştü.

Federasyon bağlamında bu, asli günahla doğmak gibi bir şeydi.

Bu yüzden, Federasyon Komünist Partisi büyücülerin “yeniden eğitilmesi” gerektiğini kabul etse de kapsamlı bir yetenek arayışına girme fikri akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Yani, bu gayet mantıklıydı. Kimse o tabunun yanına bile yaklaşmak istemiyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, büyü yatkınlığını test edecek teknolojiye sahiptiler… ancak bu teknoloji rejim karşıtı unsurları açığa çıkarmak için kullanılıyordu. Birini lageriye tıkmak istediklerinde test ediyor, yatkınlığı varsa da gizlenen bir büyücü olduğu gerekçesiyle içeri tıkıyorlardı. Buna sebepsiz yere “modern cadı avı” demiyorlardı.

Amann. Loria başını salladı.

Onun uzmanlığı siyasetti, askerlik değil. İnsanın uzmanlık alanı dışındaki şeyler, tasmayla tutulan bir uzmana bırakıldığında daha iyi yürürdü.

Omuz silkip yüzünü buruşturdu. Ben bu işlere uygun değilim. Ardından başka bir dosya çantasına uzandı ve düzgünce düzenlenmiş evrak destesini incelemeye başladı.

“Şimdi gelelim bu sonuçları okumaya…”

İmparatorluk karşısındaki cephe hatlarında ağır bir kayıp vermişlerdi. Politbüro, mürteci unsurlarla geçici bir uzlaşmaya varmayı gayriresmî olarak tartışıyordu bile. İmparatorluk makul davransaydı ateşkes ve barış sağlanmaz mıydı? Pek çok parti üyesinin böyle düşündüğünü tahmin etmek zor değildi.

Fakat… Loria’nın görebildiği kadarıyla, barış bir yana dursun, ateşkes elde edip edemeyecekleri bile belirsizdi.

Federasyon Ordusu ağır bir yenilgiye uğramıştı. İmparatorluk Ordusu üst üste zaferler kazanıyordu. İmparatorluk Ordusu’nu kimse yenemiyorsa, barış sadece teoride kalırdı. Üstelik sadece teoride.

Bir ateşkesi sağlamak dahi son derece zordu. Loria, iç savaş sırasında sırf bir ateşkes anlaşmasına varmak için şartlar üzerine kaç kez çatışmaya girdiklerini yüzünü ekşiterek hatırladı.

İşlerin nasıl “olması gerektiğine” takılıp kalan tüm o mankafalar, ‘muhtemelen’ kelimesine sarılıp duruyordu.

Bu tam anlamıyla absürtlüktü. Bu türün hiçbir şeyi ne kadar anlamadığını görmek için insanlık tarihine şöyle bir bakmak yeterliydi. Bir aptallık ansiklopedisi hazırlamak ulusal çapta bir proje olurdu.

Yine de ‘muhtemelen’ lafının sunduğu ihtimallerin madalyonun diğer yüzünü görmeyi merakla bekliyordu. Her türlü olasılığa hazırlıklı olabilmek adına rapor haline getirilmiş belgeleri dikkatle incelerken kaşları hafifçe gevşedi.

“… Ooo?”

Elindeki, İmparatorluk içindeki yaşam koşullarına dair bir araştırmaydı. Çok yüksek gizlilik derecesine sahip bir belge değildi ama düşman ülkelerdeki kamuoyu şaşırtıcı derecede kilit bir rol oynayabilirdi.

Bazen çağın o muğlak ruhu bambaşka bir şeye dönüşürdü.

“İmparatorluk’un zaferden memnun olduğunu tahmin ediyordum ama… yoksa zafer sarhoşu mu olmuşlar?”

Bu bir ihtimal, ancak bu başyazıdan anladığım kadarıyla… İçlerinden taşan bu açgözlülüğün farkında bile değiller mi?

Çevrilmiş başka bir makaleye geçti ve dudaklarına bir tebessüm yayıldı.

“Bak sen, bak sen?”

İmparatorluk’taki coşkulu kamuoyu, “zaferlerine” “yaraşır” meyvelerin talep edilmesi gerektiğini savunuyordu. Loria bunu bir dereceye kadar anlayışla karşılayabilirdi ama görebildiği kadarıyla bu, bekleyeceğinden çok daha fazlasıydı.

“Devasa miktarda savaş tazminatı, akılalmaz talepler… Barış karşılığında bu kadarını mı istiyorsunuz?”

Zaferden sarhoş olmuş bir Yüksek Komuta’nın, İmparatorluk’un yeni bir dünya düzenine liderlik etmesi hakkında böbürlenip zırvalaması ayrı bir şeydi. Ve İmparatorluk halkının tazminat istemesi de gayet makuldü.

Fakat… Loria’nın anlayabildiği kadarı bundan ibaretti. İmparatorluk’taki ortam, ihtiraslarını hiçbir engelle karşılaşmadan gazetelerin her yerine bu şekilde saçmalarına izin verecek kadar kontrolden çıkmışsa, bu kesinlikle bambaşka bir anlama geliyordu.

“Bu… bu durum… O-oooh… Görünüşe göre şansımız berbat ötesi!”

Bütün İmparatorluk yayınlarının denetimden geçtiğinden emindi. Bu da mezkûr makalenin sansürü geçebilmesi için bir sansür memurunun bunda hiçbir sakınca görmemiş olması gerektiği anlamına geliyordu. Şayet öyleyse bu, bir bütün olarak toplumun bilinçaltında yatan o gizil anlayışı temsil ediyordu.

“Orada siyasetten anlayan birlerinin olduğunu sanıyordum ama… görünüşe göre iktidarda olanlar onlar değil. Bu durum kelimenin tam anlamıyla…” … büyüleyici. İçten içe sırıttı. “Fazlanın fazlası zarardır. Anlaşılan o ki aynı hataları tekrarlama tekelini elimizde tutan tek taraf biz değiliz.”

İmparatorluk askeri sırlarını sıkı bir şekilde koruyordu korumasına ama siyaset hususunda zifiri bir toyluk içindeydi. Bu tür meselelerde tecrübeleri son derece kısıtlıydı.

Bu durum, hiç de azımsanmayacak düzeydeki casusluk farkındalıklarını bile acınası bir hale getiriyordu. Kendini merhamet duygusundan muaf tutan Loria bile taziyelerini sunmak istedi.

“Casuslara” karşı tedbirlilerdi.

Bu hem doğru hem de zırva bir yaklaşımdı. İstihbarat savaşının tüm esası, daha büyük bir resmi çizmek için zararsız görünen küçük parçaları bir bulmaca gibi bir araya getirmekten ibaretken; onlar sadece saklamak istedikleri şeyleri koruyor, geri kalan her şeyi ulu orta bırakıyorlardı.

Loria’nın dışarı verdiği nefes arzudan titredi.

“Aşk yolundayken cidden evren bile insanı destekliyor…”

Tatlı küçük perisinden vazgeçmek zorunda kalacağını düşünmüştü ancak artık hiçbir endişesi kalmamıştı.

Savaş, onu koparıp almama yetecek kadar uzun sürecekti.

“… Oflokrasinin bu denli eğlenceli tarafı da bu işte.”

İmparatorluk Ordusu muhtemelen basına sansür uyguladığını sanıyordu… ancak sansür tek başına yetersizdi. Gazetelerin ihtiyacı olan şey yönlendirilmekti, fakat İmparatorluk bunu anlamış olamazdı.

Nihayetinde İmparatorluk köklü, eski bir ülkeydi. Geleneklerle hareket ettikleri için hayal güçleri eski dünyada sıkışıp kalmıştı.

Kendilerine, yani kendi Reich’larına bir askeri güç demekte haklıydılar. Devletleri ordu tarafından inşa edilmişti. Siyasi nüfuz hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı; tek bildikleri kılıç şakırdatmaktı.

“Ne kadar da büyüleyici ve ironik…”

Bu sırada Federasyon’da ise parti her şeyin üstündeydi. İmparatorluk ile Federasyon’un farklı güçlü yönlere sahip olması son derece doğaldı. Ve birinin diğerinin alanında rekabet etmeye çalışması için hiçbir sebep yoktu.

“… Öyleyse biz de kesinlikle siyasetle savaşmalıyız.”

AYNI SIRALARDA, ESKİ ANLAŞMA İTTİFAKI TOPRAKLARI, KUZEY KURTARILMIŞ BÖLGESİ (PARTİZANLARIN VE FEDERASYON ORDUSUNUN VERDİĞİ İSİMLE) / PARTİZANLARIN CİRİT ATTIĞI BÖLGE (İMPARATORLUK’UN VERDİĞİ İSİMLE)

Belki de bu durum, Federasyon’un yön değişiminin büyük strateji düzeyinde tartışılmasından kaynaklanıyordu. Birileri zevkine bir zar atmış, bunun sonucunda da tüm dünya değişmeye başlamıştı.

İmparatorluk’un doğu cephesi olarak adlandırdığı yerdeki çatışma devasa bir dönüm noktasına dönüştü. Ardından gelen dalga bir sel gibi yayıldı ve doğu cephesine kıyasla ikincil bir cephe sayılan eski Anlaşma İttifakı topraklarındaki çok uluslu birliğin harekâtlarını ister istemez etkiledi.

Her şeyde olduğu gibi bu da kimsenin niyet etmediği bir şeyi gerçekleştirmeye çalışan görünmez bir elin yönlendirmesinin bir sonucuydu.

Evet, birileri buna görünmez el demişti.

Öyle ya da böyle, Komutan Albay Mikel emrindeki hava büyücülerinin yeniden konuşlandırılmasına dair emirlerin Federasyon Ordusu makamlarından gelmesi kaçınılmazdı. Ana hatlarda büyücüye çaresizce ihtiyaç duyuyorlarsa, nereden bulabiliyorlarsa tecrübeli birlikleri toparlamaları mantıklıydı.

Fakat teori, günün sonunda sadece teoriden ibaretti. Bunun aklına yatıp yatmadığı sorulduğunda, Yarbay Drake aslında hayal kırıklığına uğramıştı.

“Geri çekileceğimizi tahmin etmemiştim… Gerekliliğini anlıyorum ama cidden tam bir eziyet.”

“Sanırım sonunda partizanların çıkarları ağır bastı. Biz burada sadece misafiriz. Biz ayrılsak bile onlar pek etkilenmez.”

“Zaten tedbirli davrandıkları için suçluluk duygusu altında ezilmeden ayrılabiliyoruz.”

“… Aklıselim davrandıkları için minnettar olmalıyız sanırım.”

“Buna hiç şüphe yok.” Drake, Mikel’ın bu sözlerine duygusal bir edayla kafa salladı.

Bilgi paylaşımı ve propaganda olarak başlayan süreç, bir ağ kurmaya kadar varmıştı. Standart Anlaşma İttifakı diline ek olarak, halkın gönlünü kazanabilmek için yerel şiveleri öğrenmeye bile çabalamışlardı; ama şimdi onlara geri çekilmeleri söyleniyordu.

“Kendi ülkemizden aksi bir emir gelmediği sürece muhtemelen biz de sizinle birlikte çekileceğiz. Sorun buradan nasıl uzaklaşacağımız. Devasa bir mana sinyali yayacağını göze alıp uzun mesafeli bir uçuş mu yapalım?”

“Bu kadarı da nankörlük olur.”

“Haklısın.”

Partizan bölgesinde pusuda bekleyen büyücülerin bulunma ihtimalinin yüksek ya da düşük olması, İmparatorluk Ordusu’nun onlarla nasıl mücadele edeceğinde kesinlikle büyük bir etken olacaktı. Doğal olarak, güç dengesizliğinde zayıf taraf olan partizanlar, İmparatorluk güçlerinin temkinli hareket etmesini umuyorlardı.

Bu yüzden Mikel, Drake ve birliklerinin ayrıldığına dair taktik istihbarat, mümkün olduğunca uzun süre gizlemek isteyecekleri bir şeydi.

“Yine de ortaya çıkması an meselesi.”

“… Eski Anlaşma İttifakı Ordusu’ndan geriye kalan az sayıdaki büyücüye bazı teçhizatlarımızı verdik.”

“Afedersiniz, eski büyücüler mi? Bununla ilgili hiçbir şey duymamıştım.”

“Ben de resmi olarak daha yeni öğrendim.”

“… Yedekler mi?” diye sordu Drake, ancak Mikel başını iki yana salladı.

“Daha da kötüsü. Rahmetli büyükannemin yaşındalar.”

“Hadi ya. Savaş yaşlılara olan saygının gerçekten de canına okuyor, değil mi? Yanlarında hesaplama mücevheri taşıyan birer yemden mi ibaretler yani? Bu da başka bir boyutmuş…”

“Şey, mücevher reaksiyon verirse… Üstelik söylendiğine göre hepsi gönüllü olmuş.”

“Gönüllü mü? Buna izin mi vermişler?” “Bu şartlar altında mı?” dememek için kendini tuttu.

“Anlaşılan öyle.”

“… Bunu duymamış gibi yapacağım. Astlarımdan bazıları bu tarz haberlere karşı fazla hassas. Daha fazla disiplin sorunu yaşamak istemiyorum.”

“Mantıklı.”

“Siyaset tam bir baş belası. Ama savaş çok daha büyük bir canavar. Yarın ne olacağını asla bilemiyorsun.”

“Bu dünyanın devasa bir lageriden ibaret olduğunu mu söylüyorsun? Ha-ha-ha, gayet komikmiş.” Mikel kahkaha atmaya çalışıyordu ama ağzı gerilmişti.

Drake fark etmemiş gibi davranacak kadar düşünceliydi ama söyleyecek söz bırakmayan bir gerçeğe göz ucuyla da olsa tanık olduğunu hissediyordu.

“Dışarıdaki dünya hâlâ daha iyi, Albayım. Burada en azından bir insan gibi savaşabilir ve vatanımın bir evladı olarak ölebilirim.”

“İstediğiniz bu, öyle mi efendim?”

“Gerçekten de öyle. Pekala, bizimkilere tasımızı tarağımızı topladığımızı açıklayalım… Şey, ana hatlardaki mücadele buradakinden daha çetin geçecek ama düşmana gerçekten ağır bir darbe vurma potansiyelimiz var. Olaylara bir de bu açıdan bakalım.”

“Anlaşıldı.”

Konuşmalarını zihninde tartar iken Yarbay Drake, içinde bir buruklukla, artık ılımış olan çay kupasına sessizce bakakaldı.

Neden çay da olsa insanın neşesi de olsa ikisi de soğumak zorundaydı ki?

Buna bir sebep bulması gerekseydi, varacağı sonuç pek de beyefendice olmazdı. Belki de bu durum, kendisini biraz yoran ve karşısında oturan o sorunlu kişiden ilham alıyordu. Tam bir baş belası…

“Geri mi çekiliyoruz? Şimdi mi? Tam da bu kritik anda mı?!”

“Aynen öyle, Teğmen Sue.”

“Ama partizanlar bizi henüz—nihayet—kabullenmeye başlamıştı! Bir azıcık dişimizle tırnağımızla dayansak! Vatanımı özgürleştirebiliriz!”

Drake bile kızın kararlı gözlerindeki bakışın ona ne anlatmaya çalıştığını anlayabiliyordu.

“Bizi kabullenmeye başladıklarına katılıyorum. O konuda ben de sana katılıyorum. Tam bir iş birliği ilişkisi kurabilmişken geri çekiliyoruz. Bunun talihsiz bir durum olmadığını söylemek zor.”

“Öyleyse!”

Yüksek hareket kabiliyetine sahip İmparatorluk birliklerinin çoğu, Federasyon Ordusu ile yaşanacak o büyük, göğüs göğüse çarpışma için doğu cephesine sevk edilmişti. Daha önce canını çok yakmış olan Ren’in Şeytanı ve diğer düşman hava büyücüleri, eski Anlaşma İttifakı topraklarındaki kendi bölgelerinde faaliyet göstermiyordu; bu da işlerin iyi gittiği anlamına geliyordu. Ama Sue’ya umut veren de tam olarak buydu.

Bu yüzden… Drake konuşmadan önce iç geçirdi. “Durum değişti.”

İşler o kadar değişmişti ki muhtemelen “kökünden” diye de eklemesi gerekiyordu.

“Sana kısaca açıklayayım. Federasyon’un son taarruzu, Norden ve kuzeyindeki İmparatorluk birliklerinin azalmasına yol açtı; bu da bize büyük bir avantaj sağladı.”

“O halde kalmamız gerekmez mi…?”

Nedenleri sorgulayan bu kız sadece rütbece üsteğmendi; Drake bir subay olarak ona net ve anlaşılır bir açıklama yapması gerektiğini kavradı.

“Doğrudan sadede geleceğim, Teğmen Sue.”

Eliyle, diliyle ve bakışlarıyla ona çenesini kapamasını söylemenin kaba bir davranış olacağını biliyordu. Yine de elini kaldırdı, ona susmasını söyledi ve ters ters baktı. Belki de gösterdiği son nezaket kırıntısı, “Sadece dinle” dememek olmuştu.

“Ne yazık ki doğudaki müttefiklerimiz kaybetti. Bu, cepheden alınan ağır bir yenilgiydi.”

“… Kaybettiler de ne demek?”

Kötü haberleri getiren kişi olmak asla eğlenceli değildi. Üstelik Federasyon Ordusu’nun yüzde yüz katıksız Komünistlerden oluşmadığını öğrendiklerinden beri bu durum içlerini daha da acıtıyordu.

Albay Mikel ve onun gibi diğer iyi insanlar… Hem de pek çoğu. Çok ama çok fazlası çamura gömülmüş olmalıydı.

“Federasyon ordusu, ağırlıklı olarak Batı Ordusu üzerinden karşı taarruzunu planlandığı gibi gerçekleştirdi ama harekât başarısız oldu. Sorunlar üst üste bindi ve İmparatorluk Ordusu birliklerinin gerçekleştirdiği karşı saldırılar hatlarını çöküşün eşiğine getirdi.”

“Çöküşün eşiğine” lafın gelişiydi tabii.

Drake içten içe kendisiyle alay etti. İstihbarat ve harita her şeyi açıkça ortaya koyuyordu. İmparatorluk birlikleri, doğuya doğru kararlı ilerleyişlerinde o berbat çamurlu yolların kendilerini durdurmasına izin vermemişti. Onları durdurması gereken Federasyon Ordusu hatları ise vahşice geriye püskürtülmüştü.

Hepsinden vahim haber ise baş kesme taktiklerinin kullanılmış olmasıydı. Durumu idare etmesi gereken Federasyon Batı Ordusu Karargâhı neredeyse tamamen imha edilmişti.

“Ayrıntılar henüz netleşmedi ama bölge karargâhının imha edildiği bildirildi. Ve raporda tanıdık bir düşmandan bahsediliyordu… Ren’in Şeytanı.”

Bu sözler—Ren’in Şeytanı—sarsıcı bir etki yarattı. O ana kadar Mary hoşnutsuz bir sessizliği koruyordu ama o ismin geçmesiyle ağzı gergince seğirdi.

İfadesi değişti ve daha fazla bilgi almak istercesine gözlerini Drake’e dikti. Yüzünü ekşitmemek için çaba sarf etti ve devam etti: “Anlaşılan klasik baş kesme taktikleri uygulamışlar.”

“Karargâh buna hazırlıklı değil miydi?”

“Bu güzel bir soru.”

Bir an için gerçekten de meslektaşı bir subayla sohbet ediyormuş gibi hissetti. Birleşik Krallık Ordusu’nda bir büyü subayı olarak muharebe meydanından ders çıkarmak kadar doğal bir şey yoktu. Drake’in bu tür sohbetlere ve derslere garip bir ilgisi vardı.

“Şahsi tahminim… bir savunma planlarının olmaması daha garip olurdu. Buna rağmen yarılıp geçildiklerini düşünmek mantıklı görünüyor.”

“Yani alınan önlemlere rağmen mi?”

“Eminim.” Drake tereddüt etmeden kafa salladı. “Bilirsin ya, o önlemler deneme yanılmadan ibarettir.”

“… Yani bu düşman tek bir hataya bile yer bırakmadı mı?”

“Doğru.” Drake, kendisi de aynı şeyi düşünüyormuşçasına kafa salladı. “Ve o büyücü taburu kesinlikle onlar olmalı. Karargâha saldıranlar onlarsa, beklenmedik olanın bile beklenir hale gelmesi mantıklı.”

“Ve karargâh bu yüzden mi düştü?”

“Evet. Ben şahsen böyle bakıyorum.”

Gerçek, tecrübeli profesyonellerle karşılaştıklarında, tam teçhizatlı bir deniz büyücü birliği bile yarım yamalak önlemlerle bunun önüne geçemezdi. Drake’in kendisine karargâhı o adamlardan koruma emri verilseydi, olağanüstü zekice bir şey bulamadığı sürece çok zorlanacağından endişelenirdi.

“Geri döndüğümüzde adamakıllı bir rapor okuyabiliriz. Aynı fikirde miyiz Teğmen?”

“… Evet komutanım. Görüşünüz bana mantıklı geliyor.”

Sadece başını sallayıp teşekkür etmek ne kadar da güzel bir şey. Bunun onunla konuşmak için iyi bir fırsat olduğunu hissederek devam etti: “Müttefiklerimizin şimdiye kadar öğrendiği şey, komuta zincirinin o kadar aniden imha edildiği ve işlerin darmadağın olduğu. Sonrasında da bir kuşatma ve imha muharebesine dönüşmüş.”

Baş kesme taktikleri. O kadar sık başvuruyorlardı ki adeta İmparatorluk Ordusu büyücü birliklerinin geleneksel bir gösteri sanatına dönüşmüştü.

Anlaşılan o ki doğrudan desteği artırıp elinizdeki tüm uçaksavarları kullansanız bile İmparatorluk hava büyücüleri bir yolunu bulup yine içeri sızıyordu.

Mary bu açıklamayı dinledikten sonra tek bir soru sordu. “Ren’in Şeytanı hakkında başka bir rapor var mıydı?”

“Doğu cephesinde faaliyet gösterdiğine dair emareler var. Ne yazık ki bunun ötesinde bir bilgi almak çok zor. Üzgünüm.” Özür dilerken nihayet sadede geldi. “İşte bu yüzden harekete geçmemiz gerekiyor. Tüm savaş gücümüz doğu cephesine yönelmeli. Müşterek karargâhın aldığı karar bu.”

Kız ona şöyle bir baktı. Eve dönmek istemeyen bir çocuğununkini andıran bakışları sinirlerini bozmuştu. Karşısındaki Birleşik Krallık’ın bir deniz büyü subayı olsaydı, ona böyle acınası davranmamasını ve bir subayın öz saygısına yakışır şekilde hareket etmesini söylerdi ama… o sadece gönüllü bir askerdi ve hızlandırılmış kısa bir eğitim programından geçmiş bir grubun üyesiydi.

Sıkıntılı bir durumdu fakat Drake onu kendi tarafına çekmekten başka çaresi olmadığını hissetti; bu yüzden hiç sakınmadan elinden gelen her şeyi söyledi. “Bizim gibi tecrübeli büyücü birliklerine ön hatlarda ihtiyaç var. Her ne kadar Federasyon birliklerinin yönlendirmesiyle hareket etsek de, en ön hatta varlık göstermemiz uluslararası bir birleşik cephe sergileyecektir.”

“Y-yani Anlaşma İttifakı’nı öylece kaderine terk etmemi mi söylüyorsunuz?”

“Yanlış anlama Teğmen. Kesinlikle söylediğim şey bu değil.”

İmparatorluk’u dizginlemek için onları birden fazla cephede harekât yürütmeye zorlamanın gerekli olduğu her zamanki gibi açıktı. Hatta bu durum şu an çok daha kritik bir hal almıştı. Federasyon’un doğu cephesindeki ağır yenilgisinden sonra bunun stratejik değeri daha da artmıştı.

Vatanına karşı hiçbir şey hissetmeyen tek bir asker bile yoktur. Asker olsun ya da olmasın, memleketine sevgisi olmayan kim vardır ki? Doğduğun topraklarla aranda bir bağ olması kadar doğal bir şey olamaz.

Bu yüzden Drake, Anlaşma İttifakı’ndan olan bu Mary Sue adlı kıza bu seferlik hak verebiliyordu. Ne kadar kaçık, ne kadar utanç verici olursa olsun ya da olayları kavrayışı fazla duygusal kalsa da zihninde onun bu hislerine saygı duyuyordu.

“Nasıl hissettiğini anlıyorum. Bu yüzden bir subay olarak ve şahsi onurum üzerine sana söz veriyorum: Bildiğim kadarıyla üst kademenin de burayı kaderine terk etmeye hiç niyeti yok. En azından,” diye devam etti, “Albay Mikel’ın söylediğine göre Federasyon desteğini sürdürmek niyetinde. Kendileri de zor durumdalar; bu yüzden muhtemelen gerillaların İmparatorluk’un kuzey kısmına hakim olmasını umuyorlar.”

Silah yardımı, istihbarat desteği ve gerekirse eğitim—Federasyon Ordusu, partizan desteğinin temel kurallarını eksiksiz uygulamak için çok çabalıyordu.

“Ama gerçek destek burada kalmak demek değil midir?”

“… Dürüst olmak gerekirse pek emin değilim.”

Mikel ile yaptığı konuşmalarda burada kalma seçeneğinin hiç gündeme gelmemesinin basit bir sebebi vardı. Büyücülere ana hatlarda ne kadar acil ihtiyaç duyulduğu gün gibi ortadaydı.

“Partizanları destekleme konusunda oldukça etkili olduğumuzu düşünüyorum…”

“… Hiçbir etkimiz yok diyemeyiz, bu doğru. Ancak sağlayabileceğimiz destek türünün kopuk ve sınırlı olduğu da bir gerçek.”

“Sınırlı derken neyi kastediyorsunuz?”

“Cumhuriyet Ordusu, Ren cephesinde uzun menzilli büyücü birliği ilerleyişleri ve milis desteği gibi şeyleri denedi, bunun sonunun nasıl bittiğini de herkes biliyor. Arene’de yaşananlar, en hafif tabiriyle hiç de hoş şeyler değildi.”

Hava büyücüleri tarafından desteklenen kitle milis ayaklanması planı kâğıt üzerinde kusursuz görünüyordu fakat nizamî bir ordunun ezici gücü karşısında çaresiz kaldı.

Kuşatılan birlikler şehirde mevzilenmiş olabilirlerdi ama düşman toplarını etkisiz hale getiremedikleri sürece açık birer hefekten ibaret kaldılar. Dünya bunu ister kabul etsin ister etmesin, bu bir gerçeklik olarak kabul edilmek zorundaydı.

“Ama biz burada—”

“Düşman dağılmış durumda olduğu için bir nevi baskı altına alındıklarını mı söylemeye çalışıyorsun?”

Sue başını salladı; izlenimleri kısmen de olsa doğruydu. Beklenmedik bir şekilde, belki de şöyle demek gerekiyordu… İmparatorluk Ordusu, partizanların arasına karışmış büyücülerin tehdidine yanıt olarak şaşırtıcı derecede temkinli ve nazik davranmaya başlamıştı.

“Sanırım doğu cephesini temizlerken öğrendikleri şeyleri partizanları caydırmak için kullandıklarını varsaymalıyız.”

“Onlar… öğrendiler mi?”

“Aynen öyle.” Drake kafa salladı. “Münferit saldırılara aşırı tepki vermenin ne kadar aptalca olduğunu anladılar. Ama bu tür şeylerin de bir sınırı var…”

Belirli bir eşik aşıldığı anda, ister istemez devlet hikmetiyle hareket eden canavarlara dönüşeceklerdi. Partizanlar ve büyücüler ikmal hatlarının kilit noktalarına ya da bir mevziye sığınıp örgütlü bir direniş gösterirse, karşılarına tepeden tırnağa silahlanmış bir birlik dikiliverirdi.

“Nihayetinde yürüttüğümüz taciz harekâtı düşmanın tolere edebileceği sınırlar dahilinde. O halde bunun yerine ön hatlarda tacizden daha fazlasını yapmak seninçe de daha iyi olmaz mı?”

“Ama eğer siz birliği bırakamıyorsanız, ben…”

Böyle söyleyeceğini tahmin ettiği için en ufak bir şaşkınlık yaşamadı. Drake bile bunu anlayabiliyordu. Onu burada kalmaya, direnişe devam etmeye iten vatan sevgisi takdire şayandı. Fakat konumu gereği ciddi bir ifadeyle yanıt vermek zorundaydı. “Eğer kurallara uygun, temiz bir savaş yürüteceksek, tek bir büyücünün bir muharebe görevi için geride kalmasının kabul göreceğinden emin değilim. Bir birliğin savaşmasına ilişkin yorumlar ne olursa olsun, tek bir muharibe dair hukuki yorumlar farklılık gösterir.”

“Bu çok saçma. Ben—”

“Sana hak vermiyor değilim ama insan toplumunu ucu ucuna ayakta tutabiliyorsak bu, o ‘saçma’ kurallar sayesindedir. İşler böyle yürür.”

“Nasıl böyle—?”

“Lütfen durumumuzu anlayışla karşıla Teğmen.

Fena halde memleket hasreti çekiyor gibi görünüyor. Benim gibi biri yerine bir arkadaşının ona ulaşması daha kolay olur gibi geliyor.”

“Anlaşıldı,” diye yanıt verdi tercüman ve Federasyon dilinde kısa bir görüşme yaptıktan sonra kabul ettiklerini bildirdi. “Bu halledilebilir. Başka bir şey var mıydı Albay Drake?”

“Teşekkürler. Hepsi bu kadar. Sağ olun.”

Ahizeyi tak diye yerine koyduktan sonra, elinde olmadan gözlerini tavana dikti. En azından şimdilik işler yolunda gitmeliydi.

Ya da öyle olmasını mı ummalıydım? Ama yok, siyasi komiserler işe yarayacak kadar emirlere gayet iyi uyarlar.

“Ne pis bir iş bu böyle.”

Emrim altında itaatkar bir Komünist bulundurmayı tercih edeceğim bir günün geleceği hiç aklıma gelmezdi. Gerçekten harika. Göreve başladığım ilk günden beri böyle bir şeyi hayal bile etmemiştim.

“… Kahretsin. Anlıyorum ama… Neden arada bu kadar devasa bir uçurum olmak zorunda?”

Büyük Savaş patlak verdiğinden beri bunca hava büyücüsü can vermişken, İmparatorluk birlikleri nasıl hâlâ ordularının sivriltilmiş mızrak ucu kalabiliyordu?

Düşman büyücüler ordu karargâhını ateşe verirken benim astlarım kendi dünyalarında yaşıyor. Ey Tanrım, bu imtihan da neyin nesi böyle?

AYNI SIRALARDA, DOĞU CEPHESİ, İMPARATORLUK ORDUSU İLERİ MEVZİSİ (NEHİR GEÇİDİ)

Kusurlu da olsa, zafer zaferdir. Muhtemelen tarihe geçecek kadar kesin bir zaferse hele, daha ne olsun?

Doğu Cephesi, Cumhuriyet Ordusu’nu yok ettiğimiz cephelerden çok daha geniş; fakat düşman “tamam mı devam mı” diyerek taarruza geçtiğinde bir hamleyle onları kuşatmayı başardık. Bu, düşmanın saha ordusunu imha etmenin adeta altın formülüdür.

Buraya kadar gelen İmparatorluk Ordusu, nihayet uzun zamandır beslediği arzuyu gerçekleştirdi.

Stratejik düzlemde bu, bizim ikinci kuşatma ve imha harekâtımızdı. Üstelik bu zafer, kendi topraklarımız saldırı altındayken gerçekleştirdiğimiz ilkiyle kıyaslandığında devasa bir sıçramayı da beraberinde getiriyordu.

Sonu iyi biten her şey iyidir. Son adımda yapılan ufak tefek hataları artık kimse umursamıyor. Nihayetinde, daha kısa süre öncesine kadar tıkalı kalan doğuda böylesine muazzam bir yarma harekâtı başarılmıştı.

Çölde susuzluktan ölmek üzereyken alınan o son derece tatlı yudum tam olarak böyle bir histi. Hatta belki bundan çok daha ötesi. Eksiksiz bir zafer, insanı mutlak kudret hissine gark eden baştan çıkarıcı bir şaraptır.

Biz kazandık, düşmanlarımız kaybetti ve dünyanın tacı olan İmparatorluk’un adı dört bir yana ilan edildi. Bu noktadan sonra Federasyon, bir uzlaşma aramayı düşünmek zorunda kalacaktır.

Yarbay Tanya von Degurechaff bile Brest-Litovsk Antlaşması’nın an meselesi olduğu umuduyla neşe içinde.

İşte böylesine görkemli bir zaferdi bu.

Harekât düzeyinde kesin sonuçlu bir zafer olduğu şüphe götürmezdi.

“Ha-ha-ha! Harika! Bu gerçekten harika!”

Tam da istediğini elde etmiş birinin tebessümüyle Tanya, elinde olmadan rahatlayan yanaklarını okşadı.

En son ne zaman içimden gelerek böyle gülümsemiştim?

Varlık X tarafından bu aptal dünyaya fırlatıldığımdan beri, deli komşularla sarılı İmparatorluk’ta çabalayıp duruyordum ve nihayet, en sonunda tünelin ucunda bir ışık belirdi.

İçimden şöyle candan bir tezahürat koparmak geliyor.

Bozguna uğrayan düşman bakiyelerinden bazılarının kaçmasına izin vermiş olsak da, artık karşımızda saha ordusunu kaybetmiş bir Federasyon’dan başkası yok. Özyönetim Konseyi askeri zaferimizden cesaret alıp İmparatorluk yanlısı bir tutumu daha da benimserse, savaştan sonra barış ve güvenliği tesis etmek mümkün olacaktır.

En az yirmi yıllık bir barış dönemi demek bu. Bu kadar zaman verildiğinde, toplumda şahane bir mevki edinebilir, saf değiştirebilir, adını duyurabilir ya da huzurlu, gözlerden uzak bir hayat sürebilirler; nasıl yaşayacaklarını seçme özgürlüğüne sahip olurlar.

Özgürlük. Evet, o altın değerindeki özgürlük.

Böylece Tanya ve Semender Muharebe Grubu’nun diğer subayları, Üsteğmen Serebryakov’un bir yerlerden temin edip boynuna astığı fotoğraf makinesiyle hatıra fotoğrafı çektirecek kadar bile vakit bulabilmişlerdi.

“Komutanım, bir fotoğraf çektirmek ister misiniz?!”

“Lütfen!” Neşeli havası içinde Tanya, elinde fotoğraf makinesi tutan emir subayına neredeyse “Kutlamaya değer!” diye haykırarak yanıt verdi. Ele geçirdikleri köprünün üzerinde durarak poz verdi.

“Hava indirme birlikleri bu mevziyi burunları bile kanamadan emniyete alarak harika bir iş çıkardılar! Bu kadar çok makara filmimiz olacağı da hiç aklıma gelmezdi!”

“Bana Moskva’yı hatırlatıyor.”

“Moskva’yı mı, Üsteğmen?”

“Evet.” Serebryakov samimi bir gülümsemeyle başını salladı. “Çünkü yine Federasyon’dan ‘ödünç aldığımız’ filmleri kullanmıştık.”

“… Ha, onu kastediyorsunuz, doğru.”

Fotoğraf ve video farklı mecralar olabilir ancak her iki olay da sahadan ele geçirilen teçhizatla keyif çatmaları bakımından ortaktı. Tam da Sun Tzu’nun dediği gibi, ikmali düşman bölgesinden sağlayabilmek devasa bir avantajdı. Verimliydi, maliyet açısından uygundu ve en güzeli de kendi cebinizden tek bir kuruş bile çıkmıyordu. Tanya o kadar iyi bir ruh halindeydi ki, normalde asla istemeyeceği bir şeyi Serebryakov’dan rica etti.

“Fotoğraflar tabedildikten sonra bana birkaç tane getirin. Onları asmak istiyorum.”

Sosyal medyadaki özçekimlerden epey farklı olabilir ama sergileyecek birkaç materyale sahip olmak her zaman iyi bir fikirdir. “O gün ben de oradaydım” diyerek insanın kariyerinden görmüş geçirmiş bir edayla bahsetmesini sağlayacak fotoğrafik kanıtlar son derece önemlidir. Bu, sinyalleme teorisinin pratik bir uygulaması ya da belki de onun bir uzantısıydı.

“Elbette! En kaliteli baskıyı getireceğimden emin olabilirsiniz!”

“Bekliyorum tabii ki!”

Ardından gülümsedi ve birkaç poz verdi. Belki biraz aşırıya kaçmıştı ve tam başkalarının da kendisini izlediğini fark ettiği anda…

“Keyfiniz cidden yerinde, değil mi Komutanım?”

“Ha-ha-ha! Hem de nasıl, Binbaşı Weiss. Madem konuşan sensin, söyleyeyim… ama şu anda mutlu olmasaydım tam bir eğlence bozan olurdum.” Yan bir bakış fırlatarak “Sen de öyle düşünmüyor musun?” diye sorduğunda, herkes yüzlerinde gururlu bir ifadeyle kahkahayı bastı.

“Harika bir uyum,” diye düşündü; yine de göz ucuyla gördüğü orta rütbeli bir subayın yüzündeki sert ifadeyi gözden kaçıramadı.

Görünüşe göre onunla dalga geçtiğimi basbayağı duymuştu.

“Selam, Yarbay von Degurechaff. Zaferinizi tebrik ederim.”

“Ooo, Albay Calandro siz miydiniz!” Onu daha yeni fark etmiş gibi abartılı bir asker selamı verdi.

Albay o kadar içten selam verdi ki… Ortama uygun kimliğe bürünmekte üstüne yoktu hani. “Müttefikiniz İldoa adına sizi tebrik ediyorum.”

“Teşekkür ederim. Hava indirmeciler gerçekten büyük bir başarı gösterdi. Hayır, bu aslında tüm birliklerimiz ve müttefiklerimiz arasındaki organik uyumun bir eseri olmalı.”

“Belki de,” diye mırıldandı Calandro. Saygıdeğer İldoalı konuk o kadar çabalamıştı ama… Tanya ve diğerleri öyle muazzam bir zafer kazanmışlardı ki hafifçe heyecanlanmışlardı. “Elde ettiğiniz muhteşem başarıdan dolayı sizi tebrik etmeme izin verin lütfen. Sadece duymak gerçekten de… görmekle kıyaslanamaz bile. ‘Bir resim bin söze bedeldir’ diyen her kimse kesinlikle haklıymış.”

“Öyle mi?”

“Personel, takım çalışması, destek… Bu temel unsurların üst düzey bir biçimde harmanlanışına tanıklık etmiş gibi hissediyorum.”

“Onur duydum,” diye yanıt verdi Tanya becerikli bir tebessümle. “Bu güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim.”

“… Resmiyet takınmanıza gerek yok. Bunlar sadece samimi hislerim.”

“Öyleyse peki.”

“Tebrik ederim, Yarbay von Degurechaff. Devletiniz gerçekten büyük bir iş çıkardı. Artık bir ateşkesin an meselesi olduğuna eminim… Ufukta diplomatik bir çıkış yolunun göründüğünü söyleyebiliriz, değil mi?”

“Ayağımız takılmazsa. Saygısızlık etmek istemem ama henüz avucumuzun içinde değil.”

“Ama pratikte öyle, değil mi?”

“Neredeyse kavranmış olmakla fiilen elde bulunmak arasındaki fark ince ama son derece gerçektir.”

Bir zamanlar İmparatorluk, De Lugo adında bir sıçanın kaçmasına izin vermişti. Onun bir sıçandan ziyade bir kaplan olduğunu anladığımızda, güney kıtasına birlikler sevk edilmişti. Ve şimdi oradaki birkaç tümenin yeterli gelmeyeceği gün gibi ortadaydı.

Bu başarısızlık göz önüne alındığında, bu kez zaferlerinin eksiksiz olduğundan emin olmak istiyordu. Vazgeçmezseniz dilekleriniz gerçekleşir. Ordu, Federasyon’u bir ateşkese razı etmek için gereken ezici üstünlüğe sahipti. Bu zorlu zafer elde edildikten sonra, gerisi diplomatlara kalıyordu.

“Ateşkes kabul edilip barış sağlanana kadar hâlâ savaştayız. Ve madem savaştayız, askerler kazanmak için savaşmaya devam etmelidir.”

“Yelkenleri hiç suya indirmeyen birisiniz, ha? Bu takdire şayan bir şey.”

Tanya dönüp Calandro’ya baktı. Neden indireyim ki?

Tanya hatalarından ders çıkarmayı ihmal edip zaferin iki kez ellerinden kayıp gitmesine izin verecek kadar aptal değildi. Tecrübe denen öğretmenin okul taksiti çok yüksektir. Aynı ders için iki kez ödeme yapmak hiç de maliyet etkin değildir. Ya da doğrusu, bu tamamen israftan ibarettir.

“Rehavet en büyük düşmandır derler hep. Ve baktığınız her yerde bu gerçekle karşılaşmıyor musunuz?”

“Anlıyorum.” Calandro yorgun bir tebessüm kondurdu yüzüne. “Haklı bir noktanız var. Genel konuşmak gerekirse haklısınız. Ama… bir şey söyleyebilir miyim?”

“Tabii ki.”

“Gençsiniz. Hayır, bunu yanlış anlamanızı istemem. Asıl söylemek istediğim, bu yaşta başardığınız bunca şeye bir bakın. Bu gerçekten takdire şayan. Ancak sadece yaşlandıkça farkına varabileceğiniz bazı şeyler vardır.” Yaşlı bir adamın saçmalaması diyerek gülüp geçti.

Tanya karşı çıkmanın en iyi yolunu düşündü ama seçeneklerin hiçbirinin kendisine fayda sağlamayacağını fark ederek nazik, belirsiz bir tebessümle karşılık verdi.

Sükût altındır. Altın ise adalettir.

“Nihayetinde kazanan şey sağduyudur. Yarbay von Degurechaff, hiç kimse bu saçma savaşı bu saçma ölçekte sürdürmek istemez. Şahsi fikrimi söyleyecek olursam, mevcut durum tamamen anormalliktir.”

“… Ordu dışındaki toplumda neredeyse hiç tecrübem yok, bu yüzden tek söyleyebileceğim hüsnükuruntuya bel bağlamamamız gerektiğidir.”

“Ama bu sonuçlarla birlikte bu işe kesin gözüyle bakılabilir. Bu kadar ağır bir yenilgiye uğramışken Federasyon bile… Ah, ama bundan fazlası sadece geleceği okumaya çalışmak olur ve zaten bizim gibi orta rütbeli subayların tartışması gereken bir konu da değil.” Calandro, sanki çok fazla tahminde bulunuyormuş gibi hafifçe kıkırdadı. “Aklın zaferine inanmıyor musunuz, Yarbayım?”

“Ben kendi aklıma inanırım. Ama neredeyse hiç tanımadığım diğer insanlar konusunda emin olamam. Makul olmalarını beklerim ama onlara güvenmek zordur.”

“Ama devlet aklı, kişisel akıldan farklıdır, değil mi? Hem sonra.” Bakışları uzaklara dalarken devam etti, “En azından İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı üyeleri makul görünüyor… Ahhh, şey, gerçekten çok fazla konuştum.”

“Hmm, bu benim için kötü oldu. Bir albay susup çenesini kapatacaksa, benim gibi sıradan bir yarbayın daha da sessiz kalması gerekmez mi?”

“Beni yakaladınız. Normalde bu kadar geveze değilimdir. Yine de bir fikrim olmadığını söylersem yalan olur. Sadece başarılarınızı kutlamam gerektiğini biliyorum… Tebrik ederim… Gerçekten söyleyebileceğim tek şey bu.”

Fırsatçılar için, İmparatorluk Ordusu’nun kesin zaferi berbat bir haber olmasa bile, buna iyi bir haber demek zordu. Bir Ildoa askeri için bu muhtemelen utanç verici bir durum olmalı.

Aptalca bir komedi ama Ildoa—böyle olsa bile—ve İmparatorluk müttefik ülkelerdir.

“Açık konuşmak gerekirse, bunun gerçekleşeceğini hiç düşünmemiştim.”

“Gerçekleşeceğini düşünmemiş miydiniz?” İlginç. Tanya konunun üzerine gider. Ildoa’nın hangi gerekçeyle durumdan faydalanmaya çalıştığını duymayı son derece merak etmektedir. “Bu, Ildoa Genelkurmayı’nın savaşın gidişatı hakkında ne düşündüğünü çaktırmadan sormam için bir fırsat mı?”

“Nein, ülkenizde yapıldığı gibi soruyu geçiştirmeme izin verirseniz. Müttefikimizin zaferinden bir an bile şüphe etmiyorum.”

“Tabii,” der Tanya, tam ona teşekkür etmek üzereyken. Calandro bugün son derece cömert davranmaktadır. En nihayetinde bu adamlar mantıklı hareket ediyor.

Demek İmparatorluk’un bunu başarabileceğinden emin değillerdi?

Pekala, bu makul bir tedbir seviyesi, diye düşünür Tanya. İmparatorluk Ordusu tüm dünyaya karşı kasırga gibi esip gürlüyor olabilir ama bu hiçbir şekilde bu ölçekte bir zaferi garanti etmez. Üstelik kıl payı hallolmuş bir durumdu, bu yüzden düşünmeden varsayımlarda bulunup haksız çıktıklarını bile söyleyemezsiniz.

“En azından resmi olarak mı?”

“Elbette resmi olarak.”

“Bağışlayın lütfen. Söylediğiniz her şey doğru, Albay.”

Sözsüz bir uzlaşıyı paylaşmak garip bir bağdır. Omuz silkip satır aralarını bolca kullanmak aslında son derece entelektüel ve rahatsız edici olmayan bir şey.

“Ne kadar da kaba bir yarboysunuz.”

“Pekala, ben sahada yetiştim.”

“… Buna ne diyeceğimi bilemiyorum. Gümüş Kanat Nişanı sahibi dedikleri yaratık böyle bir şey mi?”

“Belki de.”

Belki de beni heyecanlandıran şey, savaş bittikten sonra bu tür medeni faaliyetlere daha sık katılabilme beklentisidir.

Ateşkes, yatıştırma ve ardından barış. En azından olacağını umduğum şey bu.

“Pekala, bununla yarışamam. Sanırım artık gitsem iyi olacak.”

“Buradayken neden savaş alanını gezmiyorsunuz? Resmi raporunuzda Lergen Muharebe Grubu’nun size pek bir şey göstermediğini yazmanızı hiç istemem.”

Tanya bu teklifi tamamen iyi niyetle yapar. Calandro sözde gözlem yapmak için buradadır ve “Lergen Muharebe Grubu” kurgusuna uyum sağlayarak bize bir iyilik yapmaktadır.

“Şansınıza, Lergen Muharebe Grubu’nun altındaki Semender Muharebe Grubu’nun ana subayları şu an müsait. Birinin sizi gezdirmesini sağlayabilirim.”

“Teklifiniz için teşekkür ederim ama gerek yok.”

“Emin misiniz?”

O kadarcık bir ağırlamayı zahmetsizce yapabilirdik… diye düşünüyordu Tanya, bu yüzden bu beklenmedik yanıt karşısında hazırlıksız yakalanır.

Söz konusu kişi meraktan ölen Albay Calandro sonuçta. İlgileneceğini düşünmüştüm.

“Günü Albay von Lergen ile uzun ve güzel bir sohbet ederek geçirdiğimi varsayalım. Bunu hiçbir sorun yaşamadan rapora dökebilirim.”

“Öyleyse?”

“Kutlamanızı bölmeyeyim. Harika vakit geçirin.”

Bize katılmayacak mısınız? demek üzeredir. Ancak birinin hoşuna gitmeyeceğini bildiğiniz şeyleri düşmanlarınız hariç kimseye yapmamanız gerektiğini bilir. Ne de olsa Yarbay Tanya von Degurechaff sağduyulu bir bireydir.

“Teşekkür ederim. Öyle yapacağız.”

“Lütfen yapın.”

“Emredersiniz efendim.”

Böylece, havanın hâlâ coşkulu olduğu bir anda, Tanya liderliğindeki Semender Muharebe Grubu, Federasyon topraklarının engin derinliklerine doğru zafer çığlıkları yükseltir.

Birden fazla kolorduyu imha ettik.

İşgal için bir hat elde ettik. Ve her şeyden öte, ele geçirmeyi başardığımız askeri ikmal malzemeleri, İmparatorluk Ordusu lojistik teşkilatının üzerine adeta kutsal bir yağmur gibi yağdı.

“Komutanım! Bir kare daha!”

“Tabii ki! Ben de sizin birkaç fotoğrafınızı çekeyim!”

Herkes yüzünde gülücüklerle birbirine karışır.

Yağmalanmış bir fotoğraf makinesiyle—şey, yani bir harp ganimetiyle—netleme yapmaya ve fotoğraf çekmeye çalışmak her gün yapabileceğiniz bir şey değildir. Keşif görevlerinde kullandığı için bir fotoğraf makinesinin nasıl çalışacağını bilse de manzara ve portre çekecek kadar vakit bulabileceğini hiç düşünmemişti; medeniyetin kokusu neredeyse onu gözyaşlarına boğacaktı.

Bu öylesine güzel bir koku ki.

“Hmm? Bir dakika.”

Koklar, koklar. Burnunu oynattığında güzel bir koku sezimler. Eğer gerçekse… uzun zamandır cephe hattında görmediğimiz bir şey…

“Ha? O da nereden geldi?”

“Sevgili partimizin özel tayınları, Komutanım! Saldırdığımızda düşman karargâhından çaldık.”

Fotoğraf makinesi, içkiler… Hepsi ağırlıklı olarak Federasyon tedarikiydi. Ahhh. Tanya, bu barbar ekonomisinin sunduğu leziz dehşetin tadını çıkarırken bile ürpermeden edemez.

“Teğmen Serebryakov! Bütün fonumuzu kullanın! Bölgedeki tüm içkileri satın alıp Muharebe Grubu’na servis edin!”

“Emin misiniz komutanım?”

“Elbette! Ah, bir de unutmadan. İndirme birlikleri de harika bir iş çıkardı. Kendilerine takdirlerimizi sunmanızı istiyorum.”

“Anlaşıldı efendim. Paylaşım ruhuna uygun olarak onlara da biraz dağıtacağım!”

Komünistler tam da bu yüzden berbat bir güruh; insan şakasına bile olsa Komünizmin o kadar da kötü bir şey olmayabileceğini düşünmeye başlıyor. Varlıklı olandan alıp durmaya dayalı bu verimsiz uygulama sonsuza dek sürseydi, böyle bir yağma ekonomisinde dağıtımın verimliliği muazzam olurdu!

“Teğmen Serebryakov, Muharebe Grubu kasasındaki örtülü ödenekten de çekinmeden yararlanın! Atıştıracak bir şeyler bulun! Eminim silah arkadaşlarımız o kalabalıklarına rağmen bitiremeyecekleri kadar çok yağma yapmıştır.”

Birden fazla Federasyon ikmal üssünü kuşatmış olmak, dağ gibi ikmal malzemesi ele geçirdiğimiz anlamına geliyordu. Bu sadece tatlı bir bonus olsa da cephedeki gıda durumunun iç cepheden daha iyi olmasının sebeplerinden biriydi.

Her halükarda; harika bir zafer, mükemmel bir ziyafet ve medeniyetin kokusu.

Zafer işte bu kadar muhteşem bir şey.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla