The Eminence in Shadow Cilt 3 – Bölüm 1 / Önsöz: Güz Tatilinde Kanunsuz Şehir’e Doğru!

Önsöz: Güz Tatilinde Kanunsuz Şehir'e Doğru!

Ablam Claire sonunda Bushin Festivali’ni kazandı.

Rose’un pat diye ortaya çıkması kafamı biraz karıştırdı ama neyse ki performansıma tatmin edici bir doruk noktası uydurmayı başardım.

Neredeyse rolümü benden çalacaktı ama ani bir zekâ parıltısıyla, “Bir dakika, bunu kıvırabilir miyim?” diye düşündüm. Ve rolü tam burnunun dibinden geri çaldım.

Ve kesinlikle harika döktürdüm.

Dünya sürekli değişiyor ve hayatta ilerlerken hepimizin kendine göre motivasyonları var. Hiçbir gösteri tıpatıp senaryoya göre gitmez. Bu yüzden evrenin önüme çıkaracağı her türlü durumu biraz doğaçlamayla halletmek için zihnimi esnek tutmam gerekiyor.

Her neyse, Bushin Festivali bittikten sonra her şey yeniden sıradan düzenine döndü.

Yani görünüşe göre Oriana Krallığı şu sıralar bayağı karışık durumda ama ben sadece sıradan bir soyluyum, bu yüzden ikinci döneme başlamamı pek etkilemiyor.

Yine de milletin söylediğine göre Oriana Krallığı falan-filan fraksiyonu ile filan-falan fraksiyonu olarak ikiye bölünmüş ve birbirlerine girmeye başlamışlar. Herkes yıl bitmeden büyük ihtimalle iç savaş çıkacağını söylüyor. Ah be, gerçekten bir iç savaş başlatırlarsa kesinlikle o aksiyona dahil olmalıyım. Kulağa müthiş eğlenceli geliyor.

Okula gelince, Rose’un yokluğuna rağmen pek bir şey değişmedi.

Söylemek hoşuma gitmese de hayat böyle işte.

Etrafımdaki herkes onun hakkında bir sürü çirkin şey söylüyor; bir kıskançlık kriziyle hareket ettiği ya da bir tür taht kavgası olduğu gibi ama gerçekte ne yaşandığını aslında kimse bilmiyor. Sebepleri ne olursa olsun ben onun tarafındayım, bu yüzden nerede olursa olsun umarım iyidir.

Zaferinden beri Claire’in programı güya tamamen doluymuş. Vermek zorunda kaldığı tüm konuşmalar ve katılması istenen partiler arasında resmen gerçek bir ünlü gibi. Yine de güz tatiline girdiğimizde tüm bunlar biraz yatıştı ve şimdi akademiye geri döndü.

“On beş dakikalık şöhret” dedikleri şey bu olsa gerek.

Ne yazık ki boşa çıktığından beri tepemde dikiliyor ve kendimi istemeden de olsa ona bir kutlama yemeği ısmarlamak zorunda buldum.

Bu da bizi günümüze, ikimizin Mitsugoshi’nin restoranlarından birinde yemeğin tadını çıkardığı ana getiriyor.

“Sıradan Halk İçin Lütuf” menüsünü sipariş ettiğime oldukça eminim —kısıtlı süreliğine geçerli, acayip ucuz bir menü— ama nedense bize bu aşırı lüks ziyafeti getirdiler. Garip.

“Böyle bir şey ayarlayabileceğinden haberim yoktu. Sarayda verdikleri partide bile bu kadar güzel yemekler yoktu…” diye belirtiyor Claire ziyafeti görünce.

Ayrıca üst düzey VIP’ler için ayrılmış bir tür özel odadayız.

Acaba beni başkasıyla mı karıştırdılar diye merak ettim ama lavaboya giderken garson kızla tekrar kontrol ettim ve görünüşe göre hiçbir yanlışlık yokmuş.

Hesabı düşünmek bile içimi ürpertiyor.

Ah, bir dakika, burası Mitsugoshi Grubu’nun bir parçası. Belki de Gamma ile arkadaş olduğum için bana özel muamele yapıyorlardır.

“Biliyor musun, Mitsugoshi’nin başkanıyla arkadaşım,” diyorum ablama.

“Hadi oradan.”

“Hayır, ciddiyim. Bize VIP muamelesi yapmalarının sebebi kesinlikle bu.”

“Keşke şakalarının espri kalitesi daha iyi olsaydı. Endişelenme, burada ne olup bittiğini anlıyorum. Bunu benim için hazırlamak adına ne kadar uğraşmış olabileceğini görebiliyorum.”

Claire gülümsüyor.

Onu uzun zamandır bu kadar memnun görmemiştim. En iyisi neye inanmak istiyorsa ona inanmasına izin vermek.

“Mitsugoshi’nin restoranlarındaki yemeklere bayılıyorum. hepsi çok sıra dışı —ve lezzetli. Biliyor musun, rozbifi ilk defa yiyorum.”

“Ha.”

İkimiz yemeğimizin tadını çıkarırken havadan sudan konuşmaya devam ediyoruz.

“Annerose kaybetti, Prenses Iris çekildi ve şu Sıradan Adam denilen herif diskalifiye oldu. Sanırım sadece şanslı olduğum için kazandım.”

“Yani, aynen öyle,” diyorum ona.

“Lafını geri al.”

“Öyle demek istemedim, Yok artık! En iyisi olduğun için kazandın!”

“Tabii ki öyle. Ama toplum bunu öyle görmeyecek.”

“Eh, onları pek de suçlayamazsın.”

“Onu bir daha söylesene?” diye tehdit ediyor.

“Dünya senin en iyisi olduğunu göremiyorsa, gözlerinde bir sorun olmalı!”

“İşte işler böyle yürüyor. Kitleler kördür. Ama ben, beni küçük görmelerine öylece sessizce oturup izin verecek bir kadın değilim.”

“Öyle olsaydın muhtemelen daha çok sevilirdin.”

“Şalterlerimin atmasına az kaldı.”

“Lanet olsun kitlelere! Git ve onlara gerçekten ne kadar güçlü ve güzel olduğunu kanıtla!”

“Plan bu zaten. Ve sen de bana yardım edeceksin.”

“Etmeyeceğim.”

“Bu konuda hiçbir söz hakkın yok. Bu senin iyiliğin için de geçerli.”

“Bekle, benim mi?”

“Senin. Mezun olduktan sonra sana ne olacağını sanıyorsun? Bu vasat notlarınla düzgün bir iş bulmakta çok zorlanacaksın.”

“Yani…”

Şimdi söyleyince fark ettim de, bu konu üzerinde pek düşünmemiştim. Ailemizin reisi o olacağına göre sanırım ben de bir şekilde bir iş bulmak zorunda kalacağım.

Şövalye Birliği’ne katılmak gibi gösterişli bir şey söz konusu bile olamaz.

Daha kolay unutulacak biri olmam lazım… Aha!

“Ben Kapı Muhafızı A olacağım.”

Bilirsiniz işte, ana karaktere geçiş ücretini ödemeden geçemeyeceğini söyleyen bir figüran.

“Kapı Muhafızı A mı? ‘A’ ne alaka?”

“Hani şey gibi, ‘ortalama’?”

“Sabır ver ya… Kapı muhafızlığı bir soyluya yakışacak bir iş değil. On iki saatlik vardiyalarla çalışıyorlar ve neredeyse hiç izinleri yok. Üstelik iş çok ağır ve maaş berbat.”

“Ah. Hadi ya…”

Hiç izin gününün olmaması perişanlık gibi hissettiriyor. Bir kere, gölgelerin arasındaki yüce güç faaliyetlerime engel olurdu.

“Peki ya hapishane gardiyanlığı?”

“O daha da kötü. Bütün gün toplumun pislikleriyle muhatap olmak zorundasın.”

“Off ya… Neyse, zamanı gelince bir çaresine bakarım artık. İstediğim şeyleri yapabildiğim sürece nerede çalıştığım pek de fark etmez.”

“Peki tam olarak neymiş yapmak istediğin bu ‘şeyler’?”

“O sır. Benim için gerçekten önemli olan konular hakkında konuşmamak gibi bir prensibim var.”

“Yani anlaşılan hiçbir hedefin yok. Hayatınla ne yapacağını düşünmeyi ertelemek için ayaküstü mazeret uydurmayı bırak.”

“Öyle yaptığımı da nereden çıkardın?”

“Neden öyle düşündüğümü bal gibi biliyorsun bence.”

“Aman, her neyse.”

“Öyle ‘her neyse’ deyip sıyrılamazsın bu işten. Burada senin geleceğinden bahsediyoruz. O yüzden güz tatili için programını boşalt. Dediğimi yaparsan seni bir şekilde Şövalye Birliği’ne sokabilirim.”

“Bekle, ne demek istiyorsun?”

Claire bana kendinden emin bir şekilde gülümsüyor. “Hehe. Kadim Vampir olan Kan Kraliçesi’ni avlamaya gidiyoruz. Sen sadece arkamda kal yeter, gerisi bende.”

Yemeğimizi bitirdikten sonra kararan başkentte yürüyoruz.

Yemeğin hesabını ödemeye kalkıştığımda müessese ikramı olduğunu söylediler.

Sanırım Gamma bana harbiden kıyak passed. Eh, Claire az önce Bushin Festivali’ni kazandı, belki de o yüzdendir. İkisi de olabilir.

“Yurt için sokağa çıkma yasağı saati geçti,” diye hatırlatıyorum.

“Senin için önceden izin aldım. Bir partiye katıldığını söyledim.”

“Oo, iyi akıl etmişsin.”

Sokak tuhaf bir şekilde sessiz.

Gökyüzüne başımı kaldırıp bakıyorum ve tepemizde parıldayan hilale gözüm takılıyor. Sanki biraz… her zamankinden daha kırmızı görünüyor.

“Ne oldu?” diye soruyor Claire.

“Ayın üzerinde kırmızımsı bir ton var gibi hissediyorum.”

“Öyle mi? Bana normal görünüyor.”

“Belki de haklısın. Neyse, ay kırmızıya, maviye ya da başka bir renge dönse de pek fark etmez zaten.”

Yine de kırmızı hali kesinlikle daha havalı duruyor.

“Ah, sanırım sana Kan Kraliçesi hakkındaki anlatacaklarımı bitirmemiştim,” diye hatırlıyor Claire.

“Ha, doğru.”

“Müritlerinin son zamanlarda Kanunsuz Şehir’in dışına çıkıp az buz bir yıkıma yol açmadıklarını halihazırda bildiğini varsayıyorum.”

Bunu halihazırda bildiğimi varsayması da yürek ister.

“Zarar gören ülkeler Kara Şövalyeler Loncası’ndan onu avlamasını talep etti.”

“Mantıklı.”

“Kısacası en iyi kara şövalyelerden oluşan bir ekip kurdular. Yine de birçoğu egoist pislikler olduğu için ekip olarak gerçekten birlikte çalışabileceğimizin bir garantisi yok.”

“Ha.”

“İşte tam da bu yüzden seni de yanımda götürüyorum. Merak etme, tek yapman gereken ben işi hallederken beni izleyeceğin güvenli bir yer bulmak. Bu kadarı bile bu görevi özgeçmişine yazman için yeterli olacaktır.”

“Anladım.”

“İş deneyimini biraz doldurduktan sonra seni Şövalye Birliği’ne sokmak kolay olacak. Geçen gün bir partide Kraliyet Muhafızları komutanıyla arayı iyi yaptım, o yüzden istersen önünü açabilirim.”

“Bir düşüneyim.”

“Görev güz tatili boyunca sürecek. Daha hevesli olan bazıları erkenden yola çıkacaktır ama bizim acele etmemize gerek yok.”

Tam o sırada rüzgarda bir kan kokusu alıyorum. Bayağı yoğun. Biri falan mı öldü acaba?

Ablam bir an sonra fark ediyor.

“Kan kokusu alıyorum. Ve buralardan bir yerden geliyor.”

Adımlarını durduruyor, ardından karanlık bir ara sokağa göz gezdiriyor.

“Arkamda kal,” diye emrediyor.

“Anlaşıldı.”

Beline uzanıyor, kılıcını kavrıyor ve içeri adım atıyor. İkimiz arasında biraz mesafe bırakarak onu takip ediyorum.

Sokakta biraz daha ilerlediğimizde iki büklüm olmuş karanlık bir figür görüyoruz.

Çiğneme seslerinden gelen kıtır, kıtır, kıtır seslerini ayırt edebiliyoruz.

Aynen, biri kesin ölmüş.

“Ih…!” Claire şaşkınlık çığlığını bastırıp kılıcını çekiyor.

Gölgeli figür onu hissetmiş olmalı ki arkasını dönüyor.

Kana bulanmış bir insan.

Yok bekle, tam olarak değil.

Gözleri kan kırmızı, gevşek çenesinde sivri dişler dizili. Ağzından kaldırımlara al renkte salyalar damlıyor.

Ayaklarının dibinde yarı yenmiş bir insan cesedi yatıyor.

“Silahını indir ve sakince teslim o—!”

“GRAAAAAAH!”

Yaratık dişlerini gösterip ablamın üzerine atılıyor.

Hareketleri bir insandansa bir canavarınkine daha yakın.

Claire’in kılıcı ay ışığında parıldıyor—ardından yaratığın karnını bir hamlede yarıp geçiyor.

“Seni uyarmıştım,” diye hırıldıyor ikiye böldüğü saldırganına.

Ama…

“Hâlâ yaşıyor mu…?!”

Yaratığın üst gövdesi yerde sürünerek ilerliyor. Uzanıp Claire’i bacağından yakalıyor.

“GRAAAAAAH…”

“Bu kadar yeter!” Ablamın kılıcı yaratığın boynunu kesip geçiyor.

Kafası taş zeminde yuvarlanıyor, dişleri havaya karşı çaresizce kenetleniyor.

Ardından Claire’e zayıf bir bakış fırlattıktan sonra nihayet sessizliğe gömülüyor.

Ara sokağı geniz yakan bir kan kokusu kaplıyor.

“Bir hortlak… Yoksa Kan Kraliçesi’nin müritlerinden biri mi…?”

Yaratık insan şeklinde görünüyordu ama teni solgun ve kansızdı, kırmızı gözleri ile sivri dişleri de dikkatimi çekmişti.

Dahası, vahşi hareketleri inanılmaz bir yaşam enerjisine işaret ediyordu.

Ancak mantığını tamamen kaybetmiş gibi görünüyordu.

“Hortlaklar vampir hizmetkârlarıydı, değil mi?” diye soruyorum.

Dürüst olmak gerekirse hortlaklar hiç umurumda değildi ama vampirler kulağa güçlü olabilirmiş gibi geliyordu.

Claire aşağıya bakıp “Canavarlar…” diye mırıldanıyor.

“Abla…?”

“Hortlaklar aslen insandı, değil mi…?”

“Öyle biliyorum, evet.”

“Gelecekte ben de onlar gibi mi olacağım diye bu aralar çok korkuyordum. Ya mantığım elimden alınıp bir canavara dönüşürsem…?”

“Zaten pek de akıl kırıntısı taşıdığından emin de—”

“—Sessiz ol. Güya Prenses Rose da ‘Lanetlenmişler’den biriymiş… Sadece bir dedikodu ama yine de. Kimseye söylemedim ama… Ben de Lanetlenmiş olabilirim…”

“Ha? Sen de mi Lanetlenmiş olabilirsin?”

Çok uzun zaman önce iyileştirdiğim şu şeyi mi demek istiyor?

“Çok uzun zaman önce sırtımda siyah morluklar fark etmiştim. O kadar korkmuştum ki kimseye söyleyemedim ama yayılmaya ve büyümeye devam ettiler. Derken bir gün durduk yere iyileşiverdim. Sanki hiç olmamışlar gibi kaybolup gittiler. ‘Çok şükür,’ diye düşündüm, ‘iyileştim.’ Ama geçenlerde konuyu araştırdığımda, İblis Laneti’nin asla geçmediğini öğrendim. Yani o siyah morluklara sebep olan şey buysa, eninde sonunda ben de…”

“Endişelenmeni gerektirecek hiçbir şey olmadığına oldukça eminim.”

Sonuçta tamamen iyileştin.

“Şaka yapıyordum be şapşal. Benim Lanetlenmişler’den biri olmama imkân yok.” Claire gülümsüyor ve başını kaldırıp gece gökyüzüne bakıyor. “Yine de… Sonsuza kadar yanında olabileceğimin bir garantisi yok… Bu yüzden güz tatilindeki programını boşaltmanı istiyorum.”

“Öf…”

“Bu konu tartışmaya açık değil. Gidip Şövalye Birliği’ne burada ne yaşandığını bildireceğim.”

Sırtını bana dönüp yürümeye başlıyor.

Gökyüzüne bir kez daha göz atıyorum ve harbiden de ay bu gece hafif kızıla çalıyor. Şu vampirlerin neyin nesi olduğunu bir görmek istiyorum açıkçası, hem Kanunsuz Şehir de kulağa bayağı ilgi çekici geliyor.

Yurttaki odamda oturmuş Beta’yı dinliyorum.

Her gece derslerim bittikten sonra düzenli Gölge Bahçesi bilgilendirmemi alırım.

“Bushin Festivali’ndeki olaydan sonra Perv…”

“Hı-hı.”

Ablamın bana anlattığı her şeyi düşündükten sonra Kanunsuz Şehir’e gitme konusunda harbiden gaza gelmeye başladım.

Sonuçta son zamanlarda haydut avına çıkma fırsatım olmadı ve Kanunsuz Şehir de temelde haydutların takıldığı süslü bir yerden ibaret. Ve söz konusu kanunsuzlar olduğunda, onların olan her şey benimdir.

“Bu durum Epsilon’un işini de epey kolaylaştırdı. Şimdi, Oriana Krallığı’nın iç işlerine gelirsek…”

“Hı-hı.”

Claire’in dediği gibi, gelecekte ne yapmak istediğimi düşünmem gerekecek.

Günün sonunda her şey paraya dayanıyor. Biraz para kazanabildiğim sürece her şey bir şekilde hallolur.

Hem Kanunsuz Şehir’in süslü haydutlarla dolu olduğunu söylemiş miydim?

Patronlarının yürüttüğü tüm o karanlık işlerden deli gibi para kırdığına kalıbımı basarım.

Başka bir deyişle, tek yapmam gereken içeri dalıp hazinelerini yürütmek, böylece tüm sorunlarım buhar olup uçacak. Çocuk oyuncağı.

“Gölge Bahçesi tatmin edici bir hızla büyümeye devam ediyor ve İskenderiye’deki laboratuvar buhar motorunun geliştirilmesine başladı, ayrıca…”

“Hı-hı.”

Hayatımın geri kalanını yan gelip yatayarak geçirecek kadar para biriktirmeye odaklanırsam, gerçek bir iş bulma derdim asla olmaz.

Hatta bir sürü dikkat çekmeyen farklı işi bile deneyebilirim: kapı muhafızı, gardiyan, vasıfsız biri, fırıncı… Olasılıklar sonsuz.

Paraya erişimi olan biri, ona zincirlenmeden yaşayabilir.

Ooo, bu kulağa bayağı havalı geldi.

Her neyse, Kanunsuz Şehir’de üç nüfuzlu grup var ve ne yazık ki onlar için bu üçünden biri gümleyecek.

Hangisini seçsem acaba? Ooo piti piti…

Yani üçünü birden yok edebilirim ama o zaman gelecekte sabırsızlıkla bekleyeceğim bir şey kalmaz.

Dürüst olmak gerekirse şu Kan Kraliçesi denen kadın kulağa en ilgi çekici geleni ve Kadim Vampir’i öldürmek için havalı yollar düşünebilirim ama aynı zamanda en iyisini sona saklamak istediğim türden bir şey bu.

Karar vermek zor.

Mevcut durumda Kan Kraliçesi gerçekten de en iyi aday gibi duruyor.

“… ve raporum bu kadar.”

“Hı-hı.”

“Atladığım ya da gözden kaçırdığım bir şey varsa lütfen söyleyin…” Beta başı öne eğik bir şekilde önümde diz çöküyor.

“Kötü kokuyor…”

Beni duyunca irkiliyor.

“Kanunsuz Şehir… Kan kokuyor…”

“Çok şükür benden bahsetmiyormuş…” diye mırıldanıyor Beta sessizce.

“Görünüşe göre Kan Kraliçesi bir şeyler peşinde…”

“Doğru. Onunla Tarikat arasında güçlü bir bağ bulamadığımız için bu konuda bir şey yapma gereği duymamıştık ama…”

“Bir fırtına yaklaşıyor… Kan fırtınası…”

“Ne fırtınası…?”

“Aya bak, Beta.”

“Ha…?”

Penceremden dışarıda gökyüzünde asılı duran hafif kırmızımsı ayı işaret ediyorum.

“Ha, her zamankinden biraz daha mı kırmızı…?”

“Fark etmen bayağı uzun sürdü… Bu, Kızıl Ay…”

“—?! Bekleyin! Bu gerçekten de efsanevi Kızıl Ay mı…?!”

“… Öyleyse ne olmuş?”

Şaşkınlıktan donakalmış bir halde gökyüzüne bakan Beta’ya yan bir bakış fırlatıyorum, ardından kan kırmızısı şarap kadehimi lambaya doğru kaldırıp bir yudum alıyorum.

“Efsanevi Kızıl Ay” ha?

Başına “efsanevi” kelimesini koyunca her şey kulağa havalı geliyor.

“B-bu olamaz…! Eğer durum buysa, Kanunsuz Şehir—hayır, etrafındaki her şey yok olacak…!”

“Endişelenme.”

“A-ama insanlar tehlikede! Hemen Gölge Bahçesi’ni harekete geçirmeliyiz—!”

“Sana demedim mi? Endişelenme…”

“—Ah!! B-bağışlayın…”

Bacak bacak üstüne sakince atarken önümde titreyen Beta’ya tepeden bakıyorum.

“Bunu bana bırak.”

“Demek istiyorsunuz ki… Bunu tek başınıza halletmeyi mi planlıyorsunuz, Lord Shadow?!”

“Beni durdurmaya mı çalışıyorsun…?”

“Durumu halletmenin en verimli yolunun bu olduğunu anlıyorum ama… Lord Shadow, ya size bir şey olursa?!”

“Endişelenme.” Ağzımın kenarı kıvrılarak sırıtıyorum. “Sonuçta… ay sadece her zamankinden biraz daha kırmızı. Değil mi?”

“—?!” Beta gözleri fal taşı gibi açılmış halde bana bakıyor.

İlk başta şoke olmuş görünse de yüzü hızla yumuşayıp nazik bir gülümsemeye dönüşüyor.

“Kiminle konuştuğumu unuttum galiba.”

Önümde derin bir saygıyla eğiliyor.

“Ay sadece her zamankinden biraz daha kırmızı… Sizin karşınızda efsanevi Kızıl Ay bile bundan fazlası olamaz, Lord Shadow. Başarınız için dua ediyor olacağım.”

Vay be. Tek gereken ayın biraz kırmızı görünmesiydi, şimdi adı “efsanevi Kızıl Ay” oldu. Beta bu işlerde her zaman iyi olmuştur.

“Sence de… ay bu haliyle çok güzel görünmüyor mu?”

“Kıkır kıkır… Gerçekten de öyle. Ve onu bu şekilde görebilmemiz Sizin sayenizde.”

“Benimle bir kadeh içer misin…?”

“Evet! Büyük bir memnuniyetle.”

Beta’yla şarabımızın tadını çıkarırken gökyüzündeki ayı seyrediyoruz.

Görünüşe göre Kanunsuz Şehir’deki güz tatilime görkemli bir başlangıç yapabileceğim.

Kanunsuz Şehir, özetiyle söylemek gerekirse tek bir devasa varoştan ibaretti.

Evsizler her tarafta büzülmüş oturuyor, yol kenarlarını derme çatma kulübeler kaplıyor ve havaya leş gibi çöp kokusu siniyordu.

Fakat şehrin sunduğu şey bundan ibaret değildi.

Örneğin, sokaklarının üzerinde yükselen üç gökdelen gibi oldukça göze çarpan bir tuhaflığa ev sahipliği yapıyordu.

“İşte o, Kan Kraliçesi’nin şatosu. Kızıl Kule…” diye yorum yapıyor profesyonel güreşçi kötü adamlarını andıran bir adam. Kan kırmızı renkteki bu görkemli yapıya başını kaldırıp bakıyor. Batan güneşin ışıklarıyla aydınlanan kule, üzerlerinde heybetle dikiliyordu.

“Ne oldu Quinton? Tırstın mı yoksa?”

Yanında duran kişi sarışın, yakışıklı bir adamdı.

“Ne tırsması be Goldy! Sadece daha önce hiç bu kadar yüksek bir bina görmemiştim.”

“Hmm… Biliyorsun, dünyanın dört bir yanında dövüştüm ama kabul etmeliyim ki cidden etkileyici bir kule. Sadece tepesine tırmanmak bile muhtemelen bütün bir günü alır.”

İkisi de gözlerini Kızıl Kule’ye dikmişken iç çekiyorlar.

Kule, âdeta göğe doğru spiral çizerek yükselen bir kan sütununu andırıyordu. İkisi de bunun nasıl inşa edildiğini hayal bile edemiyordu.

“Sırf havalı bir kuleleri var diye içindeki herifin güçlü olduğu anlamına gelmez. Hadi, yola koyulalım.”

“Günün sonunda sadece bir serseri sürüsünden ibaretler neticede. Kan Kraliçesi’nin kellesi artık kucağımızda sayılır.”

Quinton ve Goldy dışarıdan bakıldığında birbirlerinin tamamen zıddı gibi görünse de, ilk karşılaştıkları günden beri şaşırtıcı derecede iyi anlaşıyorlardı. Belki de aynı rakibe yenilmiş olmanın verdiği o ortak kader bağı yüzündendi, fakat sebebi ne olursa olsun ikisi Bushin Festivali’nden beri bir ekip olarak çalışıyordu.

Akşam gökyüzünün altında Kanunsuz Şehir’de ilerliyorlar. Şehrin merkezine yaklaştıkça ortalık çökük bir varoş mahallesinden ziyade çok kültürlü bir insan çorbasını andırmaya başlıyordu.

“Vay be, bu sürpriz oldu işte…”

“Evet… Teyakkuzda ol.”

Şehre dışarıdan şöyle bir bakan insanlar Kanunsuz Şehir’in bu yüzünü asla göremezdi.

Farklı olan tek şey binalar değildi. Yanlarından geçen insanlar artık sıradan baldırı çıplaklar değil, gözlerinde parıltılarla onları süzen acımasız avcılardı.

Etraflarındaki tek bir kişi bile kolay yem gibi durmuyordu.

Quinton ve Goldy bunu anında fark ettiler.

Anında kılıçlarını çekmeye hazır bir şekilde, teyakkuz hâlinde yürümeye devam ettiler. Etraflarındaki binalar ortak bir estetik doku kazanmaya başlıyordu.

Bu da Kan Kraliçesi’nin bölgesine ulaştıklarının bir kanıtıydı.

Havadaki değişimi de hissettiler.

“Yaklaştık.”

Garip bir şekilde etrafta hiç yerli izi yoktu. Ancak evlerin içinde bir şeylerin tıkır tıkır gezindiği açıkça belli oluyordu. Quinton ve Goldy tam karşılarında Kızıl Kule’yi görebiliyorlardı.

Odaklarını artırıp adımlarını hızlandırdılar.

Sonunda kuleye ulaştılar.

“Ana giriş burası olmalı…!”

Quinton devasa kapıya doğru yaklaştı. Kapının yüzeyine insanüstü, tekinsiz figürler özenle kazınmıştı. “Hadi bakalım.” Elini dokunmak için uzattı ama…

“Hi-hi-hi. Durun orada…”

biri ona seslendi. Ses o kadar boğuk ve pürüzlüydü ki kelimeleri seçmek neredeyse imkânsızdı.

Quinton’ın eli havada asılı kaldı ve etrafına bakındığında, kapının yanında yığılmış kirli bir bez yığını fark etti. Sonra o yığının kıpırdadığını gördü; bezlerin içine sarınmış biri vardı.

“Hi-hi-hi. Siz ikiniz o kapıya dokunacak vasfa sahip değilsiniz…”

Bunun üzerine, paçavralar içindeki adam ayağa kalktı.

Bir deri bir kemik kalmış bir adamdı bu. Quinton’dan daha uzundu ama avurtları çökmüş, gözleri yuvalarına gömülmüştü. Adeta yürüyen bir iskeletten farksızdı. Kirli beyaz saçları omuzlarına kadar uzanıyordu.

Onu tanımlamanın en iyi yolu “yaşayan bir ceset” demek olurdu.

“Vasfımız yok mu dedin sen?!”

“O kapıyı açmasına izin verilenler yalnızca hizmetkârlar, konuklar ve güçlülerdir…”

“Anladım… Haklılık payın var. Hizmetkâr değiliz, davet de edilmedik. Ama feci güçlüyüz ve buraya Kan Kraliçesi’ni devirmeye geldik.”

Quinton başını kaldırıp beyaz saçlı adama baktı ve sırrıverdi.

Adam da gözlerini bile kırpmadan ona dik dik baktı, ardından kahkahayı bastı. “Hi, hi-hi-hi. Hi-hi-hi-hi-hi…”

“Neye gülüyorsun lan sen?!”

“Hi-hi-hi, kendimin oldukça aptal olduğunu düşünürüm ama… benden daha da aptal birini bulmak her zaman komiğime gider…”

“Ne diyorsun lan sen?!”

“Hi-hi. Haddinizi gerçekten bilmeliydiniz… Artık çok geç.”

Beyaz saçlı adam paçavralarının bir kısmını kenara çekerek vücudunun sağ tarafını açığa çıkardı.

Omuzdan aşağısı tamamen yoktu.

“Bu, dört yıl önce Kan Kraliçesi’ne meydan okumaya kalkıştığımda yaptığım aptallığın sonucuydu… Sadece koluma mal olmakla kalmadı, artık tasmalı aşağılık bir Nöbetçi Köpeğim…”

Adamın boynunda zincirli, kalın bir tasma takılıydı.

“Ha! Ben Bushin Festivali gazisi Quinton’ım. Bu da Muzaffer Altın Ejder Goldy. Biz senin gibi ezikler değiliz.”

“Hi-hi. Bunların benim için hiçbir anlamı yok… Benden daha zayıf olan kimsenin adını aklımda tutmamak gibi bir prensibim vardır…”

“Ha? Sen kim oluyorsun da böyle konuşuyorsun lan?!”

“Hi-hi, ben sadece bir Nöbetçi Köpeğim… Ama bir zamanlar, çok eskiden… bana Beyaz İblis derlerdi…”

“Beyaz İblis mi? “Hiç duymadım. Goldy, bu herifi tanıyor musun?” Quinton ortağına döner.

Goldy başını sallar. “Kulağa tanıdık geliyor ama… Üzgünüm, tam çıkaramadım.”

Yine de gözleri temkinli bir şekilde Nöbetçi Köpeği’nin üzerindedir.

“İşte böyle, Bay… Önemsiz Biri,” diye çıkışır Quinton.

“Hi-hi-hi. Benim için hava hoş. Aptalların adını unutmak en iyisidir zaten…”

“Kusura bakma ama istesen de istemesen de o kapıdan içeri gireceğiz.”

“Ah, ama ben bir Nöbetçi Köpeğiyim… Eziklerin yanımdan geçip gitmesine izin veremem…”

“… Eh. Kendi eceline susadın.” Quinton, Nöbetçi Köpeği’ne dik dik bakar ve kılıcını kınından çeker.

Nöbetçi Köpeği de sol eliyle uzanıp ince, tek ağızlı kılıcını çeker. Adamın boyundan bile uzun, son derece zarif bir silahtır bu.

Goldy da ona uyarak kendi kılıcını çeker. “Quinton… dikkatli ol.”

“Ne demek dikkatli ol?”

“Bu adamın… ne kadar güçlü olduğunu kestiremiyorum.”

“Ne? Şu tek kollu, bir deri bir kemik torbası mı? Zırvalıyorsun!”

Quinton, Goldy’nin uyarısını göz ardı edip saldırıya geçer.

Devasa kılıcı akşam güneşinin ışığında parıldayan bir iz bırakır—ve bir an sonra kan fışkırır.

“… Ha?”

Pürüzsüzce ikiye bölünen devasa kılıcın parçaları şangırtıyla yere düşer.

“Q-Quinton!” Goldy feryat eder ve tam o anda Quinton, göğsündeki devasa yaradan akan kanlarla yere yığılır.

“Şimdi… Sıradaki kim…?” Nöbetçi Köpeği, Quinton’ın kanına bulanmış hâlde Goldy’nin karşısında dikilmektedir.

“A-lanet olsun sana!”

Goldy, Nöbetçi Köpeği’nin arkadaşını yere seren o kılıç darbesini görememişti bile.

Tek gördüğü fışkıran kan ve yere düşen devasa kılıçtı.

İnanılmaz bir ustalık gösterisiydi.

Goldy, baskın kolundan mahrum kalmış ve bir deri bir kemiğe dönmüş olmasına rağmen bu Nöbetçi Köpeği’nin kendilerinden katbekat üstün bir seviyede olduğunu anlayabiliyordu.

Yine de kılıcını doğrultur.

Quinton’ı çok uzun zamandır tanımıyordu. Ancak ikisi de aynı ezici yenilginin ardından yeniden ayağa kalkma ortak gayesiyle bir araya gelmişti.

“Merak etme… Hâlâ yaşıyor. Ölüsü bir işime yaramaz neticede…” Nöbetçi Köpeği güler.

“Bu ne cüret!!”

Goldy büyüsünü kılıcına toplar, ardından en güçlü saldırısını savurur.

“İblisane Altın Ejder! Ölümcül Darbe!!”

Saldırıyı çıkardığı anda gözleri Nöbetçi Köpeği’ninkilerle kesişir.

Nöbetçi Köpeği’nin gözleri simsiyah ve korkunç derecede kan çanağı gibidir. Goldy bu dipsiz bakışlarla karşılaşınca, Beyaz İblis’in kim olduğunu aniden hatırlar.

“B-bir dakika, sen…”

Nöbetçi Köpeği’nin dudakları yukarı doğru kıvrılır.

Eğer bu tek kollu iskelet gerçekten de Beyaz İblis ise…

Güçleri arasındaki aşılamaz farkı anlayan Goldy, anlık bir kararla saldırısını yere doğru savurur.

“Hmm…?”

Devasa bir toz bulutu yükselir.

Uzaklaşan ayak sesleri yankılanır ve havada bir haykırış çınlar. “Quinton!! Yemin ederim—senin için geri döneceğime yemin ederim!!”

“Kaçıyor demek…? Pekala, peşinden gidemem… Ben bir Nöbetçi Köpeğiyim neticede…”

Nöbetçi Köpeği kılıcının tek bir savruluşuyla toz bulutunu dağıtır, ardından Goldy’nin kaçışını izler.

“Hi-hi-hi, ama… Buradan burnu bile kanamadan çıkabilecek mi bakalım…?”

Nöbetçi Köpeği izlerken, evlerin kapıları gıcırdayarak açılır ve “sakinleri” Goldy’nin üzerine üşüşür.

“Hi, hi-hi-hi. Hi-hi-hi-hi-hi…!”

Başını kaldırıp göğe yükselen devasa kulelere bakar.

Kanunsuz Şehir—üç yüce kuledeki üç hükümdar tarafından yönetilen, dünyanın çöplüğü.

Dünyanın dört bir yanından gelen kötülüğün, zenginliğin ve gücün toplandığı, yalnızca güçlü olanın hayatta kaldığı bir dünya.

Hiçbir kralın, hiçbir şövalyenin ve hiçbir canavarın müdahale edemediği bir dünya.

Kanunsuz Şehir’e hoş geldiniz.

Gücün tek hakikat olduğu bir dünya.

Gölgedeki Kardinal (LN)

Gölgedeki Kardinal (LN)

Kage no Jitsuryokusha ni Naritakute!, TEIS, The Eminence in Shadow (LN), 我想成為影之強者!, 陰の実力者になりたくて!
Puan 8.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2018 Anadil: Japonca
Tıpkı herkesin çocukluğunda kahramanlara hayran olması gibi, belli bir genç adam gölgelerde gizlenen güçlere hayrandı. Geceleri çılgınca eğitimden geçerken, gündüzleri gücünü gizleyip ayaktakımı bir karakterin sıradan hayatını yaşadıktan sonra sonunda başka bir dünyaya reenkarne olur ve nihai güçler kazanır. Gölgelerdeki güç olma rolünü oynayan genç bir adam, onu yanlış anlayan astları ve yer altında gizlenen gölgelerdeki dev bir organizasyon. Bu, gölgelerdeki güçlere hayran olan ve muhtemelen sonunda, başka bir dünyada gölgelere hükmedecek bir gencin hikayesi.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla