Aura ve Mare’yi oynamaları için dışarı gönderdikten ve eşyalarını yerleştirdikten sonra Ainz duvara yaslandı. Elindeki küçük not defterine ara sıra göz atarken kayıtsızca tavanı süzüyordu.
Yapacak hiçbir şeyi yoktu.
Zaten çok fazla eşyaları olmadığından, her şeyi toparlamak uzun sürmemişti. Geri döndüklerinde iç mekânı nasıl düzenleyecekleri konusunda o ikisine danışması yeterli olacaktı.
Birinin onu görmeye hemen geleceğini düşünmüştü ama gelgelelim, henüz kimse gelmemişti.
Ainz bakışlarını elindeki not defterine indirdi.
Defterde, köye geldikten sonra ortaya çıkabilecek olası durumlar ve bunlarla nasıl başa çıkılacağı yazılıydı. Ancak, kimsenin onu görmeye gelmemesi, hayal bile edemeyeceği bir şeydi.
Kurguladığı senaryolarda aniden boşluklar belirdiğini kabul etmek zorundaydı.
Bu durum onu şaşırtmamıştı, çünkü ne de olsa o sıradan bir insandı ve ileriyi planlama yeteneğinin sınırının bu kadar olduğunu düşünüyordu. Önemli olan bu durumu nasıl telafi edeceğiydi.
Aklına hemen iki ana yol geldi. Biri, yerinde kalarak sakin ve soğukkanlı davranmak, diğeri ise kendi inisiyatifiyle harekete geçmekti.
Ainz ilkini seçti. Yanlış bir hamleyle onlarla karşılaşma fırsatını kaçırmayacağı yolu tercih etti.
Ainz kısa bir süre hiçbir şey yapmadı. Tam da yanlış yolu seçmiş olabileceğine dair endişelenmeye başladığı sırada, tek bir Kara Elf kadını nihayet çıkageldi ve kaba bir tavırla başını girişten odaya uzattı. Bu köydeki insanlar genelde bunu yapacak kadar samimiydi. Sonunda Ainz ile göz göze geldiğinde ise biraz şaşırmış gibi davrandı.
Ainz bu durumdan biraz rahatsız hissetti.
Ainz’in varlığı gerçekten o kadar şaşırtıcı mıydı?
Hayır, birinin evine—ödünç de olsa—böyle bakıp içerideki kişiyle göz göze gelince verilen bu tepki uygun mu? Gerçi Kara Elflerin kişiler arası ilişkilerindeki mesafe anlayışı düşünüldüğünde, bunun biraz farklı olduğuna dair bir önsezim var…
Kadın, Ainz’i selamlarcasına başını bir kez eğdi, bakışlarını yere indirdi, odaya girdi ve getirdiği tabağı yere koydu.
Kara Elfler, Elf Ağaçlarının içindeyken bile ayakkabı giydikleri için, yemek tepsisinin yere konulması konusunda kişisel çekinceleri vardı. Bununla birlikte, Kara Elflerin yemek yerken yere oturdukları—Ainz’in gördüğü kadarıyla buradakilerin yarısından azı masa kullanıyordu—düşünüldüğünde, bu doğal bir davranış olabilirdi.
Ve bundan daha çok endişelendiği bir nokta vardı.
Aralarındaki mesafe o kadar da fazla değildi. Eğer tabağı kendisine uzatmak isteseydi, birkaç adım atarak bunu başarabilirdi. Buna rağmen, tabağı sessizce yere bırakmıştı. Dahası, başını ilk uzattığından beri bir kez bile göz göze gelmemişlerdi.
Ainz bile nedenini anlamıştı.
Onunla konuşmaya niyeti yoktu.
Ancak—düşmanlık, aşağılama, nefret—ondan bu tür olumsuz duygular geldiğini hissedemiyordu. Tabağı yere bırakırken bile kibar bir tavrı vardı. Onun sadece o tür bir kadın (insanlarla konuşmakta iyi olmayan türden) olduğunu düşünmek daha makuldü.
Hayır, bunun yanı sıra, kadının tetikte olma ihtimalini de düşünmeliyim. Köye Aura ile aynı güç seviyesinde bir yetişkin geldi. Geçmişimi bilmediği için tetikte olması, özellikle de karşı cinsin yanında, gayet doğal olurdu. Ancak, hediye getirmemin ve bu şekilde davranmamın sebebi tam da böyle düşünülmemekti… Bu kötü… Bu durumla nasıl başa çıkacağım konusunda biraz tıkandım.
Kadının çocuğu olup olmadığını bilmiyordu ama bu köyün kadınları—özellikle de anneler—kendi çocuklarına, “o ikizlerin yanında dolaşmayın,” gibi şeyler söylemeye başlarsa bu sıkıntı yaratırdı.
Anne babalarının söylediklerini görmezden gelecek çocuklar olacağı gibi, onları dinleyecek çocuklar da olurdu.
Düşüncelere dalan Ainz, bu soruna hemen bir cevap bulmaktan vazgeçti.
Nihayetinde, bu kadının normal mizacını bilmediğim sürece, eylemlerinin ardındaki duyguların veya tavırların ne anlama geldiği hakkında ne kadar varsayımda bulunursam bulunayım, asla bir sonuca varamazdım.
Kadın taşıdığı tabağı bıraktı, eğilerek selam verdi ve Elf Ağacı’ndan ayrıldı. Elbette Ainz de aynı zamanlamayla başını eğdi.
“Pöh,” kimsenin kalmadığı boşluğa bakarak bir nefes verdi Ainz.
Ona sormamıştı.
Doğrudan bu tavrın sebebini soramazdı. Yine de, bu tür bir soru sormamış olsa bile, bunun dışında ona sormak ve konuşmak istediği şeyler vardı. Ancak, nasıl demeli, aralarında belirgin bir duvar olduğunu hissettiği için tereddüt etmişti.
Onun tavrı böyle olsa da bir sonraki kişinin çok daha farklı davranabileceğini ummak fena bir fikir değildi.
Kendi etrafına duvar örmüş birini sohbete zorlamaktansa bunun daha iyi sonuçlar vereceğinden şüphesi yoktu.
Ainz böyle düşünüyordu ama Kara Elf kadının bıraktığı yemek tabağına bakınca, Suzuki Satoru olduğu zamanları hatırladı.
—Hayır! Eğer şimdi yaparsam, henüz çok geç değil! Bunun ileride bir soruna dönüşmesine izin vermek yerine, hemen şimdi halletmeliyim.
Şirkette de bu böyleydi.
Bir hatanın sonradan keşfedilmesindense, amire hemen bildirildiğinde hasar en aza indirilirdi. Çünkü siz büyük bir hata olduğunu düşünseniz bile, bazen o kadar da büyük bir hata olmadığı ortaya çıkardı. Ancak, aradan zaman geçtikçe hasar çok daha kötü bir hâl alabilirdi.
Doğru. Kara Elflerle bir an önce konuşması gereken birkaç şey vardı.
Ainz telaşla Elf Ağacı’ndan dışarı fırladı.
Kara Elf kadının sırtını hemen gördü. Kara Elflerin—ve aslında Elflerin de—insanlardan çok daha iyi bir işitme duyusu olduğundan, Ainz’in Elf Ağacı’ndan fırladığını muhtemelen duymuştu, zira kadın çoktan arkasını dönüyordu.
Ona seslenme zamanlamasından mı kaynaklanıyordu? Sesi, oldukça şaşırdığını ele veriyordu.
“Şey, hoş geldin partisiyle ilgili—”
“—Lütfen bunu ihtiyarlarla konuşun,” diye cevapladı kadın, sanki bir şeyi örtbas etmek istercesine hızla konuşarak.
Söylemek istemediği bir şeyi, bir sırrı sakladığından şüphelendiren bir tavırdı bu. Aklına aniden gelen ilk düşünce şuydu: Bu bir sürpriz olmalıydı.
Daha doğrusu, aklına gelen tek şey buydu.
Elbette sürpriz bir hoş geldin partisi biraz tuhaf geliyordu ama bu bir Kara Elf âdeti olabilirdi, bu yüzden bu detayın üzerinde durmamalıydı.
“Öyle mi… Bu köyde ne dendiğini bilmiyorum ama ben şu an Matem Ayı’nın Kayoukazen’indeyim.”
“Matem Ayı’nın Kayoukazen’i, öyle mi?..”
“Evet, biliyor musunuz?”
Elbette bu, onun uydurduğu bir ayin ve isimdi. Kadının bunu bilmesinin imkânsız olduğu yönündeki beklentisi, duyduğu şu sözlerle boşa çıktı.
“Oh, ah, hayır, doğru… O, bir yerde, evet! Sanki o kelimeyi daha önce başka bir yerde duymuş gibi bir his var içimde… ya da duymadım.”
“Ne?” Ainz panikledi. Bu köyde benzer bir kelime olabilir miydi? Eğer durum buysa, kötü olurdu. En kötü senaryo, bunun kötücül bir ayinin adı olmasıydı. Bu durumu nasıl toparlayacağını bilmiyordu.
Ancak, “Matem Ayı” kelimeleri kendi başına sevilen birinin ölüm yıldönümünün olduğu ay anlamını da taşıdığından, bu anlamın kadına geçmiş olması gerekirdi. Ainz tarafından uydurulan “Kayoukazen” kelimesi Kara Elf halk dilindeki bir şeye benzese bile, kullanabileceği sayısız bahanesi olmalıydı.
Bu arada, Ainz’in “Matem Ayı” kelimelerini bilmesinin sebebi çalıştığı şirkette öğrenmesi değil, YGGDRASIL’deki bir Skill’in (yetenek) adı olmasıydı. Anlamını merak edip araştırmıştı.
“Ö-öyle miydi? H-hayır, doğru, değil mi? Sonuçta hepimiz Kara Elf’iz, değil mi? Şans eseri aynı türden kelimelerimiz olabilir, doğru? Gerçi anlamlarının aynı olup olmadığını sormadan bilemezsiniz.”
“E-evet, kesinlikle doğru, değil mi? Hem ayrıca! Daha önce duymuş olduğumu hatırlıyor gibi olsam da, aynı ‘Kayoukazen’ olduklarını kesin olarak söyleyemem.”
Ainz ve kadın hızla karşılıklı konuşurken, ikisinin de yüzünde sanki zorla geriliyormuş gibi bir gülümseme vardı. Elbette, Ainz’in yüzü bir illüzyon olduğundan, ifadesi neredeyse hiç değişmedi.
“Bu ay ölülerin huzuru için dua etme zamanım olduğundan, şimdilik parti gibi çok neşeli yerlerden kaçınmak isterim. Tabii ki, bu köyün kendine has kuralları olduğunu tahmin ediyorum, eğer kesinlikle ısrar ederseniz katılırım. Ancak, benim için yiyecek ve içecek hazırlamamanızı rica ederim.”
“Evet, ölülerin huzuru için dua ettiğiniz ay, değil mi? Bu yüzden yiyip içmiyorsunuz. Anladım.”
“İşte bu, anladı!” diye düşünürken başını aşağı yukarı salladı.
“Bu konuyu ihtiyarlarla konuşmak isterim, acaba hangi yöne gitmem gerektiğini söyler misiniz?”
“Ö-öyleyse, ben ihtiyarlara iletirim!”
“Ne? Öyle mi… çok teşekkür ederim! O halde, anlayışınız için teşekkürler!!”
Ainz, “daha demin konuşurken sanki onlara kendim söylememi istiyor gibiydiniz” gibi şeyler söylemedi; kadının teklifi işine geldiği için bu konunun üzerine de gitmedi. Sadece sözüne güvenip kabul edecekti.
Geriye kalan tek şey, kadın fikrini değiştirdiğini veya vazgeçtiğini söylemeden önce bir an önce oradan ayrılmaktı.
Ainz’in ani ve ısrarcı tavrıyla telaşlanan kadına aniden veda etti ve Elf Ağacı’na doğru geri yürüdü.
Kadının arkasından durması için seslenmemiş olmasına rahatlarken—onu elinden geldiğince görmezden gelmişti—Ainz ödünç aldıkları meskene döndü ve kadının yere koyduğu tepsiyi aldı.
Tepsi epey ağırdı, gerçi Ainz’in bakış açısına göre hâlâ oldukça hafifti. Üçünün bitirebileceği bir yemek miktarı gibi görünmüyordu.
Bu, şüphesiz, sabah ve akşam yemekleriydi—üç kişi için iki öğün, toplamda altı porsiyon. Bunu düşününce bu kadar çok olması doğal görünüyordu ama yine de bunun biraz fazla olduğuna dair bir önsezisi vardı. Bununla birlikte, bunun sebebi Suzuki Satoru’nun yemeklerine hiçbir zaman o kadar özen göstermemiş olmasıydı. Ayrıca, Ainz olduğundan beri yemek yiyemeyen bir bedeni vardı. Dolayısıyla bu, sadece sezgilerine dayanarak yemeğin çok olduğunu düşünmesi olabilirdi.
Belki de böyle bir yerde yaşarken çok fazla kalori almak gerekiyordur. Zaten besin değeri açısından tamamen dengeli bir beslenme diye bir şey de yoktu.
Yemekleri, pişmiş etten—sadece fırınlanmış (ızgara mı demeli?) gibi görünüyordu—ve kuru meyvelerden oluşuyordu. Garnitür olarak bir tür doğranmış yapraktan salata gibi görünen bir şey vardı. Salatanın içinde ezilmiş tırtıllar ve ona eşlik eden çeşitli ağaç yemişleri bulunuyordu. Bu arada, ayrıca kavrulmuş çeşitli tırtıllardan—büyük olanlardan—ve diğer böceklerden oluşan bir tabak da vardı.
Aura’nın bunlar hakkındaki değerlendirmesi, “pek de lezzetli değildi” şeklindeydi. Dahası, tat ve malzeme çeşitliliğinin olmaması nedeniyle, insan bunlardan çabucak bıkardı.
Yine de bu, onun merakını cezbetmişti.
Ağzında ne gibi tatlar yayılırdı acaba?
Böcekler protein dolu olduğundan, Suzuki Satoru barbekü aromalı olanlarını sık sık yerdi. Ancak, daha önce hiç bu tür şişman, bütün hâlde kavrulmuş tırtıllardan yememişti.
Bedeninin yemek yiyememesinin biraz talihsizlik olduğunu düşünürken, Ainz tabağı alt kattaki odada bir rafa koydu. Sonunda, bundan sonra ne yapması gerektiğini düşünmeye başladı.
Kara Elflerde öğle yemeği kavramı olmadığından, çocukların oyun saati bir süre daha devam etmeliydi—muhtemelen.
Eğer çocuklar iş gücünün bir parçası olarak görülüyorsa, oyun zamanları bir dereceye kadar kontrol ediliyor olabilirdi, ancak Ainz’in çocuklara ikizlerle oynamaları dileğiyle ilgili birkaç kelime ettiğini bilen birçok kişi vardı. Durum böyle olunca, yetişkinler muhtemelen, en azından bugünlük, çocukların tam zamanlı oynamasına izin vereceklerdi.
Başka bir deyişle, ne Aura’nın ne de Mare’nin yakın zamanda geri dönme ihtimali pek yoktu. Durum böyle olunca Ainz, bu zamanı kendi ilgi alanlarının peşinden gitmek için kullanmaya karar verdi.
[Perfect Unknowable] (Kusursuz Bilinemez) kullanarak köyün etrafında yürümüş—daha doğrusu uçmuş—olsa da, daha önce hiç halkın arasına karışıp gezinmemişti. Hatta yeni bir şeyler bile keşfedebilirdi. Son sebep ise, ziyaret etmek istediği bazı yerlerin olmasıydı.
Ve her ihtimale karşı bazı hazırlıklar yaptım.
Az önce baktığı not defterinin aksine, bu kez yoktan—Eşya Envanteri’nden—düzgün bir defter çıkardı ve içine yazdığı çeşitli şeyleri okumaya başladı.
Deftere kaydedilmiş olan, çeşitli şifalı otlar ve mineraller kullanılarak yapılan bir iksirin üretim yöntemiydi.
Maalesef, Ainz’in beyniyle, en iyi ihtimalle sadece iki veya üç çeşit karışımı hatırlayabiliyordu. Ancak, Ainz’in beyni kesinlikle olağanüstü olmasa da, tüm sorunlarının sebebinin bu olduğunu söylemek de doğru olmazdı. Bunun sebebi, karıştırma işleminin oldukça ayrıntılı olması—ki bu bariz bir durumdu—ve bahsi geçen karışımların üretimine dair temel bilgiden ve ilgiden tamamen yoksun bir kişi için bunları ezberlemenin oldukça zor olmasıydı.
Ainz karıştırma işlemini tekrar tekrar mırıldanıp ezberden okurken, defteri envanterine kaldırdı, ikinci kez dışarı çıktı ve kasabada dolaşmaya başladı.
Birçok Kara Elf, Ainz’i tanıdı ve ona göz ucuyla bakışlar attılar. İzleniyor gibi değildi; köyde normalde dolaşan insanların bakışlarında merak ve ilgi vardı.
Tek bir kişinin bile illüzyonunu görebilme ihtimali tehlikeli olsa da, neyse ki bu köyde böyle bir yeteneğe sahip birinin bulunduğuna dair hiçbir işaret yoktu. Hayır, eğer olsaydı, köye vardıklarında büyük bir kargaşa çıkardı.
Merak edip ilgi gösteren köylüler olmasına rağmen, kimse gelip onunla konuşmadı.
Bu tür izole bir köyde, beklendiği gibi, yabancılara karşı mesafelerini koruyorlardı muhtemelen. Hayır, Ainz bile—hayır, Suzuki Satoru bile—sırf şirket ofisindeler diye tanımadığı bir yüze yaklaşıp konuşmaya çalışmazdı. Aksine, biri yaklaşıp onunla konuşursa, bir şeylerden şüphelendiklerini düşünmek mantıklı olabilirdi.
En başta, Ainz dışlandığını hissetmiyordu.
Bu seferki ana karakterler ikizlerdi; şu anda Ainz bu oyunda sadece önemsiz bir yan karakterdi. Sorun, bu tür küçük bir rolü aşırı vurgulamakta yatıyordu. Yine de, varlığına bir dereceye kadar dikkat çekme gereksinimi muhtemelen çok geçmeden ortaya çıkacaktı. Zaten, uygun zaman geldiğinde Aura’nın kahraman rolünü sıradan bir çocuk seviyesine indirmek için bu eylem planını tasarlıyordu.
Önündeki bir Kara Elf ona doğru yürüdü.
Ara sıra bakışlarını Ainz’e çeviriyordu ama bu, yolda karşılaştığınız birine çevireceğiniz bakıştan öte bir şey değildi.
Harika. Bunu rolümün bir parçası olarak kullanayım.
[Kusursuz Bilinemez] kullanımı sayesinde köyün genel planını biliyordu ama Aura’nın Amcası’nın buraya ilk kez geldiği konusunda anlaşmışlardı. Etrafta buraları çok iyi biliyormuş gibi dolaşırsa muhtemelen şüpheli görünecekti. Elbette, bu durumda sayısız bahane uydurabilirdi. Örneğin, Aura’nın ona söylediği gibi. Ancak, kasıtlı olarak bahaneler uydurmak ve onlara şüpheli görünmek, ikisi de zahmetli işlerdi.
Onların kendisine karşı olan ihtiyatını artıracak tek bir şey bile yapmayacaktı ve madem durum buydu—
“Ah, affedersiniz.”
“Oh, evet. Bir konuda yardımcı olabilir miyim?”
Tek yapması gereken, etraftaki Kara Elflerden birine sormaktı.
“Evet. Yeğenimden duydum, anladığım kadarıyla bu köyün Baş Eczacısı olan dâhi bir eczacı varmış, doğru mu? Kendisine bir ziyarette bulunmak isterim, acaba Elf Ağacı’nın ne tarafta olduğunu gösterebilir misiniz?”
Ainz’in sorusuna dürüstçe, herhangi bir şüphe veya gizleme olmaksızın cevap verdiler.
Ainz, Kara Elf’e teşekkür etti ve ona söylenen yöne—Ainz’in zaten bildiği Elf Ağacı’na—doğru yola çıktı.
Yol boyunca, bir ağacın altında ellerini yere doğru uzatmış bir Kara Elf adamı gördü.
Ne yaptığını merak eden Ainz durdu. O izlerken, toprak kabardı, hareket etmeye başladı ve bir toprak yığını, sanki bir Slime gibi ağacın gövdesine tırmandı.
Bu, Mare’nin kullandığı [Toprak Dalgası] büyüsüne benziyordu ama birazcık farklıydı.
İster Gündelik Büyü olsun ister druidilerin İlahi-tür büyüsü, bu YGGDRASIL büyüsü değildi; muhtemelen yaşamları boyunca geliştirdikleri bir şeydi.
Toprak yığını, adamın manipülasyonuna gecikmeden uydu ve Ainz’in durduğu yerden göremediği ağacın tepesine tırmandı.
Bu muhtemelen Kara Elflerin evlerindeki sebze bahçelerinde kullandıkları topraktı.
Kara Elflerin, ağaçların içine veya üzerine inşa ettikleri saksıları kullanarak yaptıkları sebze bahçeleri vardı. Saksıların kendileri ağaçlardan yapılmış olsa da, toprağı oralara nasıl taşıdıklarını merak etmişti; bu, o sorunun cevabı gibiydi.
Ainz ilginç bir şey görebildiği için tatmin olmuş bir şekilde, bir kez daha hedefine doğru ilerledi.
Yönlendirildiği Elf Ağacı oldukça heybetli ve kalındı. Muhtemelen köydeki en kalın ağaçtı. Köyde nüfuzlu bir adam olan Baş Eczacı’nın evinden de bu beklenirdi.
Ve bunun da ötesinde, etrafındaki diğer Elf Ağaçları ile arasında epey bir mesafe vardı.
Bu muhtemelen, karıştırma işlemi sırasında zehirli maddeler üretilse bile etrafındakilere herhangi bir zarar gelmemesi için yapılmıştı.
Yüksek seviyeli—ve dolayısıyla gelişmiş bağışıklık sistemlerine sahip—eczacılar üretilen zehirlere dayanabilse bile, çocuklar, hastalar veya bu tür bir dirence sahip olmayan diğer insanların buna dayanabileceğinin bir garantisi yoktu.
Ve belki buna ek olarak—
Bilgi hırsızlığını önlemek için de olabilir.
Ainz’in bakış açısından, bilgiyi tekelleştirme fikriyle gerçekten de empati kurabiliyordu. Hem kazanılmış hakları koruma anlamında, hem de çalınmaları durumunda yol açacakları beladan kaçınma isteği anlamında.
Herkes bir ilacın, dozu yanlış ayarlandığında zehre dönüşebileceğini bilirdi.
Peki, o bilgiyi kasten çalan kişi düzgün bir ilaç yapabilir miydi? Muhtemelen hayır. Eğer piyasada kalitesiz bir taklidi ortaya çıkar ve bu yüzden kurbanlar olursa, ilacı ilk başta yaratan eczacı bile şüphe altında kalırdı.
Kısacası, durum buydu.
“—Merhaba, içeri girmemin bir sakıncası var mı?”
Ainz, Elf Ağacı’nın içine doğru seslendi.
Cevap yoktu.
Elf Ağacı’nın gövdesine vurarak bir kez daha seslendi.
Kulak kesildiğinde, bir şeylerin birbirine sürtülüp kazındığı sesini duyabiliyordu.
“İzninizle rahatsız ediyorum.”
Ainz kendi inisiyatifiyle içeri girdi. Ve hemen, hafif toplu bir erkek Kara Elf’in arkasını gördü. Bu fiziğin sebebi egzersiz eksikliği olabilse de, muhtemelen bu durum, sahip olduğu yüksek statülü ve önemli konumuyla orantılı olarak ayağına gelen yiyeceklerin bir sonucuydu. Her şeyden önce, bunun bir çırak değil, gerçekten de bu evin efendisi—Baş Eczacı—olduğunu varsaymak yanlış olmazdı.
Yerde oturan ve alçak bir masaya dönük olan eczacı, tüm dikkatini vermiş bir şekilde kolunu çeviriyordu.
Masanın üzerinde sıradan bir havan ve tokmağı, bir Yagen havan ve tokmağı ve diğer ilkel aletler vardı. Raflardaki çömleklerin içinde muhtemelen bitkisel ilaçlar vardı. Tavandan şifalı gibi görünen otlar ve bitkiler sarkıyordu.
[çevirmen notu: Yagen (薬研), Japonya’da bitkisel ilaçlar için malzemeleri ezmekte kullanılan bir tür havan ve tokmaktır. Havan için tekne şeklinde bir kâse, tokmak içinse ortasında bir çubuk bulunan bir tekerlek hayal edin.]
Acı ilaçların ve yeşil otların kokusu birbirine karışıp Ainz’in burun boşluğuna doldu ve ona Nfirea ile büyükannesinin atölyesini hatırlattı.
Kara Elfler insanlardan çok daha üstün bir işitme duyusuna sahipti. Öyle olsa bile, bu insanlara kıyasla sadece biraz daha iyiydi, bu yüzden Ainz, Baş Eczacı’nın onu fark edip etmemezlikten mi geldiğini, yoksa işine o kadar odaklandığı için mi fark etmediğini ayırt edemiyordu.
Ainz ona bir kez daha seslendi.
“Affedersiniz. Bir dakikanız var mı?”
İşte o zaman Baş Eczacı, ilk kez öğütmekte olan elini durdurdu ve omzunun üzerinden bakarak Ainz’e sitemkâr bir bakış attı ve kaşlarını çattı.
“Sen—ah, anlıyorum. Şu yüzü gizleyen kumaş. Yanılmıyorsam, sen daha önce buraya gelen o kızla aynı yerden olan o adamsın. Bir Arkan-türü büyü kullanıcısıydın, değil mi?”
“Evet, doğru. Görünüşe göre hakkımda çoktan bilgi almışsınız.”
Ainz kumaşı çıkarmaya çalıştığında Baş Eczacı konuştu.
“—Buna gerek yok. Bu sizin kabilenizin âdeti, değil mi? Yüzünü bana göstermene gerek yok. Zaten neye benzediğin umurumda da değil. Şimdiki halinle iyisin. Selamını kabul ediyorum. —Tamam. O halde, işin bittiyse lütfen evine git. Meşgulüm.”
Homurdanarak söylediği tek şey buydu. Sanki ilgisini kaybetmiş gibi, bakışları masasına döndü. O huysuz tavrının etrafında kalın bir duvar varmış gibi hissediliyordu. Buna rağmen Ainz rahatlamıştı.
Bu tür insanlar kalbindekini olduğu gibi dışa vuran ve samimi konuşan kişilerdi. Ondan kurtulmak için dobra dobra “beni rahatsız ediyorsun, defol git” deseydi, o noktadan sonra Ainz bir satış elemanı olarak yeteneklerini sergilese bile, onun dönüp bakmasını sağlamak son derece zor olurdu.
Ancak böyle bir şey söylememişti. Başka bir deyişle—bu, Ainz’in söyleyeceklerini dinlemesini sağlamak için hâlâ bir fırsatı olduğu anlamına geliyordu.
Baş Eczacı’nın havan ve tokmağını alırken arkasını izleyen Ainz, ona bir soru sordu.
“Şu anda ne yapıyorsunuz?”
“Seni ne ilgilendirir?”
Sözlerinde bir sertlik vardı. Boş sohbetlere ayıracak vakti yoktu.
“—Öyle mi?” diye cevapladı Ainz. Bir süre geçmesine izin verdikten sonra sordu,
“…Öncelikle, bu köyde karın ağrısını iyileştirmek için hangi şifalı otları kullandığınızı sormak isterim. Kiine kabuğu (ağaç kabuğu mu?) mu? Yoksa Kandiane kökü mü?”
Baş Eczacı’nın eli aniden durdu. Tıpkı az önce yaptığı gibi, boynunu büküp omzunun üzerinden ikinci kez Ainz’e baktı.
“Biraz bekler misin?”
“Evet, tabii ki.”
Baş Eczacı tekrar Ainz’e arkasını döndü ve bir kez daha öğütmeye başladı. Ancak, arkadan bile olsa Ainz tavrının biraz değiştiğini anlayabiliyordu.
Görünüşe göre, Suzuki Satoru olduğu zamanlardan kalma satış elemanının sohbet sanatının temelleri—konuştuğun kişiyle ilgi alanları veya memleket gibi ortak bir konu aramak—işe yaramıştı.
Varsayımsal olarak, ortak hiçbir noktanızın olmadığı bir satış elemanı ile aynı ilgi alanlarına sahip birini karşılaştırın. Eğer sattıkları ürünün içeriği, görünümü, fiyatı, teslimat süresi, ödeme koşulları ve benzeri her şey aynıysa, bir iş ortağı genellikle ikinciyi seçerdi.
Baş Eczacı işine tutkuyla bağlı birine benzediğinden, onun gözüne girmek için en iyi konunun ilaçlar olacağını tahmin etmişti.
“Tam da… şu an onu yapıyordum. Kiine bu civarda yetişmez. Bu yüzden… Azen yaprakları kullanırız. Bileceğin üzere, Azen yapraklarını öğüttüğünde etkileri çabucak kaybolur. Ancak, öğütme hızı çok yüksek olursa ve ısınırsa bu da sorun yaratır.” Yeterince öğüttükten sonra, havanın içine yapışkan bir sıvı döktü. “Bu sıvı, Nere ağacının kesilmesiyle elde edilen bir salgıdır. Bununla karıştırarak etkisinde bir değişiklik olmaz. Bununla birlikte, bu şekilde kullanmak etkisini zayıflattığı için bir adım daha gereklidir.”
Baş Eczacı bir kez daha Ainz’e döndü ve onu çekinmeden tepeden tırnağa süzdü. Ardından burnu bir şey kokluyormuş gibi oynadı ve kaşlarını çattı.
“…Koku yok. Hey, göster ellerini.”
Ainz söyleneni yaptı ve ellerini ona gösterdi. Ne söylemek istediğini az çok bildiği için, ellerinin arkasını—parmaklarını—gösterdi. Ainz, şimdilik aralarındaki mesafeden dolayı Baş Eczacı’nın ona dokunamayacağını düşünerek, eğer yaklaşırsa ne yapacağını düşündü ve durumu açıklayacak kelimeler aradı.
“Ezilmiş bitki kokusu—eğer bir eczacıysan, vücuduna doğal olarak sinecek olan o koku, parmaklarını lekeleyecek kalıntı, yok. Bir Arkan-türü büyü kullanıcısı olduğunu duydum ama… bu, eczacılık tekniklerini başka bir yolla mı uyguladığın anlamına geliyor?”
Bu yeri ziyaret etmeyi planladığı için, önceden bazı şifalı otları ezerek vücudunu onların kokusuyla kaplayabilir ve Baş Eczacı’nın güvenini kazanabilirdi. Bunun da ötesinde, Ainz’in elleri sadece illüzyon olduğundan, onları Baş Eczacı’nın onaylayacağı türden ellere dönüştürmek mümkündü.
Ancak, Ainz’in bunları yapmamasının iki sebebi vardı.
Birincisi, Bareare ailesinin böyle olmamasıydı. Elbette, çalışırlarken o koku dışarıya yayılırdı, atölyelerine ve iş kıyafetlerine sinen koku oldukça yoğundu.
Ancak, sürekli o kokuya bürünmüş gibi değillerdi. Hatta, Nfirea ve diğerleri kendilerini kokudan arındırmaktan başka bir şeyle ilgilenmiyor gibi görünüyorlardı. Tabii ki, bu sadece Bareare ailesine özgü olabilir, ama birinin kimliğine bürünürken, referans olarak gerçek bir kişiyi kullanmak sözlerinizi ve eylemlerinizi daha doğal kılardı. Her bir kelime veya yorum üzerine endişelenip yalanlar uydurmak zorunda kalmadan işi bitirebilirdiniz.
Diğer sebep ise Ainz’in bitkisel tıp konusunda tamamen cahil olmasıydı.
Üzerine kokuları sürse, parmaklarının rengini değiştirse ve bir eczacı çırağı kimliğine bürünse bile, Baş Eczacı ona dozaj hakkında soru sorduğunda düzgün bir cevap veremeyeceği için muhtemelen foyası ortaya çıkardı.
Eğer rolündeki o küçük gedikten dolayı tam bir sahtekâr olduğundan şüphelenilirse, bu köydeki faaliyetleri hiçbir sonuç vermezdi.
“Hayır, bu tam olarak doğru değil. Ustam aynı zamanda Simya ile de uğraşır, bu sadece onun bana öğrettiği bilginin küçük bir parçasıydı.”
Bu, Ainz’in karakterine uygun olarak, yalanlarının anlaşılmasını önlemek için son ana kadar beklemesi ve daha önce söyledikleriyle hiçbir çelişki ortaya çıkmaması içindi.
“…Hıh. Demek öyle.”
Ainz, Baş Eczacı’nın ona olan ilgisini kaybettiğini hemen hissetti.
Buna yapacak bir şey yoktu. Tam da hayal ettiği gibi olduğunu da söyleyebilirdiniz.
İşte bu yüzden, onun ilgisini çekmek için bir koz daha hazırlamıştı. Ainz, tekrar masasına dönmüş olan Baş Eczacı’nın yanına gelene kadar yaklaştı. Ainz, kozunu masanın üzerindeki eşyaların arasına koydu.
“…Bu, belli bir yerden getirilmiş iyileştirme gücü içeren bir iksir.”
E-Rantel’de yapılmış ve zerre kadar zarafet barındırmayan cam şişedeki o iksir, Bareare ailesinin kırmızı iyileştirme iksirini yaratma sürecinde yaptığı iksirlerden biriydi. Kırmızı iksir çoktan tamamlanmıştı—şu anda enerjilerini ucuz simya solüsyonları veya otlar kullanan bir versiyon geliştirmeye odaklıyorlardı—bu yüzden beklentilerin aksine, masanın üzerine koyduğu iksir bugünlerde daha nadirdi.
“Bu… mor mu?” Baş Eczacı şişeyi eline aldı. “Kabı renkli değil… Mavi olmamasının sebebi… içine bir şey mi karıştırılmış?”
Baş Eczacı şişeyi kaldırıp dibine bakarak çalkaladı.
“Dibinde küçük, gerçekten de çok hafif bir tortu var… evet…?”
Kendi kendine mırıldanıyordu.
“İzninizle?”
“Elbette.”
Ainz’in iznini verdiği an, Baş Eczacı şişenin kapağını açtı ve hiç tereddüt etmeden elini bir bıçakla hafifçe kesti. Ardından iksiri o küçük kesiğin üzerine sıçrattı.
Oldukça iyi bir miktardı. Şişenin yaklaşık yarısını kullanmıştı.
Kesik—anlık olduğunu söylenemezdi—gözle görülür bir hızda kapandı.
“Bu hızlı… Aldığı zamanı hesaplayamadım bile…? Bunu yapmak için kullanılan şifalı otlar ve büyülü reaktifler… bu tortunun içinde mi?”
Kendi kendine ne kadar çok konuşuyor, ha… Ya da daha doğrusu, o bıçak, az öncesine kadar bir şeyler doğramak için kullandığı bıçak değil miydi? Ve üstüne üstlük, onu bu şekilde kullanabildi… Yara ne olursa olsun, tamamını kullanmazsanız etkinin devreye girmemesi gerekmiyor muydu? Hayır, bu muhtemelen çatışmanın ortasında olmak gibi ekstrem bir durumda, kullanılacak miktarı hesaplamak için yara derinliği gibi şeyleri düşünecek vaktiniz olmayacağındandı, değil mi?
Baş Eczacı elini kaplayan iksirin tamamını yaladı ve ardından kokladı.
“Azen kokusu alıyorum…?” Ainz bir cevap yetiştiremeden, bunun başka bir şey olduğunu fark etmiş gibiydi. “O değil mi…? Kendi elimin kokusu mu?… Kokusuz ve tatsız… gizlemek için mi?”
…Neyi gizlemek için?
“Hayır—” Baş Eczacı başını çevirip bakışlarını Ainz’e sabitledi. “Şehirdeki tüm iyileştirme ilaçları bu renk mi?”
“Bu doğru değil. Duyduğuma göre bunu oraya E-Rantel’i yöneten namevt kral yaymış. Nasıl ortaya çıktığının tüm detaylarını bilmiyorum ama, ne de olsa değerli bir şey. Aslında, piyasadaki yaygın iyileştirme iksirinin rengi mavidir.”
Baş Eczacı ağır bir iç çekti.
“Bir namevt kral mı?… Hayır, sorun bu değil sanırım… gerçi bunun da bir sorun olduğuna dair bir his var içimde, ama, neyse… sorun değil? Mm. Peki, bunu saklamamın bir sakıncası olmaz, değil mi?”
Baş Eczacı, içinde yaklaşık yarısı kalmış olan şişeyi işaret etti.
“Şartlara bağlı.” Baş Eczacı’nın devamını beklediğini doğruladıktan sonra Ainz devam etti, “Bedeli bilgidir. Sizin gibi bu Ağaç Denizi’nde eczacılık rolünü üstlenmiş birinin, sadece burada bulunabilecek bilgilere sahip olduğuna inanıyorum. Bu bilgi karşılığında takas edilirse dengeli bir alışveriş olacağını düşünüyorum… ne dersiniz?”
Aralarına bir süre sessizlik çöktükten sonra Baş Eczacı ağzını açtı.
“…O bilgiyi ne amaçla kullanmak istiyorsunuz?”
Ainz, Baş Eczacı’nın az önceki tavrını göz önüne aldığında, onu ne tür bir cevabın memnun edeceğini kabaca tahmin edebiliyordu. Bunlar muhtemelen, “bir eczacı olarak zirveyi hedefliyorum,” “olduğumdan daha da büyük bir eczacı olmak istiyorum,” gibi sözlerdi. Ancak Ainz bunu söyleyemezdi.
“Aklımda belirli bir amaç yok. O bilgiye sahip olduğum sürece, gelecekte bir girişimde kullanabilirim ve bilgiye olan açlığım da tatmin olur.”
Ainz’in tahmin ettiği gibi, Baş Eczacı biraz öfkelenmiş görünüyordu.
“…Onu bu yüzden mi istiyorsunuz?”
“Az önce de söylediğim gibi, ben bir Arkan-türü büyü kullanıcısıyım. Bu alandaki yeteneklerimin son derece yüksek olmasıyla gurur duyarım fakat bir simyacı olarak becerilerim yok denecek kadar azdır ve ustam da bu alanda yeteneğim olmadığını söylemişti. Bu yüzden, bir eczacı olarak yaşamak gibi en ufak bir niyetim yok. Ancak bilgi, başka bir meseledir. Bilgi güçtür ve bir silahtır. Ona sahip olanlar ve olmayanlar tamamen farklıdır. Son olarak, size duyacağım minnet borcu daha büyük olur.”
“—Minnet borcu mu?”
“Evet. Bir eczacı olma niyetim olmadığından, bana sırlarınızı öğretmekte isteksiz olmalısınız, yanılıyor muyum?” Baş Eczacı’nın cevabını beklemeden Ainz devam etti. “Durum böyleyse geriye tek bir soru kalıyor: Karşılığında bana, son derece nadir bir şey olan bu bilinmedik şifa iksirine eş değer bir bilgi sunabilir misiniz? Böylece, bu takastaki fark bir minnet borcuna dönüşecektir.”
“Biliyorsunuz, sonunda ehemmiyetsiz karışımlar veya bitkiler hakkındaki bir bilgiyi kabul etmek durumunda kalabilirsiniz. O zaman da hiçbir borç altına girmediğimi beyan edebilirim. Veyahut ödediğim bedelin daha yüksek olduğunu ve asıl sizin bana borçlandığınızı iddia etsem?”
“Öyle olsa dahi, benim için sorun değil.”
Baş Eczacı, “ne?” der gibi bir yüz ifadesi takındı.
“Bunu yapmanızın iki sakıncası olur. Birincisi, kendinize yalan söyleyemezsiniz. Gerçekten değerli bir şeye karşılık işe yaramaz bir bilgi takas etmenin getireceği suçluluk duygusu peşinizi bırakmazdı, değil mi?”
“Hoo.”
“Ve bir diğeri. Küstah ve prensipsiz biri olarak damgalanırsınız. Bir dahaki sefere, geçmişteki bu münasebetimiz göz önünde bulundurulur. Ve eğer bunu şehirde anlatacak olursam, diğerleri, yani bilgisi benimkinden daha fazla olan eczacılar, bu konuda ne hisseder, sizin hakkınızda ne düşünürlerdi?”
“—Anlıyorum. Sınırdaki vahşilerin bilgisinin ancak bu kadar edeceği düşünülür ve bu ormanda yaşayan Kara Elfler ile onların eczacıları da alay konusu olur, ha. Kendisine uzatılan ilacın değerini bile ayırt edemeyen bir eczacı olarak mı değerlendirilirim? Takası dengeleyecek bilgiye sahip olmayan bir eczacı olarak mı görülürüm? Yoksa adil ticaret yapamayan açgözlü bir eczacı olarak mı yaftalanırım?”
“Pahalı bir ürünü daha ucuza aldığınız için övülebilirsiniz de.”
“…Şehirdeki eczacılar böyle mi düşünür? Kendilerine sunulan şeyler için hak ettiği bedeli ödememeye mi çalışırlar?”
“Neticede şehirde çok çeşitli insanlar yaşar. Kısa vadeli çıkarlara takılıp kalmış, ileriyi göremeyen insanlar olmadığından emin olamam. Ancak bu tür insanlar çok geçmeden piyasadan silinir, zira karşılarına bir daha ikinci bir şans çıkmaz. Aksine, başarı şansı yakalayacak olanlar, ilk kez gelen müşterilerine iyi bakan tüccarlardır. Ne demişler, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.”
“Heh heh heh,” diye eğlenerek güldü Baş Eczacı. Ainz oraya geldiğinden beri ilk kez gülümsüyordu. “Gerçekten de ağzınız iyi laf yapıyor. Çeneniz de epey düşükmüş.”
Ainz içten içe rahat bir nefes aldı. Baş Eczacı’nın çok daha duygusal bir Kara Elf olacağını düşünmüştü.
Açıkça söylemek gerekirse, son derece vasat bir satıcı için duygularını açıkça ortaya koyan müşteriler pek çok sorun çıkarırdı. Kişilik olarak, bir eylemin artıları ve eksileri kendilerine anlatılmasına rağmen kendi hislerini ön planda tutan insanlar oldukça zahmetliydi. Ainz, çoğu vakada bu tür insanların bir gün teknik özelliklere karar verip ertesi gün değiştirmek için geri gelen tipler olduğunu duyduğunu hatırladı.
Anlaşılan o ki, birinci sınıf bir satıcı için kapıdan içeri bir adım attıktan sonra bu tür müşterilerle başa çıkmanın çocuk oyuncağı olduğuna dair bir görüş vardı ama Suzuki Satoru gibi vasat bir satıcının bakış açısından Ainz için onlar iş yapmak isteyeceği türden insanlar değildi.
“Bunu ilk kez duyuyorum.”
Gerçekten de hiç duymamıştı.
“Acaba herkes sizin hakkınızda böyle düşünüyor da dile mi getirmiyordu?”
Az öncesinin aksine, Baş Eczacı’nın keyfi yerinde görünüyordu.
“Öyle mi dersiniz? Ben pek öyle düşünmüyorum ama.”
“Heh heh heh—Pekâlâ o zaman, bu iksirin değerini dengeleyecek bilgiye gelince, bildiğim gizli ilaçlar dışında sunabileceğim bir şey yok. Bu köyde ne kadar kalmayı planlıyorsunuz?”
“Kesin karar vermiş değilim ama birkaç gün içinde bu köyden ayrılma niyetindeyim. En fazla yedi gün kadar.”
Baş Eczacı sırıttı.
“Anlıyorum… O hâlde…”
Olduğu gibi sessiz kalırken birkaç saniye geçti. Ainz hiçbir şey söylemedi.
“Şimdilik, eğer bu kadar kısa bir vaktimiz varsa gizli ilaçlarımın inceliklerini size öğretmem imkânsız olur. Gizli kabul edilen ilaçlar için en ufak değişiklikleri kavramanız gerekir; her mevsimde gerekli malzemelerde meydana gelen değişimleri, onları koku ve dokunuşla tanımanız ve son olarak da kullandığınız miktarları dikkatle ayarlamanız gerekir. Açıkçası, bu değişiklikleri beş duyunuzla da size belletmem için burada yarım yıl kalmanızı istiyorum.”
Ainz içinden, “Bunları bir kâğıda yazmanız yeterli olur,” demek istese de, bunu söylerse Baş Eczacı’nın keyfini kaçırabileceğini düşündüğü için sesini çıkarmadı.
“O hâlde, gizli ilaçlar yerine —değer açısından teraziyi dengeleyip dengelemeyeceğini bilmesem de— nadir sayılan ilaçları, onların karıştırma işlemlerini, reçetelerini ve haklarındaki diğer bilgileri size öğretmemin bir sakıncası olmaz, değil mi?”
“Hayır, bu bir sorun teşkil etmez. Kararı size bırakıyorum.”
“Pekâlâ o zaman—bugünden itibaren burada kalın da size öğreteyim. Zira pek vaktimiz yok. Bunları o vücudunuza iyice kazıyacağım.”
“—Ne?”
Bu bir sorundu. Bu kesinlikle bir sorundu.
İllüzyonunun ortaya çıkma tehlikesini bir nebze olsun azaltmak istiyordu. Üstelik vücudunun yemeye, uyumaya, hatta tuvalete gitmeye bile ihtiyacı yoktu. Ne kadar iyi rol yaparsa yapsın, anormal olduğunun düşünüleceği ve foyasının ortaya çıkacağı kesindi.
“Özür dilerim ama yeğenlerim de benimle birlikteler, bu yüzden bu talebinizi reddetmek zorundayım. Bana öğreteceğiniz ilaçların sayısını azaltmanızın benim için bir sakıncası yok, bu yüzden bir orta yol bulabilir miyiz? Çünkü her şeyi düzgünce kaydedeceğim.”
“…Sadece sözlü aktarım. Tek bir kaydına bile izin vermem.”
“Bu biraz…” Ainz kem küm etti.
Talimatla bile olsa her şeyi ezberleyebileceğine dair kendine güveni yoktu.
Elbette, her şeyini adadığı oyun olan YGGDRASIL için, içindeki devasa miktarda bilgiyi hatırlamak zerre kadar zor değildi. Ancak, bu durumdaki gibi hiç ilgisini çekmeyen bir bilgiyi hatırlayıp hatırlayamayacağı sorulsa, başını olumsuz anlamda sallamak zorunda kalırdı.
Genel olarak bir patronun gözünden bakıldığında, sadece söylediklerinizi dinleyip hiç not almayan astlarınız olsa endişelenmez miydiniz?
Baş Eczacı, bu gibi şeyleri düşünen bir çalışan olan Suzuki Satoru’nun sessizliğinden muhtemelen farklı bir anlam çıkarmıştı. Ağzını açtı.
“Memnuniyetsiz görünüyorsunuz. Ama bilin ki, sizin iksirinizin üretim sürecini öğrenmek istediğimi bile söylemiyorum. Size o kadarını bağışlıyorum.”
“Tek bir kayıt bile tutmamamın söylenmesi biraz sıkıntılı… Kendi hafıza kabiliyetime güvenmiyorum. Bu yüzden, hatırlayabilmek için sadece birkaç not almama izin verir misiniz?”
“Siz ne diyorsunuz!” dedi Baş Eczacı, ağzından tükürükler saçarak. “Vücuduna ezberleteceğim diyorum! Bir eczacı çırağı olarak, elinde tuttuğun şeyin miktarının ne kadar ağırlıkta olduğunu anında anlayabilmen için talimat alıyorsun!”
“Hayır, öyle bir şey yapamam,” diye cevap vermek zor geliyordu. Durum böyleyse, belki de yalan söylemeliydi?
“Yalan söylememelisin” fikrine lafta bağlı kalmak gibi bir niyeti yoktu. Beyaz yalanların söylendiği zamanlar bile vardı. Belki de bu durumu, kötü niyet taşımayan yalanların söylenebileceği bir an olarak görmeliydi.
—Ne kadar zahmetli bir iş.
Konuşmanın gidişatına bakılırsa, burada bir çırak olup özel ders alacak gibi görünüyordu ama bir eczacıyı görmeye gelmesinin sebebi, sadece mevcut bir bilgi varsa onu elde edebileceğine dair küçük bir sezgiydi. Kara Elflerin bitkisel tıbbından bir parça bile elde edip Büyü Krallığı’nınkinden daha gelişmiş olup olmadığını öğrenebilirse, gelecekte teknik stajyerler göndererek bir şekilde ithal etmeyi dahi düşünmüştü.
Bu planın bir parçası olarak, öğrendikleri teknolojiyi geri götürüp eczacılık alanında araştırma yapacaklardı. Ainz’in kendisinin bu konuda ders almak için yalvaracak hâli yoktu.
Açıkçası, bedelin bilgi olduğunu söylemişti ama bu, burada yapılmış değerli bir iksirden tek bir şişe alıp Nfirea’ya götürmek şeklinde olsa bile bir sorun çıkmazdı—belki küçücük bir tane çıkabilirdi. Şüphesiz, Nfirea onu analiz edebilir, ne tür şifalı otlardan yapıldığını ve daha fazlasını ortaya çıkarabilirdi.
Hımm. Belki de ilk temas kurma şeklim biraz hatalıydı? Ancak… onun ilgisini çekmenin tek yolu buydu. Hatta işlerin bu kadar iyi gitmesinin sebebinin de bu olduğu söylenebilir. Alacağımız ilacın analiz edilememe ihtimalini düşündüğümüzde her şeyin boşa gideceği de söylenemez ama… Peki şimdi ne yapacağım?
“Sorun ne!”
Ainz’e düşünecek pek fazla zaman verilmeyecek gibiydi. Öyleyse, her zamanki gibi işi şansa bırakmayacaktı.
“…Elbette, ustam da ‘vücudun hatırlasın diye,’ derdi.”
Baş Eczacı defalarca başını salladı, bir yandan da belli belirsiz bir şekilde “aynen, belli ki şehirdeki eczacılar da bu işi biliyor,” diye mırıldanıyordu.
“Ancak, aynı şekilde şunu da söylerlerdi: ‘Aptal olduğun için düzgün not al. Bana aynı şeyleri tekrar tekrar söyletme diye.’”
“…Ne?” Baş Eczacı’nın gözleri fal taşı gibi açıldı, ardından kaşları endişeyle kalktı ve sordu: “…Ap…tal mı dediniz?”
“Evet, ustam bana böyle söylerdi.”
“An-anlıyorum… Hayır, hayır, ustalar çıraklarına karşı sert olur. Bunu ciddi olarak söylediklerini sanmıyorum, anlıyor musunuz? Bakın, az önce anlattıklarınız gayet mantıklıydı ve benim kaçış yollarımı kapatacak şekilde kurgulanmıştı. Bu kesinlikle aptal birinin yapabileceği bir şey değildi.”
Beni teselli ediyor…
Görünüşe göre Kara Elfler de karşılarındaki kişi bizzat “Ben aptalım,” dediğinde ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Yaşadıkları dünya nazik bir yer olmadığından Ainz dışlanacağını düşünmüştü ama durum öyle görünmüyordu.
Bu konuda karmaşık hisleri vardı ama yapabileceği tek şey bu durumdan faydalanmaktı. Ainz cevap verdi.
“Hayır, eminim bende bir sorun var. Hafıza kabiliyetim zayıf.”
“An-anlıyorum…”
Ainz bunu özgüvenle iddia edince, Baş Eczacı da sanki kafası yana itilmiş gibi bakışlarını kaçırdı.
İkisi de sessizliğe büründü.
Baş Eczacı’nın, miktarları karıştırıldığında zehre dönüşebilecek şeyleri onun gibi birine asla öğretemeyeceğini söyleme ihtimali oldukça yüksekti.
Ancak— “Anladım,” diye bir şeyi kabullenmiş gibi bir ses sızdı aniden Baş Eczacı’dan.
Ainz onun neyi ‘anladığını’ merak ederken, Baş Eczacı bir anlığına hayranlığa benzer bir ifade takındı. Ancak ifade anında az önceki değişmez hâline geri döndüğü için, bunun bir göz yanılması olduğunu düşündürebilecek anlık bir değişimdi. Yine de bu kesinlikle Ainz’in hayal gücünün bir ürünü değildi.
Ainz zihninde kendini hafifçe hazırladı. Neyin ne olduğunu bilmiyordu ama görünüşe göre Baş Eczacı’nın içinde bir şeyler, söyledikleriyle yankı bulmuştu.
Ainz, Baş Eczacı’nın arkasında çok iyi tanıdığı bir iblisin gülümsediğini görür gibi oldu.
…Az önce ne hayal ettim ben? Bu gerçekten tuhaf olurdu, değil mi?
“…Madem durum bu, yapacak bir şey yok. En fazla yedi gün, yani bu köyden daha da erken ayrılma ihtimaliniz var, doğru mu? Aynı açıklamaları tekrar tekrar yapmak, kısıtlı zamanımızı daha da boşa harcamak demektir. Her şeyi düzgünce ezberlediğinde o kayıtları yakmayı unutma, tamam mı?”
Baş Eczacı’nın tavrındaki bu değişime neyin sebep olduğunu bilmiyordu. Ainz, gardını indirmeden her zamanki gibi cevap verdi.
“Evet, söz veriyorum.”
“Anlaştık o hâlde. Talebiniz uyarınca, oldukça zor bir karışım öğreteceğim. Öğretimim sert olacak ama ağlayıp sızlanmazsın, değil mi?”
Ainz böyle bir talepte bulunduğunu hatırlamıyordu ama bunu şimdilik bir kenara bırakırsa, en başta söylemesi gereken tek şey muhtemelen buydu.
“Hayır, lütfen bana nazikçe öğretin.”
Baş Eczacı’nın ağzı şaşkınlıkla bir karış açıldı ve ardından acı bir böcek yutmuş gibi bir ifadeye büründü.
Ainz’in sert öğretime karşı olumsuz bir görüşü yoktu. Ancak sert ile nazik arasında kalsa, ikincisini seçecek türden bir insandı.
“Ne cüret ama…”
“Hayır ama kızgın bir sopayla falan dövülmek istemem, değil mi?”
“U-ustanız böyle şeyler mi yapıyor?”
“Hayır, öyle şeyler yapmaz ama—”
“Ben bile öyle bir şey yapmam, tamam mı!”
“Yapmazsanız çok sevinirim.”
Ainz şaka yapıyormuş gibi omuzlarını silkince, Baş Eczacı tiksintiyle baktı.
“Haa. Sanırım kişiliğinizi biraz anladım. Gerçi ustanız için de biraz üzülmüyor değilim. Hadi, hemen öğreteceğim. Şimdi size birkaç ilacın adını ve etkilerini sayacağım. Bildiğiniz ilaçlarsa işe yaramaz olur… hayır, işe yaramaz denemez mi? Sanırım kullanılan malzemelerdeki farkı ve daha fazlasını öğrenmeniz açısından fena olmaz. Neyse, hangilerini öğretmemi istediğinizi söyleyin.”
“Çok teşekkür ederim. Ancak ondan önce bir sorum var… Sözlü bir anlaşma sizin için uygun mudur?”
Eğer bir sözleşme imzalamaktan veya büyü yapmaktan bahsederse, şu ana kadar konuştukları her şeyin hiç yaşanmamış olduğunu varsaymak en iyisiydi.
“Umurumda değil. Güven önemlidir, değil mi? Kim bilir, belki de yazdıklarınız elden ele dolaşır ve bir şekilde kulağıma geri gelir? O zaman olacak tek şey sizi hor görmem olur. ‘Demek şehirdeki eczacılar böyle insanlarmış,’ derim.”
“Anlıyorum. Şehirdeki eczacılara olan bakış açısının düşmesi benim için de büyük bir kayıp olur. Bunları yazıp dağıtmayacağıma kesinlikle söz veriyorum.”
♦ ♦ ♦
Adam gözden kaybolana kadar arkasından baktıktan sonra Baş Eczacı usulca güldü.
En son ne zaman birini yolcu etmişti? Bu köyde Baş Eczacı unvanını aldığından beri belki de bu bir ilkti.
—Şaşırtıcı derecede kurnaz bir adam. O şehir denen yerde onun gibi çok insan var mıdır acaba?
Olamazdı. Hayır, eğer öyle olsaydı, bu akıl almaz bir durum olurdu.
Şehirdeki nüfusun bu ormanda yaşayan tüm Kara Elflerden daha fazla olduğunu duymuştum. O adam onların en üst tabakaları arasında sayılmalı. Bu kadarını düşünen bir adam şehirde sıradan kabul ediliyorsa, aldatılmamak için her detaya karşı tetikte olmak gerekir, değil mi?
Adam kendini başarısız falan diye alçaltmıştı ama bu doğru olsaydı, o çenesi öyle işlemezdi. Konuşmanın akışını ve kendisine verilen bilgileri dikkate alınca, asla boş bir işin peşinden koşmayacağı daha da kesindi.
Madem öyleydi, neden Baş Eczacı’nın öğretilerini kâğıda yazma konusunda bu kadar ısrar etmişti? Bu duruma öfkelenen Baş Eczacı’nın onu eğitmeyi reddedeceğini düşünmemiş olabilir miydi?
Ancak, Baş Eczacı’nın onun bir tür amacı olduğu fikrine varmasının sebebi, adamın hafızasının kötü olduğunu söylemesi ve kendine aptal demesiydi.
Öğrendiği her şeyi sonradan gizlice kâğıda dökebilirdi. Buna rağmen, Baş Eczacı’nın keyfini kaçırma pahasına, tam da onun önünde not alacağını beyan etmesi gerekmişti.
Başka bir deyişle—
—Hemen anlayamadım ama o adamın bana iletmek istediği muhtemelen iki şey vardı. Biri, “hiçbir şey saklamadığıydı.”
Elbette ona öylece güvenemezdi. Adam ona gerçek bir şey gösterirken bile, o gerçeğin arkasında başka bir şey saklıyor olabilirdi. Maalesef, bugün ilk kez tanıştığı bir adama bu kadar tam anlamıyla güvenemezdi. Yine de, adamın “Hiçbir şeyi örtbas etmeyeceğim ve düşüncelerimi önünüze sereceğim,” demesi, aralarında potansiyel bir güven ilişkisi kurmak için büyük bir önem taşıyordu.
Ve son olarak, asla yüksek sesle dile getiremeyeceği diğer sebep de muhtemelen, kısıtlı zamanına rağmen uygun zorlukta bir karışımın öğretilmesini istemesiydi. Kaç kez görürse görsün kesinlikle ezberleyemeyeceği bir seviyede olan bir karışımın.
Uzman bir eczacı bile olmayan onun, yüksek zorluk seviyesindeki karışımları öğrenmeye çalışması akıl almazdı. Üstelik, zor karışımların neredeyse tamamında yalnızca değerli şifalı otlar kullanılırdı. Belki de bu yüzden doğrudan bir talepte bulunamamıştı.
Başka bir deyişle, utanç duygusunu bilen bir adamdı.
Ancak Baş Eczacı, bu ikinci anlamın pek de sorun olduğunu düşünmüyordu.
Aslında, efsanelerdekiyle bağlantılı olduğunu düşündüğü o bilinmeyen ilacın takas koşullarına dayanarak, kendi gizli ilaçlarını sunmanın uygun olacağını en başından düşünmüştü.
Kara Elflerin gizli ilaçları üç ana kategoriye ayrılırdı.
Birincisi, zor karıştırma işlemleriyle yapılabilen ilaçlar.
İkincisi, son derece nadir şifalı otlar kullanılarak yapılan ilaçlar.
Üçüncüsü ise aşırı derecede güçlü etkilere sahip tehlikeli ilaçlardı.
Bu üçüydü.
Ona gizli ilaçları aktaramamasının sebebi olarak birinci kategoriyi öne sürmüştü ama aslında ikinci kategorideki ilaçları öğretmeyi düşünüyordu.
Bu bölgede nadir olan şifalı otlar şehirde veya başka bir yerde bol miktarda bulunabilirdi; şifalı otlar söz konusu olduğunda bu sık rastlanan bir durumdu. Ancak bunu söyleseydi, bir yere varamazlardı. Daha doğrusu, birinci kategoridekileri öğretmek imkânsız olduğundan ve üçüncü kategorideki tehlikeli ilaçları öğretmeye de hiç niyeti olmadığından, vereceği cevap zaten belliydi.
Bu durumda kendisi için de bir fayda olacağını düşünmüştü; burada nadir bulunan ve şehirde bile çok değerli olan malzemeleri uygun bir fiyata sunabilirdi.
Eğer şehre döner, kendisine emanet edilen ilaçları yayar ve sonuç olarak bunlar değerli malzemeler hâline gelirse, o zaman şehirden insanlar bunları elde etmek için Kara Elf köylerine iş yapmaya gelebilirdi. Mor iksiri gördüğünde, şehrin tıp kullanımının oldukça yüksek bir seviyede olduğunu anlamıştı. Bu malzemeyi ve bilgiyi elde etme şansı, Baş Eczacı’ya bile o kadar da kötü gelmemişti.
Sadece o adamın gelişiyle, gelecekte köy ile şehir arasında bir etkileşim doğup doğmayacağını bilemezdi. Ancak, bu pratik bakış açısına dayanarak talebi kabul etmesi söylenseydi bile, Baş Eczacı’nın bu fikre açıkça katılmayacağından şüphe yoktu. Eğer artıları ve eksileri üzerine rasyonel bir konuşmadan etkilenebilecek bir kişiliği olsaydı, köylüler muhtemelen arkasından “inatçı” diye fısıldamaz ve bu yaşında da bekâr kalmazdı. Eczacı dostları tarafından saygı gördüğü sürece bunu dert etmiyor değildi ama şu an için kendini değiştirmeyi denemeyi aklından bile geçirmemişti.
O adam kazançlardan ve kayıplardan bahsetti. Çok daha önceleri olsaydı, bu midesinin kaldıramayacağı bir argüman olurdu. Ancak ilginç bir şekilde, konu bir eczacı olarak onun kazançları ve kayıplarıydı. Uzak bir yerde bir eczacı olarak çabalarıyla alay edilse, bunu bilmesinin bir yolu olmazdı. Bilmesinin bir yolu yoktu ama bu durumun onun için sorun olup olmayacağı sorulsa, cevabı “kesinlikle hayır” olurdu.
O adamın sunduğu şeyde bir değer gördüğü için, ona eş veya daha büyük değerde bir şeyle karşılık vermezse içi rahat etmezdi.
Adamın gerçekten de ağzının iyi laf yaptığını hissetti, zira hem mantık hem de duygu olmak üzere iki cepheden birden saldırmıştı.
Normalde, öğreten kişi üstün konumda, öğretilen kişi ise daha aşağı bir konumda olurdu.
Ancak bu sefer durum böyle değildi. Öğretmek, o iksirin bedeliydi. Dahası, adam ona öğretip öğretmeme kararını kendisine bırakma tavrını takınmıştı. Bu noktada, konumlarının eşit olduğu söylenebilirdi.
Ve o adam, hemen ardından not alacağını söyleyerek ateşi alevlendirmişti.
Eğer karşı taraf hiçbir şey saklamıyor ve güvenimi kazanacak şekilde davranıyorsa, benim de o adamın bana güvenmesini sağlayacak bir tavır takınmam gerekir. Ancak—
Bu bambaşka bir sorundu.
Oturma masasına dönerken Baş Eczacı yüzünü buruşturdu.
Öyle bir şeyi yapabileceğimi sanmıyorum.
Baş Eczacı, başkalarıyla iyi geçinmekte kötü olduğunu kendisi de biliyordu.
Köylülere bilgi aktardığı zamanlara dönüp baktığında bile, iyi bir öğretmen olmadığını beyan edebilirdi.
Şifalı ot rafındaki bir tür uyuşturucu olan kurutulmuş yapraklara bir göz atan Baş Eczacı, başını iki yana salladı. O meret, acıyı dindirmeyi amaçlıyordu ve stresi ortadan kaldırmak için de kullanılabilirdi. Ancak bir eğitimcinin onu kullanması pek de uygun değildi.
“Elimden gelenin en iyisini yapmaktan başka çarem yok, ha,” diye mırıldandı Baş Eczacı.
Ama, ne bileyim, rol yapmak pek de onun harcı değil gibiydi. Gözünü bile kırpmayı unutacak kadar bana dik dik bakması… benimle bu kadar ilgilendiği anlamına mı geliyor? Hehehe… dış görünüşüne bakılırsa benden genç görünüyordu ama gerçekten de gençmiş… sanırım sonuçta oldukça sevimli bir tarafı da varmış, ha?
