Berbat bir hayatım oldu.
Yolda hızlı adımlarla ilerleyen Zach’in zihninde aynı düşünce yankılanıyordu: Berbat bir hayatım oldu.
Krallığın bir köyünde, bir çiftçi olarak yaşamak mutluluktan çok uzaktı.
Toprağı sürdükten sonra ağır emekle elde ettikleri ürünün büyük kısmını bölgenin soylusu alırdı. Alınan pay yüzde altmış olsaydı belki buna katlanabilirlerdi. Ellerinde kalan yüzde kırkla kıt kanaat geçinebilirlerdi. Fakat ürünün yüzde seksenine el konması çok büyük bir sorundu. Yüzde kırkla bile zar zor yaşadıklarına göre yalnızca yüzde yirmiyle geçinmeye çalışmanın hayatlarını son derece zorlaştırdığı açıktı.
Kendilerine yalnızca yüzde yirmi bırakılan yıllardan birinde Zach, tarladaki işten bitkin dönmüş ve küçük kız kardeşinin kaybolduğunu görmüştü. O zamanlar ne olduğunu anlayamayacak kadar küçüktü. Çok sevdiği kardeşi yoktu, ama anne babası onu aramıyordu bile. Artık gerçeği çok iyi biliyordu: Kız kardeşi satılmıştı. Altın Prenses’in çabaları sayesinde bu uygulama günümüzde azalmıştı, fakat o dönemde krallıkta köle alıp satmak sıradan bir işti.
Bu yüzden Zach ne zaman bir fahişeye para verse ya da sokakta birini görse içgüdüsel olarak gözlerinin içine bakardı. Elbette kız kardeşini bulacağını sanmıyordu; bulsa bile ne söyleyeceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Yine de elinde olmadan aramaya devam ediyordu.
Zorunlu askerliğin yükü, aşırı yoksulluk içindeki aileleri ağır biçimde etkiliyordu. Krallık, imparatorluğun belirli aralıklarla yaptığı askerî sevkiyatlara denk gelecek şekilde köylerdeki sağlıklı genç erkekleri toplayıp savaş alanına gönderirdi. Gençlerin bir ay bile köyden ayrılması iş gücünü ciddi ölçüde azaltırdı. Buna rağmen askere alınmayı şans sayanlar da vardı.
Ailedeki kişi sayısının azalması, tüketilen yiyeceği de azaltıyordu. Askere alınanlara erzak verildiği için bazıları hayatlarında ilk kez karınlarını doyurabiliyordu.
Ama genel olarak tek iyi yanı buydu. İnsanlar canlarını tehlikeye atıp savaşmalarına rağmen olağanüstü bir başarı göstermedikçe ödül alamazdı. Hatta başarı elde edip yine de ödülsüz kaldıkları bile olurdu. Yalnızca gerçekten şanslı olanlar karşılığını görürdü. Köylerine döndüklerindeyse, yokluklarında kaybedilen iş gücü yüzünden gelecek yıl hasadın azalacağı umutsuz gerçeğiyle yüzleşmeleri gerekirdi.
Zach iki kez askere alınmıştı, ancak kaderini üçüncüsü değiştirdi.
Savaş her zamanki gibi ufak bir çatışmadan fazlası yaşanmadan bitti ve Zach şans eseri sağ kaldı. Fakat köyüne dönmeyi düşünürken birden durdu. Elindeki silaha bakınca birden parlak bir fikir geldi: Köye dönmek yerine daha iyi bir hayat kurmanın yolunu bulmalıyım.
Ancak yürüyüş sırasında verilen asgari eğitimden başka şey bilmeyen bir çiftçinin fazla seçeneği yoktu. Fiziksel gücü üstün değildi; bazı insanların doğuştan sahip olduğu özel güçlerden birine de kesinlikle sahip değildi. Bilgisi ise toprağın nasıl sürüleceği, hangi tohumların ne zaman ekileceğiyle sınırlıydı.
Bu yüzden sahip olduğu tek şeyi, krallığın geçici olarak verdiği teçhizatı alıp kaçtı. Kaçmasının anne babasına sorun çıkarıp çıkarmayacağını düşünmedi. Aile hayatta kalsın diye yapmış olsalar bile küçük kız kardeşini satmışlardı. Artık onlara karşı sevgi duymuyordu.
Bölgeyi tanımayan birinin yardım almadan kaçması kolay değildi; bu nedenle kendisine yardım edecek insanlarla karşılaşması büyük şanstı.
Ona yardım edenler bir paralı asker çetesiydi. Zach bir çiftçi olduğu için gözlerinde pek değerli sayılmazdı; ancak savaşta çok adam kaybetmişler ve sayılarını mümkün olduğunca çabuk artırmak istemişlerdi. Bu yüzden neredeyse herkesi kabul ediyorlardı. Düzgün bir örgüt değillerdi; savaş zamanında para karşılığı dövüşüp boş kaldıklarında haydutluk yapan bir gruptular.
Zach’in bundan sonraki hayatı hakkında söylenecek pek bir şey yoktu. Hiç yoktan bir şey iyiydi. Soyulmaktansa soymak, ağlamaktansa başkasını ağlatmak iyiydi. Böyle yaşadı.
Bunun yanlış olduğunu düşünmüyor, pişmanlık duymuyordu. Birine saldırıp çığlıklarını her duyduğunda buna biraz daha inanıyordu.
Zach varoşlarda koşuyordu. Güneşin battığı o anda, koyu kızıla boyanmış dünyanın içinde can havliyle ilerliyordu.
Handan çıktığından beri yolun neredeyse tamamını koşmuştu; soluğu kesilmiş, alnında ter damlaları birikmişti. Yorgunluğu ona durup nefeslenmesini söylüyordu ama vakti azaldığı için kendini koşmaya zorladı.
Derken bir köşeyi hızla döndüğü sırada—
“Önüne baksana!” Tam köşede duran biri metal şangırtıları arasında kenara sıçrayıp homurdandı.
Her şey öylesine hızlı olmuştu ki Zach şaşkınlıkla karşısındaki siyah gölgeye baktı.
Güzel yüzlü bir kadındı. Üzerindeki siyah pelerin sayesinde gölgelerin arasına karışıyordu; ancak karanlığın içinde meraklı iki mor göz parlıyordu; bakışları doğrudan Zach’e çevrilmişti.
Yorgunluk yüzünden çabuk sinirlenmeye başlamıştı; öfkesine yenilip kadına bağırdı. “Asıl ben sana onu diyecektim! Yaralanacaksın! Önüne baksana!”
Bağırarak onu sindirmek istemişti, fakat kadın irkilmek şöyle dursun yalnızca sırıtmakla yetindi.
İnsanın kanını donduran bu gülümseme, Zach’in içgüdüsel olarak geri çekilmesine yol açtı. Göğüs cebindeki bıçağı çekecek cesareti yoktu. Bir aslanın bakışı karşısında donup kalan fare gibiydi.
Kadın önünden sıçrayarak çekilirken duyduğu metal sesi, üzerinde taşıdığı zırhtan gelmiş olmalıydı. Silahlı bir kadın… Demek ki maceracı? Yanlış kişiye bulaştım. Tehlike uyarısıyla birlikte bu düşünceler Zach’in zihninde dönüp durdu.
“Kadınlar zayıftır,” diye düşünüp onu küçümsemeye hiç niyeti yoktu. Zach, yalnızca kadınlardan oluşan güçlü maceracı takımları bulunduğunu biliyordu. Paralı asker çetesindeki en güçlü adamın bir keresinde onlardan söz ettiğini duymuştu.
Zach ise paralı askerlerden oluşan bir çeteye mensup olsa da içlerindeki en kötü kılıç ustalarından biri olduğunu söylemek abartı sayılmazdı. Zaten bu tür işleri yapmasının nedeni de buydu.
Zach yaptığından pişman olurken koşunun çıkardığı ter bir anda soğudu. Kadın, yüzüne yerleşen korkuyu görünce ürkütücü gülümsemesini memnun bir sırıtışa çevirdi.
“Neyse, boş ver. Zaten vaktim yok. Ama seni bir daha görürsem kıçını tekmelerim!” Kadın rahatça konuşup yanından geçti.
Zach onun gidişini izlerken meraklandı ve kadının varoşların kimsenin yaşamadığı bir bölgesine doğru ilerlediğini fark etti. Böylesine güzel bir kadın bu geç saatte orada ne yapacaktı? Merakı uyanmıştı, fakat o anda ilgilenmesi gereken başka bir iş vardı. Kendini zorla oradan ayırıp yeniden koşmaya başladı.
Kısa süre sonra varoşların, yol boyunca kirli kulübelerin sıralandığı bir mahallesine girdi. Kimsenin onu takip etmediğinden emin olmak için çevreyi hızla gözden geçirdi. Alacakaranlık solup dünya karanlığa gömülürken gölgelerde saklanan biri bulunmadığından özellikle emin oldu. Yol boyunca defalarca kontrol etmişti, ancak son bir kez daha bakması gerekiyordu.
İçine sinince başını salladı, nefesini toparlayarak belirli bir kapının önünde durdu ve üç kez vurdu. Beş saniye bekledikten sonra dört kez daha vurdu.
İşarete hemen cevap geldi. Kapının arkasından ahşap gıcırtısı duyuldu ve gözetleme deliğini kapatan tahta kaydı. Açıklıktan bir adamın gözleri göründü. Adam bakışlarını Zach’in üzerinde gezdirdi. “Ah, senmişsin. Bir saniye.” Zach’in cevabını beklemeden tahtayı yerine koydu. Kilitte dönen anahtarın ağır sesi duyuldu ve kapı aralandı.
“Gir içeri.”
İçeriden hafif bir ekşimiş yiyecek kokusu geldi. Burası, Zach’in az önce bulunduğu yerin tam tersiydi. Burnunun kokuya alışacağını umarak içeri süzüldü.
Kapı kapanınca kulübe loş ve dar görünüyordu.
Kapının hemen ardındaki hem yemekhane hem oturma odası olarak kullanılan bölümde tek bir masa vardı. Üzerinde duran bir mum ortalığa zayıf bir ışık yayıyordu.
Şiddeti meslek edinmiş insanlara özgü bir hava yayan kirli adam, masanın sandalyesini çekip üzerine çöktü. Tahta acıyla gıcırdadı. Kalın ve kaslı göğsüyle sağlam yapılıydı; yüzünün ve kollarının açıkta kalan kısımlarında eski yara izleri vardı. Sandalye işte böyle bir adamın ağırlığını taşımak zorundaydı.
“Hey, Zach. Ne oldu? Bir şey mi var?”
“Durum değişti… Avımız yola çıkacak gibi görünüyor.”
“Of. Şimdi mi?”
Zach sessizce başını salladı. Adam uzun ve dağınık saçlarının altındaki kafa derisini kaşıyıp mırıldandı: “Bu saatte mi…? Ne berbat zamanlama! Of, bu konuda bir şey yapamaz mısın?”
“Zor görünüyor. Hanımın emri.”
Adam bu kadını Zach’ten birkaç kez duymuştu; kaşlarını çattı. “Kafanı kullan, ihtiyar! Onlara gece yollarda korkunç haydutlar dolaştığını falan söyle. Hadi ama! …Bir aptal bile bir şey bulabilir. Off. Arabanın tekerleklerini kırsan nasıl olur? O zaman yarına kadar gidemezler.”
“İmkânsız! Eşyaları yüklemeye başladılar bile! En iyisi işi yapıp kurtulmak.”
“Hmm, o da var…” Adam bir süre düşünerek boşluğa baktı. “Peki ne zaman çıkıyorlar?”
“Yaklaşık iki saat sonra.”
“Biraz ucu ucuna değil mi? Offf, ne yapacağız? Şimdi haber verirsek… Fazla zaman yok, biraz zahmetli olacak ama iyi av bunlar…” Adam programı hesaplarken parmaklarıyla saydı.
Sessizce bekleyen Zach kendi ellerine baktı. “Aptal zenginler sinirimi bozuyor…” “Genç hanım” diye hitap ettiği kızı ve güzel ellerini düşündü. Tarlada çalışmış hiç kimsenin böyle güzel elleri olmazdı. Çiftçilerin elleri soğuk sudan çatlar, çapa kullanmaktan sertleşirdi; tırnakları bile bozulurdu. Kırsalda yalnızca böyle ellere sahip insanlar vardı.
Zach dünyanın adaletsiz olduğunu biliyordu, ama—
Dudaklarını büküp dişlerini gösterdi. “Hanımla biraz eğlenebilirim, değil mi?”
“Ama önce ben. Üstelik onun için para alacağız, o yüzden fazla ileri gidemezsin. Ağır yaralamak yok.” Adamın yüzünde bayağı bir sırıtış belirdi. Şehvetinin etkisiyle ayağa kalktı. “Tamam, yapalım. Patronla bağlantı kuracağım.”
“Anlaşıldı.”
“Her zamanki yerde on kişiyi toplayacağım. Dört saat sonra orada ol. Gelmezsen biz sana geliriz; o yüzden avımızın mışıl mışıl uyuduğundan emin ol.”
