Overlord Cilt 1 – Bölüm 13 / Carne Köyü Savaşı (4. Kısım)

Carne Köyü Savaşı (4. Kısım)

“OOOOOOOOOHHHHHHHHHHHH!”

Güçlü kükreyiş havayı parçaladı.

Bu, bir katliamın yerini başka bir katliama bırakacağının işaretiydi.

Avcılar göz açıp kapayıncaya dek ava dönüşmüştü.

Londes Di Clamp son on saniyede tanrılarına, hayatının geri kalanında ettiğinden daha fazla lanet etmiş olmalıydı. Tanrılar gerçekten varsa o kötücül varlığı hemen alt etmeliydiler. Londes inançlı bir adamdı; tanrılar onu neden terk etmişti?

Tanrılar yoktu.

Geçmişte tanrılara inanmayanları aptal diye küçümsemişti. Ne de olsa tanrılar yoksa rahipler büyülerini nasıl kullanabilirdi? Şimdiyse asıl aptalın kendisi olduğunu fark etmişti.

Daha uygun bir ad bulunmadığından önündeki canavara Ölüm Şövalyesi denebilirdi. Canavar giderek yaklaşıyordu.

Londes ondan uzaklaşmaya çalışarak iki adım geri çekildi.

Zırhından tiz bir gıcırtı yükseliyor, iki eliyle kavradığı kılıç kontrolsüzce titriyordu. Bu durumda yalnız değildi; Ölüm Şövalyesi’ni kuşatan diğer on sekiz şövalyenin hepsi aynı hâldeydi.

İçleri korkuyla dolu olsa da hiçbiri kaçmadı. Bunun nedeni cesaret değildi; gıcırdayan dişleri gerçeği gösteriyordu. Yapabilseler olabildiğince hızlı ve uzağa kaçarlardı.

Çünkü kaçış olmadığını biliyorlardı.

Londes yardım dilenircesine etrafına bakındı.

Londes ile adamları köyün merkezindeki bu meydanda yaklaşık altmış köylüyü toplamıştı. Köylüler onlara korkuyla bakıyor, bir grup çocuksa ahşap gözetleme kulesinin arkasına saklanıyordu.

Çocuklardan bazılarının elinde sopalar vardı, ancak hiçbiri dövüş duruşu almamıştı. Yapabildikleri tek şey sopalarını ellerinden düşürmemekti.

Köye saldırdıklarında köylüleri merkez meydanına kadar kovalamışlardı. Evleri aramış, ardından mahzenlerde saklananları dışarı çıkarmak için içeri simya yağları döküp ateşe vermişlerdi.

Köyün çevresinde yaylarıyla nöbet tutan dört şövalyenin görevi, kaçmaya çalışan herkesi vurmaktı. Bunu daha önce birkaç kez yapmışlardı; bu işte artık deneyimli sayılırlardı.

Katliam oldukça uzun sürmüş, ancak başarıyla sonuçlanmıştı. Hayatta kalan köylüler tek bir yerde toplanmıştı. Ardından esirlerden bazıları yem olarak serbest bırakılacaktı.

Her şey böyle olmalıydı, fakat—

Londes o anı hâlâ hatırlıyordu.

Bu, son birkaç köylü meydana kaçtıktan sonra Elion’un havaya savrulduğu andı.

Bu imkânsız olmalıydı. Kimse ne olduğunu bilmiyordu. Büyüyle hafifletilmiş olsa bile hatırı sayılır ağırlıktaki tam plaka zırha bürünmüş, eğitimli ve yetişkin bir adamın top gibi havaya fırlamasını nasıl açıklayabilirlerdi?

Havada yaklaşık yedi metre uçtuktan sonra gök gürültüsünü andıran bir gümbürtüyle yere düştü ve kıpırdamadan kaldı.

Elion’un bulunduğu yerde kan dondurucu bir canavar duruyordu. Ölüm Şövalyesi denen tüyler ürpertici namevt, Elion’a vurduğu kule kalkanını indirdi ve önlerinde dikildi.

Umutsuzlukları işte o zaman başladı.

“Aiiiiieee!”

Panik dolu çığlık havada yankılandı. Yoldaşlarıyla birbirine sokulmuş adamlardan biri, ezici dehşete daha fazla dayanamayarak haykırıp kaçtı.

Bu uç koşullarda, kopma noktasına kadar gerilen insanların sonunda kırılması doğaldı. Ancak kaçan adamın yoldaşlarından hiçbiri ona katılmadı. Bunun nedeni birazdan anlaşılacaktı.

Londes’in görüş alanından kara bir kasırga geçti.

Ölüm Şövalyesi’nin bedeni sıradan bir insanınkinden büyüktü; buna rağmen çevikliği herkesin beklediğinden çok daha üstündü.

Kaçan adam ancak üç adım atabildi.

Dördüncü adımını atmak üzereyken gümüşi bir parıltı bedenini ikiye ayırdı. Ortadan bölünen sağ ve sol yarısı zıt yönlere devrildi. Pembe iç organları dışarı dökülürken havayı ekşi bir koku kapladı.

Kana bulanmış Ölüm Şövalyesi kılıcını savururken “GUWOOOOOOOOOOHHH!” diye kükredi.

Bu, sevinç dolu bir kükreyişti.

Çürümüş yüzünde bile haz dolu bir ifade açıkça görülüyordu. Ezici üstünlüğe sahip bir katil olarak, tek bir darbesine bile dayanamayan zavallı insanların umutsuzluğunun ve dehşetinin tadını çıkarıyordu.

Ellerinde kılıç bulunmasına rağmen hiçbiri saldırmaya cesaret edemedi.

Başta korkmalarına rağmen saldırmayı denemişlerdi. Fakat savunmasını aşan kılıç darbeleri bile Ölüm Şövalyesi’nin zırhına kayda değer bir darbe indiremiyordu.

Ölüm Şövalyesi ise kılıcını kullanmamış, Londes’i bir kalkan darbesiyle havaya savurmuştu; üstelik onu öldürecek kadar güç bile kullanmamıştı.

Tüm gücünü kullanmaması, onlarla oynadığını açıkça gösteriyordu. Ölüm Şövalyesi’nin bu insanların can çekişmesini seyretmek istediği belliydi.

Ölüm Şövalyesi yalnızca kaçmaya çalışan şövalyelere ciddi ve ölümcül darbeler indiriyordu.

İlk kaçan şövalye Lirik’ti. İyi bir adamdı, fakat kötü bir ayyaştı. Önce uzuvları, ardından başı kesilmişti.

Diğer şövalyeler iki ölümü gördükten sonra durumu anlamış ve kaçmaya cesaret edememişlerdi.

Saldırıları etkisizdi; kaçmaya kalkarlarsa öldürüleceklerdi.

Yapabilecekleri tek şey, işkenceyle öldürülme sıralarını beklemekti.

Tam kapalı miğferlerinin altında yüzleri görünmese de orada bulunan herkes sonlarının ne olacağını çok iyi biliyordu. Çocuklar gibi ağlayan yetişkin adamların feryatları bütün köyde yankılanıyordu. Sürekli zayıflara eziyet eden bu adamlar, bir gün aynı muamelenin kendilerine yapılacağını hiç düşünmemişlerdi.

“Tanrım, lütfen kurtar beni…”

“Tanrım…”

Bu kurtuluş yakarışlarını duyan Londes’in dizlerinin bağı çözüldü; neredeyse yere yığılacaktı. Tanrılara yüksek sesle lanet mi ediyor, yoksa dua mı ediyordu?

Umutsuz bir şövalye, “S-Siz, gidip o canavarı durdurun!” diye bağırdı. Kaderinin mühürlendiğini biliyordu. Sözleri, akordu bozuk bir ilahi gibi duyuldu.

Konuşan adam Ölüm Şövalyesi’nin yanında duruyordu. Yoldaşının cesedinden uzaklaşmaya çalışırken parmak uçlarında geriye doğru sendelemesi oldukça gülünçtü.

Londes adamın acınası hâline bakarken kaşlarını çattı. Kapalı miğferler yüzlerini gizlediği, sesleri de korkudan bozulduğu için bu sözleri kimin söylediğini anlamak zordu. Yine de yalnızca tek bir kişinin böyle konuşacağını biliyordu.

…Kaptan Belius.

Londes’in kaşları daha da çatıldı.

Şehvetine yenik düşüp köylü bir kıza tecavüz etmeye çalışmış, kızın babasıyla kavgaya tutuşunca da başkalarından yardım istemişti. Başkaları onu adamın üzerinden çektikten sonra öfkesini, kızın babasını kılıcıyla bıçaklayarak çıkarmıştı. İşte böyle bir adamdı. Ancak ailesi oldukça zengindi ve bu birliğe o servet sayesinde katılmıştı.

Onu lider yaptıkları için her şey ters gitmişti.

“Ben burada ölecek biri değilim! Hepiniz çabuk beni koruyun! Bana kalkan olun!”

Kimse hareket etmedi. Liderleri olarak atanmış olabilirdi, fakat hiç sevilmiyordu. Kimse böyle bir adam uğruna canını feda etmezdi.

Ne var ki Ölüm Şövalyesi bağırışlarına karşılık verdi ve yavaşça Belius’a döndü.

“Aiiiiiieeeeee—!”

Övgüye değer tek yanı, Ölüm Şövalyesi’nin karşısında bu kadar yüksek sesle bağırabilmesiydi.

Londes, Belius’un bu tuhaf özelliğine saygı duymaya başlamak üzereyken adamın dehşet içinde haykırdığını duydu:

“Para, sana para vereceğim! İki yüz altın sikke!! Hayır, beş yüz altın sikke!!!”

Söylediği miktar az değildi. Fakat şu anda bu teklif, onlara beş yüz metrelik bir uçurumdan atlamaları için para vermekten farksızdı.

Kimse cevap vermedi; fakat bir kişi—hayır, yarım kişi—ona karşılık verircesine hareket etti.

“Uboooooarrr…”

İkiye ayrılan cesedin sağ yarısı Belius’un ayak bileklerini sıkıca kavradı. Ağzından gelen kanlı hırıltı, kelimelere hiç benzemiyordu.

Belius, “—Ogyaaaaaahhhhh!!!!” diye insanlık dışı derecede ince bir sesle çığlık attı. Seyreden şövalyelerle köylüler dehşetten donmuş, tenleri diken diken olmuştu.

Yaver Zombiler.

Yggdrasil’de Ölüm Şövalyesi’nin öldürdüğü yaratıklar, öldürüldükleri yere musallat olan ve kendileriyle aynı güce sahip namevtlere dönüşürdü. Oyunun kurallarına göre Ölüm Şövalyesi’nin kılıcıyla yere serilen o lanetli ruhlar sonsuza dek onun köleleri olurdu.

Belius çığlık atmayı kesti ve ipleri kopmuş bir kukla gibi sırtüstü yere düştü. Bayılmış olmalıydı. Ölüm Şövalyesi savunmasız adama yaklaştı ve dalgalı ağızlı flamberge’ini aşağı sapladı.

Belius’un bedeni seğirdi ve—

“Gu-Guwaaaaaaargh!”

İnanılmaz acıyla kendine gelen Belius, “Bı, bırah beni!!!!! Yalvarıyom sana!!!!!! Her şeyi yaparım!!!!!!!” diye çığlık attı.

Belius iki eliyle, bedenini çoktan delip geçmiş flamberge’i çaresizce kavradı. Fakat Ölüm Şövalyesi onun boşuna çırpınmasına aldırmadan silahı testere gibi ileri geri oynattı. Etiyle zırhı acımasızca yarıldı, taze kan her yana saçıldı.

“—Aah—eeeh—sana para vercem, bı, bırah beni—”

Belius’un bedeni sarsıldı; ardından son nefesini verdi. Ölüm Şövalyesi ancak o zaman tatmin oldu ve Belius’un cesedinden uzaklaştı.

“Hayır… hayır… lütfen, hayır…”

“Tanrım!”

Çığlıklarının nedeni önlerindeki dehşet verici manzaraydı. Kaçarlarsa çabucak, kalırlarsa korkunç şekilde öleceklerdi. Bunu çok iyi biliyor, yine de hareket edecek iradeyi kendilerinde bulamıyorlardı.

“—Kendinize gelin!”

Londes’in haykırışı feryatlarını bastırdı. Zaman durmuş gibi dünyayı sessizlik kapladı.

“—Geri çekilin! Atlılarla okçuları buraya çağırmak için boruyu çalın! Geri kalanınız, borazancıya zaman kazandırmak için elinizden geleni yapın! Sakıncası yoksa ben böyle ölmek istemiyorum! Şimdi harekete geçin!”

Herkes bir anda harekete geçti.

Az önceki paniklerinden eser kalmamıştı. Bir çağlayanın gücüyle, ama sessiz bir uyum içinde hareket ediyorlardı.

Emirlere düşünmeden, mekanik şekilde itaat etmeleri bir mucize yarattı. Bir daha asla bu kadar kusursuz hareket edemezlerdi.

Şövalyelerin her biri üzerine düşeni yaptı. Boruyu çalıp diğerlerine işaret verecek şövalyeyi korumak zorundaydılar.

Birkaç adım geri çekilmiş askerlerden biri kılıcını indirdi ve çantasından borusunu çıkardı.

“OOOOOOHHHHHHHHHHHHHH!”

Ölüm Şövalyesi borunun çıkarılmasına tepki verircesine hücuma geçti. Herkes şaşkına döndü. Yoksa son adamlarına kadar hepsini öldürebilmek için kaçış yollarını mı yok etmek istiyordu?

Karanlık sel gittikçe yaklaşıyordu ve herkes onu durdurmak için öne çıkmanın kesin ölüm olduğunu biliyordu. Buna rağmen şövalyeler onu durdurmak için birbiri ardına önüne atıldı. Korkuları daha büyük bir korku tarafından silinmişti; canlı birer engel olmak için ileri atılıyorlardı.

Kalkanı her hareket ettiğinde bir şövalye ezilerek havaya savruluyordu.

Kılıcı her parladığında bir şövalye ikiye ayrılıyordu.

“Dezun! Morett! Yere düşenlerin başlarını kesin! Canavara dönüşmeden önce çabuk olun!”

Adları verilen şövalyeler öldürülen yoldaşlarına doğru aceleyle koştular.

Kalkan savruldu ve bir şövalye havaya fırlatıldı. Bedeni flamberge tarafından ikiye bölündü.

Dört adam göz açıp kapayıncaya dek can vermişti. Londes hâlâ korkunun pençesindeydi; buna rağmen inancı uğruna canını vermeye hazırlanan bir şehit gibi, yaklaşan kapkara fırtınaya karşı kılıcını hazırladı.

“Ohhhh!”

Bu anlamsız bir hareket olabilirdi, fakat Londes ölümü beklemeye niyetli değildi. Savaş narası atarak kılıcını yaklaşan Ölüm Şövalyesi’ne bütün gücüyle savurdu.

Belki de içinde bulunduğu koşullar yüzündendi; yine de Londes’in kasları sınırlarını aşıp onu bile şaşırttı. Bu, hayatında indirdiği en iyi darbe olabilirdi.

Ölüm Şövalyesi de flamberge’ini savurdu.

Londes’in önündeki dünya bir anda döndü—

Ve kendi kılıcı boşluğu yararken başsız cesedinin yere yığıldığını gördü.

Tam o anda boru sesi yükseldi—

Köy yönünden gelen boru sesini duyan Momonga—Ainz—başını kaldırdı.

Çevresi burada nöbet tutan şövalyelerin cesetleriyle kaplıydı. Yoğun kan kokusu havaya sinmişti; fakat deneylerine devam eden Ainz bunu umursamıyordu. O anda önceliklerini yanlış belirlediği için kendini azarladı.

Ainz elindeki kılıcı yere attı. Başta bir şövalyeye ait olan silahın az önce parıldayan, jilet gibi keskin ağzı toprağa bulandı.

“…Daha önce de söyledim ama bu fiziksel hasar azaltımı gerçekten etkileyici.”

“Ainz Ooal Gown-sama.”

“…Ainz yeterli, Albedo.”

Ainz’in kendisine adının kısaltılmış hâliyle hitap edilmesini istemesi Albedo’nun kafasını karıştırdı.

“Ku, kufu! G-Gerçekten bunu yapmama izin var mı? Kırk Bir Yüce Varlık’ın liderinin adını kısaltmak, bilhassa aynı zamanda Nazarick hükümdarlarının adıysa saygısızlık olmaz mı?!”

Ainz bunun büyük bir mesele olduğunu düşünmüyordu. Ancak Albedo’nun sözleri, Ainz Ooal Gown adına saygı duyduğunu gösteriyordu ve bu da Ainz’i memnun ediyordu. Bu yüzden nazik bir tonla cevap verdi:

“Sorun değil, Albedo. Eski yoldaşlarım gelene dek adım bu. Kısaltmana izin veriyorum.”

“Anlıyorum… hayır, ama lütfen size layık olduğunuz hürmetle hitap etmeme izin verin. Ö-Öyleyse… efendim, Ai-Ainz-sama… kukuku… evet, doğru…”

Albedo utangaçça kıvrandı.

Fakat baştan ayağa zırhlı olduğu için Ainz onun güzel yüzünü göremiyordu. Ona göre Albedo yalnızca tuhaf davranıyordu.

“Y-Yoksa… kukuku… size böyle hitap etmesine izin verilen tek kişi ben miyim?”

“Hayır. Birinin bana durmadan bu kadar uzun bir adla hitap etmesi can sıkıcı olur; o yüzden herkesin aynısını yapmasını istiyorum.”

“…Öyle mi… ah, doğru. Evet, ben de öyle düşünmüştüm—”

Albedo’nun keyfi birden kaçtı. Ainz tedirgin bir sesle sordu:

“…Albedo, seçtiğim ad hakkında ne düşünüyorsun?”

“Bu adın size çok yakıştığını düşünüyorum. Sevgilime— öhö, öhö— Yüce Varlıklar’ı bir araya getiren kişi sıfatıyla size son derece uygun.”

“…Bu ad kırk birimizi temsil etmek üzere seçildi ve buna senin yaratıcın Tabula Smaragdina-san da dâhil. Fakat efendinin ve diğerlerinin duygularını görmezden gelerek o adı bir heves uğruna kendime aldım. Sence bu konuda ne hissederlerdi?”

“…Sizi öfkelendirmekten korksam da… konuşmama izin vermeniz için yalvarıyorum. Sözlerim hoşunuza gitmezse emretmeniz hâlinde kendi canımı seve seve alırım. Bizi terk eden Yüce Varlıklar’dan bazılarının, o adın şimdiye dek bizimle kalan kişi tarafından kullanılmasına itiraz edebileceğini düşünüyorum, Momonga-sama. Fakat onlar burada değiller; dolayısıyla bu adı kullanmak istiyorsanız hissettiğim tek şey mutluluktur, Momonga-sama.”

Albedo sözlerini bitirince başını eğdi; Ainz ise sessiz kaldı.

“Bizi terk eden” sözleri zihninde bir girdap gibi dönüyordu.

Eski yoldaşları kendi nedenleri yüzünden onu bırakmışlardı. Yggdrasil yalnızca bir oyundu; gerçek hayatlarını bir oyun uğruna terk edemezlerdi. Momonga da aynı şekilde düşünüyordu. Yine de Ainz Ooal Gown’a ve Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’na saplantı derecesinde bağlı olan kendisinin, eski yoldaşlarına duyduğu öfkeyi gerçekten bastırdığı söylenebilir miydi?

Beni terk ettiler.

“…Öyle de olabilir, olmayabilir de. İnsan duyguları karmaşıktır ve tek bir doğru cevap yoktur. Başını kaldır, Albedo. Duygularını anlıyorum. Pekâlâ, karar verilmiştir… adım bu olacak. Yoldaşlarım itiraz edene dek Ainz Ooal Gown olacağım.”

“Anlaşıldı. En yüce efendimizin… ve en çok sevdiğim erkeğin bu görkemli adı taşıyacağını düşünmek içimi sevinçle dolduruyor.”

En çok sevdiğim erkek… ah.

Tedirginleşen Ainz, şimdilik bunun üzerinde durmamaya karar verdi.

“…Öyle mi? Bunu duyduğuma sevindim.”

“Öyleyse Ainz-sama, burada biraz vakit geçirmek ister misiniz? Ainz-sama’nın yanında durmak beni mutlu edecek olsa da ben… evet, ormanda bir gezinti de güzel olurdu.”

Bunu yapamazdı. Ainz bu köyü kurtarmaya gelmişti.

İki kız kardeşin ondan kurtarmasını istediği anne ve babaları çoktan ölmüştü.

Anne babalarının cesetlerini düşünürken başını kaşıdı.

Cesetleri ona yol kenarındaki ölü bir böceği hatırlatmıştı. İçinde ne acıma ne keder ne de öfke vardı.

“Hımm, pekâlâ, bir gezinti uygun olabilir. Ne de olsa yapılacak önemli bir şey yok. Ölüm Şövalyesi görevini yerine getirmekten oldukça memnun görünüyor.”

“Ainz-sama’nın yarattığı bir namevtten de bu beklenirdi. Görevlerini olağanüstü biçimde yerine getirişi gerçekten övgüye layık.”

Ainz’in büyü ve yetenekleriyle yarattığı namevtler, sınıf yetenekleri sayesinde türlerinin sıradan canavarlarından daha güçlüydü. Az önce yarattığı Ölüm Şövalyesi için de aynısı geçerliydi. Fakat bu yalnızca otuz beşinci seviye bir canavardı ve yaratmak için XP gereken Bilge Overlord ile Azrail Thanatos gibi canavarların yanında önemsiz kalıyordu.

Hâlâ dövüşüyor olması, düşmanların zayıf olduğu anlamına geliyordu.

Başka bir deyişle, ortada hiçbir tehlike yoktu.

Bunu düşününce sevinçten havalara uçmak istedi; fakat ağırbaşlı efendi rolünü koruması gerekiyordu. Bu yüzden düşüncesini bastırdı, ancak cübbesinin altında yumruklarını sıktı.

“Köye saldıran düşmanlar fazlasıyla zayıftı. Öyleyse gidip hayatta kalanları kontrol edelim.”

Momonga yola koyulmadan önce yapması gereken birkaç şey olduğunu fark etti.

Önce Ainz Ooal Gown Asası’nın özel efektlerini devre dışı bıraktı. Asayı saran kötücül aura rüzgârdaki mum alevi gibi kayboldu.

Ardından envanterinden bütün yüzü örten bir maske çıkardı. Gösterişli süslemelere sahipti; ağlamakla öfkelenmek arasındaki ifadesini tarif etmek zordu. Bali’ye özgü bir barong maskesini andırıyordu.

Maske ürkütücü görünüyordu, fakat özel hiçbir gücü yoktu. İçinde en ufak veri bile bulunmayan basit bir kozmetik eşyaydı.

Bu maskeye yalnızca Noel arifesinde akşam yedi ile on arasında iki saatten uzun süre Yggdrasil’e giriş yapanlar sahip olabilirdi—hayır, bu zaman diliminde oyunda bulunan herkes maskeyi otomatik olarak alırdı. Ona lanetli bir eşya denebilirdi.

Bu maske Kıskançlar Maskesi veya Kıskanç Maske olarak bilinirdi.

Bir keresinde bu maskeyi taktığında mesaj yağmuruna tutulmuştu. Belli bir büyük mesaj panosunda “Şirket aklını mı kaçırdı? Tam da bunu bekliyorduk. Loncamızda kimsede yok, onu PK’leyebilir miyim? İnsan olmaktan vazgeçtim ben~” ve benzeri şeyler yazılmıştı.

Sonra bir çift eldiven çıkardı. Pürüzlü dış yüzeyleri, özensiz yapıldıklarını ve özel hiçbir özellik taşımadıklarını ele veriyordu.

Bu eldivenlere Járngreipr deniyordu. Ainz Ooal Gown üyelerinden biri tarafından eğlence olsun diye yapılmış bir zırh eşyasıydı. Tek yetenekleri, kuşanan kişinin gücünü artırmaktı.

İskelet görünüşünü gizlemek için bu eşyaları kullandı.

Bu aceleci kamuflajın elbette bir nedeni vardı: Ainz ölümcül bir hata yaptığını fark etmişti.

Ainz Yggdrasil’deki görünüşüne alışkındı ve bir iskelete benzemek onu korkutmuyordu. Fakat bu dünyadaki insanlar için Ainz’in görünüşü dehşetle eş anlamlıydı. Hem canlarını kıl payı kurtarmış kız kardeşler hem de tam zırhlı şövalyeler ondan korkmuştu.

Şimdilik büyülü eşyalarla görünüşünü “korkunç canavar”dan “tehditkâr büyü kullanıcısı”na çevirecekti. Böylece biraz daha az ürkütücü görünmeliydi. Sonra Asayı düşündü ve sonunda onu yanında tutmaya karar verdi. Zaten kendisi için sorun değildi.

“Tanrınızdan yardım dilemeden önce bu insanları katletmemeliydiniz.”

Yalnızca bir ateistin aklına gelebilecek bu sözlerle Ainz, elleri dua eder gibi birleşmiş cesetten bakışlarını ayırdı ve bir büyü yaptı.

“[Uç].”

Ainz hafifçe göğe yükseldi; Albedo da kısa süre sonra peşinden yükseldi.

“「Ölüm Şövalyesi, hayatta kalan şövalyeler varsa onları sağ bırak. İşime yarayacaklar.」”

Ölüm Şövalyesi, paylaştıkları zihinsel bağ aracılığıyla Ainz’in iradesini anladığını bildirdi. Uzaktaki Ölüm Şövalyesi’nin düşüncelerini kelimelere dökmek zordu.

Ainz, boru sesinin geldiği yere olabildiğince hızlı uçtu. Yggdrasil’de daha önce hiç bu kadar hızlı uçmadığı için rüzgâr bedenini kırbaçlıyordu. Bedenine yapışan cübbe biraz rahatsız ediciydi, fakat bu his çabucak geçti.

Kısa süre sonra köyün üzerindeki gökyüzüne ulaştı ve aşağıdaki manzarayı süzdü.

Ainz köy meydanının bir kısmının su emmiş gibi karardığını gördü. Orada çok sayıda ceset, titreyen birkaç şövalye ve Ölüm Şövalyesi vardı.

Ainz, yorgunluktan hareket edemeyen ve soluk soluğa kalmış şövalyeleri saydı. Toplam dört kişiydiler. Beklediğinden fazla olsalar da birkaç kişinin fazladan kalması sorun değildi.

“Ölüm Şövalyesi. Şimdilik bu kadar yeter.”

Sözleri, çevredeki manzarayla tuhaf bir uyumsuzluk içindeydi; sanki dükkândan bir şey satın alıyordu. Fakat Ainz açısından bu durum alışverişe çıkmak kadar sıradandı.

Albedo eşliğinde yavaşça yere indi.

Sahte şövalyeler ağızları açık hâlde Ainz’e bakıyordu. Kurtarılmayı ummuşlardı, fakat karşılarına her şeyden sorumlu olan adam çıkmıştı. Onun gelişi bütün umutlarını yıktı.

“Selamlar, beyler. Benim adım Ainz Ooal Gown.”

Kimse cevap vermedi.

“Silahlarınızı bırakırsanız can güvenliğinizi temin edebilirim. Elbette dövüşmeyi tercih ederseniz—”

Bir kılıç yere atıldı. Çok geçmeden ötekiler de yere düştü ve yerde dört pala birikti.

Bu süre boyunca kimse konuşmadı.

“…Epey yorgun görünüyorsunuz. Yine de Ölüm Şövalyesi’nin efendisi önünde başlarınızı biraz fazla dik tutmuyor musunuz?”

Şövalyeler tek bir ses bile çıkarmadan hemen Ainz’in önünde yere kapandılar.

Efendilerinin huzurundaki vasallardan çok idamını bekleyen mahkûmlara benziyorlardı.

“…Canlarınızla birlikte gitmenize izin vereceğim. Bunun karşılığında efendinize— sahibinize— şunları söyleyin.”

Ainz [Uç] büyüsüyle şövalyelerden birinin yanına geldi. Ardından Ainz Ooal Gown Asası’nı tutmayan eliyle adamın miğferini çıkardı. Yorgun gözlerini inceledi; maskenin ardından bakışları buluştu.

“Buralarda sorun çıkarmayın. Burada huzursuzluk yaratırsanız sizi ülkenizin geri kalanıyla birlikte katlederim.”

Titreyen şövalye bütün gücüyle başını salladı. Telaşlı hareketi oldukça gülünç görünüyordu.

“Defolun. Bunu efendinize eksiksiz ilettiğinizden de emin olun.”

Çenesiyle gitmelerini işaret etti; şövalyeler tavşanlar gibi kaçtı.

Momonga kaçan şövalyeleri seyrederken usulca, “…Ah, bu rol insanı yoruyor,” diye söylendi.

Etrafta köylüler olmasaydı belki omuzlarını bile esnetirdi. Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’nda da aynı şeyi yapıyordu, ama ağırbaşlı biri rolünü oynamak Ainz gibi sıradan bir maaşlı çalışan için son derece yorucuydu. Yine de bu gösterinin perdesi kapanana dek bir maske daha takmak zorundaydı.

Ainz iç çekme isteğini bastırıp köylülere doğru yürüdü. Albedo onu takip ederken her adımına metal şakırtıları eşlik ediyordu.

Ainz Ölüm Şövalyesi’ne, “「—Zombi kölelerini temizle.」” diye emretti.

Ainz yaklaştıkça köylülerin yüzlerindeki şaşkınlık ve huzursuzluğu daha açık görüyordu.

Sorun, şövalyelerden kurtarıldıkları için sevinmemeleri değildi; önlerindeki kişiden korkuyorlardı.

Ainz bunu sonunda fark etti. Şövalyelerden çok daha güçlü olduğu için durumu zayıf birinin gözünden değerlendirmemişti.

Bundan ders çıkarmaya karar verdi ve sessizce düşündü.

Onlara fazla yaklaşırsa umduğu sonucun tam tersiyle karşılaşacaktı. Bu yüzden belli bir mesafede durup yumuşak bir tonla konuştu.

“Kurtarıldınız. Müsterih olun.”

“S-Siz…”

Köylülerden biri böyle diyordu, fakat Ainz’le konuşurken bile gözlerini Ölüm Şövalyesi’nden ayırmıyordu.

“Birinin bu köye saldırdığını gördüm ve yardıma geldim.”

“Ohh…”

Köylüler birbiri ardına konuşurken yüzlerinde rahatlama belirdi. Yine de tam anlamıyla huzura kavuşamıyorlardı.

Ne kadar uğraştırıcı. Başka bir yöntem mi denesem?

Ainz meseleyi pek hoşlanmadığı bir yöntemle çözmeye karar verdi.

“…Bununla birlikte yardımım karşılıksız değildi. Kurtardığım köylülerin sayısına uygun bir mükâfat bekliyorum.”

Köylüler birbirlerine baktılar. Para konusunda endişelendikleri belliydi. Fakat bakışları yumuşadı. Kurtuluş karşılığındaki bu sıradan para talebi, şüphelerini bir ölçüde yatıştırmış görünüyordu.

“K-Köyün şu anki hâliyle…”

Ainz, sözlerine devam etmeden önce elini kaldırıp diğer adamı susturdu.

“Bunu daha sonra konuşacağız. Buraya gelmeden önce iki kız kardeşi kurtardım. Şimdi onları buraya getireceğim. Beni burada bekleyebilir misiniz?”

Kardeşlerin konuşup gerçek kimliğini açığa çıkarmasını engellemeliydi.

Ainz cevaplarını beklemeden ağır ağır uzaklaştı. Bu sırada hatıralarını değiştirmek için büyü kullanmayı düşündü.

Overlord (LN)

Overlord (LN)

Ōbārōdo, オーバーロード, 不死者之王, 오버로드
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2010 Anadil: Japonca
Hikaye bir gün sessizce kapatılan popüler bir oyun olan Yggdrasil ile başlar. Ancak ana karakter Momonga oyunu kapatmamaya karar verir. Böylece Momonga “en güçlü büyücü” lakabıyla bir iskelet şeklini alır ve oyunun bir parçası olur. Dünya değişmeye devam eder ve oyun dışı karakterler (NPCler) bazı duygulara sahip olmaya başlarlar. Ailesi, arkadaşları ve toplumda bir yeri olmayan bu sıradan genç adam Momonga oyunun dönüştüğü bu yepyeni dünyayı ele geçirmeye karar verir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla