“NINA, mektubun var.”
Kılıç Kralı Nina Falion’ın kapısına mektup ulaştığında mevsim yazdı. Kılıç Tapınağı, tüm yıl yağan kar nedeniyle her daim buz gibi olurdu ancak o gün erken ilkbahar havası kadar sıcaktı. Eğitim salonunun ustası Kılıç Tanrısı Gal Falion öğle olmadan çalışmayı bırakmış; “Böyle güzel bir günde antrenman yapan aptaldır, o yüzden bugün kafanıza göre takılın,” deyip kestireceği yere doğru gururlu adımlarla yürüyüp gitmişti.
Nina tam bir usta gözdesi olduğundan, onun “kafanıza göre takılın” anlayışı antrenman yapmaya devam etmekti; fakat mektubu duyunca duraksadı.
“Mektup mu? İ…sol… Ah!”
Postacıdan mektubu alırken kan ter içinde olan Nina’nın yüzünde geniş bir tebessüm belirdi. Zarfın arka
tarafında, Su Tanrısı Stili ambleminin yanında tanıdık bir isim yazılıydı.
Isolde Cluel. Nina’nın daha birkaç yıl önce birlikte antrenman yaptığı, Su Tanrısı Stili’nin önde gelen kılıç ustası. Nina, onun şu anda Asura Krallığı’nda kılıç eğitmenliği yaptığını ve aynı zamanda bir Su Tanrısı Stili eğitim salonunu işlettiğini hatırladı. Aralarındaki ilişki dostçaydı fakat Isolde Kılıç Tapınağı’ndan ayrıldığından beri mesafeler girmişti aralarına. Bu yüzden mektubu hoş bir sürpriz olmuştu.
“Iıı…”
Hoş bir sürprizden de öteydi. Nina sevinçle zarfı yırtıp açtı ve içindeki kâğıdı şıp diye çıkardı. Ancak kâğıdın üzerindeki sıkış pıkış kelime öbeklerini gördüğü anda gözlerindeki ışıltı sönüverdi.
“Ne yazıyor?”
Nina… şey, okuma yazma bilmiyordu.
Tanıdığı birinin adını sökecek kadarını yapabiliyordu ama koca metinleri anlayacak seviyede değildi. Zaten Kılıç Tapınağı’nda böyle bir şeye hiç ihtiyaç duymamıştı.
Başka birine okuturum olur biter, diye düşündü. Bu eğitim salonunda düzgün bir eğitim alarak büyümüş birkaç kişi mutlaka vardı. Biri okuyabilirdi herhalde. Muhtemelen.
Nina arka bahçeye doğru ilerledi. Orada birkaç çırak neşeyle sohbet ederek güneşin tadını çıkarıyordu. Normalde kaytardıklarını gördüğünde onları azarlamak Nina’nın göreviydi; bu yüzden çıraklar aceleyle dikleşip bahanelerini hazırlamaya başladılar. Ancak bugün, ustanın açıkça tatil ilan ettiği o nadir günlerden biriydi. Bu yüzden Nina durumlarına tek kelime etmedi, bunun yerine mektubu okuyabilecek biri olup olmadığını sordu. Çıraklar bakıştı, ardından biri elini kaldırdı. Nina mektubu “İnsan dilini şöyle böyle okuyabildiğini” iddia eden çırağa uzattı ve okumasını istedi.
Mektubun içeriği oldukça basitti. Son birkaç yılda yaşananları ve son zamanlardaki gelişmeleri özetliyordu. Reida’nın ölümü, eğitim salonunu çekip çevirmenin zorlukları… Bir de kılıç eğitmeni olarak Isolde’nin Ghislaine ile yaşadığı şiddetli tartışmalar. Nina bu ayrıntıyı duyunca gülümsedi; düzenli, kuralcı Isolde’nin Ghislaine’in yabani lafları karşısında küplere binişini gözünün önüne getirebiliyordu.
Ancak mektubun sonundaki mesaja geldiklerinde yüzündeki o tebessüm yerini ciddiyete bıraktı.
“Majesteleri Ariel’in taç giyme töreni yakında gerçekleşecek. Bütün bir ay ülke çapında görkemli bir festival havasında geçecek. Bu vesileyle gelip ziyaret etmeni çok isterim.”
Nina bu sözleri duyduğu anda Asura Krallığı’na gitmeye karar verdi. Tereddüte yer yoktu. Kılıç Tanrısı Stili boşuna “ilk hamleyi yapan kazanır” öğretisini savunmuyordu ya. Gitmek istediği an, kalkıp yola koyulacağı andı.
***
Asura Krallığı’nın başkenti Ars’ın ana caddesi adeta insan seline teslim olmuştu. Öyle bir kalabalıktı ki hafifçe bir yana yalpalasanız omzunuz bir başkasına çarpıyor, birkaç metre ilerisini görmek dahi imkânsızlaşıyordu. Aşırı büyümüş bir kar kurdu sürüsünden bile daha sıkışık, lebaleb bir insan yığını vardı.
Yaklaşan taç giyme törenine hazırlanan Asura Krallığı’nın başkenti, dünyanın dört bir yanından insanları kendine çekmişti. Dünyanın en güçlü devletinin hükümdarını tek bir an olsun görebilmek umuduyla gelen taşralılar; diplomasi adına tebriklerini sunmak için yabancı diyarlardan gönderilen soylular; sarayda iş bulmak için bundan daha iyi bir zaman olamayacağını düşünen gezgin kılıç ustaları; loncanın insan kaynağı sıkıntısı çekeceğini öngörüp kolay yoldan dolgun para kazanmaya gelen maceracılar; bir ağacı saklamanın en iyi yolunun orman olduğunu bilip kaçacak yer arayan kanun kaçakları; bu devasa ve coşkulu kalabalıktan büyük vurgun yapmak amacıyla tekinsiz mallarını satmaya gelmiş tüccarlar… Merkez Kıta’da yaşayan her bir ırk ve hatta kıtanın ötesinden gelenler bu ülkeye doluşmuştu. Tüm bunların üzerine bir de Asura Krallığı’nın Beyaz Şövalyeleri bugün geçit töreni düzenleyeceği için, şehrin kendi halkı bile sevgili şövalyelerini bütün ihtişamıyla görmek adına ana caddeye dökülmüştü.
“Uuuuuh…”
Bu mahşeri kalabalığın ortasında kalan Nina, bir sağa bir sola bakınarak şehrin merkezine doğru ilerlemeye çalışıyordu. Hayatında ilk kez bu kadar çok insanı bir arada görüyordu. Daha önce oldukça büyük olduğunu düşündüğü kasabalara gitmişti ama hayal gücünü aşan bu muazzam insan seli karşısında adeta nutku tutulmuştu.
“Tch, önüne baksana seni gidi domuz!”
“Ne… Ah, şey… Ha?”
Birinin kendisine öfkelendiğini idrak edene kadar, adam çoktan insan denizinin içinde kaybolup gitmişti.
Bu durum Nina için yeni bir şeydi. Sonuçta kendisi bir Kılıç Kralı’ydı; keskinleşmiş duyularıyla kendisine söven adamı saniyesinde tespit edebilir, isterse izini sürebilirdi. Fakat adam sadece sövüp yoluna devam etmişti. Muhtemelen dönüp yüzüne bakmaya bile tenezzül etmemişti. Büyük şehirlerde bu tür kabalıklar bir nevi selamlaşma biçimi herhalde, diye düşündü. Burası Kılıç Tapınağı olsaydı, kendisiyle bu şekilde konuşan herkesi dosdoğru bir iyileştirme büyücüsüne gönderirdi… Ama belki de başkentte birinin size küfretmesi, illa kavga çıkarmak istediği anlamına gelmiyordu.
“Hey, güzel hanımım, şöyle bir bakmak ister misin?”
“G-güzel mi? Kim… ben mi?”
Birkaç kararsız adım daha attıktan sonra Nina, kendisine seslenen kişinin bir tüccar olduğunu fark etti. Adam hemen yakındaki küçük bir dükkânda bağırarak bir şeyler satmaya çalışıyordu.
“Aha, tabii ki! Şimdiye kadar sizin gibi güzel birini hiç görmemiştim… Bu arada hanımefendi, başkentte yenisiniz galiba, değil mi?”
“Evet! Ama nasıl bildiniz?”
“Ha? Buralı olmadığınız her halinizden belli. Böyle bir kalabalık karşısında ne yapacağını bilemeyip afallamak, dışarıdan gelen birinin en belirgin alametidir.”
Taşralı bir çaylak gibi bocaladığının söylenmesi Nina’nın yüzünü pancar gibi kızarttı. Büyük şehirde gayet havalı takılacağını sanıyordu ama gerçek şehirlilerin gözünde onun büyük şehir anlayışı bile hâlâ kasabadan farksızdı.
“Gerçekten de devasa bir kalabalık. Sanırım herkes taç giyme töreni için gelmiş?”
“Sebeplerden biri bu tabii ama bugün aynı zamanda şövalyelerin geçit töreni var, o yüzden herkes ana caddeye üşüştü.”
“Anladım…”
“Bütün o tabelaları gördünüz, değil mi? Töreni izlemek isteyenlerin ana caddeye gitmesi, istemeyenlerin ise arka yol olan Saalten Caddesi’ni kullanması yazıyordu…”
“Afedersiniz ama ben okuyamı—”
“Ah, anladım, anladım. Şuna bak sen! Madem geçit törenini izlemeye ihtiyacınız yok, dükkânımıza uğramak ister misiniz? Arka kapısından Saalten Caddesi’ne çıkmak oldukça kolaydır.”
“Emin misiniz? Ama ben geçiş üc—”
“Aman efendim, sizden para almak aklımın ucundan bile geçmez… Ah, doğru ya. Madem okuma bilmediğinizi söylüyorsunuz, size ürünlerimizden birini satın almanızı öneririm. Yanında figürüyle gelen resimli bir kitap bu, üstelik kitabın sonunda okumayı bile öğretiyor. Fevkalade yorumlar aldı! Fevkalade!”
“Bir kitaba verecek kadar par—”
“Aman efendim, hiç dert etmeyin, kesinlikle dert etmeyin. Bizim kitaplarımız başka yerlerde bulacaklarınızdan katbekat ucuzdur. Altı üstü iki Asura büyük bakır parası… Yok yok, içimden bir ses bunun bir kader olduğunu söylüyor, o yüzden fiyatı bir Asura büyük bakır parası ile sekiz küçük bakır paraya düşürüyorum. Ne dersiniz?”
Nina ne olduğunu anlamadan kendini elinde resimli bir kitap ve bir figürle, epey tenhalaşmış bir yolda dikilirken buldu. Cüzdanı ise tam bir Asura büyük bakır parası ile sekiz küçük bakır paranın ağırlığı kadar hafiflemişti.
Satıcının makineli tüfek gibi sıraladığı laflar karşısında neye uğradığını şaşırmıştı. Nina durumun farkına vardığında kendini bir şeylere zorlanmış gibi hissetti ama bu tamamen olumsuz bir his sayılmazdı. Tüccarın laf hamlelerinin hızı, ona Kılıç Tanrısı Gal Farion ile yaptığı antrenmanları hatırlatmıştı.
Yine de bir büyük bakır para ve sekiz küçük bakır para… Kitap piyasasının standartlarına göre ucuz sayılsa da Nina’nın cüzdanının standartlarına göre gayet pahalıydı. Fakat o tüccar ona yolu göstermişti, bu yüzden adama olan borcunu ödememiş olmak Kılıç Kralı olarak şanına leke sürerdi.
Böylesi en iyisi oldu, diye düşündü Nina. Ve böylece yürümeye başladı.
Saalten Caddesi, ana caddeden iki metre kadar daha aşağıda kalıyordu. Biraz nemliydi ve pek çok tünelle birleşiyordu; turistlerden ziyade yerlilerin kullandığı bir kestirme yol gibiydi. Yolun kendisi genişti ve tüccarın dediği gibi ana caddeye kıyasla daha sakindi. Tabii bu sadece göreceli bir durumdu, neticede cadde hâlâ hınca hınç insan doluydu… Fakat burada insan akışı, şehrin merkezine gidenler ve şehir sınırlarına doğru ilerleyenler olarak düzgünce ikiye ayrılmıştı, böylece Nina fazla itilip kakılmadan yoluna devam edebiliyordu.
“Bu gidişle hava kararmadan Isolde’nin antrenman salonuna varırım herhalde.”
Az önce verdiği para karşılığını fazlasıyla verecek gibi görünüyordu. Bunları düşünerek elindeki figüre ve resimli kitaba tekrar göz attı.
Elindeki figür mızrak tutan bir iblise aitti, resimli kitabın kapağında da aynı karakter çizilmişti. Muhtemelen hikâyenin kahramanıydı. Sıradışı olansa, bu kahramanın Superd ırkından gelmesiydi. Nina kitabın nasıl bir hikâye anlattığını bilmiyordu ama bir savaşçı olarak ömrü boyunca hep bir Superd ile dövüşmek istemişti. Arkadaşı Eris’in söylediğine bakılırsa Superdler inanılmaz derecede güçlüydü. Şeytanın bile ödünü patlatacak bir tehdit saçan o Çılgın Köpek Eris bile Superdlerden saygıyla bahsediyorsa, bu Nina’nın merakını iyice kabartmıştı.
Üstelik o tüccarın dediği gibi okuma yazma öğrenmeme de yardım edecekse, antrenman aralarında biraz çalışmaktan zarar gelmez, diye düşündü yürümeye devam ederken.
Ana caddeden yükselen coşkulu tezahüratları duyunca dikkati o tarafa kaydı. Görünüşe göre geçit töreni başlıyordu. Bu heyecan, töreni merak etmesine yol açmıştı; aslında önce Isolde’yi ziyaret etmeyi planlıyordu ama ana caddeye şöyle bir uğrayıp izlemekten bir şey çıkmazdı, değil mi?
“Ha?”
Fakat tam o sırada gözünün ucuyla, ona bir yerlerden tanıdık gelen kızıl saçlı bir kadın ilişti.
“Eris?”
Onun burada ne işi var ki? diye düşündü Nina, kadını gözleriyle takip ederken. Hiç şüphe yoktu, ta kendisiydi. İki metre yukarıdaki ana caddede kızıl saçlı bir kafa belirmişti. Nina onu yalnızca arkadan görebiliyordu ama o duruş yanılmasına imkân tanımıyordu. Kesinlikle Eris’ti. Nina onun burada ne aradığını bilmiyordu ama yüreğinde beliren o özlem duygusuna engel olamadı.
“Eri—” Nina seslenmeye yeltendi ama bir şey sözlerini boğazına tıkadı.
“Hop bakalım Lucie! Görebiliyor musun?”
“Evet! Her yer pılpıl parılıyor!”
Nina’nın sözlerini boğazına tıkayan şey, Eris’in omuzlarına kaldırdığı küçük kız çocuğuydu.
“Hadi ama Eris, onu biraz da ben omuzlarımda taşımak istiyordum.”
“Olmaz! Tek derdinin Lucie’nin bacaklarını salyaya boğmak olduğunu biliyorum, tıpkı dün gece bana yaptığın gibi!”
“Aşk olsun! Kendi öz kızıma öyle bir şey yapmayı aklımdan bile geçirmem!”
“Hadi oradan, sanki bilmesek!”
“Yani, onu bacaklarını salyalarıma boğmak isteyecek kadar çok sevdiğim doğru tabii ama…”
Eris bu atışmayı hemen yanında duran adamla yapıyordu. Nina bu adamı da daha önce görmüştü; İblis Kralı Badigadi ile karşılaştıkları o korkunç anlarda…
İblis Kralı’nı tek bir hamlede yere seren o büyücüydü bu.
Son zamanlarda adı “Ejderha Tanrısı’nın Sağ Eli” olarak anılan ve dünyanın dört bir yanında görüldüğüne dair haberler gelen adamdı bu.
Rudeus Greyrat.
“…”
Nina, büyük bir şokun etkisi altında olduğunu fark etti.
Eris’in, Ejderha Tanrısı Orsted’e karşı savaşına yardım etmek için Rudeus’un yanına döndüğünü biliyordu. Mektupların arkası kesilince ikisinin de öldürüldüğünden emin olmuştu ama sonradan Asura Krallığı’nda birlikte görüldüklerine dair kulaktan kulağa yayılan söylentiler de işitmişti. Rudeus bu olayın ardından Ejderha Tanrısı’nın Sağ Eli olarak anılmaya başlamıştı, bu yüzden Nina, Eris’in de Ejderha Tanrısı’na boyun eğdiğini varsaymıştı.
Eris’in güçlendiğinden, eskisine kıyasla çok ama çok daha güçlü bir savaşçı hâline geldiğinden emindi.
Ama Nina’nın şu an karşısında gördüğü Eris, zihninde canlandırdığı o kişiden fersah fersah uzaktı. Bu Eris, bir adamla şakalaşıp gülüşüyordu. Omuzlarında taşıdığı küçük kız da büyük ihtimalle onun kızıydı. Eris’in evlenebileceği, hele ki anne olabileceği Nina’nın aklının ucundan bile geçmemişti. Tanıdığı o vahşi yaratık, o Çılgın Köpek… şimdi kalkmış bunu yapıyordu. Geçit törenini izlemeye gelmiş, deliler gibi sevdiği belli olan kocasıyla cilveleşiyordu…
“Ben… en iyisi Isolde’nin yanına gideyim.”
Zihninden geçen bu düşünceyle Nina bakışlarını başka yöne çevirdi.
Nina, Kılıç Kralı olarak sonunda Eris’le eşit seviyeye geldiğini sanmıştı fakat şimdi göğsünü ezip geçen devasa bir yenilgi duygusuyla baş başa kalmıştı.
Nina fark etmemişti ama şu detay oldukça önemliydi: Nina’nın görüş alanının hemen dışında, kalabalığın arkasında kalan Roxy ve Sylphie, Rudeus’un yanında duruyordu; Zanoba ile Julie de hemen yanı başlarındaydı.
***
Ardından Nina, Isolde’nin antrenman salonuna geçti. Buradaki ciddi atmosfer ve ortama sinmiş keskin ter kokusu sinirlerini yatıştırdı. Isolde’yle selamlaştıktan sonra Nina öğrencilerle tanıştırıldı. Kızlı erkekli öğrencilerin her biri, hayatında karşı cinsle hiç yakınlaşmamış insanlara özgü o dürüst ve mütevazı havayı taşıyordu.
Gerçek bir kılıç ustası dediğin böyle olmalı işte, diyerek içini rahatlattı Nina.
Antrenman salonunu gezdikten sonra Nina, Isolde’nin evine götürüldü. Isolde’nin kaldığı evde boş bir oda bulunduğundan, Nina’nın Ars’ta geçireceği süre boyunca orada kalması hususunda anlaşmışlardı. Bu oda önceden Su Tanrısı Reida tarafından kullanılıyordu fakat artık pırıl pırıl temizlenmişti.
Reida konusu Nina’nın pek umurunda değildi; asıl Isolde’nin hayatında erkek olduğuna dair en ufak bir iz bulunmaması içine su serpmişti. Sonuçta o bir Su İmparatoru, bir kılıç eğitmeni ve şövalyeydi; harika bir kısmetti. Eris bile evlenip çoluk çocuğa karışabildiyse, böyle ışıl ışıl parıldayan Isolde hayli hayli birini bulabilirdi. Isolde’nin evine girdiğinde kocası ve çocuğuyla tanıştırılmak Nina için hiç de sürpriz olmazdı. Kendini en kötüsüne hazırladığı için de şimdi hissettiği rahatlık bir o kadar büyüktü.
“Nina, geçit töreni bittiğinde aslında küçük bir toplanma olacak. Uzun yoldan geldiğin için yorgunsundur ama sen de katılır mısın? Kılıç Kralı’yla tanışmayı çok isteyen pek çok kişi var.”
Isolde bu teklifi sunduğunda Nina bir yandan bagajını yere bırakıyor, bir yandan da nefesleniyordu.
“Olur, bana uyar,” diyerek hemen kabul etti Nina. Bu “küçük toplanma” dedikleri şeyin ne olduğuna dair fikri yoktu ama zaten akşam için bir planı da bulunmuyordu. Şehri gezme işini yarına erteleyebilirdi.
Ya da, o öyle sanıyordu.
Nina verdiği bu karardan daha bir saat bile geçmeden pişman olmaya başladı.
Tabii bu pişmanlığa varana kadar zihninden pek çok düşünce geçip gitti. Her şey, Bir terslik var, diye düşünmesiyle başladı. Isolde onu kraliyet sarayının yakınlarındaki devasa bir malikaneye getirdiğinde hissetmişti bunu. Ha? “Küçük bir toplanma” için biraz fazla büyük değil mi burası? diye geçirdi içinden.
Sonraki düşüncesi ise Oyuna getirildim oldu. Süslü püslü bir odaya götürülüp süslü bir elbise seçmeye zorlandığında ve birkaç hizmetçi tarafından elbisenin içine adeta tıkıştırıldığında anlamıştı bunu. Bu kesinlikle soylulara özel bir parti, diye düşündü.
Ve işte onu şu anki durumuna getiren son düşünce: Keşke gelmeseydim. Neden bu kadar çabuk kabul etmişti ki? Neden böyle saf gibi peşine takılmıştı? Neden hiç itiraz etmeden kendisini giydirmelerine izin vermişti? Normalde Nina, özgürlüğü için savaşır, gerekirse yolunu dövüşerek açardı. Peki neden yapmamıştı? Herhalde kendinde değildi. Alışık olmadığı bir elbiseye sarılmış, dengesini bozan tehlikeli yüksek topuklular giydirilmiş, hatta belindeki o en güvenilir yoldaşı olan kılıcından bile mahrum bırakılmıştı. Isolde onu partinin balo salonuna sürükleyip birbiri ardına insanlarla tanıştırırken Nina işte tam da bu haldeydi.
Ama çok geçmeden içini az da olsa rahatlatan bir şey fark etti: Buradaki herkes soylu değildi. Çoğunluğu öyle olsa da, aralarında halktan yetişme şövalyeler ya da başka bir ülkeden kapılmış genç ve gözde büyücüler gibi Nina’nın anlayabileceği dünyadan insanlar da vardı. Ve o kalabalığın içinde, tıpkı Nina gibi kandırılarak buraya getirilmiş, sudan çıkmış balığa dönmüş kişiler de göze çarpıyordu.
İnsan yalnız olmadığını anlayınca rahatlardı. Yavaş yavaş kendini toparlayan Nina, bir Kılıç Kralı olduğunu hatırladı. Rakibini analiz edip zafer şansını tartmak onun için çocuk oyuncağıydı. Etrafını saran herkesin birer ezik olduğunu teyit edince, içindeki cesaret bile biraz olsun yerine geldi.
Cesaretini toplayan Nina’nın aklından ilk geçen şey, Karnım acıktı oldu. İştahı açılmıştı. Öğleden beri tek bir lokma bile yemediğini fark etti. Kılıç Tanrısı Stili uygulayıcılarının hepsi boğazına düşkündü. Antrenmanlarının ormana kapanmasını falan gerektirdiği zamanlar dışında asla öğün atlamazdı.
Ve elbette gözleri, balo salonunda sergilenen o enfes yemeklerle dolu açık büfeye kaydı. Ve doğal olarak, partidekilerin şaşkın bakışları arasında gözüne kestirdiği her lezzetli lokmaya saldırdıktan sonra kendini en yakın tuvalete atmak zorunda kaldı. Hizmetçinin Nina’ya tuvalete kadar nazikçe rehberlik etmesi—işini bitiren Nina’nın elbiseyi tekrar giymek için ecel terleri dökmesi—Nina elbiseyi nihayet giydiğinde hizmetçinin çoktan sırra kadem basmış olması—ve Nina’nın balo salonuna nasıl döneceğine dair en ufak bir fikri olmadan bu labirent gibi malikanede kaybolması… Bütün bunlar kaçınılmazdı elbette.
Bu durum gerçekten canımı sıkmaya başladı, diye düşündü. Nina loş koridorda isteksiz adımlarla yürürken kendi kendine iç çekti. Asura Krallığı’na geldiğinden beri ayak bastığı her yerin atmosferi altında ezilip durmuştu; bu da dengesini bozuyor, onu gerçeklikten biraz olsun uzaklaştırıyordu. Kılıç Kralı olduğu için dünyalara meydan okuyabileceğine dair o inancı darmadağın olmuştu.
“Eskiden bu kadar çok düşünmeden hareket ederdim…”
Belki de artık öğrencileri olan bir Kılıç Kralı haline geldiğindendi. Ya da Eris’le karşılaşmış olması ve onun huyu suyu kendisine bulaşmış olduğundandı. Eskisi gibi sonuçlarını düşünmeden pat diye hareket edemiyordu artık. Bu değişimin kendisini daha iyi bir savaşçı yaptığına inanıyordu ama…
“Ah, doğru ya, Isolde’ye Eris’ten bahsetmeyi unuttum.”
Eris şehirdeydi, bu yüzden Nina üçünün birlikte antrenman yapmasını teklif etmek istemişti. Ancak bunu aklından geçirdiği an, o öğleden sonra gördüğü manzara zihninde çakıverdi. O görüntüyü kafasından atmak için başını hızlıca iki yana salladı.
O artık benim tanıdığım Eris değil, diye düşündü.
O anı unutmak, bir an önce balo salonuna dönmek istiyordu. Uyduruk bir bahane söyleyip eve gitmeliydi. Bu malikane huzursuz edici olabilirdi fakat Asura Krallığı’nda gezilecek başka pek çok meşhur yer vardı. Isolde’den kendisini gezdirmesini rica edebilirdi… Yok, arkadaşının işi başından aşkındır kesin, o yüzden tek başına gezmesi gerekecekti. Şehirde festival havası vardı, kendini eğlendirecek bir şeyler illaki bulurdu. Belki buradaki Kılıç Tanrısı Stili antrenman salonunu ziyaret edebilirdi.
Pekala, tamamdır… Hm?
Tam kararını vermişken Nina’nın gözü aralığından ışık sızan bir odaya takıldı. Kapı küçüktü, balo salonuna çıkmadığı aşikardı. Yine de içeride yön tarif edebilecek birilerinin olma ihtimali yüksekti; Nina en azından yolu sorabileceğini düşündü. İçine biraz su serpilmiş halde kapıya yaklaştı ve…
“…Majesteleri Ariel, bunun herkesçe öğrenilmesini istemezsiniz, değil mi?”
Bu besbelli bir tehditti. Adımları bıçak gibi kesildi.
Majesteleri… Ariel mi? Nina gibi bir taşralı bile bu koskoca ülkede bu şekilde hitap edilecek yalnızca tek bir kişi olduğunu biliyordu.
Ariel Anemoi Asura.
Uzaktaki Ranoa Krallığı’nda geçen yaklaşık on yılın ardından tahtına görkemli bir dönüş yaparak halkının gönlünü fetheden kraliçe. Başkent Ars’taki tüm bu kutlamaların ve coşkunun sırf bu tek kadın için düzenlendiğini söylemek bile hafif kalırdı.
“Aaa? Ne demek istiyorsunuz ki?”
“Hatırlamadığınızı mı ima ediyorsunuz?”
Nina parmak uçlarına basarak kapıya doğru ilerledi. Ulaştığında, aralıktan içeriye göz attı.
Ah!
İçeride bir adamla bir kadın vardı; sandalyede oturan sarışın bir kadın ve yanında duran açık kahverengi saçlı bir adam. Adamın yüzü Nina’ya oldukça tanıdık geliyordu.
“Yapmayın ama. O her şey olabilir…”
“Hiç de değil, aslında—”
Rudeus Greyrat.
Daha öğleden sonra Eris’le birlikte kahkahalar atan o adamdan eser yoktu. Şeytani tebessümünü Ariel’in yanağına doğru iyice yaklaştırdı.
Nina’nın zihninde birden bir şimşek çaktı.
Kadını kendisiyle yatmaya zorluyor!
Rudeus Greyrat, Eris’in yanı sıra iki eşi daha olmasıyla tanınan bir adamdı. Nina onun epeyce… şehvetli biri olduğuna dair söylentileri de hatırlıyordu. Sokaktaki dedikodulara göre Ariel’in hükümdar olmasına yardım etmek için perde arkasında epey ter dökmüştü. Eğer gerçekten Orsted’in emrindeyse, muhtemelen Orsted’in piyonu olarak Ariel’e yardım etmişti. Şimdi de onunla yatması için kadına şantaj yapıyordu.

Nina anında kararını verdi: Onu öldürecekti.
Düşünmeye gerek yoktu. Ariel’e neyle şantaj yapıldığını bilmiyordu. Rudeus’un ne kadar güçlü olduğunu da bilmiyordu. Ama Isolde, Ariel’in emrindeydi. Bir dostunun patronuna şantaj yapılıyorsa kılıcını kınında tutmak için hiçbir sebep yoktu. Yanında kılıcı bile yoktu ama bunun bir önemi yoktu; Nina onu bir şekilde katletmenin yolunu bulurdu.
Normalde olsa Nina kendine durup beklemesini söylerdi… fakat son birkaç saatte yaşadıkları, kendini kontrol etme yetisini büsbütün yok etmişti.
Ancak daha harekete geçemeden, hemen arkasından yayılan düşmanca aura Nina’nın duyularını alarma geçirdi.
“Gah!”
Hızla arkasına döndü. Karşısında, kan kırmızısı elbisesiyle bir canavar duruyordu.
“Eris?!”
Nina onun burada olacağını düşünmemişti ama Eris her zaman Rudeus’un yanındaydı. Rudeus buradaysa doğal olarak o da gelecekti.
“Nina?”
Eris’in ifadesi bir anlığına gevşeyip yerini şüpheye bıraksa da öfkesi çok geçmeden geri döndü.
“O öldürme niyetini kime doğrultuyorsun, söylesene?”
Kahretsin, diye düşündü Nina. Eris bu hâle geldiğinde onu durdurmanın bir yolu yoktu. Birbiriyle çatışırlarsa Rudeus da içerideki odadan koşarak gelecekti. İkiye tek bir dövüşü göze almış oluyordu. Eris’in elinde kılıç olmayabilirdi ama diğer tarafta bir büyücü varken kıskaca alınmak…
“Ha? Bu kadar çabuk mu döndün Eris?”
Nina en kötü senaryoyu kafasında kurana kadar olay çoktan gerçekleşmişti bile. Arkasındaki kapı açıldı ve Rudeus başını dışarı uzattı. Nina zafer ihtimalinin tamamen ortadan kalktığını anında kavradı; ancak imkânsızın üstüne vahşi bir canavarın azmiyle gitmek, Kılıç Tanrısı Stili’nin özüydü. Nina gücünü karın bölgesinde toplayıp odaklanmaya başladı.
“Pekala Lord Rudeus, sanırım artık partiye katılmamızın vakti geldi. Konuklarımızı bekletiyoruz.”
Ariel, olabildiğince umursamaz bir edayla Rudeus’un yanında belirdiğinde Nina’nın topladığı bütün güç eriyip gitti. Ariel’in yüzünde ne en ufak bir çaresizlik ne de tehdit edilmiş bir ifade vardı. Burada bir şeyler yanlıştı. Yine. Son birkaç saattir iyice aşina olduğu bir histi bu.
“Şey… tehdit edilmiyor muydunuz?” diye sordu, omuzlarını düşürürken.
“Hm?” Ariel, Nina’nın duruşuna bakıp sadece başını yana eğdi.
Nina ile Ariel daha önce hiç tanışmamıştı. Fakat Nina’nın duruşunu ve ifadesini Eris’inkiyle karşılaştırıp az önce yaptıkları konuşmayı da şöyle bir düşününce Ariel durumu çözdü.
“Aah, hayır. Aslında Rudeus’a bir talepte bulunan bendim, o da bunu reddetti. Yine de yardımını almak istediğim için onun zayıf noktası olduğunu düşündüğüm şeyi koz olarak sundum ama o beni alt etti… Yoksa siz konuşmanın sadece ikinci yarısını duyup tehdit edildiğimi sanarak beni kurtarmaya mı geliyordunuz?”
Nina, gözleri hâlâ şaşkınlıkla açık bir şekilde cılızca başını salladı. Ariel nazikçe Nina’nın kolunu tutup onu dikkatle ayağa kaldırdı.
“Çok teşekkür ederim. Sanırım daha önce tanışmamıştık. Ben Ariel Anemoi Asura, Asura Krallığı’nın müstakbel hükümdarıyım.”
“Şey, ah, ha?”
Karşısında koskoca bir krallığın tüm ihtişamıyla duran müstakbel lideri vardı ve buna rağmen kendini tanıtmaya lüzum görmüştü. Birbiri ardına gelişen bu olayları akıl erdiremeyen Nina paniğe kapılarak Eris’e baktı. Eris, Nina’yı şüpheyle süzse de derin bir iç çekip imdadına yetişti.
“Bu Nina.”
“Bir tanıdığınız mı, Leydi Eris?”
“Evet, kendisi Kılıç Azizi Nina Falion. Zamanında Kılıç Tapınağı’nda birlikte antrenman yapmıştık.”
Eris’in kaçınılmaz olarak eski antrenman arkadaşının burada ne aradığına dair hiçbir fikri olmadığını söyleyeceğini anlayan Nina, konuşmanın önünü kesmesi gerektiğini fark etti.
“B-Ben artık bir Kılıç Kralıyım! Tıpkı senin gibi!”
“Aah… Öyle mi? Tebrikler.”
Nina, bu cılız tebriğin ardından sessizliğe gömüldü. Durduk yere unvanıyla övünmüş gibi görünmüştü. Oysa tek istediği biraz bağlam sunmaktı…
“Anlıyorum, Leydi Nina. Müsterih olun, bu geceki parti Rudeus ve benim tarafımdan planlandı. Daha sonra konuşma fırsatımız olacağını düşünüyorum ama şimdilik lütfen rahatınıza bakın ve gecenin tadını çıkarın.”
“A-Ah, t-tabii…”
Ariel sıcak bir şekilde gülümsedi ve Rudeus ile birlikte koridorda ilerledi. Onları uğurladıktan sonra Nina derin bir iç çekti. Bugün yaşanan her şey dengesini altüst etmeye devam ediyordu.
“Sahi, senin ne işin var ki burada?” diye sordu onunla geride kalan Eris.
Nina eski dostuna dönüp baktı. Kızıl elbisesi ve toplanmış saçları ona pek yakışmıştı; kolye, küpe ve diğer takı seçimleri sade ve zevkliydi. Gerçek bir hanımefendinin zarif izleriydi bunlar.
“Şey… Eris… Elbisen, ımm, güzel görünüyor.”
“Heh heh, tabii ki güzel görünecek! Rudeus kendi seçti bunu!”
İşte o kıvılcım. Eris ne de olsa o kadar da değişmemiş, diye düşündü Nina. Şimdilerde göğsünü kabartan bu gururlu kadının, az önceki o vahşi hayvanla aynı kişi olduğuna inanmak zordu. Ama yine de…
Nina iç çekerek derdini Eris’e dökmeye başladı. “Şunu bir dinlemen lazım. Bak şimdi Isolde…”
***
Sonunda Nina, bu partinin tam olarak ne için düzenlendiğini bir türlü kavrayamadı. Eris’le birlikte balo salonuna döndüklerinde, Rudeus’u kalabalığa hitap ederken buldular:
“Ejderha Tanrısı Orsted sizin dostunuzdur! Hemen şimdi katılırsanız, bunu hiçbir ücret ödemeden hediye olarak veriyoruz! Endişelenmeyin, kayıt ücreti falan yok. Tek istediğimiz, seksen yıl sonra çıkacak bir savaşa hazırlık olarak gücünüzü toplamanız ve zamanı geldiğinde bu gücü Ejderha Tanrısı Orsted’e ödünç vermeniz. Bu kadarcık bir söz verirseniz, Orsted Şirketi önümüzdeki yüz yıl boyunca desteğini garanti ediyor! Ejderha Tanrısı Orsted, şüpheli tanrımsı figürlerin kehanetlerinden tutun da haneye tecavüz dehşetine kadar, en zor anınızda sizi her türlü tehlikeden kurtaracaktır. Lütfen, Ejderha Orsted’e verilen her oy, parlak bir geleceğe verilen oydur!”
Nina ne söylediğini pek anlayamadığı için yalnızca başıyla onaylamakla yetindi.
Anlaşılan Rudeus müttefik topluyordu. Az önceki karşılaşmalarının gerçekten bir yanlış anlaşılma olduğunu varsayarsa, Eris’in kocasına yardım etmeye karşı değildi. Yine de Nina tam olarak ne istediğini kavrayamıyordu. Seksen yıl sonra bir savaş çıkacaktı ve zamanı geldiğinde Orsted’e yardım etmelerini istiyordu… Yani o zamana kadar güç toplamalarını bekliyordu. Biraz dolambaçlı bir plandı.
Kafası karışan tek kişi Nina değildi; diğer konukların çoğu da benzer şekilde şaşkın görünüyordu. Ancak günün sonunda herkes başını sallayarak kabul etti. O odadaki tek bir kişinin bile Ariel’in bir ricasını geri çeviremeyecek oluşu da buna yardımcı olmuştu elbette.
Partiden sonra Nina, Eris’in teklifiyle konakta kaldı. Isolde da onlara katıldı. Meğer bütün bu mülk Ariel’in Rudeus’a bir hediyesiymiş; dolayısıyla istedikleri gibi kullanmakta özgürdüler, ya da en azından Eris’in böbürlenerek anlattığı şey buydu.
O gece, yıllar sonra ilk kez üçü bir araya gelip uzun uzun sohbet ettiler. Eris yine sadece ve sadece Rudeus’tan bahsetmeye devam ediyor, Isolde bile artık kendine bir eş arzuladığından dert yanıyordu. Bu ikilinin atışmasını izlemek Nina’da eski günlerin anısını canlandırdı; konuştukları konular biraz değişmiş olabilirdi ama onların yanında duyduğu keyif zerre kadar azalmamıştı. Sadece bu bile Nina’nın başkent Ars’a yaptığı yolculuğa değmişti. Ertesi gün geldiğinde, içindeki o aptalca kıskançlık ve yenilgi hissi iyice silinip gitmişti. Yeniden kendisi gibi hissediyordu.
Taç giyme töreni şenlikleri sona erene kadar Nina, Ars’ın sunduğu her şeyin tadını çıkardı. Manzaralar, kalabalıklar, antrenman salonları… Nereye gitmek istese gitti. Üstelik yalnız da değildi; Isolde’nin iş yükümlülükleri yüzünden katılamadığı gün çoktu ama her ne hikmetse Eris, tüm bu süre boyunca Nina’nın yanından bir an olsun ayrılmadı.
Eris ağzını her açtığında Rudeus hakkında gevezelik ediyordu, bu yüzden Nina ister istemez neden kocasına yapışmak yerine kendi peşinde dolaştığını merak etti. Fakat onunla bu kadar çok vakit geçirdikten sonra Eris’in kafasından geçenleri anlamaya başladı: Nina’nın Rudeus’un teklifini ciddiyetle kabul etmesini istiyordu. Eris’in kelimelerle arası pek iyi değildi, bu da asıl anlatmak istediği şeyi anlamayı zorlaştırıyordu ancak onun bu samimi ve dürüst tavrı Nina’nın kalbine dokunmuştu. Rudeus’un ricası, anlaşılmaz bir saçmalık olmaktan çıkıp Nina’nın artık ciddi ciddi düşündüğü bir meseleye dönüştü.
Nina, taç giyme töreni bittikten sonra Kılıç Tapınağı’na döndü. Yol boyunca, seksen yıl sonra Orsted’in saflarına katılmayı nasıl kabul ettiğini düşündü durdu. Eris’in ne kadar mutlu, ışıl ışıl ve neşeli göründüğünü… Ve Rudeus’un hemen onun yanında nasıl durduğunu.
Atını mahmuzlarken kafasında hep onlar vardı. Bu karara henüz tamamen kendini adamış değildi. Fakat Kılıç Tapınağı’na vardığında kendisini karşılayan kişiyi gördüğü an, zihnindeki tüm taşlar yerine oturdu.
Gelen kişi Nina’nın kuzeniydi. Nina’nın izinden giderek Kılıç Azizi olan ve şimdilerde Kılıç Kralı unvanına ulaşmanın eşiğinde duran genç bir adam: Gino Britz. Nina ona şöyle bir baktı ve aklına gelen ilk şeyi tereddüt etmeden söyleyiverdi. Sonuçta Kılıç Tanrısı Stili, ilk hamleyi yapanın zaferi kazanacağını boşuna vaaz etmiyordu.
“Hey, Gino. Evlenelim mi?”
Kısa süre sonra Kılıç Tapınağı yeni evli bir çifte ev sahipliği yapmaya başladı ama bu başka bir zamanın konusu.
