ZAMAN SU GİBİ AKIP GEÇTİ ve ne olduğunu bile anlamadan Ranoa Büyü Üniversitesi’nin mezuniyet töreni vakti gelip çattı. Tören büyük bir amfide düzenleniyordu. Cliff, çiçeği burnunda mezunların arasında oturuyordu. Arka sıralardan birinde aslında Zanoba da vardı. Okulu terk etmiş olmasına rağmen törene katılmasına izin verip veremeyeceklerini sormuştum, onlar da bir istisna yapmaya karar vermişlerdi. Ne de olsa olağanüstü bir öğrenciydi ve zaten en başından beri derslerin çoğuna girmiyordu. Farklı bir açıdan bakılacak olursa, bunda Jenius’ın merhametinin de payı olduğu söylenebilirdi.
Zanoba’nın mezuniyet törenini pek umursadığı söylenemezdi tabii. Ama ne olursa olsun, böyle etkinliklere katılmanın anlamı büyüktü. Hayattaki dönüm noktalarını törenlerle taçlandırmak önemliydi.
Diğer katılımcılar da her zamanki tanıdık simalardı. Beş yüz mezunun yanında iki üç yüz kadar öğretim üyesi oturuyordu. Roxy geçen sefer o koltukta otururken meslektaşlarına biraz mesafeli görünüyordu ama bu defa aralarına tam anlamıyla kaynaşmıştı. Belki de artık alışmıştı. Ufak tefek boyu onu diğer öğretim kadrosundan soyutlamıyor, aksine kendine has bu hali buraya ne kadar ait olduğunu gözler önüne seriyordu.
Mezun olmayanlar arasında salonda bulunan tek grup öğrenci konseyi üyeleriydi. Norn, heyecandan donup kalmış gibi görünen gergin bir ifadeyle grubun başını çekiyordu. Yanında iblisler, canavar halkı ve daha nicesi dizilmişti. Ariel’in başkanlığı altındaki öğrenci konseyi ağırlıklı olarak insan odaklıydı fakat sanırım lider değişince altında çalışan kişiler de değişiyordu.
Geçen yılki giriş töreninde de bunu düşünmüştüm; Norn özellikle iblis ve canavar ırkından öğrenciler tarafından pek bir seviliyor gibiydi. Diğer öğrencilerden de hakkında tek bir kötü söz duymamıştım. Ariel’inki kadar fanatik bir hayranlık uyandırmıyordu belki ama güvenilir bir öğrenci konseyi başkanı olarak görülmesi fazlasıyla kâfiydi. Ağabeyi olarak onunla gurur duyuyordum.
Jenius’tan izin alıp öğrenci konseyinin boş koltuklarından birine kurulmuştum. Ah, mezuniyet törenleri! İçimdeki o sulugöz duygusallığı hep ortaya çıkarır zaten.
“Mezunlar sınıfını temsilen, Brooklyn von Elsass. Diplomanı ve D-Rütbe Büyücüler Loncası sertifikanı takdim ediyorum!”
Bu yılın dönem birincisi Cliff değildi. Onun yerine seçtikleri adamın adını daha önce duymamıştım ama soyadı bana hiç yabancı gelmiyordu. Büyü Ulusları’ndan biri olan Neris Dükalığı’ndaki bir soylu aileye ait olduğunu hatırladım.
Ranoa Büyü Üniversitesi adında “Ranoa” kelimesini taşıyor olabilirdi fakat finansmanı Üç Büyü Ulusu’nun tamamı tarafından sağlanıyordu. Bu yüzden onların soylularına ve krallık mensuplarına öncelik tanımak muhtemelen yazısız bir kuraldı.
“Ben, Brooklyn von Elsass, alçakgönüllülükle kabul ediyorum!”
“Büyünün yolunda kendi izini bulman dileğiyle!”
Cliff gözlerinde melankolik bir ifadeyle izliyordu. Eski Cliff olsaydı, dönem birincisi olamadığı için muhtemelen ortalığı birbirine katardı. Dürüst olmak gerekirse, sadece notlara bakacak olsaydınız diğer mezunların hiçbiri Cliff’in eline su dökemezdi; bitirme notları dört saldırı büyüsü dalında İleri seviye, şifa büyüsünde İleri seviye, panzehir büyüsünde İleri seviye, bariyer büyüsünde Orta seviye ve kutsal büyüde İleri seviyeydi. Üstelik lanetlerin bastırılması üzerine o araştırma raporunu da hazırlamıştı. Kutsal seviyeye tam olarak ulaşamamıştı ama okulun geçmişine dönüp baksanız bile yanına yaklaşabilen başka kimse yoktu muhtemelen. Onunla yarışabilecek tek kişi Roxy olabilirdi. Belki.
Ben mi? Benim üniversitede öğrendiğim tek şey şifa ve panzehir büyüsüydü, bu yüzden yarışa dahil bile değildim.
Cliff, mükemmel notlarının yanı sıra resmi bir Milis rahibi de olmuştu. Gece gündüz Elinalise’le ilgilenmekten derslerini aksatacağını düşünürdünüz ama notlarında en ufak bir düşüş bile yaşanmamıştı. Bu okulun ona sunabileceği her şeyi öğrenmiş, artık hem bedenen hem de ruhen erip yetişkin bir adam olmuştu. Üstüne üstlük fıstık gibi bir eş kapmış, bir de çocuk yapmış, evli barklı bir aile babası olup çıkmıştı.
Sıradan insanları kıskandıracak türden, dört dörtlük bir başarı.
Peki ama yüzündeki o kederli ifade de neyin nesiydi? Dönem birincisi olamadığı için üzülmüyordu muhtemelen. Melankolik, derin düşüncelere dalmış bir hâli vardı. Belki de birkaç ay önce ona yaptığım teklifi hâlâ tartıyordu kafasında. Ama eğer öyleyse, bu benim için hiç sorun değildi. Zaten iki ayda hemencecik verilebilecek öyle pek fazla önemli karar yoktu hayatta.
Mezuniyet töreni sona erince ilk iş Zanoba’nın yanına gittim. Yanında resmi kıyafetler giymiş Ginger ve elinde bir çiçek buketiyle arkasından koşturan Julie vardı. Başka kimsede böyle bir durum görmediğime göre, belki de Shirone Krallığı’na özgü bir gelenekti bu.
“Mezuniyetin kutlu olsun, Zanoba,” dedim.
“Ooo! Usta, çok ama çok teşekkür ederim!” diye haykırdı Zanoba. Üzerinde Ranoa Büyü Üniversitesi üniforması vardı. Tasarımı biraz genç işi kalsa da Shirone Krallığı’nın resmi giysilerine kıyasla ona çok daha fazla yakışıyordu.
“Mezuniyetim konusunda birkaç iyi kelam ettiğinizi duydum… Üniversiteden o mektubu aldığımda şaşkınlığımı gizleyemedim doğrusu.”
“Aman, lafı bile olmaz. Böyle şeylere katılmak insana geçmişi geride bıraktığını hissettiriyor.”
Evet, törenlere katılmak her zaman en iyisiydi. Sylphie kendi mezuniyet törenine gitmediği için hep biraz pişman görünürdü. Yine de Zanoba gibi biri için bu tür törenler angaryadan başka bir şey olmayabilirdi. Sonuçta kendisi soylu kanı taşıyordu.
“Yoksa senin için sadece bir angarya mıydı?”
“Hiç de bile. İlk başta ben de öyle bir angarya olduğunu düşünmüştüm ama sıra bana gelince şaşırtıcı şekilde o kadar da kötü hissettirmedi…”
Etrafına bakınan Zanoba’nın sesi yavaşça kısıldı. Mezunların etrafı alt sınıftaki öğrencilerle sarılmıştı, öğretmenler tebrikler yağdırıyordu; kısacası o bilindik güzel sahneler yaşanıyordu. Aradan biraz zaman geçtikten sonra dönüp baktığınızda gözlerinizi dolduracak türden bir manzaraydı bu.
Şurada toplanan kalabalığın merkezindeki Norn muydu yoksa? İblis ırkından gibi görünen bir çocuk, kıpkırmızı bir suratla onun elini tutuyordu. Öğrenci konseyindeki arkadaşları bıyık altından sırıtırken Norn’un biraz huzursuz göründüğüne bakılırsa, içimden bir ses bunun klasik bir aşk itirafı olduğunu söylüyordu. Ya da belki de öğrenci konseyi başkanına hayran olan birinin sadece el sıkışmak için yalvardığı daha masum bir durumdu.
Bayağı Norn’la hayran buluşması gibi bir şeydi bu. Ruijerd figürlerinin yanında bir de Norn’la el sıkışma bileti hediye etsem, o sadık hayran kulübü peynir ekmek gibi kapışırdı herhalde. Dur bir dakika, kâr amacı gütmüyordum ki ben, en iyisi bu işlere hiç girmemek…
Diğer tarafta ise etrafı kız öğrencilerle sarılmış olan Roxy duruyordu. Beş kadar öğrenci, gözlerinde biriken yaşlarla Roxy’nin önünde eğiliyordu. Roxy nazikçe gülümseyip onlara bir şeyler söyledi; derken bentler yıkıldı ve kızlardan biri duygu patlamasıyla hıçkırıklara boğularak Roxy’ye sarıldı. Roxy biraz ne yapacağını bilemez hâlde görünse de kızın sırtını şefkatle pışpışladı. Diğer kızlar da bu manzaradan etkilenip gözyaşlarına boğularak ağlamaya başladılar.
Kampüsün dört bir yanında, yalnızca mezuniyet günlerinde rastlayabileceğiniz o buruk ve duygusal atmosferle dolu daha pek çok klasik mezuniyet sahnesi yaşanıyordu.
Tabii ne benim ne de Zanoba’nın yanına yaklaşan bir Allah’ın kulu vardı. Burada pek de popüler biri olmadığımı biliyordum ama yine de içten içe hafiften bir yalnızlık hissetmiyor değildim.
Eh, ne yapalım, kısmet artık.
Buradan sonra bir meyhanede rezervasyonum vardı. Ben, ailem, Linia ve Pursena birlikte gidecektik. Belki Nanahoshi’yi de çağırırdım, böylece hep beraber küçük bir kutlama yapabilirdik. Orsted katılamazdı ama zaten tebriklerini önceden almıştım. Böyle bir yerde kendimi yapayalnız hissetsem de neticede dostlarım vardı. Artık tüm bunları geride bırakıp eve dönme vakti gelmişti. Ya da ben öyle sanıyordum.
“Bay Rudeus.”
Yalnız bir adam bana doğru yaklaştı. Kabarık sarı saçları vardı ve yirmilerinde görünüyordu. Yüzü bir yerlerden tanıdık geliyordu sanki… Kimdi bu çocuk ya?
“Tanıştığımıza memnun oldum. Benim adım Brooklyn von Elsass.”
Ha, şu dönem birincisi olan çocuk. Bugün törende görmüştüm sanki kendisini, değil mi?
“Dönem birincisi olarak mezuniyetini tebrik ederim,” diyerek hafifçe başımı eğdim.
“Çok teşekkür ederim,” diye yanıtladı zarafetle selamıma karşılık verirken. “Lakin o birinciliği alabilmem tamamen ailemin nüfuzu sayesindeydi. Sınav notlarımda her zaman Cliff’in gerisinde kaldım.”
“Yapma dostum, fazla mütevazı davranıyorsun…”
Sırtımdan soğuk terler boşanacağını hissettim. Sesli söylemek istemiyordum ama içimden tam da bunu geçirmiştim.
“Yine de ailemin durumundan bağımsız olarak, günün sonunda Cliff’e karşı zafer kazanan ben oldum. Ne kadar heves kırıcı bir zafer olsa da…”
Doğruya doğru, adam dönem birincisiydi. Ortadaki sonuca itiraz edilemezdi. Yine de öyle pek göğsünü gere gere böbürlenebileceği bir zafer değildi sanki.
“Bu da… lafı size getiriyor Bay Rudeus,” dedi Brooklyn doğrudan gözlerimin içine bakarak. Bakışları son derece kararlıydı. Yahu, neden ama? Belki de bu romantik bir itiraftı. Bana çıkma teklif etmeden önce Cliff’i yenmesi gerekiyordu, öyle mi? Mevzu bu muydu yani? Ama ah, gökler şahidim olsun ki ben başkasına aittim! Karımı, diğer karımı, öteki diğer karımı ve çocuklarımı düşünmek zorundaydım…
“Sizinle bir düelloya tutuşmak istiyorum.”
Hah. Demek biraz yanlış anlamışım.
Düello, ha? Orsted’in sağ kolu olduğum millete yayıldığından beri birkaç densiz gelip şansını denemek istemişti istemesine de… Cliff’i yenmenin benimle düello etmekle ne alakası vardı ki?
“Neden?”
“Şöyle ki, ne kadar güçlendiğimi kendi gözlerimle görmek bir süredir içimde bir ukdeydi. Son birkaç yılda, gücümün ortalama bir insanla kıyaslanamayacak bir seviyede olduğunun farkına vardım.”
Kıyaslanamaz mı? Şey, adam dönem birincisiydi neticede. Teknik olarak yani. Ortalama bir büyücüden bir iki tık üstte olması gayet doğaldı.
“Fakat siz, Bay Rudeus, çok daha yüksek mertebelere eriştiniz.”
“Yani… sanırım.”
“Sizinle kapışmayı öteden beri istiyordum. İblis Kralı Badigadi’yi devirdiğiniz o anı gördüğüm günden beri.”
Brooklyn o andan bahsettiğinde yumruklarını sımsıkı sıktı.
“Ben savaşçı bir aileden geliyorum. Memleketime döndüğümde ailenin başına geçecek, emrime adamlar alacak ve başkalarını komuta eden bir konuma geleceğim. O makama geçtikten sonra da kendi gücümü sınamak için kalan son şanslarımı da kesinlikle kaybetmiş olacağım.”
“Hah, evet ya, koruman gereken bir makamın olunca kafana göre hareket edemiyorsun.”
“Kesinlikle. İşte bu yüzden elime geçen bu son şansı değerlendirip size meydan okumak istiyorum!”
Brooklyn sert bir hareketle başını öne eğdi.
Halinden çok iyi anlıyordum. Her erkek ne kadar güçlü olduğunu içten içe merak ederdi. Ortalama birinden daha güçlü olduğunu biliyordu. Kendinden daha güçlülerinin de varlığından haberdardı. Zafer şansının zayıf olduğunu bilse de yine de şansını denemek istiyordu. Nereden baksan hak veriyordum adama. Sadece tek bir kısım hariç…
“Peki ‘Cliff’i yenme’ meselesi de nereden çıktı?”
“Efendim?” Brooklyn bu soruma şaşırmış gibiydi. “Önce Altı İblis Çetesi’ni yenmeden kimsenin size meydan okuyamayacağını duymuştum. Bayan Linia, Bayan Pursena ve Bayan Fitz çoktan mezun oldu, Bay Badi ise ayrıldı… E Ben de Bay Zanoba’yı zaten yenmiştim…”
“…”
Şey… Altı İblis Çetesi mi? Öyle bir saçmalık vardı, değil mi? Gerçi kimin başının altından çıktığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bana meydan okuyabilmek için hepsini yenmek gerek ha? Kurallara amma da sadık bir tipmiş…
“Yani, Zanoba’yı yendin öyle mi?” diye sordum.
“Evet. Dersler kapsamındaki antrenman dövüşlerinde kendisini defalarca mağlup ettim.”
“Vay be, öyle mi dersin…”
Gözüm Zanoba’ya kaydı. Bakışlarını benden kaçırdı.
…Yani, sadece büyünün kullanıldığı bir düelloda Zanoba’nın yenilmesi işten bile değildi. Ama bu çocuk da bunca zamandır Cliff’i bir türlü yenememişti; olayın bu raddeye uzamasının sebebi de buydu zaten. Cliff’i bile bile hakkıyla yenemediğinin farkındaydı ama bana meydan okuyamadan mezun olmak, son şansını da ellerinden kaçırmak demekti. O yüzden pes etmeyip şansını denemeye gelmişti işte.
Anlıyordum. Mezuniyet hatırası gibi bir şeydi, değil mi?
“Görünüşe göre mezun olanları da yenmem şart, değil mi?” diye sordu.
Büyük ihtimalle kazanmaktan ziyade güzel bir anı bırakmak istiyordu. Bu defteri tamamen kapatabilmek için yapıyordu bunu. Tıpkı dengin olmadığını bildiğin birine açılmak gibi bir şeydi.
“Yok ya, sıkıntı değil. Haydi yapalım şu işi.”
Dünyanın neresine gidersen git, insanlar mezuniyetlerini özel bir anıya dönüştürmek isterdi.
“Ben… Çok teşekkür ederim!”
Brooklyn bir kez daha hırslı bir şekilde başını eğdi.
“Hey, Zanoba, senden hakemlik yapmanı istesem olur mu?”
“Anlaşıldı, Ustam.”
Ceketimi Zanoba’ya uzattım. Bir an aklımdan Büyülü Zırh’ı kullanmak geçti… ama onu işe karıştırmamanın en iyisi olacağına karar verdim.
***
Bütün bu iş yaklaşık dört saat sürdü.
Merakta bırakmaya gerek yok: Kazandım. Kılıç Kralı Eris ve Ejderha Tanrısı Orsted ile yaptığım o günlük antrenmanlarda eli boş oturmamıştım herhalde. Düvüşümüz yakın bile geçmedi; onu doğrudan yere serdim. Brooklyn’in de ona müsamaha göstermemi istemeyeceğini düşünmüştüm; sonrasında yüzünde rahatlamış bir tebessümle bana teşekkür etmesine bakılırsa, olayın nasıl sonlanacağını kendisi de gayet iyi biliyordu.
İşin o kısmı sorun değildi.
Fakat sonrasında, kenardan bizi izleyen diğer mezunlar güçlerini sınamak için birbiri ardına gelmeye başladı. Kimisi yemek yarışmasında Zanoba’yı yendiğini iddia ediyordu, kimisi koşu yarışında Cliff’i geride bıraktığını… Doğruluğunu teyit edemeyeceğim bir sürü bahane uyduruyorlardı. İzleyiciler akın akın toplandı ve bir anda kendimi kalabalığın tam ortasında buldum.
İşin doğrusu keyif almaya bile başlamıştım. Gelin bakalım! Ne de olsa mezuniyet günüydü, hem o “Altı Yüce” muhabbetini uyduran da ben değildim ya. Norn bile her zamanki söylenmelerini kesip enerjisini öğrenci konseyi üyelerini yönlendirip sırayı düzene sokmaya harcıyordu. Mezuniyet günündeki gençlerin o doğal coşkusunu söndürmeden ortalığın kaosa dönmesini engelleme görevini kabullenmişti. Kusura bakma, Başkan.
“Off…”
Böylece yaklaşık yirmi kadar kişiyle yaptığım düellolar da son buldu. Geçtiğim ağır antrenmanlar beni çelik gibi sertleştirmiş olabilirdi ama ben bile biraz pert olmuştum. Yine de herkes halinden memnun görünüyordu; yüzlerin hepsinde tatlı bir huzur ifadesi vardı. Umarım memleketlerine dönen bu gençlerin zihnine güzel anılar kazımayı başarabilmişimdir.
En nihayetinde kalabalık dağıldı. Norn toplanma salonunu temizlemek zorunda olduğundan, arkada kalıp ortadan kaybolmadan önce eve onsuz gitmemi söyledi. Geriye bir tek Zanoba ve hizmetkârları kalmıştı.
“Gerçekten de pek bir popülersiniz Ustam.”
Hakemlik yapmaktan Zanoba’nın da canı çıkmış gibiydi. Adeta tam bir camdan silahtı; dayanıklılık desen hak getire.
“İtiraf etmeliyim ki tamamıyla takatim kesildi… Ya siz Ustam? Siz de az buçuk yorulmadınız mı?”
“Yok ya, ben iyiyim. Ama sanki biraz kirlendik. Akşamki partiden önce üstümüzü başımızı değiştirsek iyi olur.”
“Hmm… Haklı bir nokta,” dedi Zanoba üzerindeki kıyafetlere bakarak. Büyülerin yarattığı şok dalgalarının sıçrattığı çamur ve kum üstüne başımıza sıvanmıştı. Tabii bu durum büyülerin hedefi olan benim için iki kat geçerliydi.
“Şimdilik evlerimize dönelim öyleyse. Kız kardeşiniz ne durumda?”
“Norn bize katılacağını söyledi, salondakilere de haber vermiş zaten, kendi başına çıkıp gelir herhalde.”
“Demek öyle. Öyleyse…”
Bir anlığına Zanoba’nın bakışları arkamda, kulağımın hemen üstündeki bir noktaya kaydı. Neye baktığını anlamak için arkamı döndüm.
Buldum.
Çatıdan aşağı bize doğru bakan kısa, koyu kahverengi saçlı bir baş duruyordu. Yanında ise rüzgârda hışırdayan sarı lüleli saçlarıyla biri dikiliyordu.
“Julie, Ginger,” dedi Zanoba.
“Efendim?”
“Kusura bakmayın ama benden önce eve dönüp vardığımda giyeceğim yedek kıyafetleri hazırlayabilir misiniz?”
“Anlaşıldı.”
İkisi de başını sallayıp yanımızdan ayrıldı. Ginger’ın artık hizmetkâr olmadığına karar verdiklerini sanıyordum ama bana kalırsa hâlâ oldukça itaatkâr davranıyordu. Eski alışkanlıklar kolay ölmüyor demek ki.
“Pekâlâ Ustam, haydi gidelim.”
“Tabii.”
Zanoba’yı başımla onaylayıp birlikte okul binasına girdik.
“Hepsini gördüm Rudeus. Ortalığı silip süpürdün.”
Çatıya çıktığımızda Cliff beni yorgun bir ifadeyle tebrik etti. Elinalise biraz ötesinde duruyordu. Töröne geldiğini biliyordum; ne de olsa buraya gelmeden önce Clive’ı bizim eve bırakmıştı. Yine de okulu bırakmış olmasına rağmen öğrenci üniformasını giyeceği aklımın ucundan geçmemişti. Ama o üniformayı neden giydiğini kurcalamamayı tercih ettim.
Neyse canım, bugün mezuniyet günüydü sonuçta. Kim nasıl mutlu oluyorsa öyle takılsın.
“Bana neden Ejderha Tanrısı’nın Sağ Kolu dediklerini herkese gösterdiğim anı mı diyorsun?”
“Saçmalama. Bunu Orsted ile dövüşmeden önce de gayet rahat yapabilirdin.”
“Haklısın, ne diyeyim.”
Cliff çatının korkuluklarına yaslandı.
“Eee Cliff, ne yapıyorsun burada?”
“Öyle özel bir sebebi yok,” dedi Cliff gökyüzüne bakarken. “Öylesine yüksek bir yere çıkasım geldi.”
İçinden öyle geldi demek, ha? Hey gidi, herkesin böyle anları olurdu. Yükseklikle aram pek iyi sayılmazdı, bu yüzden hüzünlendiğimde soluğu genelde Paul’un mezarının başında alırdım.
“Mezuniyetin kutlu olsun Cliff.”
“Teşekkür ederim.”
Yanına yürüyüp ben de vurdum vücudumu korkuluklara. Zanoba da Cliff’in diğer tarafına geçti. Elinalise ise biraz ötelerinde durmuş, üçümüzü izliyordu.
Vay be… Tam da “geleceğe umutla bakan gençlik romanı başkarakterleri” havasını yakalamıştık. Düşününce, Cliff’in önünde koskoca bir gelecek vardı. Yirmi iki yaşında, evli, çocuklu ve üniversiteden yeni mezun olmuş bir genç. Hayatının bu yeni sayfasında karşısına kesin yeni zorluklar çıkacaktı… Dur bir dakika, saçmalamayı bırakayım. Ciddileşme vaktiydi. Böyle anlarda asıl önemli olan şeye odaklanmalıydım.
Kutlama partisini konuşmamız gerekiyordu.
Daha önce geleceğini söylemişti; gecenin başrol oyuncularından birinin son anda ekmesi hiç hoş olmazdı.
“Cliff… Bundan sonra ne yapacaksın?”
Yani, saat kaçta oraya gelecekti? Doğrudan bizimle partiye mi katılacaktı, yoksa öncesinde Elinalise ile… öhöm, bir “ön ısınma” yapması mı gerekiyordu? Sorumla kastettiğim tam olarak buydu.
“…”
Cliff sessizlikle karşılık verdi. Utanıyor duydu? Yoksa Elinalise ile liseli kız fantezilerine devam mı edeceklerdi?
“Ben… biraz düşündüm. Elinalise ile de konuştum.”
Cliff sözlerine devam etmeden önce birkaç saniye duraksadı.
“Bir yıl daha. Beni bekleyebilir misin?”
Bir an için duyduklarımı nasıl sindireceğimi bilemedim. Meyhanedeki rezervasyonumuz bugündü; şimdi tarihini değiştirmek zorunda kalacaktık kesin.
“Çocuğunuz biraz daha büyüyene kadar mı demek istiyorsunuz?” diye sordu Zanoba.
Ha, doğru ya! Gerçekler başkaydı! Cliff iki ay önce cevabını mezuniyet töreninde vereceğini söylemişti. Hey, unutmuş falan değildim tamam mı? Sadece bugün mezuniyet ve parti olduğu için o zamana kadar üzerine gitmek istememiştim.
“Evet. Clive henüz çok küçük. En azından sütten kesilene kadar onun yanında olmak istiyorum.”
Cliff, Büyü Şehri Sharia’ya tepeden bakarken ciddi bir ifadeye bürünmüştü. Şehir ayaklarımızın altına serilmişti. Yeşil çatısından mıdır nedir, bizim ev de amma göze batıyordu ha…
Düşününce, ilk kaydolduğumuz zamanlarda bu çatı katı yoktu. Üç yıl önce, son tadilattan evvel binaya ne gerektiğini soran bir anket dağıtmışlardı. Ben de çatı terası yapılmasını istemiştim ama gerçekten inşa ettiklerini ilk kez şimdi fark ediyordum.
“Buradan Milis Kutsal Krallığı’na gitmek neredeyse iki yıl sürer. Fakat Rudeus, senin evdeki ışınlanma çemberini kullanırsam bu süreyi kısaltabilirim. Ne kadar fark eder tam bilemiyorum ama en azından bir yıllık bir zaman kazanmış olurum.”
Cliff, mezun olduktan sonraki iki yıl içinde memleketine dönmeyi kendine borç biliyor gibiydi. Sözünün eri adamdı doğrusu.
“Büyü çemberini kullanmama izin verirsin, değil mi?”
“Elbette.”
“Eksik olma.”
Işınlanma çemberi kullanmak yasaktı. Acil bir durum haricinde sırf kişisel rahatlık için kullanmak, Cliff gibi kuralcı birinin vicdanına kesinlikle ağır geliyordu.
“Bir de Rudeus… Sana katılma konusuna gelirsek…”
“Dinliyorum?”
Cliff lafı ağzında gevelemekte tereddüt ediyordu. Sanki beni reddetmek üzereymiş gibi bir havası vardı. Onu son bir kez ikna etmeyi denemek için en azından gerekçesini öğrenmek istiyordum…
“Bu konuda da beklemeni rica edeceğim.”
“Ha, bekleme mi?”
“Evet. Ejderha Tanrısı Orsted’in desteğini arkama alırsam Milis Tapınağı içinde yüksek bir konuma gelebileceğim doğru.”
Orası kesindi. Orsted, Milis Tapınağı’nın iç işleyişine son derece hâkimdi. Hiç değilse geçirdiği o sayısız döngü boyunca hangi yetkilinin ne zaman nasıl bir zaafı olduğunu öğrenmiş olmalıydı.
“Ama bunu yapmak bana hiç doğru gelmiyor.”
“…”
“Bir yanım bugüne dek verdiğim emeklerin Milis Tapınağı’nda beni nereye kadar götürebileceğini görmek istiyor… Diğer yanımsa başkasının bana tepside sunduğu bir makama kurulmak istemiyor.”
Cliff bunu söylerken yumruklarını sıktı. Sanırım onu anlayabiliyordum. Tıpkı zamanında bana düello teklif eden o adamlar gibiydi. Kendi gücünü sınamak istiyordu. Erkekliğin şanındandır, Cliff’in de doğasında bu vardı işte.
“Verdiğim bu mücadele beni Milis Tapınağı’nın zirvesine taşırsa, işte o zaman senin müttefikin olacağım.”
Hımm… Cliff’in bunu kendi çabalarıyla başarmasını ben de çok isterdim elbette ama başaramama ihtimali de her zaman vardı. Sonunda sadece konumunu kaybetmekle kalsa bunu sineye çekebilirdim. Cliff’i Orsted’e özel miğfer tasarımcısı falan yapar, Milis Tapınağı’na ulaşmak için de başka bir yol bulurdum. Fakat tek ihtimal bu değildi ki. Bir suikasta kurban gidip hayatının kararması düşüncesi bile midemi bulandırmaya yetiyordu. Ölebilirdi. Yine de bu Cliff’in kendi seçtiği yolsa, onu kararından vazgeçirmeye çalışmayacaktım.
Benim yerime Zanoba söze girdi: “Bu arada Cliff Bey, bir yıl sonra tek başınıza mı yola çıkmayı planlıyorsunuz? Aileniz ne olacak?”
Doğru ya, Elinalise ve Clive ne olacaktı? Cliff’in yüzünde ıstırap ve utancın harmanlandığı acı dolu bir ifade belirdi. Yine de kararlı görünüyordu.
“Onları geride bırakacağım.”
“Ne… Ne kadar süreyle?”
“Gerçek bir erkek olana kadar. En azından o zamana kadar.”
Gerçek bir erkek ha? Yani bunun ne kadar süreceğini kendisi de bilmiyordu. Elinalise’e baktım; gözlerini kapatmış, kollarını karnının üzerinde kavuşturmuştu. Hiç öyle boş hayallere kapılmış gibi durmuyordu.
Ama bu gerçekten iyi bir fikir miydi? Elinalise imkânı olsa Cliff’in yanında kalmak, gözünü üzerinden ayırmayıp ihtiyacı olan desteği vermek isterdi şüphesiz. Lanet meselesi de vardı üstelik. Cliff’in yaptığı büyülü alet lanetin belirtilerini hafifletebiliyordu hafifletmesine ama bu durum yıllarca böyle süremezdi. Yine de burada lafa girmek bana düşmezdi. Cliff bu kararı karısıyla birlikte almıştı sonuçta.
Cliff bir yol ayrımındaydı ve seçimini yapmıştı.
“Anlıyorum,” dedim.
Cliff’in arzusuna saygı duymak bazı riskleri de beraberinde getiriyordu. Cliff kontrolüm dışında bir yerlerde ölüp giderse, Milis Kutsal Krallığı ile olan tek bağımı da kaybetmiş olurdum. Ayrıca lanetleri araştırabilecek birinden de mahrum kalırdım. Yine de bu riskin meyve verme ihtimali de vardı. Kendi yolunu çizerse Cliff’in olgunlaşmak için daha çok fırsatı olacaktı. Ve bu gelişim, vakti geldiğinde Cliff’i çok güçlü bir müttefik haline getirecekti. Riskine değip değmeyeceğini kestiremiyordum ama imkânsız da değildi. Mantıklı bir hamle olarak bakıldığında, hiç de fena sayılmazdı.
Cliff kararını vermişti, Elinalise de kabul etmişti. Buna saygı duymam gerekiyordu.
“Öyleyse, bir yıl sonra yeniden görüşmek üzere.”
“Evet. Ben de.”
Cliff elini uzattı. Elini kavrayıp kararlılıkla başımı salladım.
Yine de Cliff’in gerçek bir adam olmasını bekleyeceksem, bize katılıp katılmayacağını bilemeden üç yıl geçirmem gerekecekti. Bu da Cliff konusunu şimdilik bir kenara bırakıp başka meselelere odaklanmam gerektiği anlamına geliyordu.
Odaklanacağım şeylere gelince… Ariel’e bir selam vermek iyi bir başlangıç olurdu. Zanoba figür satışlarına henüz yeni başlamıştı, ben de Paralı Asker Grubu’nun üye alımına aralıksız devam ettiğinden emin olmalıydım. Bu iki hedefi de gerçekleştirmek için Asura Krallığı’na genişlemek istiyordum. Belki de bu yılı Asura’yı nasıl elime geçireceğimi planlayarak geçirirdim. Oldukça yoğun olacaktım.
Ama her şeyden önce… kutlama yapma vaktiydi.
“Pekala Cliff! Bu ağır konuları bir kenara bırakalım da gecenin geri kalanında doyasıya eğlenelim!”
“Evet… Eğlenelim bakalım!”
Zanoba ve Cliff’in mezuniyeti işte böyle gerçekleşti.
