Kutsal mekânın iç kısımlarına girmeden önce, silah niyetine kullanılabilecek her şeyime el konulması için üst aramasından geçmem gerekti. Güvenilir bıçağımdan tutun da parşömenlerime kadar her şeyimi teslim etmek zorunda kaldım.
“Eşyalarınız bizde kalacak.”
Zırhımı bir silah olarak görmemiş olacaklar ki çıkarmamı istemediler. Cliff işin aslını elbette biliyordu fakat ses çıkarmaması muhtemelen bana duyduğu güvenin bir göstergesiydi. Ben de aynı şekilde iyi niyetimi sergilemek adına iki eldivenimi de teslim ettim; sol elimdeki emilim taşıyla yüklü olanı da, sağ elimdeki pompalı tüfek gibi patlama saçabileni de.
Merkez bölge tam bir koridor labirentiydi. Düz tek bir hat bile yoktu, her yer kıvrım kıvrım dolambaçlı yollarla doluydu. Düz beyaz duvarlar, virajların nerede bittiğini ve sizi nereye çıkaracağını gözlerden saklıyordu. Eh, ne de olsa burası Milis Kilisesi’nin kalbiydi. Tıpkı bir kale gibi, olası bir düşman işgaline karşı inşa edildiği belliydi.
Cliff tüm bu karmaşanın içinden rahatça süzülüp sonunda beni papanın makamına getirdi. Çalışma odası iki şövalye ve bir bariyerle korunuyordu.
“Netleştirmek adına söylüyorum, içeride büyü kullanamayacaksınız.”
“Anlaşıldı.”
Bariyerin gücü muhtemelen Kutsal ya da Kral derecesindeydi. Şövalyeler de aşağı yukarı o seviyede görünüyordu. Bir şekilde dövüş çıkacak olsa, tüm bunlara karşı sadece ben ve çıplak yumruklarım kalacaktı.
“Papa Hazretleri, misafirinizi getirdim.”
Şeffaf bariyerin arkasında Cliff’in dedesi Harry Grimor duruyordu. Tıpkı mektubundan hayal ettiğim gibi nazik bir yaşlı adama benziyordu. Uzun, beyaz bir sakalı vardı ve üzerine altın işlemeli dini cübbeler giymişti.
“Evet, teşekkür ederim.”
Ne Sauros’un o heybetli baskısından ne de Reida’nın o keskin havasından eser vardı. Güçlü birinin yaydığı o ağır atmosferi hissetmiyordum; aksine yüce gönüllü bir kalbin engin varlığını sezebiliyordum. İnsanda anında şöyle bir algı yaratıyordu: “Ah. Papa demek. Tabii ya.” Herhangi bir aura hissetmiyordum, sadece içim ısınıyordu.
Bunu sözlerle ifade etmek zordu.
“Sizi tanıştırmama izin verin. Bu Rudeus Greyrat. Ranoa Büyü Üniversitesi’nden alt dönemim olur. Büyü yeteneği benimkini bile aşan, son derece zeki biridir. Dostluğumuzu sürdürmek niyetinde olduğum için kendisini size takdim etmeyi uygun gördüm.”
Papa, Cliff’in tanıtımını yüzünde sakin bir ifadeyle başını sallayarak dinledi. Anlaşılan bundan sonraki açıklamaları kendi ağzımdan yapmam gerekecekti. Cliff’le dün gece konuştuğumuz gibi, onun yaptığı tek şey bir dostunu aile ferdiyle tanıştırmaktan ibaretti; bunun ötesinde, Papa ile ne konuşacaksam ilk adımı benim atmam gerekiyordu.
“Anlıyorum. Peki öyleyse… Bay Rudeus’un benden bir ricası olduğunu varsayıyorum? Belki de paralı asker grubunu kurmak için bir izin? Ya da Superd figürinlerini satmak için müsaade mi? Yoksa Ejderha Tanrısı Orsted’in saflarına katılmam için bir davet mi?”
Yok ya, galiba öyle değil. Bizim emektar Cliff benden önce davranıp yolu biraz yapmış anlaşılan. Amaçlarımı, konumumu ve bu ülkeye geliş sebeplerimi adama bir bir anlatmış. Neyse, nasıl olsa hepsine eninde sonunda gelecektim. Hatta her şeye sıfırdan başlamak zorunda kalmamak ciddi zaman kazandırdı diyebilirim…
Ha? Cliff, gözleri şaşkınlıkla kocaman açılmış hâlde bir bana bir de Papa’ya bakıp duruyordu.
“Görünen o ki Ejderha Tanrısı’nın Sağ Kolu kolay kolay sarsılmıyor. Kaşı bile seğirmedi… Sen de örnek almalısın, Cliff.”
Benim o yumuşak, saf beynim henüz ne olup bittiğini bile kavrayamadan, Papa’nın hakkımdaki ilk izlenimi geri dönülmez şekilde taşlaşmıştı. Artık çok geçti. Papa beni çok çetin bir ceviz sanmıştı.
“Kusura bakmayın. Gelmeden önce biraz araştırma yapmıştım.”
Papa, yüzünde hafif bir tebessümle yanındaki belgeden okumaya başladı.
“Rudeus Greyrat. Seçkin Notos Greyrat Hanedanı’nın soyundan. Paul Greyrat’ın oğlu ve Kılıç Kralı Ghislaine Dedoldia’nın öğrencisi. Metastaz Olayı’na yakalandın ancak yalnızca üç yıl içinde kendi gücünle memleketine dönmeyi başardın. Kısa süre sonra Ranoa Büyü Üniversitesi’ne kaydoldun ve Prenses Ariel ile dostluk kurdun. Yıllar sonra Ejderha Tanrısı Orsted ile savaştın ve ona boyun eğdin. Asura Krallığı’ndaki karışıklıklar sırasında sahne arkasında çalışarak hem Su Tanrısı Reida’yı hem de Kuzey İmparatoru Auber’i mağlup ettin. Ariel Anemoi Asura’nın bugünkü hükümdarlık makamına geçmesini sağladın. Ardından, kendi özel ordunu dünyanın dört bir yanına yaymak için çabalarken bir yandan da nüfuzlu kişileri Ejderha Tanrısı Orsted ile iş birliği yapmaya ikna ettin… Eksik bıraktığım bir şey var mı?”
Fena değildi. Ama öyle gizli saklı şeyler de sayılmazdı; hiçbirini gizlice yapmamıştım ki. Aratmak isteyen birinin bulabileceği şeylerdi hepsi. Zaten Papa’nın kendisinin de gizlisi saklısı olamazdı. Biyografisi binlerce kişi tarafından didik didik edilmişti neticede. Böyle bir araştırma yapmak sadece şartları eşitlemiş oluyordu.
Yine de, söylediklerinin hepsi doğru değildi.
“Üç hatanız var. İblis Kıtası’ndan kesinlikle tek başıma, kendi gücümle falan dönmedim. Ruijerd adında bir Superd savaşçısının yardımı olmasaydı başaramazdım. Su Tanrısı Reida’yı alt eden kişi de ben değildim; o işi Ejderha Tanrısı Orsted halletti. Aynı şekilde Auber de Kılıç Kralı Ghislaine ve Kılıç Kralı Eris’in ortak çabalarıyla yenildi. Ve son olarak, açık ara en önemlisi, Kral dereceli Su Büyücüsü Roxy Migurdia’nın öğrencisi olduğumu da eklemek isterim.”
“Vay be, dürüst biriyle karşı karşıyayım demek.”
Papa kendi kendine başını salladı ve yanındaki kâğıda bir şeyler yazdı. Ne yazdığını bilmiyordum ama Roxy’nin öğrencisi olduğum kısmını da eklemiş olmasını gönülden umuyordum.
“Yani bu Superd figürinlerini satma sebebiniz o ırka olan borcunuzu ödemek mi? Okuryazarlık oranını artırarak hükümeti devirme planları yapmıyorsunuz yani?”
“Aynen öyle.”
“Demek öyle.”
Okuryazarlığı artırmanın hükümeti devirmekle ne alakası vardı ki… Herhalde bir kelebeğin kanat çırpışının kasırgaya yol açmasıyla aynı mantıktı.
“Peki o hâlde sorabilir miyim, insanları neden Orsted ile iş birliği yapmaya davet ediyorsunuz?”
“Yaklaşık seksen yıl sonra İblis Kral Laplace dirildiğinde, dünyanın ona karşı koymaya hazır olabilmesi için.”
Papa bu cevap karşısında kılını bile kıpırdatmadı. Sadece anlayışla başını salladı.
“Anlıyorum. Yani bana ulaşmak ve iş birliğimi talep etmek için Cliff’i kullandınız, öyle mi? ‘Ejderha Tanrısı’nın birliklerinizi kurtarmasını istiyorsanız dediklerimi yapacaksınız.’ Şeklinde bir teklif mi bu?”
“Hayır, bu doğru değil.”
Bu ihtiyar adamın çoktan pazarlık moduna geçtiğini hissedebiliyordum. Eh, benim açımdan sorun yoktu; eninde sonunda pazarlık edecektik zaten. Ama nerede durduğumu net bir şekilde ortaya koymam gerekiyordu.
“Asıl istediğim müttefik Cliff.”
“Vay canına. Yani Cliff’i gölgelerin arasından destekleyeceğinizi mi varsaymalıyım?”
“Hayır… Doğrusu, ilk baştaki niyetim buydu fakat Cliff kendi gücünün onu nereye kadar götürebileceğini tek başına test etmek istediğini söyledi, ben de bu fikirden vazgeçtim. En azından kendisi kilise bünyesinde kendi gücünü tesis edene kadar hiçbir şeye kesinlikle müdahale etmeyeceğim.”
Papa bunu duyduğunda yüzünü geniş bir gülümseme kapladı. Torununun sınavdan yüz aldığını yeni öğrenmiş bir ihtiyarın yüz ifadesiydi bu.
“Anlıyorum, demek Cliff gerçekten sana böyle söyledi…”
“Söyledi. Bu yüzden lütfen bugünlük bana Ejderha Tanrısı’nın mütevazı bir hizmetkârından başka bir şey değilmişim gibi muamele edin.”
Ona gerçekleri anlattım. Beni zaten araştırmıştı; istihbaratında bazı gedikler olsa da olayın özünü kavramıştı. Başka neleri kazıp çıkardığını kim bilebilirdi ki, bu yüzden yalan söyleyip yakalanmamak en iyisiydi. Aptallar dürüstlüğü tercih ediyor olabilirdi belki ama bu yine de sempatik bir aptallıktı.
“İki maruzatım var. Bir paralı asker grubu kurma konusunda yardımınızı, bir de Superd figürlerinin satışı için izin vermenizi rica ediyorum.”
Latria Hanesi ile olan mesele şimdilik bekleyebilirdi. O kişisel bir konuydu. Zaten burada güçlü bağlantılar edinmek, dolaylı olarak oradaki konumumu da sağlamlaştıracaktı.
“Hmm.”
Papa, yüzünde beliren hafif bir tebessümle bana baktı. Tam bir poker suratıydı; tebessüm etse de ifadesinden ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı.
“Bilirsin ya, insan bağları bir kez kuruldu mu, ne kadar çabalarsan çabala asla tamamen koparılamaz,” dedi Papa, tebessümünü hiç bozmadan.
Acaba bu bir uyarı mıydı diye düşündüm. Belki Cliff ile bağlarını koparmış biri olarak ricada bulunan banaydı. Ya da belki de kendi gücünü sınamak için beni arkasında bırakmak isteyen Cliff’eydi.
“Bu yüzden, Cliff ile olan bağının hatırına… Paralı asker grubun konusunda sana yardım edeceğim.”
Böylece isteğim kabul olunmuştu. Karşılığında görünürde hiçbir şey istememesine şaşırmıştım ama sebebini kavramam sadece birkaç saniyemi aldı. “Cliff ile olan bağının hatırına” demesi, alacağı karşılığın ta kendisiydi. Gün gelip Cliff yeterince büyük bir nüfuza ulaştığında, ben de onun ve Papa yanlılarının elinde değerli bir koz olacaktım. Papa için bu adeta bir melek yatırımdı.
“Lakin Superd figürleri için izin çıkartmak zor olacak.”
“Neden acaba?”
“Hem Papa hem de İblis Bütünleşmecileri’nin lideri konumundayım. Lakin son zamanlarda iblislerin sürgün edilmesini savunan kardinal yanlıları nüfuzlarını iyice artırdı. Şu anki durumda, bu Superd figürlerinin satışı için kendi başıma izin verecek güce sahip değilim. Bir sonraki papanın da kardinal yanlıları arasından seçileceği kesin gibi olduğundan… Anlıyorsun, değil mi?”
Papa ardından bana manalı bir bakış attı. İstediğimi elde etmek için İblis Sürgüncüleri’ni ezmem gerektiğini ima eder gibiydi.
İyi ama gerçekten bunu yapacak mıydım? Papa’nın bir piyonu olmaya karşı değildim. Zaten bir kavgadan sonra Latria Hanesi’ni reddetmiş, çoktan onların düşmanı olma yoluna girmiştim. Çok üzgünüm Therese, ama yoluma kim çıkarsa çıksın, sürgüncüleri de diğerlerini de ezip geçerdim.
Bir dakika. Bu Cliff’e yardım etmek sayılmaz mıydı? Bu gri bir alandı. Cliff’in kendini aşması için mücadele edeceği düşmanlara ihtiyacı vardı. Ya o düşmanlar benim de düşmanım olursa? Kendimi tutmalı mıydım? Ama bir saniye; eğer ben Milis Kilisesi için değerli bir varlık haline gelirsem, bu da Cliff’in bir başarısı sayılmaz mıydı? Bütün bunlar doğru mu yapılıyordu? Hmm…
“Netleştirmek adına soruyorum… Paralı asker grubu konusunda desteğinizi alıyorum, değil mi?”
“Evet, alıyorsun.”
“O halde bugünlük paralı asker grubuyla ilgili anlaşmanızı memnuniyetle kabul ediyorum.”
Diğer her şey bekleyebilirdi; hepsini tek bir günde çözmek gerekmiyordu. Kaldı ki Superd figürlerini satmak zaten bu görüşmedeki asıl amacım değildi. Paralı asker grubunu kurma konusunda Papa’nın desteğini arkama aldıysam, en iyisi kıvamında bırakmaktı.
“Anlıyorum. Yazık oldu o zaman.”
Papa, yüzündeki kararlı tebessümünü bozmadan görüşmeyi sonlandırdı.
***
Cliff’in halletmesi gereken başka işleri olduğundan karargâhtan tek başıma ayrıldım.
“Of…”
Dışarı çıktığım an derin bir iç çektim. Bitkin düşmüştüm… Önce Kutsanmış Çocuk, sonra da Papa. Tek bir günde iki olağanüstü insanla laf yarışına girmek kolay değildi. İkisinin de kendine has garip huyları vardı, üstelik bir de birbirine düşman kamplarda yer alıyorlardı.
Papa bir İblis Bütünleşmecisi’ydi. Kutsanmış Çocuk ise iblislerin sürgün edilmesini savunan kardinal yanlılarının koruması altındaydı. Bir taraf seçmem gerekirse, hiç tereddüt etmeden Papa’nın tarafına, yani Bütünleşmeciler’e katılırdım. Ancak bu durum beni İblis Sürgüncüleri’yle aynı safta yer alan Tapınak Şövalyeleri ile karşı karşıya getirirdi. O saflarda Latria Hanesi ve dolayısıyla Therese de vardı.
Therese şu ana kadar iki kez paçamı kurtarmıştı. Latria Hanesi’nin geri kalanından nefret ediyordum ama ona olan borcumu da görmezden gelemezdim. Üstelik Kutsanmış Çocuk da kötü biri gibi durmuyordu. Etrafındaki o maiyeti onun eksi hanesine yazılabilirdi belki ama neyse, o kadar da yüklenmeyeyim. Taraf seçmeyi olabildiğince ertelemek en mantıklısı olurdu… Keşke bunu başarabilecek kadar kusursuz bir bilge olsaydım. Ne planlar ama, ne idealler ama.
Her neyse, Kutsanmış Çocuk’la bir iki kez daha karşılaşacak şekilde ayarlama yapmak fena fikir gibi görünmüyordu. Yeteneğinin tam olarak ne olduğunu daha iyi anlamak istiyordum. Belki İnsan-Tanrı’nın müritlerinden biri olup olmadığını da öğrenmeye çalışabilirdim… Dürüst olmak gerekirse bunu ortaya çıkarmak imkânsız gibi bir şeydi ya, neyse.
Farzımsal olarak bir mürit olsaydı, buradaki görevimi öngöremeyeceğim ve hazırlık yapamayacağım şekilde karmaşıklaştırırdı. Asura Krallığı’nda İnsan-Tanrı, paralı asker grubunu kurma çalışmalarıma müdahale etmemişti. Peki yaptığım iş İnsan-Tanrı için bir tehdit oluşturuyor duydu, oluşturmuyor muydu? Araya girseydi en azından bir ipucu elde etmiş olurdum. Ama bunu bilmemin imkânı yoktu ve üzerinde fazla düşünmek sadece kendimi yemekten başka işe yaramazdı. Yaptığım şeyin bir önemi olduğunu düşünmeliydim; sonuçta geçmişte ona karşı yürüttüğüm çalışmalara müdahale etmemişti. Bu yüzden, burada da müdahale etmeyeceği varsayımıyla hareket edecektim. Mürit arama işini ise gerçekten bir engelle karşılaştığımda veya işlerin cidden ters gittiğini hissettiğimde yapacaktım.
Şu anda bu oyunda şüpheli oyuncu eksikliği çekilmiyordu. Kutsanmış Çocuk, Claire, Papa… Fakat kendimi paranoya krizlerine sokmak geçmişte sonumu getiren şey olmuştu. Paralı Asker Grubu’nun şubesini hızla kurup iletişim tabletini yerleştirerek ve vakit kaybetmeden Orsted’e ulaşarak bunun önüne geçebilirdim.
Aynen öyle. Şimdilik bugünkü görüşme bana Papa’nın desteğini kazandırmıştı. Başlangıç noktam buydu. Paralı Asker Grubu için uygun binalara göz atıp birini satın alacaktım. Ardından iletişim tabletini ve acil durum ışınlanma çemberini kuracaktım. Bütün bunlar bittikten sonra da nihayet Orsted ile o iş görüşmesini yapabilecektim.
“Pekala. İlk işimiz bir bina seçmek.”
Sonraki adımı netleştirmiştim, detayları Aisha’ya bırakabilirdim. Binanın hangi bölgede olacağı, hangi tüccarla iş yapacağımız gibi hesaba katılması gereken pek çok detay vardı. Aisha’yı tanıyorsam kafasında çoktan hesap kitap yapmaya başlamıştı bile. İnsanın sırtını dayayabileceği güvenilir bir ortağının olması öyle büyük bir rahatlıktı ki.
Asıl mesele Zenith’ti. Aisha şehri turlamak için onu arkada bırakırsa göz kulak olacak kimse kalmayacaktı. Wendy’den rica etmek bir seçenekti elbette… ama yine de bunun ortak bir karar olması gerekiyordu. Eve dönüp konuyu diğerleriyle konuşsam iyi olacaktı.
***
Şehrin içinden geçen bir atlı arabaya binip Kutsal Bölge’deki Cliff’in evine döndüm.
Güneş batıyordu. Karnım acıkmaya başlamıştı, bu yüzden akşam yemeğini iple çekiyordum. Ah, o yemekler yok mu! Burada taze yumurta bulabilmek harika bir şeydi. Haşlanmış yumurta, sahanda yumurta, omlet… Biraz ekmeğimiz de vardı, yani belki domuz şnitzeli bile yapabilirdim. Ah, tek bir yumurtanın varlığı bile mutfak lezzetlerinin yepyeni dünyalarına kapı aralıyordu! Her öğünde, her yumurtada keşfedilecek yepyeni mutluluk ufukları!
Bereket versin ki Aisha’yı yanımda getirmiştim de yumurta pişirmeyi bilen biri vardı.
“Ben geldiim! Amma da acıkmışım ha!”
“Ne demek hâlâ dönmedi?!”
Eve adımımı atar atmaz Aisha’nın öfkeyle bağırdığını duydum. Koşarak içeri girdiğimde kız kardeşimi Wendy’yi köşeye sıkıştırmış hâlde buldum.
“Neden evden çıkmasına izin verdin?!”
“A-ama, bir şey olmaz demişti…”
“Hiç tanımadığın birinin dediğine neden inanasın ki?! Dün gece ne konuştuğumuzu duydun, değil mi?! Neden olan biteni birine haber vermedin?! Yarını bekleyemeyeceğini sana düşündüren neydi?! Birkaç dakika bekleyebilseydin tam zamanında yetişmiş olacaktım! Ağabeyime de sorabilirdin!”
“Ş-şey, konuştuklarınızı duydum ama, yani, ne demek istediğinizi pek anlamamıştım, hem o kişi de bir şey olmaz deyince…”
“Kendini savunmak için söyleyeceğin tek şey bu mu?! Sana bal gibi de sorun olduğunu söylüyorum! Dur bir dakika, sakın bana buraya bizi sabote etmeye geldiğini söyleme?!”
Wendy korkudan büzülürken Aisha omzunu silkti ve yumruğunu havaya kaldırdı.
Aisha’nın avazı çıktığı kadar bağıracak kadar öfkelendiğini görmek pek sık rastlanan bir şey değildi. Kız kardeşimin arkasından yaklaşıp kaldırdığı yumruğunu tutarken durum üzerine yapabildiğim tek derin analiz buydu.
“Aisha, biraz sakin ol.”
“Kes sesini!”
Elimi savurup beni itti. Ama en azından Aisha artık orada olduğumun farkına varmıştı.
“Ah, Ağabey… Özür dilerim…”
Aisha, bana vurduğu kolunu tutup başını önüne eğdi.
“Ne oldu?”
İşe detayları öğrenmekle başlamalıydım. Aralarında bir kavga geçtiyse ikisinde de biraz kabahat olduğunu varsayıyordum. Fakat Aisha solgun yüzünü kaldırmıyor, tek kelime etmiyordu. Fikirlerini açıklamaktan çekinmeyen biriydi, bu hâli hiç ona göre değildi.
“Şey…”
Sessizliğe dayanamamış olacak ki araya girmeye çalışan taraf Wendy oldu. “Şey, öğleden sonra Geese adında biri geldi de—”
“Geese buraya mı geldi?”
“Zenith’in eve döndükten sonra sürekli içeriye kapatılmasına üzüldüğünü söyleyip onu dışarı çıkardı…”
Demek Aisha’nın bu tepkisinin nedeni buydu.
“Ve hâlâ dönmediler…”
Bir anda başımdaki bütün kan çekildi sanki. Derin bir nefes aldım.
“Aisha, bana her şeyi sakince anlatmanı istiyorum. En başından itibaren. Yapabilir misin bunu benim için?”
“Evet…”
Aisha anlatmaya başladı.
O öğleden sonra Geese, Cliff’in evine gelmişti. Kendini Zenith’i görmeye, durumuna bakmaya gelen bir dostu olarak tanıtmıştı. Aisha onu kendi gözleriyle görmemişti ama Wendy’nin adamın tipini, konuşma üslubunu, boyunu bosunu, teçhizatını ve bahsettiği şeyleri tarif edişinden sonra gelen kişinin Geese olduğundan neredeyse emin olmuştu.
Aisha kendisi orada olmadığı için ne yaşandığını Wendy’ye sormak durumunda kalmıştı.
“Sen neredeydin, Aisha?”
“Burada yaşamak için bir sürü şeye ihtiyacımız olacağını düşündüm, bu yüzden alışverişe gitmiştim… Wendy okuma yazma bilmiyor, hem neye ihtiyacımız olduğunu da bilemezdi, o yüzden ben halledeyim dedim… Özür dilerim.”
“Yok, hayır, sorun değil.”
Aisha bir anlık bir basiret bağlanması yaşamıştı ve bu esnada asla tahmin edemeyeceğimiz bir olay patlak vermişti. Olur böyle şeyler. İnsanlar çuvallar. Sorun yok. Geese bir süre Wendy ve Zenith ile sohbet etmişti.
Ardından Geese, “Zenith’in eve döndükten sonra sürekli içeriye kapatılmasına üzülüyorum. Onu biraz gezdirip etrafı göstereyim,” demiş.
Wendy de buna izin vermişti. Bu duruma o kadar akıl erdiremiyordum ki başımı ellerimin arasına alıp çığlık atasım geliyordu. Dün gece konuştuğumuzda kendisi de oradaydı. Hiç mi duymamıştı söylediklerimizi?
Ama bütün suçu Wendy’ye yükleyemezdim. Latria ailesinin ne kadar berbat olduğunu kendi gözleriyle görmemişti; sadece kulaktan dolma bilgiye sahipti. Ne kadar tehlikeli olduklarını anlayamamış olması doğaldı. Üstelik Geese’in ağzı çok iyi laf yapardı; hayatta başka hiçbir becerisi olmasa bile herkesi her şeye ikna edebilirdi. Ben de Zenith’e şehri kendim gezdirmeyi planlıyordum zaten, bu yüzden bir dostla bir saatlik bir gezintiden zarar gelmez diye düşünüp gardını indirdiği için Wendy’yi pek suçlayamazdım.
“Onları aramak için hemen dışarı koştum ama hiçbir şey bulamadım…”
Aisha alışverişten dönüp olanları öğrendiği an dışarı fırlamış ve her yeri aramıştı… ama nafile. Öğleden sonra akşam karanlığına kavuşurken bile tek bir iz bile bulamamıştı. Ben dışarıdayken belki dönmüşlerdir diye boş bir umutla eve geldiğinde de henüz dönmemişlerdi. Yapacak başka bir şey bulamayan Aisha, yaşadığı çaresizliğin hırsını Wendy’den çıkarıyordu… İşte ben tam bu raddede gelmiştim.
“Ne yapacağız, Ağabey? Burada güvende olacağımızı söyleyen bendim… Hepsi benim suçum, değil mi? Ne yapacağız… Ne yapacağız?!”
Aisha, daha önce kendisinde pek görmediğim bir şekilde kontrolünü kaybetmişti; neredeyse gözyaşlarına boğulacaktı. Yapmam gereken ilk iş onu sakinleştirmekti.
“Sakin ol. Bahsettiğimiz kişi Geese. Muhtemelen lafa dalıp zamanı unuttu ve onu bütün şehirde gezdirip duruyor.”
“Ama şu an Zenith Anne’nin nerede olduğuna dair en ufak bir ipucumuz yok!”
“Bak, sadece sakin ol.”
İçimden bir ses ben de endişelenmeye başladığımı fısıldıyordu. Ama Zenith’in yanında Geese vardı. Savaş yeteneği ıslak bir köpek yavrusundan farksız olabilirdi belki ama zehir gibi kafası olan, güvenilir bir adamdı. Zenith’i çekip götürmüş olabilecek tüm insanlar arasında, bu kişinin o olması içimi bir nebze olsun rahatlatıyordu. Yine de neticede bu Geese’ti. Muhtemelen dikkati dağılmış, saçma sapan bir şeyin peşine takılmış ve zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı. Her an kapıdan içeri dalıp kıkırdayarak, “Ah, kusura bakma be birader, eski bir dostla karşılaştım da iki laklak edelim dedik,” diyebilirdi.
“Şimdilik dönmelerini biraz daha bekleyelim.”
Kararım bu yöndeydi.
Zaman aktı gitti. Güneş battı. En sonunda Cliff, yüzünde yorgun bir ifadeyle işten döndü.
Ancak Zenith ile Geese hâlâ ortalıkta yoktu.
***
O sürenin boşa gittiğini… söyleyemezdim. O birkaç saat içinde Aisha ile ben sakinleşmeyi başarmıştık. Yani, sanırım.
“Özür dilerim… Ama lütfen acısını Wendy’den çıkarmayın. Kötü bir niyeti yoktu, gerçekten…”
Cliff, Wendy’ye sert ama adil bir dille çıkıştı, yine de onun tarafında olduğunu hissettirmeyi ihmal etmedi. Neticede o da böyle bir şeyin yaşanabileceğini öngörememişti. Kadını en başta hafif ev işleri için tutmuştu zaten. Bu yaşına kadar bir işe girememiş ya da koruyucu bir aile bulamamış olduğu düşünülürse, Cliff onun pek de sivri akıllı biri olmadığını biliyor olmalıydı.
Ama birini eksiklikleri yüzünden azarlamak doğru değildi. Dökülen süt için ağlamak yerine ortalığı temizlemek gerekirdi.
“Ben dışarı çıkıp bir bakayım. Cliff, sen ne olur ne olmaz tetikte kal, birbirimizi gözden kaçırmayalım.”
“T-tamam…”
Onu aramaya çıkmaya karar verdiğimde akşam yemeği saati gelmişti bile.
Karar vermem belki de fazla uzun sürmüştü. Ama kendimi savunmama izin verecek olursanız, Zenith’in tek başına kaldığını bilseydim gözümü kırpmadan kendimi kapıdan dışarı fırlatacağıma ant içerim.
Gelgelelim Geese ile birlikte gitmişti; Wendy’nin anlattıkları doğruysa Zenith hâlâ onun yanında olmalıydı. O şempanze dövüşmek söz konusu olduğunda korkağın tekiydi belki ama bunun dışındaki her türlü zorluğun altından rahatlıkla kalkardı. İstihbarat toplamak olsun, harita çıkarmak, alışveriş yapmak, yemek pişirmek, bakım işleri hatta parti üyelerinin sağlık kontrollerini üstlenmek olsun, her alanda yetkin tam bir jokerdi. İşte bu yüzden, her ne hikmetse, Zenith’in güvende olacağını düşünmüştüm.
Fakat şöyle bir düşününce, savaştaki işe yaramazlığının gerçekten de ölümcül bir kusur olduğunu fark ettim. Dövüşmek zorunda kalsa Zenith’i koruyamazdı. Geese bu açığını kapatmak için tehlikelerden kaçınma konusunda uzmanlaşmıştı ama yine de işler her an ters gidebilirdi. Zenith dalgınlıkla belalı tipli bir adamın ayağına basabilirdi mesela. Hatta sırf kendisine ters ters baktı diye yumruğu indirmekten çekinmeyecek kadınlar bile vardı.
Üstelik Geese bir iblisti. Latria Hanesi, Geese ile Zenith’i baş başa görecek olsa kim bilir ne düşünürdü? Zenith’in kendi evinde kalmasına izin vermediğimi ama bir iblisle tek başına dışarıda gezmesine göz yumduğumu söylerdi. İşi, Zenith’i zorla geri almaya kadar götürebilirdi.
Ya da dur bir dakika. Belki de bu işin arkasında doğrudan Latrialar vardı. Ellerindeki imkânlar düşünüldüğünde, az önce gelen Geese pekala bir sahtekâr olabilirdi. Görünüşü, boyu bosu ve konuşma tarzı benzeyen birini bulup Geese kılığına sokmuş ve Wendy’yi ikna ederek Zenith’i teslim almasını sağlamış olabilirlerdi… belki de. Yine de Geese’i taklit etmek öyle kolay iş değildi.
Son olarak—ki bunu düşünmek paranojakça gelebilir belki—Geese’in İnsan-Tanrı’nın havarisi olma ihtimali vardı. Zaten Kutsal Ülke’den bu kadar nefret ederken ne diye buradaydı ki?
“…”
Bornozumu ve Büyülü Zırh’ı tekrar üzerime geçirip evden çıktım.
Aisha, dünyanın en doğal şeyiymiş gibi peşimden hamle yaptı. “İlk nereye bakıyoruz? Ayrılalım mı?”
Zenith’in kayboluşu onu endişelendirmiş olmalıydı. Eğer öyleyse, benim sakin kalmam çok daha büyük bir önem taşıyordu.
“Hayır, senin kaçırılma riskini göze alamam. Birlikte gideceğiz.”
“T-tamam. Anlaşıldı…”
Aisha “kaçırılma” lafını duyunca nefesi tıkandı. Bu ihtimali o da düşünmüş olmalıydı. Sonuçta bu dünyada bir sürü insan taciri vardı…
Gerçi pek ihtimal dahilinde değildi. Tek başına etrafta dolansaydı belki ama Geese ile birlikteydi. Zenith’i köle yapmak için Geese’i evire çevire dövmek bir hayli zahmetli işti. Onların yerinde olsaydım, kendime başka, daha savunmasız bir hedef bulurdum.
“…”
Birkaç adım attıktan sonra aniden durakladım. Sahi, ilk önce nereye bakmam gerekiyordu ki? Kahretsin, ipin ucunu kaçırıyordum; galiba tam olarak sakinleşememiştim. İnsan sadece kendine tembihte bulunarak sakinleşemezdi ki. Derin bir nefes almak gerekiyordu.
“Huuu… Offf…”
Tam yanımda benden çok daha akıllı biri duruyordu. Onunla konuşmalıydım.
“Aisha… Sence Geese nerede olabilir?”
“Şey… Macera Mahallesi’nde olabilir mi acaba?”
“Gerekçen ne?”
“Geese daha önce İlahi Mahalle’ye giremediğini söylemişti. Yerleşim Mahallesi de bir sürü Milis inananıyla dolu, oraya gideceğini hiç sanmıyorum. Geride Macera Mahallesi ile Ticaret Mahallesi kalıyor… Şey, Geese bir maceracı olduğuna göre Macera Mahallesi’nde olma ihtimali çok daha yüksek bence.”
“Pekala. Hadi düşelim yola.”
Aisha’ya güvenebileceğimi biliyordum, zehir gibi kafası vardı. Kaybedecek tek bir saniyemiz bile yoktu.
“Acele edelim,” dedim.
“Tamam… Ah, doğru ya. At kullanalım mı? Arabadan kalan at hâlâ duruyor, değil mi?”
“Ha?”
At mı… Hâlâ ata binmeyi beceremiyordum. Yani işin temellerini biliyordum; biraz pratik yapmıştım, at arabası sürmeyi de öğrenmiştim. Ama acil bir durumda dilediğim gibi at koşturacak kadar ustalaşmaktan çok uzaktım. Yine de Aisha’nın endişelenmesini gerektirecek bir durum yoktu. Gerçekten gerektiğinde, en az bir at kadar hızlı hareket edebilirdim.
“İhtiyacımız yok.”
“Ha?”
Aisha’yı kucağıma alıp büyülü zırhıma mana aktardım. Bacaklar tamam, yeşil ışık yandı. Tüm sistemler hazırdı. Yere iniş darbesini emme pratiğini defalarca yapmıştım.
“Aisha, sıkı tutun.”
“Ha…? Ah!”
Aisha cübbeme sıkıca sarılırken vücudu kaskatı kesildi. Onu kucağımda iyice sabitlediğimden emin oldum.
“H-hayır! Hayır! Dur!”
Eminim başka şeyler de söylemişti ama hiçbirine kulak asmadım. Zenith kayıptı. Her şey bir yana, bu asla bir tesadüf olamazdı. Belki işin arkasında Geese vardı, belki Latria’ların parmağı dokunmıştı. Belki de Papalık yanlılarının karanlık bir hesabı vardı. Ya da Kutsanmış Çocuk’un oyunlarına alet olmuştuk…
Ya da belki de tüm bunlar İnsan-Tanrı’nın işiydi.
Cevabı bulmak için kıvranıp durmak hiçbir şeyi çözmeyecekti. Tereddüt etmek hiçbir şeyi çözmezdi. Pişmanlık duymak hiçbir şeyi değiştirmezdi.
Zaten çok fazla zamanın akıp gitmesine izin vermiştik; hem uzun bir günün ardından hem de zihinsel durumum yüzünden berbat bir haldeydim. Milishion’da kimin dost, kimin düşman olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. İnsan-Tanrı’ya karşı verilen bir savaşta bunu asla gerçekten bilemezdiniz.
Shirone Krallığı’nda yaşananların tekrarlanmasına izin vermeyecektim. Hatalarımdan dersimi almıştım.
Beni bekleyen her ne olursa olsun kendimi hazırladım ve gecenin gökyüzüne doğru sıçradım.


