Claire’le yaptığım o boşa geçen görüşme bittikten sonra morali bozuk bir şekilde Cliff’in evine döndüm. Eve vardığımda gördüğüm manzara ise adeta nefesimi kesti. Evin içinde Cliff, daha önce hiç görmediğim bir kadını kollarının arasına almış sarılıyordu.
Kadının mütevazı bir havası vardı. Minyon tipli, çilli, kısa ve parlak kahverengi saçlı biriydi. Genel olarak narindi fakat sanki hayatı boyunca tek bir dert bile çekmemiş de bu durum ona tatlı bir yumuşaklık katmış gibi bir hâli vardı.
Bir bakıma Elinalise’e benziyordu ama aynı zamanda çok farklıydı. Elinalise kızgınlıktaki bir kediyse, bu kız kısırlaştırılmış bir köpek gibiydi. Ama asıl kanıma dokunan şey şuydu: Ben bu kızı tanımıyordum.
Sen de mi Cliff? Bana aynı konu üzerine verdiğin o kadar nutuktan sonra hem de… Gerçekten Elinalise’i bunun için mi arkanda bıraktın? Peki Elinalise’in duyguları ne olacak? Evet, şehvet düşkününün teki olabilir ama o senin çocuğunun annesi… Yoksa kalbinde başkası mı vardı?
Cliff, yalvarırım bunun doğru olmadığını söyle. Latria Hanesi zaten beni düş kırıklığına uğrattı; bir de sen düşündüğüm kişi çıkmazsan neye inanacağımı bilemem. Ah, kahretsin, gerçek aşka ne oldu böyle? Ah Sylphie, Roxy, Eris, herhangi biriniz, yalvarırım bana sarılın ve kulağıma tatlı sözler fısıldayın da yola devam edebileyim…
“Ah, Rudeus, tam zamanında geldin. Şu rafın üstündeki kutuyu alabilir misin? Basamağa çıksak bile boyumuz yetişmiyor.”
“Ah, tabii.”
Ben kafamda gelecek bölümün fragmanını sunarken Cliff bir ara kızdan ayrılmıştı. Yüzü bile kızarmamıştı. Anlaşılan kız tam basamaktan düşmek üzereyken onu yakalamıştı.
“Wendy, bileklerin iyi mi?”
“Evet, iyiyim. Teşekkür ederim.”
Ben kutuyu aşağı indirirken aralarında son derece sıradan, sıkıcı bir konuşma geçiyordu. Kutunun üzerinde dünden kalan son toz tabakasını da üfleyip Cliff’e uzattım.
“Kusura bakma. Sanırım aradığın şey buydu… Evet, ta kendisi. Çok şükür, yarın işlerim yolunda gidecek.”
Cliff kutunun içinden arma yamasına benzeyen bir şey çıkardı. Milis Kilisesi’nin amblemiydi. Sanırım işi için gerekiyordu?
“Her neyse Rudeus, seni buraya getiren nedir? Bu gece Latria Malikanesi’nde kalmayacak mıydın?”
Bu soru üzerine öne doğru eğildim; Cliff’e yaşanan o sirki baştan sona anlatmak için sabırsızlanıyordum.
“Ah, o konu mu… Bak şimdi, dinle…”
Günün tüm olaylarını Cliff’e anlatırken öfkemin beni yönlendirmesine izin verdim. Latria Hanesi’ne yaptığım ziyareti, Claire’in söylediklerini ve takındığı tavrı, bu aşağılanmaya dayanamayıp nasıl çıldırdığımı ve hemen ardından malikaneyi terk ettiğimi bir bir döktüm. Şu an biraz daha sakindim ama yine de öfkemi zapt etmekte zorlanıyordum. Sadece düşünmek bile beni yeniden çileden çıkarmaya yetiyordu.
“Hmm…”
Cliff beni dinlerken yüzü sertleşti. Kendisi azizler azizi biriydi, bu yüzden bu hususta arkamda duracağından kesinlikle emindim.
“Milis’teki soyluların, evlilik kararlarını ebeveynlerin vermesi gibi bir geleneği olduğu doğru. Hatta bir kadını kadın yapan şeyin çocuk doğurmak olduğunu savunanlar bile var… Ama kendi adına konuşamayan birini başkasıyla evlendirmeye kalkışmayı ben bile şüpheli buluyorum.”
“Değil mi ama?”
İnsanlık dışı bir şeydi bu. Resmen canilikti. Öyle kolay kolay şoke olan biri olmadığımı düşünürdüm ama ben bile bunu görmezden gelemezdim. O kadının Zenith’in annesi olduğuna inanamıyordum. Tanrı bütün bunlar olurken neredeydi ki? Bekle, doğru ya, kendisi Büyü Şehri Sharia’daydı.
“Kızının başına gelenleri ve bunun bu kadar aniden olduğunu düşünürsek, Madam Claire’in şokta olabileceğini de hesaba katmalıyız belki de. Aynı şeyin kendi çocuğunun başına geldiğini hayal et bir… Anlayışla karşılayabilirsin, değil mi?”
Cliff benimle mantık çerçevesinde konuşmaya çalışıyor gibiydi. Bir yanım öfkemi paylaşmasını umuyordu. Ancak Cliff’in bakış açısından, bu hikâyenin bir de diğer tarafı olmalıydı. Sakin kalıp olaya karşı tarafın gözünden bakmak istemiş olmalıydı.
Ben de biraz düşündüm. Kendi çocuklarım, ha? Belki Lucie… Yok, onun için bunu hayal etmek hâlâ biraz zordu. Onun yerine Norn üzerinden düşündüm. Diyelim ki Norn reşit olma kutlaması biter bitmez bir yolculuğa çıktı; tam döndüğünü düşündüğüm anda benliğinin yok olduğunu görüyorum. Ve daha da kötüsü, hiç tanımadığım bir adamın çocuğuyla ve kan bağı bulunmayan bir kuma çocuğuyla çıkıp geliyor. Kesinlikle şoke olurdum. Onun için bir şeyler yapmak isterdim…
Ama.
“Ne kadar şoka girerse girsin, birinin Annemi yeniden evlendirmeyi akıl etmesini aklım almıyor.”
“Bu sandığın kadar acımasızca olmayabilir. Çocuk konusunu bir kenara bırakırsak, onu bir soyluyla evlendirmek, ebeveynleri öldükten sonra bile bakılmasını garanti altına alır.”
Bizim yaptığımız konuşma hiç de öyle değildi. Daha çok, hâlâ biraz işe yararlılığı kaldığı için bir aleti geri dönüştürmek istiyor gibiydi. Bahsettiğimiz kişi benim annimdi. Onca yolu tepip buraya getirdiğim kendi kızıydı. Gerçekten, derdi neydi bu kadının? Yemin ederim…
Malikanesinde çıldırdığım an Claire’in yüzündeki ifadeyi hatırlayabiliyordum. Taş Gülesi’min şok dalgaları muhafızlarını koridorlarda savururken bile son derece soğukkanlıydı. Sanki bu kaba saba adamın hiç yoktan ortalığı neden birbirine kattığını anlayamıyormuş gibi bakıyordu.
Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, anılarımı kendi süzgecimden geçiriyor olabilirim. Claire belki de sadece neye uğradığını şaşırmış, yüzü korkudan donup kalmıştı. Yine de bu durum, daha öncesinde ağzından çıkan lafları zerre değiştirmiyordu.
“Yine de içinde bulunduğun durumu anlıyorum. Evimi dilediğin gibi kullanabilirsin.”
“Çok teşekkür ederim Cliff.”
“Burası Papa’nın toprağı. Latria Hanesi bir hamle yapmak istese bile burada sana dokunamaz.”
Cliff’in bu güvencesi, Latria Hanesi’nin misilleme yapma ihtimalini hiç hesaba katmadığımı fark etmemi sağladı. Bana kalsa Claire ile işimiz bitmişti; bir daha asla yüz yüze gelmeyecektik. Fakat hanenin kendi planları olabilirdi. Zenith’i geri almaya çalışabilirdi. Eğer durum buysa, Zenith’i bir an önce Sharia’ya götürmemiz gerekiyordu.
Cliff, “Annenin memleketine daha yeni varmışken hemen geri dönmek zorunda kalması yazık olur,” dedi.
“Hmm…”
Milis, Zenith’in memleketiydi. Cliff dile getirince hak verdim; muhtemelen burada biraz daha kalmak isterdi. Fırsat bulabilseydim onu etrafta gezdirip şehri görmesini çok isterdim.
“Yine de…”
Cliff yeni kıza dönerek, “Sen dışarıdayken Zenith’in tüm ihtiyaçlarıyla ilgilenilecek,” dedi. “Biraz sakardır ama ona güvenebilirsin.”
“Bu arada Cliff… kim bu kız?”
“Ah, kusura bakma. Tanıştırmayı unuttum. Adı Wendy. Nasıl desem… Hah, aramızdaki ilişki seninle Sylphie’ninki gibi diyebilirim.”
“Anlıyorum. Ne demek istediğini çok iyi anladım.”
Benimle Sylphie’ninki gibi bir ilişki… Anlıyorum, demek mesele buydu. Kafamdaki tüm soru işaretleri tek tek çözüme kavuşmuştu. Kutuyu açıp kediye bakmış, nihayetinde o ezeli hakikate ulaşmıştım: Gerçekler tektir.
“Korkma, seni Elinalise’e ispillemeyeceğim.”
“Hayır, dur bir dakika! Hemen yanlış anlamalar çıkarma, düşündüğün gibi bir şey değil!”
Cliff aceleyle ne demek istediğini açıkladı. Kilise merkezinde evrak işleriyle boğuşurken bir yandan da kendi evinin düzenini kurmaya çalışıyordu. Anlaşılan ev işlerine yardım edecek birine ihtiyacı olmuş, bu da onu eskiden kaldığı yetimhaneye sürüklemişti. Yetimhane, çocuklara yemek yapma ve ev işlerini yürütme becerisi kazandıran bir mesleki eğitim programı yürüttüğünden Cliff de oradan birini yanına almıştı.
“Wendy oradaki en büyük çocuktu. Hatta neredeyse yetimhaneden ayrılma yaşına gelmişti. Onu seçme sebebim tam olarak bu olmasa da şimdilik eve gidip gelerek işlere yardım edecek. Burada ev işlerini yapmak ona gerçek bir iş tecrübesi de kazandıracak.”
Yani bir nevi stajyer olarak işe alınmıştı. Papa’nın torunu olan Cliff’in evinde çalışmış olmak, gelecekteki işverenlerin gözünü boyamak için birebirdi. İş arama sürecinde kesinlikle rakiplerinin önüne geçmesini sağlayacaktı.
“Ben Wendy. Her türlü ev işinin üstesinden gelebilirim. Tanıştığıma çok memnun oldum.”
“Tıpkı Sylphie’yle olduğu gibi,” diyordu bir de. Bu ifade yüzünden insan skandallık bir durum var sanıyordu ama özünde çocukken birlikte oynamış eski iki arkadaştan ibaretlerdi. Yine de Wendy’nin tam yaşını bilmesem de, Cliff’in bu gencecik kız karşısında bir anlık iradesizliğe kapılıp kapılmayacağını merak etmeden duramıyordum…
Yok ya, Cliff sağlam çocuktu. Benim gibi biri değildi sonuçta.
“…”
Her neyse, Latria evinden fırtına gibi çıkıp gitmemiz bütün planların içine etmişti. Bu noktada en doğrusu durup daha fazla zorlamadan Zenith’i eve götürmek olabilirdi. Ama Claire’in Zenith’i bir eşya gibi görmesi tepemi öyle bir attırmıştı ki, en azından annemi yanıma alıp şehirde güzelce bir gezdirmek istiyordum… Üf, fazla mı rehavete kapılıyordum? Belki de önce Cliff’in konumunu sağlamlaştırmasını beklemeliydim. Sonra güçlerimizi birleştirip Latria Hanesi’nin burnunu sürter, böyle riskleri de ancak o zaman alabilirdik. Gerçi işlerin o kadar pürüzsüz gideceğinin de bir garantisi yoktu…
“Aisha,” diye sordum, “sen ne düşünüyorsun?”
“Ha… Efendim?”
Kararsız kaldığında fikir alışverişinde bulunmak en iyisiydi. Aisha’nın ne düşündüğünü duymak istiyordum.
“Sence annemi eve geri götürüp öyle mi dönmeliyiz? Yoksa bir süre bu evde kalıp fırsat buldukça şehri gezmesini mi sağlamalıyız?”
Sorumun ardından Aisha kollarını kavuşturup düşünmeye daldı. Ama bu çok uzun sürmedi; kısa süre sonra başını kaldırıp Cliff’e baktı.
“Bu ev gerçekten güvenli bir yer mi?”
“Evet. Küçük olabilir ama Latrialar burada bize dokunamaz. En azından büyük bir gürültü koparmadan bunu yapamazlar.”
“Sonuçlarının ne olacağını bile bile Latriaların harekete geçme ihtimali nedir sizce?”
“Yok denecek kadar azdır herhalde. Sonuçta o hanedanın tehlikeye atamayacağı bir itibarı var.”
İtibar, ha? Soy sop meselesine o kadar takıntılı olan o yaşlı kadını düşününce, bunu kesinlikle hesaba katacaktır. İnatçı ve iliklerine kadar yozlaşmış biri olabilir ama aptal da değildi.
Aisha kollarını çözerek, “Bence bir sorun çıkmayacak,” diye bir sonuca vardı. “Sadece bir his ama… o hanedanın, daha doğrusu o kişinin, başına gelenlerden sonra Zenith Anneme pek bir değer verdiğini sanmıyorum. Yani bana öyle geliyor.”
Haklı bir noktaya değinmişti. Latriaların Zenith’i herhangi bir planın kilit parçası olarak kullanmayacağı kesindi. Cliff de az önce buna benzer bir şey söylemişti; konuşamayan biriyle evlenmek bu ülkenin değerlerine uygun düşebilirdi belki ama yine de insanların kaşlarını çatmasına neden olurdu. Üstelik tarafların birbirine zorla dayatılacağı düşünülürse, evlilik bağlarının pek de güçlü olacağını hayal etmek zordu.
Belki de Fittoa Arama ve Kurtarma Birliği’ne yaptığı yatırımın karşılığını almak istiyordu; öyle bile olsa faturayı bana kesebilirdi. Bir rakam söylerdi, ben de çekip gitmesi için parayı öderdim. Aralarında en ufak bir duygusal bağ olmadığını söylemek kesinlikle yanlış olmazdı. Zaten öyle bir bağ olsaydı Zenith’e bir eşya gibi davranmasının imkânı yoktu.
“Bence bugünkü olay onlara senden korkmaları gerektiğini öğretti, Ağabey. Peşimizden adam da göndermediler. Zenith Anneme öyle pek bağlı olduklarını zannetmiyorum.”
Söyledikleri oldukça mantıklıydı. Latria malikanesinden dönerken hiç acele etmemiştik, buna rağmen kimse peşimizden gelmemişti. Claire beni kolayca ihbar edip arkamdan askerleri takabilirdi. Benden korktuğu için mi yoksa umursamayı bıraktığı için mi böyle yaptı bilmiyordum ama Cliff ile olan yakınlığımın farkındaydı. Bu bilgiyi nereden edindiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu… fakat ne olursa olsun, yaşananlardan sonra buranın sığınağım olacağını tahmin etmek hiç de zor değildi. Yine de bizi kendi halimize bırakmıştı.
“Müdahale edebilecekleri bir yer olsa neyse ama düşman topraklarında koruma altındayız. Bence güvendeyiz.”
“Demek öyle.”
Yüksek risk, düşük kazanç. Ortadaki risk bu kadar büyükken Zenith’i zorla geri almaya çalışacaklarını hayal etmek zordu. Aferin sana Aisha. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüşsün.
Cliff söze girdi: “O halde Rudeus, yarın dedemle görüşeceğim, bana katılmak ister misin? Latria Hanesi ile aranı bozmak bu ülkedeki gelecek girişimlerini şüphesiz zorlaştıracaktır… Bağlantı kurmak istersin, değil mi?”
“Emin misin?”
“Tabii dedemin desteğini alıp alamayacağın tamamen sana bağlı. Seni onunla tanıştırırım ama dahasını yapmam.”
“Ah, elbette.”
Cliff benim yardımımı reddetmişti, ben de zaten doğrudan müdahale etme niyetinde değildim. Beni kendi seviyesinde bir meslektaş olarak ne kadar kabulleneceğinden tam emin değildim. İttifak kurması için birilerini ayağına getirmemin, Cliff’in gururuna dokunacağını ve bunu istemeyeceğini düşünüyordum. Fakat görünen o ki Cliff gururunu bir kenara bırakıp beni dedesiyle tanıştırmaya yine de razıydı.
Zenith’e yardım etmek önemliydi ama Paralı Asker Grubu’nu kurma yolunda da mesafe katetmem gerekiyordu. Papa’nın desteğini arkama almak her iki amaca da hizmet ederdi. Papa’nın bizzat Zenith’e koruma sağlamasına ihtiyacım yoktu; onunla yalnızca bir bağımın bulunması bile Latriaların işimize çomak sokmasını zorlaştırmaya yeterdi.
Kafamdaki hesabı bitirdikten sonra, “Benim için bir onur olur,” diye yanıt verdim ve Cliff’in önünde saygıyla eğildim.
Ne de olsa Millis’te yapacak başka işlerim de vardı, bu yüzden silkelenip yeniden işe koyulmam gerekiyordu.
***
Ertesi gün. Kahvaltıdan sonra kilise karargâhına doğru yola koyuldum. Aisha ile Zenith’i evde bırakmıştım.
Tepesinde devasa bir soğanı andıran yapısıyla altın sarısı kilise karargâhını gözden kaçırmak pek mümkün değildi. Millis Kutsal Krallığı’nda el üstünde tutulan o huzur ve sükûnet atmosferi, etrafı sarmalayan beyaz ve gümüş tonlarında kendini hissettiriyordu. Bir de tüm bunların ortasında, adeta bir palyaço rüküşlüğüne sahip, ışıl ışıl parıldayan şu tek bina vardı. Tepesindeki yaldızlı soğanla birlikte bütün yapı bas bas bağırıyordu. Rüküşün tekiydi.
Ufaktan bakınca o kadar da kötü durmuyordu aslında. Beyaz ve gümüş tonlarının arasına serpiştirilmiş altın rengi bir dokunuş gibiydi. Ama yaklaştıkça o illüzyon yerle bir oluyordu. Sanırsın başka bir gezegenden fırlayıp gelmişti.
Yine de rüküş bir ev, içinde yaşayanın da öyle olduğu anlamına gelmezdi. Sonuçta burası Millis Kilisesi’nin karargâhıydı. İçerisi kelimenin tam anlamıyla banttan yeni çıkmış, üst modeli üretilmiş Cliff’lerle doluydu. Dışarıdan zevksiz görünebilirdi ama içeride sadece en pak azizlerin yaşadığı… kesinlikle garanti edilemezdi. En azından bu kadarını biliyordum.
Önceki yaşamımda, siyasetçilerin ve din adamlarının parayla en çok yozlaşan kesim olduğunu herkes bilirdi. En azından bana göre öyleydi. Görünüşe göre bu dünya için de durum pek farklı değildi. Zaten ellerinde o kadar büyük bir güç tutuyorlardı ki rol yapmaya bile tenezzül etmiyor, eninde sonunda gerçek yüzlerini gösteriyorlardı. Yine de o toplulukla aradaki mesafeyi koruduğum sürece bir sorun çıkmazdı herhalde.
Derin bir nefes alıp kendimi pazarlamaya hazırlandım. Göz doldurmak için Orsted ve Ariel ile olan yakın bağlarımdan böbürlene böbürlene bahsedecektim. Latria malikanesindeki çuvallamalarımdan biri de buydu sanırım; işler çığrından çıkana kadar Claire’in beni küçük görmesinin sebebi bu olabilirdi.
Ama bugün onun gözünde dünyadaki en ilgi çekici adam olacaktım. Ciddi işler peşindeyken giydiğim o resmi cübbemi kuşanıp gelme sebebim de buydu zaten. Ben Ejderha Tanrısı’nın Sağ Kolu, Rudeus Greyrat’tım. Zihnimde kendi kendimi biraz gaza getirdim.
“Kusura bakmayın ama giriş izni olmayan kimseyi içeri alamam.”
Binalardan birinin girişinde durdurulmuştum. Üzgün emoji.
“Ha? Benim giriş iznim yetmiyor mu? Eskiden tek bir izin kâğıdıyla yanındakiler de içeri girebiliyordu diye hatırlıyorum…”
“Kural ezelden beri bellidir; bir izin belgesi sadece tek kişi içindir.”
“Anladım. Cık, demek ki ben küçükken bir şekilde görmezden geliyorlardı…”
Cliff, dün gece bulduğu armaya sıkıntılı bir ifadeyle baktı. Anlaşılan o bahsettiği izin belgesi bu armadan ibaretti. Üzerinde Milis Kilisesi’nin resmi peder cübbesi vardı ve bu kumaş parçası dün gece cübbesinin göğsüne dikilmişti.
“Sizin zaten izniniz var Peder Cliff. İçeri girip yanınızdaki beyefendi için geçici bir izin belgesi çıkarılmasını isteyebilirsiniz.”
“Ah… Haklısın, doğru ya. Kusura bakma Rudeus. Ben senin için bir izin kâğıdı halledip geleyim, sen beni burada bekle,” dedi Cliff mahcup bir edayla.
“Tamamdır. Hiç acelem yok, sen ağırdan alabilirsin.”
Dediğini yapıp Cliff’in içeri süzülüşünü izledim. Daha ilk engelde tökezlemiştik… ama hey, en azından yarış başlamadan oyundan atılmamıştım. Ben de yerleşkenin etrafında şöyle bir turlamaya karar verdim.
Yerleşke epey geniş, bina ise devasaydı. Latria hanesinin rahat dört katı büyüklüğündeydi. Dört katlı bu bina kuş bakışı incelendiğinde, karenin içine oturtulmuş bir baklava dilimini andırıyordu. Yani iki kare üst üste binip sekizgen oluşturmak yerine, karelerden biri diğerinin içine yerleştirilmişti; baklava şeklindeki yapı, dıştaki karenin tam ortasında kalıyordu.
Dış taraftaki kare bina, kilise merkezinin idari işlerine ayrılmıştı. Kilisenin bürokratik işleriyle ilgilenen memurların ve sıradan pederlerin evrak koşturduğu yer burası olmalıydı. Din değiştirme izinleri, cenaze başvuruları, hatta kutsal simgeler ve koruyucu tılsımların satışı bile burada dönüyordu. Tam manasıyla bir genel merkezdi anlayacağınız; Milis Kilisesi ile en ufak bir işiniz varsa geleceğiniz ilk adres burasıydı.
İçerideki baklava şeklindeki alan ise Milis Kilisesi Yönetim Kurulu’nun hem ikametgâhı hem de çalışma alanıydı. Hatta kutsal heykeller ve tapınaklar da buradaydı. Bir kural olarak, sadece en üst düzey yetkililerin girmesine izin veriliyordu; burada çalışan memurlara bile içeride nelerin dönüp bittiği söylenmezdi. Burası Milis Kilisesi’nin kalbiydi. Giriş izni gerekmesine şaşmamak lazımdı.
Durum anlaşılırdı elbette ama ben yerleşkenin etrafını gezmeye devam ederken güneş tepeme dikilmeye başladı. Karnım acıkıyordu.
Belki de Cliff bana izin kâğıdı alma konusunda yanlış bir hesap yapmıştı. Sadece dönüş yolculuğu hakkında Papa’ya bilgi vermek bile saatler alırdı. Zaten Papa’dan ancak dün randevu alabilmiş olmalıydı, ona da aileden biri olduğu için ayrıcalık tanımışlardı. Peki ya ben? Ben bir yabancıydım. Yeni dönen torununun “Seni tuhafın tekiyle tanıştırmak istiyorum” demesi Papa’yı tetikte olmaya iter miydi acaba?
Zenith’e yardım etmeye çalışırken zorlu bir gece geçirmiştim ama Elinalise’in ricasını da unutmuş değildim. Cliff’in ayağına bağ olmaktan kesinlikle kaçınmak istiyordum.
“Belki de önce birkaç gün beklemeli, ardından randevuyu kendim almalıydım…”
Planımı gözden geçirirken adımlarımın beni bir bahçeye çıkardığını fark ettim.
Milis Kilisesi Genel Merkezi’nin dört bahçesi vardı. Bu bahçeler, içerideki baklava şekli ile dıştaki kare yapı arasında kalan dört üçgen köşeyi oluşturuyordu. Her birine dört mevsimi temsil eden bitkiler dikilmişti. Şu an bahardı ve tesadüfe bakın ki benim girdiğim de ilkbahar bahçesiydi. Bu ilkbahar bahçesi, rengârenk açmış çiçeklerle dolup taşıyordu; ancak sarı, beyaz ve pembenin canlı, açık tonları ortama hâkimdi.
Yürürken etrafı hayranlıkla izledim. Eskiden bir elimde bitki ansiklopedisiyle dolaşır, gördüğüm tüm çiçeklerin isimlerini falan araştırırdım ama Milishion’daki bitkiler hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Aslında, dur bir dakika, pembe çiçekli şu ağacı daha önce görmüştüm. İsmi kiraz çiçekleri gibi “sakura”ya benziyordu, bu yüzden aklımda kalmıştı. Yakın zamanda birinin bu ismi söylediğini duyar gibi olmuştum ama neydi ki?
“Bakın, Sarakh ağaçları çiçek açmış!” dedi bir ses.
Ha evet, Sarakh, tam olarak buydu. Bunlar Asura Krallığı’nın kuzey topraklarındaki dağlarda yetişen ağaçlardı. İlkbaharın gelişiyle dallarının uçlarında pembe çiçekler açtığı için oralarda “Bahar Getiren Ağaçlar” olarak bilinirlerdi. Odunlarının kendilerine has bir kokusu vardı, bu yüzden soylular arasında da çok popülerlerdi. Fakat sadece dağlarda yetiştikleri için epey pahalıydılar. Şu anda Asura kraliyet ailesi Sarakh ağaçlarının tüm yetiştirilme sürecini denetliyor, hatta bazen diğer ülkelere ihraç ediyordu.
Ya da en azından geçen sefer Asura Krallığı’na gittiğimde Ariel bana öyle anlatmıştı.
“Evet, gerçekten de pek güzeller!”
“Sarakh çiçekleri size pek bir yakışmış, Kutsanmış Çocuk Hazretleri!”
“Bu Sarakh ağaçlarının, şimdiki Papa makama geçtiğinde Asura Krallığı’ndan gönderilen bir hediye olduğunu biliyor muydunuz?”
“Ooh, Kutsanmış Çocuk Hazretleri, ne kadar da masumsunuz…”
Tüylerimi diken diken eden birtakım sesler çalındı kulağıma. Merakıma yenik düşüp bu mide bulandırıcı seslerin geldiği yöne döndüm.
“Gelin, bakın, bakın! Sanki Sarakh yapraklarından bir yağmurun ortasındayız!”
“Ah, Kutsanmış Çocuk Hazretleri’nin süzülen yaprakların arasında duruşu… adeta bu dünyaya ait değil gibi.”
“Ne kadar da büyüleyici!”
Karşımda tam manasıyla bir e-kız ve etrafında dönen yalaka tayfası duruyordu. Kadın, avuçlarını göğe açmış, süzülen çiçek yapraklarının altında kendi etrafında dönerken üzerindeki fırfırlı, adeta prensesleri andıran elbisesi dalgalanıyordu. Ona genç bir kız bile diyebilirdim… tabii muhtemelen yirmi yaşlarında olduğu gerçeğini saymazsak.
Yüzü zarif bir güzelliğe sahipti ama biraz da tombulcaydı. Wendy, narin kollarına ve bacaklarına rağmen yumuşak bir havaya sahipti; fakat bu kızın üst kolları ve uylukları biraz daha etli butluydu. İkisi de pek sağlıklı görünmüyordu; Wendy kalori eksikliği çekiyor gibiydi, bu kadın ise kesinlikle egzersiz eksikliği çekiyordu.
Kadının etrafını sarmış bir erkek sürüsü vardı. Yedi kişilerdi—uğurlu sayı. Kadın ağzını her açtığında hepsi onu onaylıyor, dikkatini çekmek için nefessizce övgüler yağdırıyorlardı. Evet, tam anlamıyla yalakalar ve onların e-kızı… Hatta kadına e-prenses demek daha doğru olurdu. Bana bu kadar yalaka gelmelerinin sebebi muhtemelen hiçbirinin tipten nasibini almamış olmasıydı. O talihsiz yüzler, eskiden aynada görmeye alışık olduğum tanıdık bir simayı hatırlatıyordu. Yine de sırtlarındaki mavi zırh göğüslükleri, tipik birer ak şövalye tanımının biraz dışına çıkıyordu tabii.
“Hm?”
Gerçi ruh ikizim gibi görünseler de en ufak bir rahatlık hissettiğim söylenemezdi. Enseme çöken o gerginliği iliklerime kadar hissedebiliyordum.
Bu hissettiğim düşmanlık mıydı? Eh, buna şaşırmamak gerekirdi. Bu adamların ona bir prenses gibi davranmasının sebebi muhtemelen gerçekten de bir prenses ya da benzer bir statüde olmasıydı. Üstelik bu muhafızlar öyle sıradan yalakalar da değildi. Duruşlarına ve kaslarına tek bir bakış bile hepsinin feleğin çemberinden geçmiş savaşçılar olduğunu anlamaya yeterdi. Kutsal derece olmasalar bile en azından İleri derece kılıç ustaları olmalıydılar.
Yani beni fark etmiş olmalıydılar. Ben de her ihtimale karşı hazırlıklı gelmiş, cübbemin altına Büyülü Zırh Mk-II’yi giymiştim. Elimde bir asam olmadığı için silahsız görünmem gerekse de pikniğe çıkar gibi giyinmediğim de ortadaydı. Haliyle tetikte olmaları gayet doğaldı.
Yine de bir şeyler yolunda değildi. Bu hissin derinlerinde, nasıl desem, huzursuz edici bir şeyler vardı; sanki derinden gelen bir uğultu gibi. Tarif etmekte zorlandığım bir rahatsızlıktı bu…
Bu adamlardan birinin İnsan-Tanrı’nın müridi olma ihtimali vardı. Şansımı deneyip bir test mi etseydim? Hayır, dur bakalım, önce bir düşünmem lazımdı. Yüksek sesle “İnsan-Tanrı” dememin işleri korkunç, hem de çok korkunç bir şekilde berbat etme olasılığını hesaplamalıydım. İhtimal oldukça yüksekti. Hayır, “İnsan-Tanrı” kelimesini kesinlikle sesli söylemeyecektim. Ama onları açık vermeye başka nasıl zorlayabilirdim ki…?
“Hm? Sizi daha önce buralarda gördüğümü sanmıyorum. Dinimize geçmek için mi geldiniz?”
Ben kafamda strateji kurmaya çalışırken ilk hamleyi onlar yaptı.
“Aah…”
Kız masum bir gülümsemeyle başını kaldırıp bana baktı. Ellerini kalçasının arkasında birleştirip öne doğru hafifçe eğildi. Sylphie bana böyle bir poz verseydi muhtemelen kendimi tamamen kaybederdim. Roxy hayatta böyle bir poz vermezdi. Eris denemeye kalksa avını süzen bir yılana benzerdi; ben de ecelimi beklercesine olduğum yerde kaskatı kesilirdim.
“Bir sorun mu var?”
Ah, doğru ya, güzel soru. Düşünmem gereken daha önemli şeyler vardı. Şey, ııı… Yani, buraya dine geçmek için gelmemiştim… Sadece İnsan-Tanrı’nın müritleri olup olmadıklarını çaktırmadan anlamam gerekiyordu, o yüzden, şey…
“Y-yani hepiniz, şey, Tanrı… adamları mısınız?”
Anında oldu. Yalakalardan üçü kılıçlarını çekip boğazıma doğrulttu. Kalan dördü ise e-kızı kapıp geriye çekti ve kendi arkalarına sakladı.
O ezik yalaka hallerinden eser bile kalmamıştı. Karşımdaki adamlar artık bir savaş meydanındaki askerlerin yırtıcılığına bürünmüştü. İğne gibi küçülmüş göz bebekleri, gözlerinin parlayan akları arasından adeta içimi oyuyordu.
Kahretsin, bu adamlar harbi ciddiydi. Soğuk terler dökmeye başlamıştım. Bu konuşmayı hiç başlatmamalıydım. Oh, bir dakika. Ben başlatmamıştım ki zaten!
“Tanrı vardır.”
“Aziz Millis tek gerçek Tanrı’dır.”
“Böylesine bariz bir şeyi ne amaçla soruyorsunuz?”
“Yoksa siz Aziz Millis’e inanmıyor musunuz?”
“Tanrı’ya inanmıyor musunuz?”
“Bir… hain mi?”
“Bir kâfir!”
Yalaka tayfası ben tek bir kelime bile edemeden kendi kendilerine beni sorgulamaya başladı, gözlerindeki karanlık giderek koyulaşıyordu. Eyvahlar olsun, olay resmen Engizisyon mahkemesine dönüyordu!
“K-kusura bakmayın… Şey, aklım başka bir şeye takılmıştı da ağzımdan yanlış bir şey çıktı. Lütfen bağışlayın.”
Bu durum samimi bir özür gerektiriyordu. Adamlar haklıydı; burası Millis Kilisesi’nin ana merkeziydi. Buradaki herkes şüphesiz tek bir tanrıya, yani Aziz Millis’e inanıyordu. Böyle bir soru sormak için dünyadaki en berbat yeri seçmiştim. Anlıyordum, alaycı ve şüpheli görünmüştüm, haliyle hedef tahtasına oturmuştum. Ne olursunuz, büyüklük gösterip beni bağışlayın.
“Grave, ne yapıyoruz?”
“Kararı sen ver, Dust.”
“Peki, öldürüyoruz o zaman. Muhtemelen kâfirin teki. Üstelik garip bir şekilde fazla sakin… İnanan biri çıksa bile, Kutsanmış Çocuğumuzun zihnine böyle tuhaf fikirler sokmak başlı başına bir suç zaten.”
“Anlaşıldı, öldürüyoruz. Mantıklı fikir.”
Vay be, çoktan karar verdiler bile. Saat gibi tıkır tıkır işleyen bir ekip uyumları vardı. Onların yerinde olsam muhtemelen bir an duraksardım.
“Ağır olun, durun bir dakika! Önce bir sakinleşelim, kendimi açıklamama izin verseniz—”
Burada bir kavga çıkması Cliff’in itibarını zedelerdi, ayrıca böylesine güzel bir bahçeyi mahvetmeyi hiç ama hiç istemiyordum. O canım Sarakh Ağaçları’nın kökünden sökülüp gittiğini kim görmek isterdi ki? Bu iş iki tarafın da işine yaramayacağına göre oturup konuşsak daha iyi olmaz mıydı?
Düşüncelerim barıştan yanaydı belki ama tavrım çoktan değişmişti. Bana kılıçlarını doğrulttukları andan itibaren Öngörü Gözü’mü açık tutuyor, Büyülü Zırh’ıma mana pompalıyordum. Şiddetten kaçınmak istiyordum ama özür dilemek işe yaramayacaksa kendimi tutacak da değildim.
Dün yaşananlardan sonra zaten canım sıkkındı, tam üstüne çatmışlardı.
“Demek… Gerçekten üzerime gelmeye kararlısınız?” diye sordum.
Sorumdaki bir şey ürpermelerine ve gözlerinin fal taşı gibi açılmasına neden oldu. Öngörü Gözü’m, vücutlarının gerildiğini, tüm güçlerini kollarına ve bacaklarına topladıklarını gösteriyordu.
İşte geliyorlardı.
“Durun!”
Havadaki gerilimi bıçak gibi kesen emredici bir ses yankılandı. Tanıdık gelen bir sesti bu. Taşıdığı otorite ortama bir anda hâkim oldu ve adamların bedenlerindeki o gerginlik göz açıp kapayıncaya kadar yok olup gitti.
“Siz ne yapıyorsunuz?!”
Bize doğru tek başına bir kadın şövalye yaklaşıyordu. Otuzlarının ortalarında gibi görünüyordu ve şu yalakalarınkiyle aynı mavi göğüs zırhını giymişti. Sakin ve zarif yüzü sertleşmişti. Bu yüzü çok ama çok iyi tanıyordum.
Yalakalardan biri derhal rapor verdi: “Kaptanım. Bu kâfir, Kutsanmış Çocuk’a zarar vermeye çalışıyordu.” Yapma ama adamım, göz göre göre yalan atma!
“Bana iftira atılıyor. Ben sadece Sarakh—”
Kılıcını hâlâ bana doğru tutan adamlardan biri alçak bir sesle, “Kes sesini sen,” dedi. Ya tabii, susacak halim yoktu herhalde! Burada canım tehlikedeydi benim.
Kadın şövalye nihayet yüzüme baktığında, “Bir kâfir mi?” dedi. “Ah!”
Ve işte o an kim olduğumu fark etti. Yüzündeki o sert ifade yerini sıcacık bir tebessüme bıraktı.
“Rudeus! Benim küçük Rudeus’um, sen misin? Vay be, ne kadar uzun zaman oldu!”
Sonra kılıçlarını çekmiş olan adamlara sert bir bakış fırlattı ve sesini yükseltti.
“Kılıçlarınızı indirin! Bu adam benim yeğenim!”
Yalakaların şaşkınlıkla irkilip kılıçlarını kınlarına sokmalarını izledikten sonra Öngörü Gözü’mü kapattım.
Therese Latria. Zenith’in küçük kız kardeşi, yani teyzem. Zamanında Milis Kıtası’ndan Merkez Kıta’ya giden o gemiye binerken bana çok yardımı dokunmuştu.
Therese bu kılıç ustalarının lideri gibi görünüyordu; emriyle birlikte yalakalar göz açıp kapayıncaya kadar kılıçlarını kınlarına soktu, hatta ne olur ne olmaz diye özür bile dilediler. İstemeye istemeye tabii. Ben de dilim sürştüğü için özür diledim ama bana karşı duydukları açık düşmanlık değişmedi; bu kadarı onlar için yeterli olmamıştı. İnternet güzeli kızlarını benden güvenli bir mesafede tutmaya ve son derece tetikte beklemeye devam ettiler.
“Beni hatırladın mı? Yoksa sadece bir kez karşılaştığımız için unuttun mu?”
“Tabii ki hatırlıyorum. O gemiye binmemizi sağlayarak hayatımızı kurtarmıştınız.”
Neyse, o adamları şimdilik görmezden gelebilirdim. Onun yerine Therese ile konuştum. Ah, onu görmek beni gerçekten geçmişe götürmüştü.
“Ailenin evine uğradığını duymuştum ama kilise merkezine de geleceğini hiç düşünmemiştim. Ah, yoksa sırf bu garip teyzeni görmek için mi bunca yolu geldin?”
“Hayır, bir tanıdık beni kilise liderlerinden biriyle tanıştıracaktı… Buraya geri dönmeyi başarmışsınız Therese.”
Yanlış hatırlamıyorsam onu en son gördüğümde, batıdaki liman kentine sürüldüğünü duymuştum. Aradan on yıl geçmişti; tırnaklarıyla kazıyıp buraya geri dönmüş olması hiç de şaşırtıcı değildi.
“Ah, şey, işte bir şeyler oldu diyelim,” Therese omuz silkerek kıkırdadı. Belli ki anlatması pek kolay olmayan şeyler gelmişti başına. Üsteleyip kurcalayacak değildim. Yine de öğrenmek istediğim başka bir şey vardı.
“Demek aile evine uğradığımdan haberiniz oldu?”
“Evet, Annemle aranızda bir atışma geçmiş gibi görünüyor.”
“Atışma mı… Buna atışma mı diyorsunuz yani? Bir atışma ha?”
“Annemin seni tepeden tırnağa sinirlendirdiğini duydum. Nasıl bir kadın olduğunu gayet iyi bilirim. Yine ‘şunu şöyle yap, bunu böyle yap’ diye buyurmuştur kesin, değil mi?”
“Aynen öyle! Şunu bir dinleyin bak!”
Teyzemle uzun zaman sonra ilk kez bir araya geliyordum. Aklımdan benim yanımda olup olmadığını bilmediğim düşüncesi geçse de çenemi bir türlü tutamıyordum. Farkına bile varmadan, dün yaşanan ne varsa en ufak detayına kadar anlatıverdim. Anlaşılan içimde hâlâ bayağı bir öfke birikmişti. Ya da belki de Zenith’inkine böylesine benzeyen bir yüzde, canlı ve sıcacık bir gülümseme görmek beni rahatlatmıştı.
“Bu ülkede böyle şeyler yanına kâr mı kalıyor gerçekten?”
“Hayır, bu ülkenin bile bir sınırı var… Annem için bile bu kadarı fazla… Bence ortada bir yanlış anlaşılma olmuş olmalı. Yine de, hımm… Rudeus, Annemi kızdıracak bir şey söylemediğine emin misin? Biri onunla kavgaya tutuşacak olursa, karşısındakini yerin dibine sokana kadar tartışmayı bırakmaz da…”
“Ben de bunu merak ediyorum. Onu kızdıracak bir şey söylemekten kaçınmaya çalıştım, bu yüzden söylediği çoğu şeye katlandım.”
“Hımm…” Therese kollarını ciddi bir edayla göğsünde birleştirdi ve düşüncelere dalarak alçak sesle mırıldandı.
Dün durduk yere kavga çıkarmış gibi görünmüyordu. Bana kalırsa başından beri planı buydu.
“Neyse, bir sonraki gidişimde ayrıntıları bizzat sorarım. Annem inatçı, baskıcı ve emretmeyi seven biridir ama özünde kötü biri değildir. Eminim ortada bir yanlış anlaşılma vardır.”
“…”
Therese saniyeler içinde kararını vermişti. Ortada bir yanlış anlaşılma olsa bile ne kadar öfkelendiğimi biliyordum. Aramızı düzeltmesi için ona ricada bulunmak istemiyordum. Biriyle bağlarımı tamamen koparmayalı uzun zaman olmuştu. Ama eğer—eğer gerçekten ortada bir yanlış anlaşılma varsa ve içtenlikle özür dilerse, ben de evi darmadağın ettiğim için özür dilerdim.
“Yine de inanılmaz, Rudeus! Ne kadar da büyümüşsün! Ah, dur bir dakika, yetişkin bir adama ‘büyümüşsün’ denmezdi değil mi… Yirmi yaşına geldin sanırım, öyle değil mi?”
Therese konuyu değiştirecek kadar düşünceliydi. Zaten ben de bütün gün Claire hakkında konuşmak istemiyordum.
“Evet, yirmi iki yaşındayım.”
“Vay canına! Demek koskoca on yıl geçmiş ha… Ah, aklıma gelmişken, Eris Hanım nasıl? İyi mi? Zamanında az çektirmemişti bize!”
Therese bir çocuk gibi heyecanlanmıştı. Deminki o asil havaya ne olmuştu öyle? Ciddileştiğindeki yüz ifadesi bana adeta Claire Büyükanne’yi hatırlatıyordu… Öf, hayır ya, bunu düşünmek bile istemiyorum.
“Eris gayet iyi. Geçen yıl ilk çocuğunu dünyaya getirdi.”
“Çocuk mu… Ah, anladım, ikiniz evlendiniz demek! Tebrik ederim!”
“Çok teşekkür ederim.”
“O da burada mı?”
“Hayır, Sharia’daki evimizde kaldı. Ne de olsa bebeğe bakacak birinin olması gerekiyor.”
“Anladım, anladım. Şey, hayat yolunda elbet engebeler olacaktır ama ikinizin el ele verip hepsinin üstesinden geleceğinize eminim!”
Sadece ikimiz mi? Ha… Doğru ya. Kendisi Milis inancına mensuptu, değil mi? Üç kadınla evli olduğumu açıklığa kavuşturmam gerekecekti. Neyse, şimdilik susmaya karar verdim. Tam aramızda güzel bir hava yakalamışken keyfini kaçırmak istemiyordum.
“Demek evlilik ha… Küçük Rudeus’um ile Eris Hanım’ın büyüyüp evlendiğini görmek… Ah, ah…”
Ya da ben öyle sanmışım; çünkü Therese’in ruhu bedenini terk ediyor gibi görünüyordu. Sanırım evlilik onun için hassas bir konuydu. Bu tepkisine bakılırsa hâlâ bekar olduğunu varsaymak zorundaydım. Ya da boşanmıştı. Şey, kaç yaşındaydı ki o? Zenith otuz sekiz civarındaydı, Therese de ondan küçük olduğuna göre… yani otuz beş filan. Bu dünyada yetişkinliğin on beş yaşında başladığı ve çoğu kişinin o yaş ile yirmi yaş arasında evlendiği düşünülürse… Şeyyyyy…
“Peki, işler nasıl?”
En iyisi konuyu değiştirmekti.
“Hm? Ah! Şey, birbirimizi son görüşümüzden bu yana bazı olaylar oldu ama Kutsanmış Çocuk’u koruma görevime geri döndüm. Hatta bu adamlara liderlik ediyorum!”
Therese onlardan bahsedince, arkasındaki gruba bir göz attım. Yedi şövalyeden sadece ikisi bana karşı hâlâ temkinliydi; geri kalanlar e-kızın etrafında pervane olan hayran grubuna çoktan geri dönmüşlerdi. Görünüşe göre dünyanın dertleri onlar için kolayca uçup gidiyordu.
“Oldukça göz korkutucu bir grup.”
“Evet… O suikast girişiminden beri, onu korumak için Tapınak Şövalyeleri’nin yalnızca en güçlü savaşçıları görevlendiriliyor. Bu da biraz… aşırıya kaçan adamlarla tanıştığın anlamına geliyor.”
Therese daha önce Tapınak Şövalyeleri’ni “bir avuç fanatik” olarak tanımlamıştı. Belki de “aşırıya kaçan” derken kastettiği buydu. Ne de olsa ağzımdan kaçan ufak bir lafın ardından hiç düşünmeden öldürme kastıyla üstüme atlamışlardı. Hızları, Orsted ile ilk karşılaştığım zamankiyle kapışabilirdi.
“Şey, kutsal metinlere biraz fazla bağlı olabilirler ama aslında kötü adamlar değiller.”
Vay canına, ürpertici. Tanrı’ya inanmayı anlayabilirdim ama at gözlüğü takacak kadar da inancında körleşmemeliydi insan. Hani sizin Tanrı’nız bağışlayıcıydı?
Tam o sırada aniden arkadan bir ses duyuldu: “Afedersin, Therese? Ben de sohbetinize katılabilir miyim?”

Şövalyelerin etrafında pervane olduğu e-kız bize dikkatle bakıyordu. Maiyeti ise hemen arkasındaydı ve her an kılıçlarını çekmeye hazır bekliyorlardı.
“‘Eris’ adını söylediğinizi duydum sanki. Yoksa kızıl saçlı Bayan Eris’in bir tanıdığı mısınız? Şu kadın kılıç ustası olan?”
Demek Kutsanmış Çocuk buydu, ha? İnsanlar sürekli “Kutsanmış” aşağı, “Kutsanmış” yukarı deyip duruyor, küçük cep canavarları gibi aynı şeyi ciklet gibi çiğniyorlardı ama gerçek adını bilmiyordum. Sesi oldukça neşeli geliyordu, acaba adı “Nurse” falan mıydı? Sorabilirdim… Yok, önce kendimi tanıtsam iyi olurdu. Önce kendimi tanıttığım için Claire bana “rüküş” demişti ama böyle yapmak bir savaşçının nezaket kuralıydı.
“Kusura bakmayın. Ben Ejderha Tanrısı Orsted’in hizmetkarı Rudeus Greyrat. Kılıç Kralı Eris Greyrat ise eşim olur.”
Ejderha Tanrısı ve Kılıç Kralı. Bu iki unvan, maiyetindekileri anında daha da alarma geçirdi. “Ejderha Tanrısı” lafına tepki vermeleri aralarında bir mürid olabileceğini düşündürdü… Ama öte yandan yedisi birden tepki vermişti, kim bilir?
“Aman tanrım! Demek öyle! Bayan Eris’e çok şey borçluyum, nitekim on yıl önce hayatımı kurtarmıştı!”
On yıl önce, yani benim Milishion’a geldiğim zamanlar. Bana bundan bahsettiğini hatırlar gibiydim. Goblin avına çıktığını ama dönüşte birkaç suikastçıyı hallettiğini söylemişti.
“Bayan Eris de burayı ziyaret ediyor mu?”
“Hayır, ne yazık ki çocuğumuza bakmak için evde kalmak zorunda kaldı.”
“Ne kadar yazık.”
E-kız üzgün bir ifadeye bürününce, etrafındaki hayranlarının hepsi empatiyle kaşlarını indirdi. Sevimli bir görüntüydü aslında. Bu adamlar e-kızlarını cidden çok seviyordu.
Bir dakika, ben kendimi tanıtmıştım ama karşı taraftan bir isim cevabı almamıştım. Benim de mi “Kutsanmış Çocuk” demem gerekiyordu acaba?
“Ama öyleyse, bu bir bakıma… beni kurtaran kişinin Ejderha Tanrısı Orsted olduğu anlamına gelmez mi?”
“Ha?”
Onun bu işle hiçbir alakası yoktu. O zamanlar Eris de ben de Orsted’in adını bile bilmiyorduk. Yine de şu an Orsted’in emrindeydim; Eris de bunu kabullenmiş, hatta yardım bile teklif etmişti. Dolayısıyla Eris’in de Orsted’in bir tabisi olduğu… ve dolaylı olarak onu Orsted’in kurtardığı iddia edilebilirdi sanırım?
Yok ya, bu kadar çabuk foyası ortaya çıkacak bir yalanla uğraşmak istemiyordum.
“Hayır, o zamanlar ne benim ne de Eris’in Orsted ile hiçbir bağı yoktu. Fakat bir borç ödeme arzusu duyuyorsanız Kutsanmış Çocuk Hazretleri, ileride Orsted’e karşı herhangi bir düşmanlık beslemekten kaçınırsanız minnettar olurdum.”
“Hm? Hiç tanışmadığım birine karşı neden düşmanlık besleyeyim ki?”
“Orsted bu tür bir etkiye sahip bir lanet taşıyor.”
Ben öyle deyince e-kız gözlerimin derinine baktı. Yuvarlak yüzünde derin, iri göz bebeklerine sahip bir çift göz oturuyordu. Göz renkleri farklı görünmüyordu; yani bir İblis Gözü’ne sahipmiş gibi durmuyordu.
Yine de hissediyordum. Bana bir şey yapılıyordu. Ne olduğunu tam çıkaramıyordum. Bedenimi bağlayan bir şey yoktu, nefesimi kesen bir şey de. Tek bildiğim, üzerimde bir şeylerin uygulandığıydı; fazlası değil.
“Hm… Görünüşe göre doğruyu söylüyorsun.”
Kısa bir duraksamanın ardından e-kız başıyla onayladı.
“Anlayabiliyor musun?”
“Evet, anlayabiliyorum.”
Therese’e ve maiyettekilere baktım ama hiçbiri durumu tuhaf karşılamış gibi görünmüyordu. Yani… Kutsanmış Çocuk olarak sahip olduğu güç buydu demek. Zanoba’nın o canavarımsı gücü ve dayanıklılığıyla boy ölçüşen güç. Sadece birinin gözlerinin içine bakarak yalan söyleyip söylemediğini anlama gücü. Yoksa karşıdakinin zihnini mi okuyordu? Ya da belki de bambaşka bir şeydi.
“Bu… senin gücün mü?”
“Evet, doğru.”
Detaylarını sormayı çok isterdim ama etrafındaki muhafızlar hâlâ gözlerini üzerimden ayırmıyordu. En güvenlisi konuyu kurcalamamak olacaktı sanırım. Ama sormalı mıydım, sormamalı mıydım? Orsted bu Kutsanmış Çocuk hakkında hiçbir şey söylememişti sonuçta.
“Vay be, bu… bayağı bir şeymiş…”
Kahretsin. Üzerimde bir şeyler denendiğini fark ettiğim an ikilemde kaldığımı sanki biraz fazla belli etmiştim. Bu saatten sonra muhafızları galeyana getirmeden sorabileceğim tek bir soru bile kalmamıştı. Yine de buradan tek bir bilgi bile koparmadan ayrılırsam büyük fırsat kaçıracakmışım gibi geliyordu. Bir daha karşılaşacağımızın hiçbir garantisi yoktu sonuçta. Sormalı mıydım, sormamalı mıydım?
“Hngh… Offf…”
Önce derin bir nefes aldım.
“Kutsanmış Çocuk Hazretleri. Biraz kabalık sayılacağının farkındayım ama size bir soru sorabilir miyim?”
Ardından, soruyu patlatmadan önce izin istedim. Bu tür işleri adım adım ilerletmek önemliydi. İzni kopardıktan sonra, asıl neyin peşinde olduğumu açık etmeyecek sade bir soru soracaktım.
“Tabii, lütfen sorabilirsiniz.”
“Son zamanlarda rüyanızda kendisinin bir tanrı olduğunu iddia edip size kehanetlerde bulunan birini gördünüz mü hiç?”
“Hayır. Ne son zamanlarda gördüm ne de geçmişte tek bir kez olsun gördüm. Hatta ileride de asla görmeyeceğime eminim.”
E-kız hiç tereddüt etmeden, kendinden emin bir tavırla konuştu. Doğrudan gözlerimin içine bakmış, beni dinlemiş ve ne geçmişinde ne de geleceğinde böyle bir rüyanın yer almadığını söylemişti. Biliyor gibiydi. Bu da mı gücünün bir başka etkisiydi acaba? Belki de İnsan-Tanrı ile karşılaşmayı tamamen reddetmesini sağlayan bir yetenekti? Yoksa cidden zihin mi okuyordu? Ne de olsa İnsan-Tanrı’nın sakladığı tekinsiz sırların sayısı benimkilerden katbekat fazlaydı.
“Çok teşekkür ederim.”
Omuzlarımdaki gerginlik bir anda kuş olup uçtu. Şimdilik düşman olmadığını anlamıştım ya, bu kadarı bana yeter de artardı bile. Kutsanmış Çocuk az önce bana yalan söylemiş de olabilirdi ama ben ona inanmayı seçecektim.
“Hadi bakalım, şimdi sıra bende! Sana sorularımı soracağım!” dedi Kutsanmış Çocuk neşeyle.
“Gah! Tabii, buyurun sorabilirsiniz.”
Ne sorabilirdi ki başka? Eğer zihnimi okuyabiliyorsa soru sormasına ne gerek vardı? Görünüşe göre gücü her an aktif değildi. Birinin doğrudan gözlerinin içine bakması ve aktif etmek için bir şeyler yapması gerekiyordu. Yani gözlerimin içine bakmadığı sürece… güvende miydim acaba?
“Lütfen bana Bayan Eris’i anlat!”
“Ah… Olur, anlatayım.”
Hepsi bu muydu yani? Pekala, Madem düşman değildi ve İnsan-Tanrı ile de hiçbir bağı yoktu, o zaman ona güvenebilirdim herhalde.
Belki harika CEO’muz Orsted’in reklamını da araya sıkıştırırdım. Hiç korkmayın, şirket sigortamız doğuştan gelen kutsamaları bile kapsıyor! Seksen yıllık güvenilir hizmet geçmişimizle, en üst düzey personelimizin ihtiyacınız olan her türlü yardımı sağlayacağından emin olarak içiniz rahat edebilir. Üstelik şirketimiz, ekibimize katılacak azimli çalışma arkadaşları aramaya daima devam ediyor.
Hmm, bir yandan Papa’yı arkamıza almaya çalışırken diğer yandan Kutsanmış Çocuk’u kafalamaya çalışmak fazla mı ileri gitmek olurdu acaba? Sanırım Kutsanmış Çocuk ile Papa farklı fraksiyonlara mensuptu…
“Rudeus! Rudeus, orada mısın?”
Gelecekteki iş ilanımın detaylarını kafamda şekillendirirken uzaktan bana seslenen bir ses duydum. Cliff’in sesiydi; sonunda izin kâğıdını koparmayı başarmış gibi görünüyordu.
“Beni bağışlayın Kutsanmış Çocuk, fakat sanırım vaktim geldi.”
“Ne?! Ah, ne kadar yazık…”
E-kız kaşlarını çattı. Onunla birlikte tüm maiyeti de tek bir vücutmuşçasına kaşlarını çatınca üzerime yönelen tehditkâr enerjinin yükseldiğini hissettim.
Gerçekten çok ilginçti. Hatta büyüleyici. Bu sohbeti sürdürmeyi kesinlikle çok isterdim fakat her şeyden önce, beklettiğim kişiye öncelik vermem gerekiyordu.
“Daha bir süre bu şehirde olacağım nasılsa, Eris hakkındaki konuşmamızı sonraya bırakabiliriz.”
“Söz ama!”
E-kıza veda edip Therese’ten son bir ricada bulundum.
“Bir de Therese… Malikaneye gittiğinde Claire’e annemin bakımını üstleneceğimi, bu yüzden kendi işine bakabileceğini söylemeni istiyorum… Ayrıca Fittoa Arama Kurtarma Birliği’ne yaptığı yardımların karşılığını talep ediyorsa, parayı seve seve cebimden ödeyeceğimi de ilet. İstedigi her meblağı kabullenmeye hazırım.”
“Anladım. Kendisine ileteceğim.”
“Teşekkür ederim.”
Therese’e veda ettikten sonra maiyetindekilere hafifçe başımla selam verip yanlarından ayrıldım.
Kutsanmış Çocuk, ha? İlk bakışta etrafı beyaz atlı şövalyelerle çevrili, el bebek gül bebek büyütülmüş yüzeysel bir prensesi ya da ilgi budalası bir kızı andırıyordu ama derinlerinde akıl almaz bir gizem seziyordum. Düşmanım olmadığını açıkça söyledi söylemesine de İnsan-Tanrı’nın kim olduğunu gayet iyi biliyor gibiydi. Teyakkuzda olmalıydım. Bir dakika ya, adını sormayı unuttum…
İzin kâğıdımı almak üzere Cliff’in yanına doğru ilerlerken aklımdan bunlar geçiyordu.
