Mushoku Tensei Cilt 20 – Bölüm 10 / Latria Hanesi

Latria Hanesi

ZENITH’İN AİLESİNİN EVİ kocamandı. Tam da gözümde canlandırdığım gibiydi. İki yanında birer aslan heykeli bulunan devasa bir kapı vardı. Kapıdan ana girişe uzanan uzun, arnavutkaldırımlı bir yol, tam ortasında bir süs havuzu ve türlü türlü tuhaf şekillerde budanmış çitler… Tüm bunların arkasında ise bembeyaz, göz alıcı bir malikane yükseliyordu. Ansiklopedide “soylu konağı” maddesini açıp baksanız karşılaşacağınız resim birebir bu olurdu.

İkamet Bölgesi’nin soylulara ayrılmış kısmındaydık; üstelik özellikle halli vakitli ailelerin konaklarıyla dizili bir caddenin üzerindeydik. Asura’nın en zengin yerleşim bölgesine epey benziyordu.

Ama harbiden devasa bir yerdi burası. Cliff’in evi beni şaşırtmıştı şaşırtmasına ama Zenith’in baba ocağı tam da tahmin ettiğim gibiydi. Ne de olsa Asura Krallığı’nda benim de buna benzer bir yerim vardı. Övünmek gibi olmasın—zira Ariel’in bana verdiği bir evdi—ama aşağı yukarı bu büyüklükteydi. Buradaki malikane daha derli toplu ve zarif duruyordu belki ama gösteriş merakı bakımından benimki de ondan aşağı kalmazdı hani.

İşte bu yüzden korkacak hiçbir şeyim yoktu. Öyle tırsıyor falan değildim, tamam mı?

Yanımdaki Aisha, “Hahhh…” diye iç çekti. Malikaneye hor gören gözlerle bakıyordu.

Şu an ikimiz kapının önünde bekliyorduk. Üzerimde Cliff’in evinde giydiğim soylulara yaraşır kıyafetler vardı, Aisha ise hizmetçi üniformasını kuşanmıştı. Zenith de benimkine benzer şık giysiler içinde bize eşlik ediyordu.

Girişte muhafız gibi duran adama bizi içeri bildirmesini söylemiştik. Ona mektubu göstermeye çalıştım ama adam Zenith’in yüzünü gördüğü an malikaneye doğru topukladı. Hâlâ dönmesini bekliyorduk.

“Şey, ağabeyciğim. Seni şimdiden uyarayım, anneannem gerçekten hiç çekilecek bir insan değildir.”

“Evet, ilk söylediğinde de duymuştum.”

Üst üste yaptığı uyarılar içime biraz kurt düşürmüştü hani. Yine de çekilmez insanlara karşı şerbetli olduğumu düşünüyordum. Sonuçta önceki hayatımda bizzat kâbusun tekiydim; onun yanında karşıma çıkacak herhangi biri başımın tacı sayılırdı.

Yani evet, bu iş bendedir.

Tahammül edemeyeceğim biri çıksa bile en azından Zenith’in durumunu konuşabilir, ikimizin de kaybettiği şeyler için birlikte yas tutabilirdik. Bundan fazlasını ummak hayalcilik olurdu belki ama bu kadarı da kâfiydi.

“A.”

Düşüncelerimden sıyrıldığımda malikaneden dışarı süzülen kalabalık bir kadınlı erkekli grup gördüm. Sadece demin giden muhafız değil; kâhya ve hizmetçi üniformalı insanlar da vardı. Toplamda yirmiye yakın kişi üzerimize doğru yürüyordu.

Hizmetçiler kapının hemen ardındaki yürüme yolunun iki yanına dizildi. Önlerinde duran kâhya ise dimdik bir duruşla bize bakıyordu. Çizgi filmlerde zengin evlerinde gördüğünüz o klasik konuk karşılama düzeninin birebir aynısıydı. Asura Krallığı’nda da ikide bir böyle yaparlardı zaten.

Muhafız kapıyı açtığında kâhya derin bir hürmetle başını eğdi, hemen ardından hizmetçiler de onu takip etti.

“Leydi Zenith, evinize hoş geldiniz. Hepimiz yürekten bugünü bekliyorduk.”

Hepsinin başı Zenith’in önünde saygıyla eğilmişti. Fakat Zenith her zamanki gibi tepkisizdi; gözleri hizmetçilerin üzerinde dahi odaklanmıyordu.

“Şimdi, Bay Rudeus—Hanımefendi sizi bekliyor. Bu taraftan lütfen.”

“Pekala, teşekkür ederim.”

Zenith’in tepkisizliğinden zerre etkilenmeyen kâhya, bana da bir selam verdikten sonra topuklarının üzerinde dönüp malikaneden içeri buyur etti bizi. Aisha’ya tek kelime bile etmemişti. Hizmetçi kıyafeti giyen herkesi hizmetçi mi sanıyordu acaba? Belki de Aisha’ya başka bir şey giydirmeliydim. Şöyle biraz daha kız kardeş havası katan bir şeyler. Fırfırlı bir elbise falan mesela.

Kafamdan bunları geçirerek yürüme yolunu aştım ve malikanenin fuayesine adım attım. İçerisi, hiç şaşırtıcı olmayacak şekilde şatafatlı eşyalarla donatılmıştı. Tabii Asura kraliyet sarayında veya Perugius’un kalesinde gördüklerimle yarışamazdı ama en azından hepsi kaliteli ve zevkli şeylerdi.

“Şöyle buyurun, lütfen burada bekleyin.”

En nihayetinde bir konuk odasına alındık. İçeride karşı karşıya bakan bir çift koltuk, köşede bir saksı ve duvara karşı duran bir hizmetçi vardı…

Herkesin bugünü “dört gözle beklediği” düşünülürse, nedense Hanımefendi’den henüz eser yoktu. Ama belki de beklediği şey sağ salim ulaştığımızın haberini almaktı; haberi aldığına göre de konuklarının karşısına çıkmadan önce üstünü başını düzeltmek istemiş olabilirdi. Nedenini yakında öğrenirdik nasıl olsa. Zenith’i oturtup hemen yanındaki yeri aldım. Aisha’ya göz attığımda koltuğun kenarında hâlâ ayakta dikildiğini gördüm.

“Aisha, sen de otursana.”

“Ha? Ama şey, bence ayakta dursam daha iyi…”

“Sen benim kız kardeşimsin, yani burada konuk sayılırsın. Hadi gel, otur şöyle.”

“Şey… Tamam o zaman.”

Aisha teklifime uyup Zenith’in yanına oturdu.

“…”

Bir süre üçümüz aramızda tek kelime etmeden bekledik. Böyle anlar bana Philip’in evindeki o mülakata gittiğim zamanı hatırlatıyordu. Sauros odaya dalmış, avazı çıktığı kadar bağırmış ve arkasına bile bakmadan çekip gitmişti. Durumun bu kadar benzemesi biraz ürperticiydi doğrusu. Tek umudum, bugünün de o günkü gibi tatlıya bağlanmasıydı…

Sahi, Sauros’a karşı ne yapmıştım ben? Yanlış hatırlamıyorsam inisiyatifi ele alıp önce kendimi tanıtmıştım. Ne de olsa önce kendini tanıtmak her dünyada nezaket kuralıdır. Bugün de aynı yöntemi deneyelim bakalım.

“Bu taraftan, Hanımefendi.”

Tam bunları düşünürken kapı açıldı. Sarı saçlarına aklar düşmüş, gergin görünüşlü yaşlı bir kadın odaya girdi. Arkasından da önlüğü demanding bir şey giymiş, göbekli ve bıyıklı, orta yaşlı bir adam geliyordu. Adamın Hanımefendi olmadığına emin olduğumdan hemen ayağa kalktım, elimi göğsüme koyup kibarca selam verdim.

“Sizinle tanışmak ne büyük bir şeref, anneanne. Benim adım Rudeus Greyrat. Bugün buraya…”

“…”

Yaşlı kadın bana dönüp bakmadı bile. Kendimi tanıtmamı zerre umursamadan doğruca Zenith’i rahatça görebileceği bir noktaya ilerledi. Bir adım ötesinde durup Zenith’in yüzünü pürdikkat incelemeye başladı. Kafamda yürek ısıtan bir kavuşma anı canlandırmıştım… ama Claire’in taş gibi sert ifadesi bu hayalimi un ufak etti.

En sonunda Claire derin bir nefes verdi. Neredeyse buz gibi bir ses tonuyla konuştu: “Gerçekten de kızım. Ander, sana zahmet.”

Adam pala bıyıklarını düzeltip öne doğru bir adım attı. Dirseğiyle beni kenara iterek Zenith’in elini tuttu ve onu ayağa kaldırdı. Ardından elini Zenith’in o boş, ifadesiz yüzüne doğru uzattı…

“Bir dakika, bekleyin bakalım! Ne olduğunu bana da açıklayacak mısınız?” diye aceleyle araya girdim.

“Ah, bağışlayın. Ben Leydi Claire’in özel hekimi Ander Berkeley.”

“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Rudeus Greyrat. Tıp eğitimi mi aldınız?”

“Evet. Aslında buraya Leydi Claire’in rutin kontrolü için gelmiştim ama hazır fırsat varken kızına da bakmamı rica etti…”

Anladım, demek mesele buydu. Claire Büyükanne, Zenith’i bu halde görünce neye uğradığını şaşırmış olmalıydı. Onu gayet iyi anlayabiliyordum.

“Anladım, öyleyse lütfen annemle—”

“Sana oturma iznini kim verdi?!”

Tam “annemle ilgilenin” diyecekken arkamdan gürleyen azarlayıcı bir ses yükseldi. Anilikten gayriihtiyari kaskatı kesildim; arkamı döndüğümde Aisha’nın kanepeden telaşla ayağa fırladığını gördüm.

“Alt tarafı bir hizmetçi, efendisi ayaktayken keyfince oturamaz! Ahırda mı büyüdün sen!”

“Ç-çok özür dilerim!” diye kekeledi Aisha; gözleri dolmuş, gözyaşlarını zor tutuyor olmasına rağmen başını öne eğerek selam verdi.

Hop, hop, bir dakika durun bakalım! Neler oluyordu böyle? Önce bir nefes almam lazımdı. Olaylar kontrolden çıkmış, aşırı hızlı gelişmeye başlamıştı. Üstelik Claire beni resmen yok sayıyordu! Bu gidişle Aisha’yla beraber ben de oturup ağlamaya başlayacaktım.

“Ona oturmasını ben söyledim,” dedim kararlı bir ses tonuyla. Bu sözüm üzerine Claire bakışlarını yavaşça bana çevirip gözlerini üzerime dikti. Kahretsin. Belki de dikkatini çekmemek daha iyiydi… Neyse, artık çok geçti. Akışına bırakıp durumu toparlamaktan başka çare yoktu.

“Üzerinde hizmetçi kıyafeti olabilir ama her şeyden önce benim kız kardeşim. Annemizle ilgilenmesini rica ettiğim için bu tür işlere uygun, pratik bir şeyler giymeyi tercih etti. Bu yüzden ona ‘alt tarafı bir hizmetçi’ muamelesi yapmanızı kesinlikle kabul edemem.”

“Kişi hak ettiği konum neyse ona göre giyinir. Bu evde hizmetçi gibi giyinen birine hizmetçi muamelesi yapılır.”

Böyle ev kuralının da canı cehenneme bu arada.

“Öyleyse benim gibi giyinen birine nasıl muamele ederdiniz?”

“Sana elbette uygun şekilde muamele ederdim.”

“Sizin ‘uygun’ anlayışınızın beni tamamen yok saymak olduğunu mu varsaymalıyım yani?”

Konuşurken kollarımı iki yana açıp üzerimdeki kıyafete süzgen bir bakış attım. Garip bir şey giymiyordum… yani sanırım. Bunları nereden almıştım ki? Muhtemelen Sharia’da bir yerlerden… Yoksa Asura Krallığı’ndan aldığım kıyafetleri mi giymeliydim? Yok ya, onlar davetler içindi…

“Hayır, ben… cevap vermekte geciktim… çünkü hayatımda görmediğim bir adam kasıla kasıla içeri girip bana ‘büyükanne’ dedi. Son birkaç yılda aynı numarayı çekmeye çalışan dolandırıcılardan geçilmiyordu zaten. Önce gerçeği teyit edip zaman harcamama değip değmeyeceğini görmek istedim.”

“Ah… Şey.”

Haklıydı aslında; böyle görkemli bir malikaneden bir kızın kaçtığı biliniyorsa, kayıp akraba ayağına içeri sızmaya çalışan sahtekarların türemesi şaşırtıcı olmazdı. Kendimi tanıtmıştım ama kimliğimi kanıtlayacak hiçbir şey sunmamıştım. Üstelik kıyafetlerimde Greyrat hanedanının arması bile işlenmiş değildi—ki öyle olsa bile onu herkes yaptırabilirdi. Yani düşününce kadın haksız da sayılmazdı.

“Şunun gerçek Zenith olduğu şüphe götürmez. Şuradaki Aisha’yı da gayet net hatırlıyorum. Peki ama senin benim torunum olduğuna dair tek bir kanıtın var mı?”

Kanıt mı? Yani, zor işti valla. Zenith’i, Aisha’yı, hatta mektubu bile getirmiştim. Daha ne istiyordu ki… Bir dakika ya, ben en başta niye kendimi kanıtlamak zorunda kalıyordum ki?

“Buna gerek var mı gerçekten?”

“Efendim?”

“Annemi… yani Zenith’i ve Aisha’yı getirdim, hatta sizden aldığım mektubu da sundum. Başka neye ihtiyacınız var ki?”

Claire’in kaşı bu sözler üzerine hafifçe seğirdi.

“Hepsi buysa, ne yazık ki seni Latria Hanesi’nin bir üyesi olarak kabul edemem.”

“Peki, siz bilirsiniz. Ben Greyrat Hanedanı’na mensubum… O hanedanın reisiyim ve bu mülke bugün ilk defa adım atıyorum. Latria Hanesi’nin bir üyesi olduğumu iddia etmek gibi bir niyetim de yok zaten.”

Onların müttefiki olmak mı? Paralı Asker Grubu’nun çıkarı için evet, tam da hedeflediğim şey buydu. Ama karşı taraf bana zaten şüpheyle yaklaşıyorsa, niyetimi planladığımdan çok daha kapalı oynamalıydım. İlk önceliğim Zenith’i ailesine kavuşturmaktı.

Claire cevabımdan hiç memnun kalmışa benzemiyordu; bastırılmış bir gerginlikle kaşları çatılırken gözleri kısıldı.

“Greyrat Hanedanı’nın ‘reisi’ olan birine göre pek bir perişan görünüyorsun. Greyrat, Asura’nın Dört Büyük Hanedanı’ndan biridir… Latria Hanesi ne kadar soylu olursa olsun, biz yalnızca bir kont ailesiyiz. Buna rağmen adını ilk söyleyen sen oluyorsun, üstelik başını Kont’un kendisine bile değil, sadece Kont’un karısına mı eğiyorsun?”

“Dört Büyük Hanedan’dan birinin kanını taşıyor olabilirim ancak ana koldan gelmiyorum, herhangi bir unvanım da yok. Kendime hane reisi derken sadece Sharia’da yaşayan sıradan bir ailenin geçimini sağlayan kişi olduğumu kastetmiştim. Ve elbette, yüksek bir makama sahip olsaydım bile, kendi öz büyükannemle ilk kez karşılaşırken biraz saygı göstermemin gayet doğal olduğunu düşünüyorum.”

“Hm… Öyle mi?”

Yaptığım açıklamanın Claire’in beni daha da küçümsemesine yol açtığı hissine kapıldım. Yok canım, o kadar da kötü biri olamazdı… Ama yine de soy sop meselesine aşırı önem veren biriydi işte. Baş ağrıtıcı olacaktı ama ne olur ne olmaz diye kendime bir savunma hattı çekmeye karar verdim.

“Bir soylu unvanım olmayabilir ama daha geçen yıl Asura Krallığı’nın hükümdarı olarak taç giyen Hazretleri Kraliçe Ariel ile kişisel bir yakınlığım var. Ayrıca kendim de Yedi Büyük Güç’ün ikincisi olan Ejderha Tanrısı Orsted’in bir tabisiyim. Konumumu değerlendirirken bunları da göz önünde bulundurursanız sevinirim.”

Aslında ciddiye alınmaya pek ihtiyacım yoktu ama Aisha ile olan etkileşimi işleri değiştirmişti. Bana herhangi bir faydasının dokunabilmesi için beni kendisine denk, ya da en azından dengi sayılabilecek bir seviyede görmesi gerekiyordu.

Claire buna karşılık dudaklarını büktü ve çenesini dikleştirdi. Ne kadar ettiğimi tartmaya çalışırcasına beni baştan aşağı süzdü.

“Bu da Ejderha Tanrısı’nın tabisi olduğuma dair kanıtım.”

Üzerinde Ejderha Tanrısı’nın arması bulunan bilekliğimi çıkardım. Claire bilekliğe birkaç saniye baktıktan sonra yanında bekleyen kâhyaya dönüp alçak sesle bir şey sordu. Kâhya başıyla onayladı. Ağzından, “Gerçekten de bu Ejderha Tanrısı’nın…” sözlerinin çıktığını duydum. Ejderha Tanrısı’nın öyle pek bilindiğini sanmıyordum ama bu kâhya armayı tanımış gibiydi. Lütfen bunun kolayca sahtesinin yapılabileceğini söylemeye kalkmayın.

“Anlıyorum… Demek öyle.”

Bunu söyledikten sonra Claire çenesini dikleştirdi ve ellerini karnının üzerinde birleştirdi. Ardından, son derece doğal tek bir hareketle başını öne eğdi.

“Benim adım Claire Latria. Tapınak Şövalyeleri’nin Kılıç Bölüğü Komutanı Kont Carlisle Latria’nın eşiyim. Şu anda bu malikanenin yönetimiyle görevliyim. Kusura bakmayın, lütfen nezaketsizliğimi bağışlayın.”

Kimliğimi kanıtlamayı başarmış mıydım yoksa sergilediğim tavır mı bir şekilde engeli aşmıştı bilmiyordum ama neyse, ne fark ederdi ki. Claire’e başını eğdirip özür diletmeyi başarmıştım ya, ona bakmalıydım.

Tapınak Şövalyeleri Bölük Komutanı ha? Zenith’in küçük kız kardeşi Therese de o saflarda hizmet veriyordu. Bu ailenin şövalyelerle bağı cidden derindi.

“Öyleyse müsaadenizle kendimi tekrar tanıtayım. Ben Rudeus Greyrat, Paul Greyrat ile Zenith Greyrat’ın oğluyum. Şu anda Ejderha Tanrısı Orsted’in tabisi olarak çalışıyorum. Az önceki olanları dert etmeyin lütfen. Ben de kendimi düzgünce tanıtmayı akıl edemedim. Tedbirli davranmanız son derece haklıydı.”

İkimiz de birbirimize baş eğdiğimiz için mesele tatlıya bağlanmış sayılırdı. Öf, sonunda derin bir nefes alabilirdim belki. Sadece selamlaşmak bile akla karayı seçtirmişti ama neyse, bir şekilde hâlletmiştim işte.

“Şimdi, lütfen buyrun oturun.”

“Tabii, teşekkür ederim.”

Söyleneni yapıp oturdum.

“Öncelikle, bu uzun yolculuğu tamamladığınız için sizleri tebrik ederim,” dedi Claire. “Yolculuğunuzun birkaç yıl daha süreceğini tahmin ediyordum ancak bu kadar çabuk varmanıza cidden minnettar kaldım.”

Ardından, onun ellerini birbirine vurmasıyla kapı açıldı. İçeriye çay arabası çeken bir hizmetçi girdi; arabanın üzerinde bir çay takımı duruyordu. Çay partisi mi? Bana uyar. Uçan Kale’de ustalaştığım o patlayıcı çay tekniğiyle koltuğundan fırlamaya hazırlansa iyi ederdi.

Ama her şeyden önce Aisha’nın da oturmasını sağlamalıydım. O bir hizmetçi değil, benim kız kardeşimdi. Burada bir misafirden daha az saygı görmesine göz yumamazdım, bu yüzden bu konuda net durmalıydım.

“Aisha, sen de otur.”

“Ha? Ama…”

“Bugün hizmetçi değilsin. Buraya benim yakınım olarak geldin, o yüzden lütfen otur.”

Aisha, yavaşça yerine otururken bakışlarını ben ve Claire arasında kararsızca gezdirdi. Claire tek kelime etmedi; yalnızca kaşı hafifçe seğirdi. Görünüşe göre üstelemeyecekti. Tabii ki üsteleyemezdi; sonuçta Aisha benim ailemdendi, buna izin vermek ya da yasaklamak Claire’in harcı değildi.

Bakışlarımı Zenith’e çevirdim. Doktor hâlâ onu inceliyordu; şu an gözlerine ve diline bakmaktaydı. Orada sorunun ne olduğunu bulabileceğini hiç sanmıyordum ama denemekten zarar gelmezdi. Claire, Zenith’in hafızasını kaybettiği hususunda hiç tanımadığı birinin sözüne güvenmektense, her şeyden önce güvendiği bir hekimin muayene etmesini istemişti muhtemelen.

“Annemi iyileştirmek için elimizden gelen her şeyi yaptık ama ne yazık bir sonuç alamadık.”

“Peki… Ücra bir kasabada imkânların ne kadar kısıtlı olabileceğini tahmin edebiliyorum.”

Vay be, resmen kavga sebebi laflar bunlardı. Sen nereye ücra kasaba diyorsun be kadın?

Yine de böyle şeyler söyleyeceğini zaten tahmin etmiştim. Benim için sürpriz olmadı.

“Sharia’daki şifa büyüsü Milis’tekine kıyasla bir tık geride olabilir… Ama ben annemi, büyünün her dalına hâkim bir adam olan Orsted’e ve ışınlanma ile çağırma büyülerinde usta olan Perugius’a gösterdim.”

“Perugius mu? Şu üç efsanevi kahramandan biri olan mı? Hm… Buna pek inanasım gelmedi açıkçası.”

Belliydi zaten. Bana inanmamasını anlayabiliyordum. Yine de bir aile gezisine çıkıyoruz diye adamı sırt çantama atıp getirecek halim yoktu ya; kaldı ki ben de adamın gücünden faydalanıyordum sadece. Ne olursa olsun, Millishion’da birkaç ay kalmaya niyetliydim. Claire’in Zenith’in durumuna bir çare olmadığını kabullenmesi için önünde bolca vakit vardı. Tek umudum, bu sonuca varmadan önce radikal bir şeyler denemek için diretmeyişleriydi.

“Sahi… Norn ne âlemde?”

Biraz daha annem hakkında konuşmaya devam ederiz diye umuyordum ama Claire konuyu aniden değiştiriverdi. Norn demek?

“Şu anda Ranoa Büyü Üniversitesi’nde okuyor. Dersleri başından aşkın olduğu için eğitimine devam etmesi adına onu arkada bıraktım.”

“Öyle mi? Ben o kızın doğuştan başarısızın teki olduğunu sanıyordum, bir yerlere gelebiliyor mu bari?”

“Gayet iyi gidiyor. Hatta şu an öğrenci konseyi başkanı, anlayacağınız okulun en tepesinde.”

Olaya biraz kendi yorumumu katmış olabilirdim ama Claire cidden şaşırmış gibiydi. Norn hakkında bu kadar kötü düşüneceğini tahmin etmemiştim. Muhtemelen onu Aisha ile kıyasladığı için kafasında böyle bir izlenim oluşmuştu.

“Anlıyorum. Peki mezun olduktan sonrası için ne planlıyor?”

“Henüz karar vermedi.”

“Peki ya evlilik?”

“Korkarım aşk meşk işlerine biraz yabancı kendisi.”

Claire’in yüzü bu cevabım üzerine buruştu. Gücendirecek bir şey mi söylemiştim acaba?

“O halde mezun olunca buraya gelecek,” diye emretti, hiç itiraz hakkı tanımayan bir edayla. Burası ile Sharia arasındaki mesafeyi hesaba katıyor muydu acaba? Gidiş dönüş seneler sürerdi… Gerçi bende ışınlanma çemberi vardı, dolayısıyla ben bir haftada halledebilirdim.

“Benim açımdan bir sakıncası yok ama…”

“Ranoa Krallığı gibi dağ başı bir memlekette eli yüzü düzgün bir talip bulabileceğini hiç sanmıyorum, bu yüzden uygun izdivacı ben ayarlayacağım.”

Hm. Ne demek istiyordu yani? Neyi “ayarlayacaktı”?

“Yani Norn’u biriyle evlendireceğinizi mi söylüyorsunuz?”

“Tam olarak bunu söylüyorum. Geleceğine dair net bir planı yoksa ve aile reisi de bu meseleyi halletmiyorsa, o halde bu görevi üstlenmek bana düşer.”

“A-bir dakika, bir saniye durun. Her şeyden önce Norn’un fikrini sormanız gerekmez m—”

“Siz neyden bahsediyorsunuz? Hanedeki kadınların evlenmesini sağlamak aile reisinin vazifesi değil midir?”

Şey… Öyle miydi gerçekten? Bir cevap alma umuduyla Aisha’ya baktım. O ise sadece omuz silkip “Yani, sayılır,” der gibi bir tavır takındı. Belki de Milis Kutsal Ülkesi’ndeki soylular bu işleri böyle yürütüyordu?

Ha, doğru ya. Eski hayatımda bile toplumun belli bir kesiminde çocukların kiminle evleneceğine ebeveynler karar verirdi. Bana hiç mantıklı gelmezdi ama sanırım zannettiğimden daha yaygın bir düşünceydi.

Fakat ben evimi böyle yönetmiyordum. Elbette Norn bana gelip evlenmek istediğini ve birini bulması için yardımımı istediğini söylese, seve seve uygun birini bulmasına yardım ederdim. Ama bunun dışında, canının istediği gibi yaşamakta özgür olmasını istiyordum.

“Norn’un geleceğinin sorumluluğunu ben üstleneceğim,” dedim. Bu hususu netleştirmek en iyisiydi.

“Anlaşıldı, pekala… Evin reisi sensin, dolayısıyla üzerine düşen görevi yapmanı bekliyorum.”

Ah, şu insanı iğneleyen küçümseyici tavır. Bu edayı pek sık kullanıyordu, değil mi? Beni nasıl tepeden süzdüğünü iliklerime kadar hissedebiliyordum. Sakin ol Rudeus. Bunların hepsi zaten sürecin bir parçasıydı. Buraya gelirken onun zor bir insan olacağını zaten biliyordum. Hem onu değiştirecek hâlim yoktu ya; buna karşı çıkmak, asla aynı fikirde olamayacağımız bir mesele yüzünden kavga çıkarmaktan başka işe yaramazdı. Bu bizim ilk karşılaşmamızdı, bu yüzden önce birbirimizi anlayarak işe başlamalıydık. İsteklerimi ancak bundan sonra dile getirebilirdim.

“İşimi tamamladım sanırım.”

Ben derin bir nefes alırken Ander, Zenith ile birlikte geri döndü. Aisha hemen harekete geçerek onu koltuğa doğru yönlendirdi.

“Durumu nasıl?”

“Bedenen fazlasıyla sağlıklı. Hatta o kadar sağlıklı ki yaşından çok daha genç gösteriyor.”

Doktor böyle söyledi. Helal olsun Zenith. Tek bir cilt bakım rutinine bile gerek duymadan gençleşiyorsun ha! Yoksa bir dakika, bu kötü bir işaret miydi? Endişelenmem gereken bir şey mi vardı? Mesela bir lanetin yan etkisi falan olabilir miydi?

“Aileye birkaç sorum olacak. Müsaadeniz var mıdır?”

“Elbette, dilediğinizi sorabilirsiniz.”

“Pekala. İlk olarak…”

Sorduğu sorular her şeyi kapsıyordu. Bazıları fiziksel sağlığıyla ilgiliydi; genellikle ne yediği, porsiyonlarının ne kadar olduğu, ne kadar egzersiz yaptığı, adet görüp görmediği gibi şeylerdi. Diğerleri ise zihinsel sağlığına yönelikti; günlük hayatta ne kadar bağımsız hareket edebildiği, alışkanlıkları, kendine zarar verme eğilimi olup olmadığı gibi konulardı. Hepsi doktorca sorulardı, ben de bildiğim her şeyi hiç tereddüt etmeden anlattım; Aisha da gerektiğinde araya girip ek detaylar verdi. Lilia burada olsaydı muhtemelen çok daha eksiksiz bir tablo sunabilirdik ama ne yazık ki yoktu. Biz de elimizden gelenin en iyisini yaptık.

“Anlaşıldı, pekala,” dedi Ander başını sallayarak ve verdiğim tüm cevapları not alarak. İşini bitirince Claire’in yanına gitti ve ikisi kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar.

“Eee?” diye sordu Claire.

“Hmm, evet. Bir sorun çıkacağını sanmıyorum,” diye yanıtladı Ander. “En azından yanında özel bir hizmetçi kaldığı sürece. Herhangi bir hastalık ya da yaralanma belirtisi yok. Zihinsel durumu da gayet stabil.”

“Peki ya doğurganlığı?”

“Adet görüyor, dolayısıyla yapabileceğini varsayıyorum… Bakımıyla ilgilenen birkaç kişi daha gerekebilir ama evet, bu pekala mümkün.”

“Harika.”

Bunun nesi “harika”ydı ki? Konuştukları şeyin pek de hoşuma gitmeyeceği yönünde bir his doğuyordu içimde.

“Konuyu bilmesem annemi yeniden evlendirmeyi planlıyormuş gibi konuştuğunuzu sanacağım,” diye şaka yaptım.

Bunu şaka niyetine söylemiştim. Ama Claire gözlerini bana çevirdiğinde bakışları buz gibiydi. Buz gibi ve son derece kararlı… İtaat talep eden ve hiçbir “hayır”ı kabul etmeyecek türden bir bakıştı bu.

“Milis Kutsal Ülkesi’nde bir kadının değeri, çocuk doğurabilme yeteneğiyle ölçülür. Doğuramayanlar bazen insan olarak bile görülmez.”

Dur bir dakika, şöyle bir geri çekilelim. Söylediğimi yalanlamamıştı ama… yok artık, değil mi? Hayır, sakin ol. Yalanlamamıştı ama onaylamamıştı da. Sadece ülkesinin genel inançlarını ifade etmişti. Çocuk doğuramıyor diye kimse birini insandan aşağı görecek değildi ya; bu kadar otoriter bir yaşlı kadının ağzından çıkınca kulağa sadece inandırıcı gelmişti işte.

“Ah, unutmadan. Siz ikiniz, şu Papa taraftarı rahiple bağlarınızı koparın.”

“Şey… Ha?”

“İkinizin de Papa taraftarı bir rahiple ahbaplık ettiğini biliyorum.”

Konuyu yine pat diye değiştirmişti. Başım dönmeye, dengemi kaybetmeye başlıyordum. Belki de sohbetin dizginlerini elime almama engel olan şey Claire’in bu kestirip atan patavatsız tavrıydı. Ya da belki de önce selam veren taraf olmak beni en başından savunmaya geçmeye zorlamıştı. Ne de olsa burası onun çöplüğüydü, benim değil.

“Doğru, Cliff’le aramız iyidir… Ama onunla bağlarımı kesmem neden gereksin ki?”

“Latria Hanesi şu anda kardinal taraftarlarının safında yer alıyor. Papa taraftarı biriyle düşüp kalkmanızı yasaklıyorum.”

Demek “kardinal taraftarı” derken iblis sürgüncülerinden bahsediyordu? Acaba başlarındaki kardinal kimdi, merak ettim doğrusu.

“Yani… Benim Papa taraftarlarının safına geçmek gibi bir niyetim yok zaten, bu kadarı kafi gelmez mi?”

“Hayır, yasaklıyorum. Bu evde kalacaksanız, bu evin kurallarına uyacaksınız.”

Hmmm. Hmmmm… Yani evet, Cliff belli bir konuma ulaştığında muhtemelen kendimi Papa taraftarlarının yanında bulacaktım. Eğer planlarımdan haberdarsa ve üzerimde koz elde etmeye çalışıyorsa halinden bir nebze anlayabilirdim. Ama içimden bir ses niyetinin hiç de bu olmadığını söylüyordu…

“Cliff’in okuldayken bana çok yardımı dokundu. Norn’un da aynı şeyi söyleyeceğinden eminim… Sırf basit bir dostluğun kime ne zararı dokunabilir ki?”

“Kabul edilemez. Papa taraftarı bu rahiple düşüp kalkmakta ısrar ediyorsanız, bu evde kalmanıza izin vermiyorum.”

Nafile. Pekala, anladım. İyi o zaman. Şimdilik geceyi başka bir yerde geçirirdim.

Aynen öyle, gayet iyiydim. Öfkeli falan değildim. Zerre kadar bile. Son derece normal bir gün geçiriyordum işte. Huzur benim ikinci adımdı. Yaygara koparacak bir şey yoktu. Claire’in nasıl biri olduğu bana defalarca söylenmişti zaten. Buna hazırlıklıydım. Kişisel dostluklarıma burnunu sokacağını pek hesaba katmamıştım belki… ama neylersin, kediyle köpek gibiydik işte. Yıldızımız bir türlü barışmıyordu. Hepsi bundan ibaretti.

Şimdi, kibar bir vedanın ardından kavga gürültü çıkarmadan bu evden çekip gitme zam—

“Zenith’i burada bırakıp derhal defolun.”

Zihnim kilitlendi.

“Açık konuşayım, gelecekte bu konağın sınırlarına girmene izin veririm ancak en nihayetinde bu ev için bir yabancı—”

“Ne demek ‘onu burada bırak’? Ne demek istiyorsun sen?!”

Ağzımdan dökülen kelimeler bir önceki cümlesine cevaptı; beynimin yeniden idrak edip çalışmaya başlaması birkaç saniye sürmüştü.

Claire sözünü kesti, bana baktı ve buz gibi bir bakışla yanıt verdi.

“Geldiği durum göz önüne alındığında başka çarem yok. Bu halde olabilir ama hâlâ çocuk doğurabildiği sürece evlilik bir seçenek olmaya devam ediyor.”

Ağzım kurudu. Görüşümün kenarları, sanki üzerime karanlık bir sis çökmüşçesine karardı.

“…”

Sen ne saçmalıyorsun ulan?! diye bağırdı biri.

Bendim o. Bağıran bendim.

Yok artık, az önce söylediklerin sadece bu ülkenin genel inançlarıydı, değil mi? Gerçekten bu saçmalığı kastediyor olamazsın?!

Zihnimdeki haykırışlar bu şekilde sürüp gitti. Tek bir farkla; kelimeler dışarı çıkmıyordu. Ağzım tek bir ses bile çıkaramadan sadece hareket ediyordu.

“Bu kızı kardinal taraftarı bir soyluyla evlendireceğim. Birkaç boşanma gerekebilir belki ama eninde sonunda ona kalıcı bir eş buluruz.”

Claire, kendi düşüncelerini bile dile getiremeyen bir insanı evliliğe zorlayacaktı demek. Claire, kendi öz kızına “bu halde” diyecekti ha. Sanki o sadece bir nesneden ibaretmiş gibi.

“Sağlığının yerinde olması da büyük bir şans.”

Bir damarın çatlama sesini daha önce hiç duymamıştım. Tabii ki duyamazdım, duyulabilen bir şey değildi ki. Çizgi filmlere özgü bir ses efekti, bir benzetmeydi sadece. Eris’i her çıldırtışımda bu sesi duyduğumu sanmış olabilirdim belki ama genelde hemen ardından şuurumu kaybettiğim için pek bir şey hatırlayamıyordum.

Bugün o sesi duymuştum işte. Şüphesi yoktu.

***

Kendime geldiğimde güneş çoktan batmıştı ve ben Zenith’in elinden tutmuş, peşimden sürüklüyordum.

O sesten sonra tam olarak ne yaşandığını pek hatırlamıyordum. Avazım çıktığı kadar bağırdığımı hatırlıyordum ama neye, ne diye haykırdığım zihnimde bulanıktı. Günlük kelime dağarcığımın çok ötesindeki hakaretlerin ağzımdan döküldüğüne emindim. Claire’in gözlerinin fal taşı gibi açıldığını hatırlıyordum. Hizmetçilerin bu patırtının sebebini anlamak için içeri dikizlediğini hatırlıyordum. Buradan gideceğimi ilan ettiğimi, Zenith’i elinden tutup ayağa kaldırdığımı ve Claire’in utanmadan, “Gidemezsin. Zenith’in aklı başında olsaydı, o da bana hak verirdi.” dediğini duyduğumu hatırlıyordum. Bu sözler zaten yangın yeri olan yüreğime benzin dökmüş, özdenetimimden geriye ne kaldıysa kül etmişti; yumruklarımı sıkıp büyü yapmaya hazırlandığımı hatırlıyordum. Hatırlayabildiklerim bunlardan ibaretti.

Ama tam o sırada Aisha’nın, “Saldır ona, ağabey!” dediğini duydum da aklım biraz olsun başıma geldi. Claire o sırada muhafızları çoktan çağırmıştı; ben de hepsini bir büyüyle savurup Latria Hanesi’nin bundan böyle benim ve ailem için öldüğünü haykırdım ve kendimi dışarı attım.

“Öff…”

Bir ara kendimizi Kutsal Bölge’nin sınırına dönmüş halde bulduk. Öfkemden gözlerimin önü fır fır dönüyordu. Kulaklarımla bu kadar iğrenç bir şey duyacağım kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Siktirip gitsin. Yemişim “büyük şansını”. Hiç gelmemeliydim buraya. Bunu duymadan da bir ömür geçirebilirdim.

O bunak cadıya bu hakkı kim vermişti ki? Yani bak işte. Hiç tanışmadığın biri gelip sana büyükannen olduğunu söylese herkes biraz tuhaf hisseder, tiksinir. İlk tanışmamıza karşılık vermek istemiyor mu? Tamam, vermesin. Norn’a koca bulma mevzusunu bile anlayabilirdim. Eski hayatımda da zengin ve nüfuzlu ailelerin görücü usulü evlilikler yaptığını duymuştum. Kendi sınıflarından ve kültürlerinden ne bekleniyorsa onu yapıyorlardı işte. Ona da peki.

Evet, bunu anlayabiliyordum.

Ama Zenith hakkında söyledikleri bardağı taşıran son damlaydı. Annem hafızasını kaybetmişti, en temel ihtiyaçlarını bile tek başına karşılayamıyordu. Onu evlendirmeyi aklından geçirecek birinin kafasında ne sorun olabilirdi ki? Bir de “sağlığının yerinde olmasından” bahsediyordu ha? Aybaşı görmesinin “büyük bir şans” olmasından… Zenith’i gündüz bakıcılık yapılsın, gece de koynuna girilsin diye mi evlendirecektin? Evet, buna ne dendiğini çok iyi biliyordum. Canlı bir seks bebeği.

Peki hamile kalsa ne olacaktı? Doğuracak mıydı? Gerçekten bunun altından kalkabileceğini mi sanıyordun? Kalkabilse bile, tüm bunlarda Zenith’in rızası neredeydi? Lanet olsun, ya benim duygularım ne olacaktı? Geride bırakacağı çocukların ne hissedeceğini sanıyordun? Bir adamın annesini ne sanıyordun sen?! Kendi kızını ne sanıyordun?! Kızın senin için bir araç mıydı? Sadece kullanılacak bir eşya, bir çocuk yapma makinesi mi? Şaka bile yapma bu konuda!

En son ne zaman bir şeyin beni bu kadar çileden çıkardığını hatırlamıyordum. Yemişim “Claire”ini! Git de krema doluş karıncalı çöreğin tekine, seni Fransız tatlısı seni!

“Öff…”

Aklıma o kadar tuhaf bir hakaret gelmişti ki biraz sakinleştim. Tam o sırada karnımın da guruldamaya başladığını duydum. Doğru ya, acıkmışım; öğle yemeğinde hiçbir şey yememiştim. Tatlı dışında her şeyi yiyebilirdim şu an.

“Ş-şey, Ağabey?”

Adımı duyunca arkamı döndüm ve Aisha’nın orada huzursuzca kıvrandığını gördüm. Ne diyeceğini bilemez gibi sıkıntılı bir hali vardı.

“Aisha.”

Tek bir kelime etmeden kolumu uzatıp onu kendime çektim. O da hiç tereddüt etmeden sokuldu.

Aisha, Norn ve Lilia’nın neden bu kadar ayak direttiğini şimdi anlıyordum. Sizi suçlayamam; elbette tüm bunları sil baştan yaşamak istemezdiniz. Aisha ve Norn’un onunla büyürken neler yaşadığını bilmiyordum ama artık zihinlerinde ne kadar korkunç anılar taşıdıklarını anlayabiliyordum.

“Seni de buraya getirdiğim için özür dilerim.”

“H-hayır, önemli değil. Ama, şey, bağlantı kuramadın, değil mi?”

Bağ-lan-tı mı? Şekerleme mi? Radyasyon mu?

Bağlantı.

Ha, doğru ya. Latria Hanesi’nin desteğini arkama alıp Paralı Asker Grubu’nu öyle kurmayı umuyordum.

“Neyse, bir çaresine bakarız. Onun yardımını almaktansa bu işi tek başıma yaparım daha iyi…”

Başka biriyle de bağlantı kurabilirdim. Belki Cliff’ten rica eder, dedesinin yanında bana aracı olmasını isterdim… Gerçi ayağımın tozuyla torpil istemem pek hoşuna gitmeyebilirdi ama en azından Claire’e iyi bir misilleme olurdu. O da mı olmadı, o zaman bu işi kendi başıma hallederdim, biterdi.

Her ne olursa olsun, aşırı yorgundum. Eve dönüp uyumak istiyordum… Ah, düşününce, kalacak bir yerim de yoktu ki benim, değil mi? Macera Paralı Askerleri Bölgesi’ne varıp bir oda tutana kadar gecenin körü olurdu, Zenith’i de o kadar yol yürütmek istemiyordum.

Pekala, tamam. Cliff’ten bizi bir kez daha misafir etmesini rica edecektim.

Buna karar verdikten sonra istikamet tekrar Cliff’in eviydi.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
7 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla