ÜST ÇENE, bizi dar bir vadiden geçiren tek bir yoldan ibaretti. Yol, Kutsal Kılıç Otoyolu kadar düz değildi ama bir o kadar basitti. Endişelenecek hiçbir yan yol veya yol ayrımı yoktu.
Burası esasen hiçbir ulusun sahiplenmediği bir sınır bölgesiydi. Aynı zamanda ticaret için stratejik bir geçit noktasıydı. Birkaç saatlik yolculuğun ardından karşı yöne giden büyük bir kervanla karşılaştık.
İlk bakışta yaklaşık bir düzine üstü kapalı vagon ve mallarla yüklü elliden fazla at gördüm. Muhtemelen Büyü Devletleri’ne gitmekte olan Asuralı tüccarlara aitlerdi. Düzenli aralıklarla yaya olarak ilerleyen daha sert görünüşlü tipler de vardı: Bize dik dik bakışlarından anlaşıldığı kadarıyla muhafız olarak tutulmuş maceracılardı.
Bu manzara bazı anıları canlandırdı. Kuzey Bölgeleri’ne giderken tam da buna benzer bir kervana katılmıştım. Yine de daha küçüktü; muhafızları ve tüccarları daha gençti.
O zamanlar dünyada yapayalnızdım ve kendi halime epey acıyordum. Eris’in ortadan kayboluşunun hemen ardından, geleceğimin kasvetli ve yalnız geçeceğine kesinlikle emindim. Kimseye veya hiçbir şeye güvenme yetimi kaybetmiştim. Akıl sağlığımı korumamı sağlayan tek şey rutinlerimdi: kendimi eğitmek ve kutsal ilahıma mırıldanarak dua etmek.
O zamandan bu yana epey yol katetmiştim.
Sylphie sayesinde özgüvenimi yeniden kazandım. Artık bir babaydım—belki dünyadaki en iyisi değildim ama yine de öyleydim. Eris ile aramızdaki o yanlış anlaşılmayı düzeltmiş ve onunla da evlenmiştim. Bir şekilde, yakında ikinci çocuğumu doğuracak olan sevgili öğretmenim Roxy ile de evlenmeyi başarmıştım.
Üç sevgi dolu eşle birlikte, artık gecelerimi üzgün ve yalnız geçirmiyordum. Genç Rudeus beni şimdiki halimle görseydi acaba ne derdi? Hayatımda bir amacım ve ihtiyacım olan tüm duygusal desteğim vardı.
“… Bir şey mi söyleyeceksin, yoksa ne?”
Eris’in sesi beni düşüncelerimden çekip çıkardı; sanırım bir noktada yan yana at sürüyor hale gelmiştik. Pek iyi bir binici sayılmazdım, bu yüzden Sylphie’nin arkasında terkide gidiyordum.
“Şey, Eris…”
“Ha?”
“Bir dakikalığına seni ellememe izin verir misin?”
“Ne? Hayır. Saçmalama!”
Hımm. Pekala, en azından duygusal destek isteyebilirdim.
Her neyse… eşlerimle flört ettiğimi görmek genç Rudeus’u pek neşelendirmezdi herhalde. Muhtemelen sadece hafifçe gülümser ve “Tebrik ederim,” deyip mümkün olduğunca çabuk oradan uzaklaşırdı. O zamanlar tam olarak öyle biriydim işte. Diğer insanların mutlu olabildiğini biliyordum ama bunun benim başıma asla gelmeyeceğine kendimi inandırmıştım. En az can yakan seçenek mesafeyi korumaktı.
“…”
“Şey, Rudy?” diye sordu Sylphie, bana doğru bakarak. “Neden Eris’ten izin istedin de benden istemedin?”
Ben geçmişi düşünürken, ellerim görünüşe göre çoktan Sylphie’nin göğsüne doğru tırmanmıştı. Avuçlarımın arasında yumuşak bir şey hissetmeme şaşmamalıydı.
“Tüh! Kusura bakma tatlım. Bunu yaptığımdan haberim bile yoktu, yemin ederim.”
“Buralarda hiç canavar yok, o yüzden çok da dert değil… ama ormana girdiğimizde ellerine hakim ol, tamam mı?”
“Teşekkür ederim Sylphie! Bir meleksin sen! Özür dilerim, gerçekten!”
“Hâlâ beni ellemeye devam ettiğinin farkındasın, değil mi?”
Hfifçe gülümseyen Sylphie, hafif bir mahcubiyet ifadesiyle kulaklarının arkasını kaşıdı.
Dürüst olmak gerekirse, evlendiğimizden beri bunu sık sık yapıyordum. Aşağı yukarı elime geçen her fırsatta. Sylphie artık bir bakıma buna alışmıştı ve benim de bundan bıkacağım kesinlikle yoktu.
“Yarın benim arkamda binebilirsin, Rudeus!” dedi Eris yanımızdan. Ben cevap veremeden, kıpkırmızı kesilerek atını grubumuzun en önüne doğru sürdü.
Ooo, onu kıskandırdım mı yoksa? Heh heh…
Her neyse. Vadinin sonuna ve ormanın girişine yaklaşıyorduk. O bölgede bizi bekleyen bir pusu olduğunu varsaymak zorundaydım. Elimizdeki işe odaklanma zamanı gelmişti.
Kızıl Ejderha’nın Üst Çenesi’nin tam sonunda, önümüzde uzanan ormanın neredeyse panoramik bir manzarasına sahiptik. Vadinin girişi, diğer taraftaki kale surlarına kadar her şeyi görebileceğimiz kadar yüksekteydi. Yine de ağaçlar burada uzun ve sık yetiştiğinden, yolun koruluğun içine doğru kıvrıldığı noktadan sonrasını takip etmek imkansızdı. Derinlerde bizi bekleyen hiçbir şeyi fark etme şansımız yoktu ve orada meydana gelecek hiçbir şeyin dışarıdan görülemeyeceği çok açıktı.
Kalenin surları yeterince yüksekti, öyle ki o taraftaki askerler durduğumuz vadi girişini kolayca gözetleyebilirdi. Başka bir deyişle, ormana kimin girip kimin çıktığını takip edebiliyorlardı.
Ancak biz bulunduğumuz avantajlı noktadan ağaç çizgisinin üzerindeki kale kapısını göremiyorduk. Asura tarafından gelen herkes coğrafi bir avantaja sahipti. Bize saldırmaları için gerçekten de mükemmel bir yerdi.
“Şey… sanırım sonunda geri döndük,” diye fısıldadı Sylphie sessizce, atını ormanın girişinde durdurarak. Luke da arabayla birlikte durmuştu. Eris ve Ghislaine bir an sonra durdular.
Ariel’in iki görevlisi arabanın sürücü koltuğundan indi. Tek bir kelime etmeden Sylphie ve Luke atlarından indiler. Bir an sonra prensesin kendisi, elinde küçük bir çiçek buketiyle arabanın içinden çıktı.
Beşi birlikte yolun kenarında duran bir kayaya doğru yürüdüler. Büyük ölçüde son derece sıradan görünen bir kayaydı ama birisi yüzeyine derin bir X harfi kazımıştı.
Ariel grubun önüne geçti, eğildi ve çiçekleri kayanın üzerine koydu, ardından ellerini Milis tarzı dua pozisyonunda birleştirdi.
Prensesin pek dindar olmadığını biliyordum. Aslında onun dua ettiğini ilk kez görüyordum. Luke ve Sylphie de pek dindar sayılmazlardı, yine de görevlilerden emin değildim. Ama hepsi o kayanın altında gömülü olan insanları tanıyordu. Burası, bu ormanda Ariel uğruna savaşırken düşen tüm şövalyelerin, büyücülerin ve görevlilerin son dinlenme yeriydi. Kuzeye doğru yaptıkları yolculukta defalarca saldırıya uğramışlardı ama birçoğu burada kurulan bir pusuda can vermişti. Ve o insanların bazıları muhtemelen inançlı kimselerdi.
“Burada pusuya düşürülme riskimiz çok daha yüksek,” dedi Ariel sessizce. “Bugünlük ormanın hemen dışında kamp kuralım, yarın da tek bir günde içinden geçip gidelim.”
Bunun üzerine Sylphie ve diğerleri, eskisine kıyasla çok daha ciddi görünen bir ifadeyle atlarına doğru yürüdüler.
***
O gece, savaş düzenimizin üzerinden bir kez daha geçtik. Ayrıca tekniklerimizi ve yeteneklerimizi gözden geçirdik, çeşitli muharebe durumlarına karşı nasıl tepki vermemiz gerektiğini tartıştık.
Ön hattımız Eris ve Ghislaine olacaktı. Çabuk kavrayışlı ve çok yönlü olan Sylphie, orta sahada onlara destek verecekti. Ben ise arkada duracak, Öngörü Gözümle tüm savaş alanını gözetleyebileceğim bir konum almaya çalışacaktım.
Luke ve iki görevli yalnızca Ariel’in can güvenliğine odaklanacaktı. Teçhizatları sağlamdı ama dürüst olmak gerekirse onları savaş planlarımıza dahil etmek istemiyorduk. Ön saflarda Ghislaine ve Eris’in sadece ayağına dolanırlardı. Her neyse, olası bir sürpriz saldırı durumunda her an Ariel’in yakınında birinin bulunmasını istiyorduk.
Görevlilerden Cleane, saç rengini ve yüz hatlarını değiştirebilen büyülü bir aracın yardımıyla prensesin dublörü olarak hareket edecekti. Her iki görevlinin de Ariel ile benzer uzunlukta saçlara sahip olmasının sebebi buydu. Kalıp ve boy olarak biraz farklıydılar ama bu konuda yapabileceğimiz pek bir şey yoktu. Cleane boyca Ariel’e daha yakın olduğundan, bu görev ilk olarak ona düşmüştü. Öldürülecek olursa, onun yerine görevi Ellemoi devralacaktı.
Bir bakıma Ariel işe iki ekstra canla başlıyordu. Amacımız hiçbirini kaybetmeden bu işin içinden çıkmaktı. Cleane ya da Ellemoi’yi çok iyi tanımıyordum ama yine de onları korumayı başaramazsak hissedeceklerim berbat olurdu.
Yarın, doğrudan bir tuzağa yürüdüğümüz varsayımıyla hareket edecektik.
“Buraya ışınlanarak çok zaman kazandık,” diye itiraz etti biri. “Suikastçılar çok daha geç gönderilmez mi?”
“Bakan Darius çok titiz bir adamdır,” diye yanıtladı Ariel. “Muhtemelen babamın sağlığının kötüye gittiğini öğrendiği an harekete geçmiştir.”
Asıl soru ne tür bir “harekete” geçtiğiydi. Hiçbirimiz bundan emin olamıyorduk. İki güçlü kılıç ustasının hizmetini kiraladığını biliyorduk; ve Kuzey İmparatoru Auber Corbett’in bize burada saldıracak kişi olmasını beklemek oldukça makul görünüyordu.
herkese Auber’in stili ve buna nasıl karşı konulacağı hakkında bilgi vermeyi düşünmüştüm. Ama o ve Luke ikisi de İnsan-Tanrı’nın havarisiyse, bu dönüp dolaşıp beni vurabilirdi. Sessizliğimi korumak daha güvenli görünüyordu… İhtiyacım olan son şey Auber’in stratejime karşı hazırlıklı ve tetikte beklemesiydi. En azından bu ilk savaşta onunla tek başıma ilgilenmem gerekiyordu. Gruptaki herkesi korumak sürekli bir teyakkuz hali gerektirecekti.
Şey… Ghislaine ne olursa olsun başının çaresine bakabilirdi muhtemelen. Ama yine de.
Yarın formumun zirvesinde olmalıydım.
Ertesi sabah, üzerinde anlaştığımız düzende erkenden yola çıktık.
Ghislaine ve Eris at sırtında liderliği aldı, ardından yine birlikte bindiğim Sylphie geldi. Eris’in teklifini kabul etmek istemiştim ama gerekirse konumumu alabilmek için daha geride olmam gerekiyordu. Ariel ve görevlilerinin bulunduğu araba birkaç boy arkamızdaydı, Luke ise atıyla en arkadan geliyordu.
Ormanın içinden geçen tek yolda tedbirle ilerlerken, görüş açısı zayıf, keskin bir viraja yaklaştık. Virajdan hemen önce küçük bir ağacın üzerine kazınmış, dolar işaretine benzeyen bir işaret vardı.
Bu, Orsted ile önceden belirlediğimiz bir işaretti. Hemen ileride bizi bekleyen bir pusu olduğu anlamına geliyordu. Anlaşılan kendi grubuma saldırıyormuş gibi yapmak zorunda kalmayacaktım.
Asamı sıkıca kavrayarak Öngörü Gözümü aktifleştirdim ve Zaliff Zırh Eldiveni’ne mana akıtarak avucundaki emme taşını istediğim an kullanabileceğim hale getirdim. Her an ormandan zehirli iğneler veya oklar fırlayabilirdi. Hatta bize üst derece bir saldırı büyüsüyle bile vurabilirlerdi. Gözüm aktifken her iki duruma da yanıt verebilecek durumdaydım.
Sonunda buna gerek kalmadığı anlaşıldı. Virajın etrafında bizi bekleyen, yolu tamamen kapatmış yaklaşık bir düzine zırhlı asker vardı.
“Ooo!”
Eris ve Ghislaine atlarını sertçe durdurup beklediler.
“Kimsiniz siz?!”
Zırhlı askerler Ghislaine’in bu meydan okuyan sözlerine yanıt vermedi. Yüzü tamamen kapatan miğferleri ifadelerini büsbütün gizliyordu. İçlerinden birinin miğferinde büyük, renkli bir tüylü sorguç vardı—bu Auber olabilir miydi?
Hayır. Muhtemelen sadece yüzbaşılarıydı. Auber’in çok daha gösterişli olması gerekiyordu.
Askerler sessiz kaldı ama hareket de etmediler. Bizi geçirmeye hiç niyetleri olmadığı açıktı.
“Aşağı in, Rudy,” dedi Sylphie sessizce.
Attan indim ve arabaya daha yakın bir yere çekildim. Sylphie vakit kaybetmeden atını öne sürerek kendisini Eris ve Ghislaine’in arasında konumlandırdı. “Ben Fitz, koruyucu büyücüyüm!” diye seslendi, gözlerini tüylü miğferli askere dikerek. “Bu arabanın Asura’nın İkinci Prensesi Ariel Anemoi Asura’yı taşıdığının farkında mısınız? Kimsiniz siz ve kime hizmet ediyorsunuz?!”
Vay canına. Bu kız istediğinde gerçekten ürkütücü olabiliyordu…
Tüylü sorguçlu asker yanıt olarak tek bir kelime bile etmedi. Bunun yerine kılıcını çekti. Geri kalan askerler de çınlayan metal sesleriyle ormanı doldurarak hızla onun izinden gitti.
Aynı anda, yolun her iki tarafındaki ormandan çok daha fazla zırhlı asker çıktı. Çoğunluğunun elinde kılıç vardı ama aralarında asa taşıyan birkaç kişi de gördüm.
“Saldırı altındayız!” diye bağırdı Sylphie.
Tehlikeyi göze alıp arkama hızlı bir bakış attım. Luke çoktan atından inmiş, arkamızı kollamak üzere en gerideki konumunu almıştı. Ellemoi arabanın sürücü koltuğunda donup kalmıştı, gergin bir ifadeyle dizginleri sıkıyordu; arabanın içindeyse Prenses Ariel kılığına girmiş Cleane’i görebiliyordum.
Başka bir deyişle, herkes konumunu almıştı. Dikkatimi yeniden önümüzdeki askerlere çevirdim.
“Hraaaah!”
“Graah!”
Eris ve Ghislaine çoktan düşmanın ön saflarını darmadağın ederek dalmış, ağır zırhlı askerleri ekin biçer gibi biçiyorlardı; savuruşları o kadar hızlıydı ki göremiyordum bile. Silahlarını ilk çeken düşman olmuştu ama ilk darbeyi yine de biz vurmuştuk. İkisi işte bu kadar hızlıydı.
“Büyü işini ben hallederim!” diye seslendi Sylphie, onlara doğru uçan bir büyüyü havada etkisiz hale getirerek.
Demek ki bulunduğum konumdan göremiyor olsam da ana birliğin biraz arkasında büyücüler vardı. Bu noktada görebildiğim düşmanların sayısı otuzu geçiyordu. Ormandan hâlâ yenileri fırlıyordu, yani asıl kuvvetleri kesinlikle daha kalabalıktı. Ama Eris ve Ghislaine gibilerinin karşısında kuru kalabalığın pek bir anlamı yoktu. Düşmanın saflarını, onların takviye gönderme hızından daha çabuk seyreltiyorlardı.
Eris hızlı ve dürtüsel hareket ediyordu. Ghislaine ise hemen arkasından geliyor, onun kör noktalarını kapatıyordu. Sylphie de hızlı ve isabetli büyülerle ikisini birden destekliyordu. Birlikte, düşmana kendilerini kuşatma fırsatı hiç vermeden, eğitimli savaşçılardan oluşan koskoca birliği tıkır tıkır biçiyorlardı.
Üçünün de yetenekli olduğunu biliyordum elbette ama yine de bu kadar uyumlu bir şekilde birlikte çalışmalarına biraz şaşırmıştım. Kütüphane Labirenti’ne yaptığımız keşif gezisinde bir takım olarak çalışmaya alışmışlardı sanırım. Her halükarda, şimdilik durumu kontrol altında tutuyor gibi görünüyorlardı.
“Luke!” diye seslendim, arabaya doğru arkama bir bakış daha fırlatarak. “Arkamızdan gelen herhangi bir düşman var mı?!”
“Hiç kimse yok!” diye bir yanıt geldi en arkadan.
Garip. Bizi geri çekilmeye davet ediyorlar sanki, değil mi? Belki de bir tuzaktır?
Evet, bence kesin bir tuzak.
“Geri çekilmeli miyiz?!” diye bağırdı Luke.
“Hayır, bence onları yarıp geçebiliriz,” diye yanıtladım. “İlerleyelim ve…”
Dikkatimi yeniden ön saflara çevirdim ve cümlem yarım kaldı. Düşman safları aniden ikiye ayrıldı ve aralarından biri öne doğru adımladı.
Eris ve Ghislaine oldukları yerde çakılıp kaldılar.
Yeni gelen kişi… beklediğimden daha az heybetliydi. Hatta boyu bir metreden kısaydı.
Bir buçukluktu. Cilalanmış, ışıl ışıl parıldayan tam vücut zırhı giymiş bir buçukluk. Bodur küçük vücudu o kadar parlak parıldıyordu ki bana bir disko topunu hatırlattı.
Yine de düşman askerlerinin, onun öne çıktığını görünce gözle görülür şekilde rahatladıkları fark ediliyordu. Yeteneklerine belirgin bir saygı duyuyorlardı. Bu küçük adam usta bir kılıç ustası mıydı? Belki de Auber’in ta kendisiydi?
“Ben Kuzey Kralı Wi Taa, Kuzey Tanrısı’nın üç kılıcından biriyim! Bana Işık ve Karanlık derler!”
Gerçekten öyle mi diyorlar acaba? Adını hiç duymadım.
“Sizi Siyah Kurt Ghislaine olarak çıkarıyorum, hanımefendi. Sizi düelloya davet ediyorum!”
Yürüyen disko topu bu sözlerle kılıcını çekti. Şey, kendi oranlarına uygun yapılmıştı, bu yüzden sadece otuz santimetre kadardı. Yine de tıpkı zırhı gibi kılıcının keskin tarafı da ışıl ışıl parıldıyordu.
Kuvvetleri sayıca bizden bu kadar üstünken, neden en güçlü tekil savaşçımızla bire bir düello istediğinden emin olamamıştım. Belki de kolunda gizlediği bir numarası vardı?
“Hmph,” diye horuldadı Ghislaine, kılıcını küçük kılıç ustasına doğrultarak. “Çok iyi o halde! Ben Kılıç Tanrısı Stili’nden Siyah Kurt Ghislaine! Meydan okuman kabul edildi!”
Bu durum resmiyet kısmının sonunu getirmiş gibiydi. Ghislaine kılıcını belinde tutarak rakibinin karşısına geçti.
Geri kalan herkes için zaman durmuş gibi hissettiriyordu. Düşman askerleri ilerleyişlerini kesmiş, uzaktan izliyorlardı. Sylphie bana doğru bir bakış attı, ardından gözlerini düşman askerlerinden ayırmadan o da birkaç adım geri çekildi. Kuzey Kralı’nın aniden ortaya çıkışı, kaos dolu bir arbedeyi gergin ve dramatik bir kilitlenmeye dönüştürmüştü.
Öyle de kalabilirdi belki, ama Eris görünüşe göre bu değişimi fark etmemişti. Ghislaine Kuzey Kralı’nı meşgul etmişken, o da bu fırsattan yararlanıp doğrudan hareketsiz bekleyen düşman askerlerine saldırdı.
“Graaah!”
“Ne— Eris?! Bekle!”
Şaşıran Sylphie, ona destek olmak için alelacele öne fırladı. Birkaç saniye içinde Eris, arkasını kollayan Sylphie ile birlikte yeniden vahşi bir savaşın ortasına daldı.
İkisi tek başlarına dayanabilecek miydi? Çok fazla düşman vardı… ama şimdilik bizim taraftan kimsenin kılına bile dokunamamışlardı. Evet. Durumu kontrol altına almış gibi görünüyorlardı.
Elbette ben de katılmak istiyordum ama şu anda hareket etme veya büyü kullanma riskini göze alamazdım. Birincisi, Eris’in vahşi hücumu ön hattımız ile korumamız gereken at arabası arasında tehlikeli miktarda bir mesafe açmıştı. Dahası ve daha da önemlisi, Auber henüz kendini göstermemişti. Onu görene kadar olduğum yerde kalmak zorundaydım.
Kuzey İmparatoru, konu baskın yapmaya geldiğinde bir uzmandı. En sevdiği strateji, hedefinin dikkati dağılana kadar beklemek, sonra birden arkasında belirip onu biçmekti. Fikir son derece basitti ama zamanlaması kusursuzdu. Zihninizin başka bir yerde olduğu veya dikkatinizin dağıldığı o tek bir kısa anda tepenize binerdi.
Güçlü büyücülerle karşılaşırken, özellikle büyü yaptıktan hemen sonra saldırmayı severdi. Bu yüzden Orsted, Auber görünmediği sürece bu savaşta kesinlikle büyü kullanmamam konusunda beni sıkı sıkıya uyarmıştı—müttefiklerim tehlikede olsa bile. Çok fazla riskliydi. Yeterince sabırla beklediğim sürece, Auber eninde sonunda hedefini benden savunmasını düşüren başka birine çevirecekti. Ortaya çıktığı an, onu aradan kaldırmak için en iyi şansım olacaktı.
Bütün bunlardan dolayı, şimdilik olduğum yerde kalmayı gerçekten istiyordum. Şu andaki en önemli görevim, etrafımdaki her şeyi dikkatlice gözlemlemekti.
Yine de işler beklenenden daha kötü gidiyordu. Burada bir Kuzey Kralı’nın da olacağını tahmin etmemiştik. Eğer Auber’in pusuda bekleyen başka güçlü müttefikleri varsa, geri çekilmeyi göze almak zorunda kalabilirdik.
“Kuh!”
“Haha! Ne oldu Siyah Kurt? Şimdi o kadar cesur değilsin, değil mi!”
Nitekim Ghislaine, Wi Taa karşısında pek de iyi gitmiyordu. Dürüst olmak gerekirse hareketleri bir tuhaftı. Bütür kılıç ustasına ne zaman saldırmaya kalksa, anlık olarak duraksayıp başını başka tarafa çeviriyordu ve Wi Taa her seferinde bu fırsatları değerlendiriyordu. Böylesine tıknaz ve küçük bir adama göre olağanüstü bir hızla hareket ederek tam önüne fırlıyor ve peş peşe hızlı dürtüşler savuruyordu. Ghislaine bu saldırılardan kaçmayı başarıyordu ama bu onu gerilemeye zorluyordu ve adam, kanamasına neden olan birkaç sıyrık darbesi indirmeyi başarmıştı.
Belli belirsiz bir sebepten ötürü Ghislaine bir türlü hücuma geçemiyordu. Tam kılıcını savuracakken yan tarafa doğru irkildiğini ve Wi Taa’nın bu açıktan faydalanmasına izin verdiğini görüp duruyordum. Bütür ona bir şey yapıyordu ama durduğum yerden bunun ne olduğunu anlayamıyordum.
Dikkatimi Wi Taa’ya çevirdim ve hareketlerini yakından izledim. Dürüst olmak gerekirse, bu küçük disko topunun zırhı o kadar parlak bir şekilde ışıldıyordu ki kendisine bakmak bile zordu. Saldırıda olmadığı zamanlarda Ghislaine ile arasında belirli bir mesafeyi koruyor gibi görünüyordu. Arada sırada, elinde hiçbir şey tutmamasına rağmen sol elini öne doğru savuruyordu. Bir çeşit büyü mü kullanıyordu acaba?
Sol elini kımıldattıktan hemen sonra Ghislaine’in bir kez daha irkildiğini gördüm. Belki de yüzüne bir şey fırlatıyordu? Bir çeşit kum veya toz gibi bir şey mi?
Hayır, bu mantıklı gelmiyordu. Doğrudan eline bakıyordum ve hiçbir şey fırlattığını görmemiştim. Bazen elini doğrudan ona doğru bile doğrultmuyordu. Ama bu hareket ile Ghislaine’in sürekli tereddüt etmesi arasında kesinlikle bir bağlantı vardı.
Bir dakika, anladım.
Ona ışıkla vuruyordu. Aynaya benzeyen o eldivenini kullanarak güneşi kasten doğrudan Ghislaine’in gözlerine yansıtıyor, tam saldırmaya çalıştığı anda gözünü kamaştırıyordu.
Tam anlamıyla ucuz bir numara. Yine de şaşırtıcı derecede etkiliydi. Bu gidişle Ghislaine gerçekten kaybedebilirdi. Müdahale edip etmem gerektiğine karar vermeliydim. Durum hiç iyi görünmüyordu ve şimdi tereddüt edersem yardım etme şansımı kaybedebilirdim.
Kahretsin. Ne yapmalıyım?
Auber’in burada olup olmadığını bile kesin olarak bilmiyordum. Yüz mil uzakta olma ihtimali olan bir adamdan fazla korktuğum için Ghislaine’in ölmesini mi izleyecektim?
Pekala, yapalım şu işi.
Asama mana aktararak Toprak ve Su büyülerini birleştirdim—her zamanki büyüm olan Bataklık’ın serbest bir varyasyonuydu.
“Çamur Yağmuru!”
Gökyüzünü koyu bulutlar kapladı ve savaş alanına çikolata renginde yağmur yağmaya başladı. Bu çamurlu sudan başka bir şey değildi, hiçbir saldırı etkisi yoktu; fakat yere değdiği anda hızlıca çorba gibi bir balçığa dönüştü ve düşman birliklerinin dengesini bozdu. Birkaç saniye içinde zırhlı askerler kaymaya ve birbirlerinin üzerine devrilmeye başladı.
Eris ve Ghislaine her türlü koşulda dövüşmek üzere eğitildiklerinden, çamur onları pek etkilemedi. Saçları kısa sürede nahoş kahverengi bir ton alsa da Sylphie de bundan rahatsız olmadı.
“Ney?! Bu ne biçim bir hile?!”
Fakat Wi Taa için ne yazık ki, o güzelce parlatılmış zırhı artık balçıkla kaplanmıştı. Bu da yansıtıcı etkisinin tamamen ortadan kalktığı anlamına geliyordu.
“Graaaah!”
Ghislaine’in kükremesi kılıcını kalçasından öne doğru savururken ormanda yankılandı. Wi Taa kıvrak bir hareketle yan tarafa yuvarlandı ama tepki vermek için çok yavaştı ve Ghislaine’in Işık Kılıcı çok hızlıydı. Yüksek bir metalik şıngırtı koptu ve Wi Taa, omzundan şiddetle kan fışkırarak geriye doğru devrildi.
Tamam, hallettik. Şimdi Auber’i aramaya geri dönelim.
Arkamdaki alanı kontrol etmek için arkama döndüm…
“Ha?”
“Oho?”
Ve adam tam orada dikiliyordu.
Görünüşü en hafif tabirle eksantrikti. Gökkuşağı renklerinde bir palto, dizlerine kadar gelen bol bir pantolon giymişti ve kalçasında üç kılıç taşıyordu. Yanağında rengârenk bir tavus kuşu dövmesi vardı ama yer çekimine meydan okuyan, çanak anteni andıran saç modeli de en az onun kadar dikkat çekiciydi. Ağaçların arasından süzülürken mat kahverengi pelerininden topraklar dökülüyordu; açtığı yol yakınlardaki bir çukura çıkıyordu, Luke’un görüş alanının tam da dışında mükemmel bir şekilde konumlanmıştı.
Adam başından beri arkamızda saklanıyordu. Yerdeki bir çukurun içinde.
“…”
Kıyafeti ve savaşa yaklaşımı Orsted’in tarifine birebir uyuyordu. Bu kişi Kuzey İmparatoru Auber olmalıydı.
“Aman tanrım, beni gerçekten fark ettin.”
Bir sonraki an, Öngörü Gözüm bana Auber’in hareket ettiğini gösterdi.
Sağ elindeki kılıcı savuruyor.
“Ama ne yazık ki bir büyücünün bu mesafeden hiç şansı yoktur… Elveda dostum!”
Kılıcını aşağı savuruyor.
Refleks icabı sol elimi öne uzattım. Taktığım Zaliff Eldiveni neredeyse tüy gibi hafifti ama Auber yine de daha hızlı olacaktı.
Yine de oynamam gereken son bir kozum vardı.
“Uç, elim!”
“Vay be!”
Komutumla birlikte eldiven inanılmaz bir hızla ileri fırladı. Fakat Auber tehlikeyi sezmişti ve son anda geriye doğru yuvarlanarak yoldan çekilmeyi kıl payı başardı. Eldiven, arkasında oldukça uzak bir yerdeki ağaca çarptı.
Gözleri fal taşı gibi açılan Auber, önce gerideki eldivene, sonra tekrar bana baktı. “Ş-Şey, bu kesinlikle alışılmadık bir şeydi…”
Görünüşe göre onu ürkütmüştüm. Bu iyiydi, çünkü şu anda ben de pek sakin sayılmazdım. Kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu. Auber’in bir şey deneyeceğini biliyordum. Orsted beni önceden uyarmıştı. Ama tavsiyesini göz ardı etmiş ve başımı belaya sokmuştum. Onu tek başıma oyalamak zorundaydım.
Düşmanım İmparator seviyesi bir kılıç ustasıydı. Pusular onun uzmanlık alanı olabilirdi ama bu, bir düelloda zayıf olduğu anlamına gelmiyordu. Lehime olan tek şey, Orsted’in bana onun stiline karşı nasıl etkili bir şekilde dövüşeceğimi de söylemiş olmasıydı.
Sakin ol oğlum. Güçlüsün sen. Halledersin bu işi! Bir numarasın! Güçlüyüm. Güçlü-üyüm. Ben Stallone’um. İtalyan Aygırı!
“Demek Bataklık Rudeus sensin, ha…”
Hay aksi. Doğru ya, zaten bir lakabım var. Üstelik boksör de değilim, sadece Rudeus’um.
Nedense Auber saldırmıyordu. Öylece duruyordu… ve benimle konuşuyordu.
“Hakkında çok şey duymuştum ama söylentilerin arkasında doğruluk payı varmış demek. Bu biraz zorlu bir mücadele olabilir.”
Neden tereddüt ediyordu? O hücuma geçmediği sürece saldırılarını karşılayamazdım. “Benim hakkımda nereden duydun?”
“Aha, belli bir vahşi canavara kılıç kullanmayı öğrettiğim zamanlardı. O küçük yaratık sürekli senin ne kadar inanılmaz olduğundan bahsedip dururdu.”
Bir dakika, ne? Bu adam Eris’i tanıyor mu?
“O genç kaplanı tavlamayı başaran bir adamın sıra dışı biri olması gerektiğini biliyordum ama elini roket gibi fırlatabileceğini hiç tahmin etmemiştim…”
Robot yumruğum büyük bir etki bırakmışa benziyordu. Kolumda başka ne gibi kozlar var diye tetikte bir şekilde beni izliyor gibiydi. Beni bir çeşit sirk maskarası falan sanıyordu herhalde.
Alınabilirdim ama bu tedbirli tavrı benim işime geliyordu. Gözümün ucuyla Ghislaine’in Wi Taa’yı kovaladığını ve bize doğru geldiğini gördüm. Buraya gelip bu savaşı ikiye bir yaptığında, kazanma şansımız muazzam derecede artacaktı.
“Hmm. Eris, Ghislaine, Sessiz Fitz ve Bataklık Rudeus. Aslında Wi Taa’yı büyük ölçüde önlem olsun diye yanıma almıştım… ama seni ortadan kaldırmayı başaramadığıma göre, bu iş biraz çetin bir hal alabilir.”
Auber bir an duraksadı, sonra kendi kendine başını salladı. Sonunda hamlesini yapacak mıydı?
“Ama dişime göre bir mücadeleye her zaman varım!”
Gerçekten de öyle görünüyordu. Neyse ki yapmam gereken tek şey onu birkaç saniye oyalamaktı; Ghislaine geldiğinde ona iki taraftan birden saldırabilirdik. Ve açılışta yapması muhtemel hamlelerin çoğunu biliyordum.
Bu işi başarabilirdim. Onu aradan kaldırabilirdik.
“Benim adım Kuzey İmparatoru Auber Corbett!”
Sağ elindeki kılıcı kınına sokan Auber, sol eliyle bir başkasını çekti. Hücumunu karşılamaya hazır bir şekilde asama mana aktardım—
“Ve şimdi ben… tüyüyorum! Elveda dostlarım!”
Tam bu noktada kendi etrafında dönüp tüymeye başladı. Bana doğru değil, doğrudan Ghislaine’e doğru koşuyordu.
Ha, ne? Adam… kaçıyor mu?
“Auberrrr!”
“Vay canına! Merhaba Ghislaine! Görünüşe göre…”
“Graaaah!”
“… hiç değişmemişsin tatlım.”
Auber, paltosundaki birçok küçük torbadan birini yakalayıp Ghislaine’e doğru fırlattı. Torba ona doğru yavaş bir kavisle süzüldü; Ghislaine refleks olarak onu havada kesip ikiye böldü.
Nesne duman gibi görünen bir bulut hâlinde patladı ve doğrudan Ghislaine’in yüzüne çarptı. Bu hiç iyi değildi.
“Taş Gülle!”
“Vay anasını!”
Büyüm tam olarak Auber’in sırtını hedef alıyordu ama adam benim tarafıma dönüp bakmadan bile kolayca kaçındı. Ghislaine bu fırsatı değerlendirebilirdi; ne yazık ki hapşırmaktan ve gözlerindeki yaşları silmekten başka bir şey yapamayacak haldeydi. Anlaşılan onu biber gazı muadili bir şeyle vurmuştu.
Yine de Auber ona saldırmak için yavaşlamadı. Bunun yerine bir hamamböceği gibi yanından süzülüp Eris ve Sylphie’nin onun birliklerini yok etmek üzere olduğu savaşın ön saflarına doğru koşturdu.
“Geri çekilin!” diye seslendi. “Geri çekilin! Bu işi başka sefer tekrar denememiz gerekecek!”
Hayatta kalan askerler ormana kaçmak için arkalarını döndü ve Eris başını hızla o tarafa çevirdi. Şimdiye kadar Auber’i fark etmemişti ama hızlıca tepki vererek onun hücumunu karşılamak için Sylphie’nin önüne atladı.
“Graaaah!”
“Kılıcım, alev alev yanan bir meşale ol!”
Bu kısa büyülü sözlerle birlikte Auber’in kılıcı alevler içinde kaldı. Eris’in saldırısını kıvrak bir adımla savuşturarak kalçasından bir şey kaptı ve ağzına götürdü.
Bu hamleyi Orsted’den duymuştum. Ve tepki verecek vaktim vardı.
“Fwoooh!”
“Su Duvarı!”
Auber ağzındaki bütün yağı bir kerede püskürttü ve yanan kılıcıyla onu tutuşturdu. Eris’e doğru bir alev dalgası hücum etti. Fakat alevler Eris’e ulaşamadan hemen önce, son anda çağırdığım su duvarına çarptı ve anında söndü.

Eris irkilmedi bile. Başının çok yukarısından kılıcını çaprazlama savurarak tek bir hamlede hem benim duvarımı hem de düşmanı ikiye bölmeyi hedefledi.
“Taaah!”
Kılıcı gözle görülemeyecek kadar hızlıydı ama darbesinin hedefini bulduğunu duydum. Auber’i ikiye bölmüştü; bedeninin üst yarısı yere yuvarlandı.
“Yakaladık onu!” diye sevinçle bağırdım. Fakat nedense Eris sadece sinirle dilini şaklattı.
İkinci kez baktığımda, önünde yerde yatan şeyin Auber’in cesedi olmadığını fark ettim. Bir kütük parçasıydı. Kirli kahverengi bir pelerine sarılmış alelade bir odun kütüğü.
Tüm olayı Öngörü Gözüm aktif bir şekilde izlemiştim ama az önce ne gördüğüme dair en ufak bir fikrim yoktu.
Bir an sonra, kütüğe doğru havada uçan bir şey geldi.
Bir ipe bağlı metal bir kancaydı. Kanca pelerine takıldı, ardından hızla geriye çekilerek pelerini havada sürükledi ve ipi tutan adamın ayaklarının dibine düşürdü.
Tabii ki bu kişi Auber’di. Nasıl olduysa ormanın ilerisinde, otlar ve çiçeklerle kamuflaj yapılmış farklı bir pelerin giymiş hâlde dikiliyordu.
Hemen kaçmak yerine kahverengi pelerinini geri alma zahmetine katlanmıştı. Bu da o pelerinin onun için değerli olduğu anlamına geliyordu. Belki de diğer pelerinin sarıldığı her neyse onunla yer değiştirmesini sağlayan büyülü bir eşyaydı? Bu da ortadan kaybolma numarasını açıklıyordu…
Adam bir nevi ninja gibiydi. Bu numara hakkında beni uyarabilirdin patron!
“Bayağı gelişmişsin, Çılgın Köpek!” diye seslendi Auber. “Şimdilik müsaadenizi istiyorum ama bir sonraki karşılaşmamızı iple çekiyorum!”
“Hey! Geri dön buraya!”
“Onu takip etme!” dedi Sylphie, Auber’in peşinden atılmaya çalışan Eris’i durdurmak için önüne geçerek. “O ormanda hâlâ askerler var. Kendi başına koşup gidemezsin!”
Eris bana doğru umut dolu bir bakış attı; ben ise sadece başımı iki yana salladım. Bir an için Auber’in kaçtığı yöne doğru pişmanlıkla baktı ama sonunda huysuz bir “Hmph” çekerek kılıcını kınına soktu.
Avı şimdilik kaçtığı için Eris bana doğru geldi. Sylphie değneği hâlâ elinde etrafımızı dikkatle gözetliyordu ama görünüşe göre düşman tamamen ortadan kaybolmuştu. Görebildiğim tek zırhlı askerler, savaşta öldürdüklerimizdi.
Rahat bir nefes aldım. En azından ilk saldırılarını atlatmayı başarmıştık.
Tabii bu gevşeyebileceğimiz anlamına gelmiyordu. Auber her an bize tekrar saldırabilirdi, özellikle de dikkatsiz davranırsak. En azından gece çökene kadar teyakkuzda kalmamız gerekecekti.
Savaşın ardından durumu değerlendirmek için biraz vakit ayırdık.
Düşman birliği neredeyse tamamen yok edilmişti ve biz de neredeyse hiç yara almadan çıkmıştık. Ghislaine yaklaşık bir saat boyunca burnunu çekip hapşırdı ama en kötüsü buydu.
Hem iyileştirme hem de panzehir büyüsü durumuna fayda etmeyince biraz endişelendim ama gözlerini su büyüsüyle yıkamayı denedikten sonra hızlıca düzeldi. Gerçekten de “iyileştirme” büyülerinin düzeltemediği ne kadar çok şey olduğunu görmek şaşırtıcıydı. Muhtemelen polen alerjilerine de fayda etmezdi… gerçi bu dünyada böyle şeylerle pek karşılaşmamıştım.
Yola devam etmeden önce, muhtemel suikastçılarımızın cesetlerini ortadan kaldırmaya karar verdik. Ben olsam oldukları yerde bırakırdım ama bir ormanın ortasındaydık—cesetleri ortalıkta çok uzun süre kalırsa hortlağa dönüşürdü. Üstelik genel olarak cesetleri kendi haline terk etmek bir nevi tabuydu. Bütün ekibimiz zırhlarını çıkarmak, kişisel eşya gibi görünen her şeyi bir yığına dökmek ve ardından cesetlerin kendisini yakmak için işe koyuldu.
Bu sürecin ortalarında Luke’un kederli göründüğünü fark ettim. Hatta geçen her dakika yüzü gözle görülür şekilde soluyordu. Daha önce hiç ceset görmemiş biri de değildi hani… özellikle askerlerin zırhlarına takılıp kalmış gibi görünüyordu.
“Luke, bu arma… şey…”
Tepkisinin sebebi çok geçmeden anlaşıldı. Öldürdüğümüz birçok askerin zırhında epeyce bir miktar özel bir arma kazınmıştı. Bu, Milbotts bölgesinin ve dolayısıyla orayı yöneten Asuralı lordun simgesiydi.
Milbotts, Asura’nın dört büyük soylu hanedanından biri tarafından yönetilen zengin bir bölgeydi. Ve görünüşe göre birlikleri canımıza kasteden bu girişime katılmak için gönderilmişti.
“İnananamıyorum,” diye mırıldandı Luke ortaya.
Bunun ne anlama geldiği son derece açıktı.
Milbotts bölgesinin lordu Pilemon Notos Greyrat, Prenses Ariel’e ihanet etmişti.
